Bu ayetlerde şu hakikatler
vardır:
-
Kâfirlerin akıbeti ve nihai yenilgileri
-
Sünnet ve Bidat
-
Tarih ve Tarihi eserler
-
Kur’an’ın beyan, hidayet ve öğüt olması
-
Müminlerin üstünlüğü ve imtihan edilmesi
-
Günlerin değişmesi
-
Cennet’e girmenin yolu
قد خلت من قبلكم سنن فسيروا في الأرض فانظروا
كيف كان عاقبة المكذبين هذا بيان للناس وهدى وموعظة للمتقين ولا تهنوا ولا تحزنوا
وأنتم الأعلون إن كنتم مؤمنين إن يمسسكم قرح فقد مس القوم قرح مثله وتلك الأيام
نداولها بين الناس وليعلم الله الذين آمنوا ويتخذ منكم شهداء والله لا يحب الظالمين
وليمحص الله الذين آمنوا ويمحق الكافرين أم حسبتم أن تدخلوا الجنة ولما يعلم الله
الذين جاهدوا منكم ويعلم الصابرين ولقد كنتم تمنون الموت من قبل أن تلقوه فقد
رأيتموه وأنتم تنظرون
“Sizden önce nice (milletlerle ilgili) sünnetler (yol, metot,
ilahi kanunlar) gelip geçmiştir. Bu nedenle yeryüzünde yürüyün ve
yalanlayanların akıbetini görün. Bu (Kur’an) insanlar için bir açıklama ve
takvalılar için bir hidayet ve bir öğüttür. Eğer gerçek mümin iseniz siz üstün
olduğunuz halde gevşeklik göstermeyin ve üzüntüye kapılmayın. Eğer size zarar
ve musibet dokunursa karşı taraftaki kavme da zarar ve musibet dokunmuştu, işte
o günleri insanlar arasında döndürür dururuz. Ta ki Allah iman edenleri ortaya
çıkartsın sizden şehitleri seçsin. Allah zalimleri hiç sevmez. Bir de Allah
müminleri imtihan ederek günahlarından temizlesin ve kâfirleri mahvetsin. Yoksa
Allah içinizden cihad edenleri ve sabredenleri ortaya çıkartmadan Cennet’e
gireceğinizi mi zannettiniz? Ölümle yüz yüze gelmeden önce onu temenni
ediyordunuz. İşte onu karşınızda gördünüz.” (Âli İmran Suresi
137-143)
“Sizden önce nice
(milletlerle ilgili) sünnetler (yol, metot, ilahi kanunlar) gelip geçmiştir. Bu
nedenle yeryüzünde yürüyün ve yalanlayanların akıbetini görün.” Bu ayette geçen sünnet
sözcüğünün Arap dili veya lügatinde yol ve kanun manasındadır. Kur’an’da birkaç
yerde sünnetullah (Allah’ın sünneti) ifadesi geçmektedir; Ahzab Suresi 62. ayet,
Fatır Suresi 43. ayet, Fetih Suresi 23. ayette geçtiği gibi bu Allah’ın kanunu,
uygulaması, metodu ve yolu manasında gelmektedir. Şer’î mana ise Allah’ın Rasûlüne
Kur’an dışında mana olarak vahyettiği hususlardır; Buna hadis-i şerif denilir.
Bu da ya sözlü veya ameli yahut takrîri sünnet olur. Bir insan ya iyi ya da
kötü metot veya uygulama yolu edinirse ona da lügat manasında sünnet denilir. Rasûlullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem bununla
ilgili şöyle dedi:
مَنْ سَنَّ فِي الإِسْلامِ
سُنَّةً حَسَنَةً فَلَهُ أَجْرُهَا وَأَجْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا مِن
بَعْدِهِ مِنْ غَيْرِ أَنْ
يَنْقُصَ فِي أُجُورِهِمْ شَيْئًا وَمَنْ سَنَّ فِي الإِسْلامِ
سُنَّةً سَيِّئَةً فَعَلَيْهِ وِزْرُهَا وَوِزْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا
“Kim İslâm’da güzel bir sünnet
(sünnet-i hasene) çıkartsa onun sevabını ve ondan sonra onunla amel eden
kimsenin sevabını alır. Kim İslâm’da kötü bir sünnet (sünnet-i seyyie) çıkartsa
onun günahını ve ondan sonra kim onunla amel ederse onun günahını da alır.” (Müslim, İbni Hanbel ve Tırmizi)
Misal olarak; Ramazan’da
cemaatle kıyamu’l leyl yapmak (gece namazını kılmak) veya teravih namazını
kılmak güzel sünnettir. Nitekim Rasûlullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem bir zaman onu cemaatle kıldırdı, Müslümanlar bunun farz
veya vacip olduğunu anlamasınlar diye sonra onu bıraktı. Böylece ilk Râşidî
Halife Ebu Bekir RadiyAllahu Anh döneminde
ve ikinci Râşidî Halife Ömer b. Hattab RadiyAllahu
Anh döneminin ilk senelerinde bırakıldı. Ondan sonra Ömer RadiyAllahu Anh Müslümanlara bir cemaat
halinde teravih namazını kıldırttı ve şöyle dedi: نعم البدعة
الحسنة “Bu
ne güzel bidattir.”
Bunun manası ne güzel sünnettir. Nitekim bidat yeni bir şey çıkartmaktır. Eğer
şer’î delillere binaen şer’î içtihatla yeni bir şey çıkartılırlarsa güzel
sünnet veya güzel bidat denilir. Misal olarak 5. Râşidî Halife olarak sayılan
Ömer b. Abdülaziz vilayet meclisini oluşturdu. Bu da güzel sünnet veya güzel bidattir.
Bu nedenle Allah’ın izniyle tekrar Hilâfet Devleti kurulunca her vilayette
meclis seçeriz ki oradaki Vali onlarla şura yapsın. Asrımızda da Hilâfet’i
kurmak için mücadele eden Hizb-ut Tahrir’in İslâmî anayasada Mezalim
Mahkemesini göstermesi güzel sünnettir. Bu mahkeme halifeyi başta olmak üzere
her yöneticiyi yargılayabilecek ve azletme salahiyetine sahip olacaktır. Bunu
gösterirken bizden ulû’l emr olan yöneticilerle çekiştiğimiz zaman Allah ve Rasûlüne
dönmemizi emreden Nisa Suresi’nin 59. ayetinde ve İslâm Devleti’nin Başkanı Rasûlullah’ın
“Umarım ki Rabbimle karşılaşırken kanla veya malla ilgili bir kimse
kendisine zulmettiğimi iddia ederek ortaya çıkmasın” sözüne dayanarak bu güzel sünneti çıkarttı. Çıkarttığı
İslâmî anayasada şer’î delilleriyle yeni şeylerle ilgili birçok madde vardır.
Bunlar birer sünnet-i hasenedir.
Eğer şer’î delillere
aykırı veya Rasûlullah SallAllahu Aleyhi
ve Sellem’in uygulamasına aykırı kim bir iş yaparsa kötü sünnet veya kötü
bidat çıkartmış olur ve bu reddedilir. Bunu yapan ve onun yolundan gidenlerin
günahını alır ve onlar da günahkâr olurlar. Bu nedenle Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi:
مَنْ أَحْدَثَ فِي أَمْرِنَاهَذَا مَا
لَيْسَ مِنْهُ فَهُوَ رَدٌّ
“Kim bu emrimiz, dinimizde bulunmayan bir şeyi ortaya çıkartsa
bu şey reddedilir.” (Buhari ve Müslim) Yine şöyle dedi:
فَإِنَّ كُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ
وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ
“Muhakkak
ki her ihdas edilen (yeni çıkartılan) şey bidattir. Her bidat ise dalâlet
(sapıklıktır) ve dalâlet ise Cehennemdedir (sahibini cehenneme götürür).”
(Müslim ve Nisai)
Eğer birisi İslâmî Cumhuriyet
derse bu bidat ve dalâlettir. Zira cumhuriyet sistemi İslâm’daki yönetim olan Hilâfet
sistemine aykırıdır. İslâm’da demokrasi var derse bu bir bidat ve dalâlettir.
Zira demokrasi halkın hâkimiyetine dayalı bir sistemdir. Oysa İslâm’da şeriatın
hâkimiyeti vardır. İbadette hoplama, zıplama, dönme, müzikle eşlik ve değişik
hareketler yapılırsa birer bidat ve dalâlet sayılır. Zira İslâm’da ayetlerle ve
hadislerle ibadeti yapma keyfiyeti veya metodu sınırlandırıldı.
Firavun, Musa Aleyhi’s Selam ve onunla birlikte
kardeşi Harun Aleyhi’s Selam’ın
davetiyle savaşırken halkına şöyle dedi:
وَيَذْهَبَا بطَريقَتكُمْ الْمُثْلَى
“Bu iki kişi sizin ideal yolunuzu yok etmek istiyorlar.” (Taha Suresi 63)
Firavun kendi kavmi için
seçtiği sistem ve hayat tarzını ideal metot olarak saydı. Kasas Suresi 28. ayette
geçtiği gibi kendi sistemine kimse dokunmasın veya meşgul olmasın diye kavmini
fırkalara bölmüş, bunları birbirlerine düşürüp musallat kılmış ve çocukları da
kesiyordu. İstediği kimseyi köle yapıyordu. Kasas Suresi 38. ayette ve Naziat Suresi
25. ayette geçtiği gibi kendini ilah ilan etti ve en yüksek rab olarak addetti.
İşte Firavun böyle bir sisteme ve hayat tarzına ideal metottur, dedi! Lut kavmi
erkek erkeğe cinsel ilişkileri yasallaştırıp güzel gördüler ve Lut Aleyhi’s Selam onları bundan nehyedince
ve akıbetinden sakındırınca onunla ve müminlerle savaştılar, alay ettiler ve
şöyle dediler:
وَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلاَّ أَن
قَالُواْ أَخْرِجُوهُم مِّن قَرْيَتِكُمْ إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ
“Kavminin cevabı: Bunları köylerinizden çıkartın. Zira; bunlar
temizlik isteyen insanlardır, demekten başka (bir şey) olmadı.” (Araf Suresi 82) Asrımızda
kapitalistler, demokratlar ve laikler kendi zalim ve kötü sistemlerini ve
çirkin hayat tarzlarını savunarak en ideal metot ve sistem olarak niteliyorlar
ve Allah’ın indirdiği İslâm sistemini kötüleyerek bu sistemi veya Hilâfet’i
tekrar kurmak için mücadele edenlerle alay ediyorlar, savaşıyorlar, onları
gerici, aşırı ve terörist olarak niteliyorlar.
Allah Celle Celâlehû yukarıda geçen ayetlerde müminlere hitap ederek;
eski milletler üzerine uyguladığı kanunları görmemiz için yeryüzünde o
milletleri araştırmamızı istedi. Ancak eserleri keşfetmek için değil, onlardan
yalanlayanların akıbetini görmemiz için o milletlerin durumlarını araştırmamızı
istedi. Bunlardan ders ve ibret almak, aynı duruma düşmemek ve kâfirlerin ideal
metot saydıkları şeylere aldanmamak, aynı zamanda onların akıbetinin kendilerine
benzer eski kavimlerin akıbeti ile aynı olacağından emin olalım ve böylece
Allah’ın vahyettiği sisteme ve hayat tarzına bağlı kalabilelim. Zira kâfirler
belli bir dönem için güçlü olunca insanlar onların güçleriyle aldanırlar,
onlara uyarlar veya onlardan korkarlar ve kendilerine olan güvenleri
sarsılabilir. Kâfirler büyük ve güçlü devletlere sahiptir, yıkılmaz, onlarla
kimse baş edemez diyerek bazı Müslümanlar alçaklık gösterip bunlara uyarlar
veya işbirliği yaparlar. Oysa Allah’a, onun sözüne ve dinine güvenen
Müslümanlar kâfirlerin geçici üstünlüğüne aldanmazlar, dinlerine sarılırlar ve
onun devletini kurmak için kâfirlerin güçlerinden ve eziyetlerinden korkmadan mücadele
ederler. Onların önderi ve lideri olan Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem gibi mücadele ederler:
“Ya Allah bu dini
yükseltir, hâkim kılar ya da onun uğrunda ölürüm.”
Tefsir ettiğimiz bu ayet,
tarihin keşfedilen eserlerden alınacağına dair bir delil olarak gösterilir. Ama
bu tarih tam kronolojik bir tarih değil ancak belli durumu bize gösterir.
Nitekim Allah Celle Celâlehû birçok
ayette o kavimlerin akıbetini izah ederek yeryüzünde yürüyün onların akıbetini
araştırın, diye bize emir verdi. Burdan da tarihin iki kaynağının var olduğu
ortaya çıkar: eserler ve doğru rivayetlerdir. Kur’an’da ve hadis-i şerifte eski
kavimlerle ilgili rivayetler geçerse bunlar doğrudur. Eğer başka kaynaklarda
geçerse doğru rivayeti tespit edebilmek için araştırma yapılmalıdır. Eğer biri
doğru rivayet göstermez veya insafla araştırılmış bir tarihi eser göstermezse
onun kitabı kabul edilmez. Nitekim İslâm tarihini karalamak için bir takım
müsteşrik veya oryantalistler birçok kitap yazdılar, bunların kitaplarına
itibar edilmez. Çünkü doğru rivayete veya insafla araştırılmış eserlere dayalı
değildir. Ayrıca kendilerinin Müslüman olmadıklarından ve İslâm’a
düşmanlıklarını gösterdiklerinden dolayı kitaplarını reddederiz. Hatta kesin
olan ve bilinen şeyleri veya hakikat olarak bilinen şeyi kötü şekilde tevil
ederler. Yazdıklarına zehir katarak kitaplarını aldatıcı üsluplarla pazarlarlar.
Bu nedenle İslâm tarihi İslâm’ın düşmanlarından alınmaz. Doğru rivayet veya
doğru şekilde araştırılmış eserlere dayanan adaletli ve insaflı Müslümanlardan
alınır.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış