Bir kısım Müslümanların ya da
Müslüman görünen münafıkların yaptıkları yüzünden, diğer insanların bu
yapılanları İslam’a mal edip, Müslümanların kusurlarını sıralamak için
yarıştığı, Müslüman kardeşini yerin dibine sokarken, gayrimüslimlere toz
kondurmamayı anlamıyorum. Müslüman kardeşinin iyiliklerini görmeyerek,
hatalarından dolayı eleştiri mızraklarını fırlatırken, gayrimüslimlere maksimum
hoşgörüyle yaklaşmayı anlamıyorum.
Günümüz Müslümanı, çevresini
kuşatan her din ve ırktan fert ve topluluklara karşı nasıl bir tavır
takınacağını bilmemenin şaşkınlığı içerisinde bocalamaktadır. Bu şaşkınlık ve
bocalama, ölçüsüzlüğe yol açmakta; laiklik perdesi altında dinsizliği,
demokrasi ve özgürlükler perdesi altında diktatörlüğü ve zulmü ön plana
çıkaran; hoşgörüsüz tavırlarıyla dikkatleri çektikleri halde Müslüman kesimden
sonsuz bir hoşgörü ve anlayış bekleyen; dinde lakayt, muhakeme-i akliyeden
mahrum şahıslara karşı ya ifrat ya da tefriti doğurmaktadır.
İslamiyetin bir istikamet, adalet
ve hak dini olduğu nazara alınacak olursa, elbette onun kim olursa olsun
herkese belli prensipler çerçevesinde dostluk ve düşmanlık ilişkilerini
düzenlemiş olduğu layıkıyla anlaşılır. İşte ben bu makalemde İslâm'ın dünya
toplumlarında yaşayan her kesimden insana hoşgörünün ve düşmanlığın
sınırlarının çerçevesini çizmeye çalışacağım.
لَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ
وَلَمْ يُخْرِجُوكُم مِّن دِيَارِكُمْ أَن تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ
إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ إِنَّمَا
يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُم
مِّن دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَن تَوَلَّوْهُمْ وَمَن
يَتَوَلَّهُمْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
"Allah, din uğruna sizinle
savaşmamış ve sizi yurtlarınızdan sürmemiş kimselerden, onlara iyilikte bulunup
adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Allah sizi ancak o kimselerden, onlarla
dostluk kurmaktan sakındırır ki bunlar din uğruna sizinle savaşmış ve sizi
yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarma uğruna birbirine yardım etmişlerdir. Bunları
artık kim dost edinirse zalimlerin ta kendileridir." [Mümtehine 8-9]
Sekizinci ayette Allah bazılarının
fasit istidlallerle çıkardığı saygı ve değer vermeyi değil, o kâfirlere iyilik
etmemizi ve adaletli davranmamızı yasaklamadığını, buna izin verdiğini
bildiriyor.
Kâfire saygı ve değer telkin eden
davranışlarda bulunmak onu inanç/inkârındaki ölümcül hatasını anlamaktan
alıkoyar ve kendi adi itikadına devamla küfründe derinleşmesini sağlar. Bu ise
ona dalaletinde aynen yardımcı olmak ve hidayetini güçleştirmektir.
Kâfirlerin müminlerin kendilerine
karşı bu tür sevgi ve saygı hissettirmeyen türden davranmalarının sebebini
böyle bilmeleri gerekmekte. Yani anlamalılar ki Müslümanlar itikadımızdaki şirkten
ötürü bize karşı soğuk ve mesafelidirler yoksa kendi aralarındaki tutumları
gösteriyor ki aslında çok sevecen, cana yakın ve yardımseverdirler. Evet, müminlerin
soğukluğunu hissedip sebebini böyle bilmeliler ki kabahatlerinin farkına
varsınlar ve küfürden vaz geçip iman etme yolunu tutsunlar.
"Müslümanlar güzel ahlakları
ve engin hoşgörüleriyle kâfirlere örnek olup onları fiilen İslam’a
özendirmeli"
fikrine gelince; doğrusu Müslümanlar kendi aralarında şefkat, hürmet ve muavenetle
kâfirleri İslam dairesi içine girmeye özendirmektedir. Yoksa bugün yapılmakta
olan küfür ehline saygı ve hoşgörüler gösterdi ki bu aksi muamele kâfirleri
İslam’a özendirmediği gibi tersine onların Müslümanlara karşı taşıdıkları
yükseklik komplekslerini pekiştirmiştir. Kibir ve kendini beğenme ahlakı
seyyieleri kalpte bulunduğu sürece hidayet mümkün değildir. Demek ki bu kibir
ve ucubu kırmak gerek.
Kur’an-ı Kerim, küfür üzere
hayatını geçiren ve inkâr içinde ölen kâfirlerin acıklı bir azaba duçar
olacaklarını, ebedî olarak cehennemde kalacaklarını bildirmek suretiyle
Allah'ın imansız bir halde ahirete göçenlere müsamahasının olmayacağına işaret
etmektedir. Ancak dünyada Allah'ın ayırım yapmaksızın herkese rızkını vermesi,
dünyanın bir imtihan yeri olduğu anlamına geldiği gibi, Allah'ın onlara mühlet
verdiği ve müsamaha ettiği manasına da gelebilir.
Burada cenabı Allah'ın kâfirlere
müsamahasından, onların dinsizliklerini “hoş görmesi” gibi yanlış bir anlam
çıkarılmamalıdır. Buradaki müsamaha, yaşamalarına, nimetlerden istifade etmelerine
“müsaade”, “izin” manasında kullanılmaktadır.
Bu arada Kur’an’ın kâfirlerden
bahsederken onların girecekleri cehennemi dehşetli bir şekilde tasvir etmesi,
azabın elemini hissedip korkarak inkârdan vazgeçmelerini sağlamak maksadını
taşımaktadır. Tıpkı bir annenin korkuttuğu çocuğunun tekrar onun şefkat
sinesine atılması gibi, cenabı Allah da ateistleri cehennemle tehdit edip
rahmetine celbetmek istemektedir.
Fetih Suresi’nde, Allah Subhanehu
ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:
مُّحَمَّدٌ رَّسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاء عَلَى الْكُفَّارِ
رُحَمَاء بَيْنَهُمْ
“Muhammed Allah’ın Resulüdür,
beraberinde olan müminlerse küffara karşı çok şiddetli ve çetin, birbirleri
arasında ise çok yumuşak ve merhametlidirler.” [Fetih 29]
Kur’ân-ı Kerim'de birçok âyet-i
kerimede Allah'ın kâfirlere gazabından bahsedilmektedir. Bu sebeple yukarıdaki
ayette müminlerin vasıfları sayılırken, “kâfirlere karşı şiddetlidirler”
ifadesi kullanılmaktadır. Ayetin devamında ise, “kendi aralarında
merhametlidirler” denmektedir. Şiddetten maksat, onlardan hiçbir saldırı
vaki olmadan her yerde dövülmeleri, öldürülmeleri değildir. Burada müminlere
bir ölçü verilmektedir. O da, müminlerin duygu ve düşüncelerini yalnız ve yalnız
“akide esası” üzerine bina etmeleri prensibidir. “Allah için sevmek,
Allah için buğzetmek” hadis-i şerifi de buna paralellik arz etmektedir.
Ayetten anlaşılan mana, kâfirin
küfrüne karşı bir hoşgörüsüzlük ve buğz olduğu gerçeğidir.
Hiç kimse İbrahim Aleyhi’s Selam’dan daha güzel ahlaklı
değil, hiçbir kâfir size İbrahim Aleyhi’s
Selam’ın babasından daha evla değil. Böyle iken Allah’ın beğendiği ve
takdir ettiği ahlak işte Kur’ân’da budur; Allah’ın düşmanı olduğunu anladığın
an baban da olsa ondan alakayı kesmek.
Şu halde hareket tarzımız şu
olmalı: Evvela muhatabınıza Allah’ın dinini, tevhidi güzelce anlatırsınız,
bakarsınız ilgisi var mı, dinliyor mu, hakka meylediyor mu? Bir ışık yanar, bir
işaret verirse devam eder daha derin, üst konulara geçersiniz. Alakası yok
dinlemek istemiyorsa biraz mühlet verir farklı bir ruh halini gözetirsiniz.
Sonra yine anlatmayı dener ve hakka
davetinizi yenilersiniz, baktınız oralı değil dalaletinden memnun ve
kararlıdır, anlaşılmıştır ki bu Allah’ın düşmanıdır gayrı bundan teberra
edersiniz. Bundan sonra bu kişiyle dostluk haramdır. Allah’ın dinini ihlaldir,
Peygamberlerin yolundan ayrılmak ve bidat yollara sapmaktır.
Peki, Dinde zorlama var mı?
Bakara Suresi’nin 256. âyetinde
mealen şöyle buyrulur:
لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ
“Dinde ikrah [zorlama] yoktur.
Muhakkak ki, iman ile küfür apaçık ortaya çıkmıştır.”
Ona göre iman etmek, ihtiyar
iledir, icbar ile değildir. Allah tevhit delillerini gösterdikten sonra,
kâfirin özür ve bahanesini ortadan kaldırmıştır. Bir imtihan yeri olan dünyada
bir kâfirin imana zorlanması mümkün değildir.
“Dinde zorlama yoktur” gayrimüslimlerin İslam’a iman
etmesi için zorlamanın bütün nevilerini nefyediyor. Zorlama cinsinden bütün
hareketleri yasaklıyor.
Fakat bunun iman eden Müslümanlar
için, Allah’ın emirlerine uymaları noktasında bir kaçış kapısı olarak görmek
ise ahmaklıktır.
Hırsızın elinin kesilmesi; zina
edenlere, namuslu kadınlara iftirada bulunanlara, içki içenlere cezaların
tatbik edilmesi, tamamen İslâm devlet otoritesinin elindedir. Bu otoritenin
olmadığı zamanlarda, hiçbir şahsın başka şahıslara, İslâm'ın emirlerini yerine
getirmiyor diye ceza vermeye kalkışması caiz değildir. Çünkü bu anarşi ve
kargaşaya sebep olur, hukukî bir davranış olmaz. İslâm bir hak ve hukuk dini
olduğundan dolayı, buna asla cevaz vermez. Bir hadis-i şerifte belirtilen “Bir
kötülüğü elle (yani güçle) düzeltme” yetkisi devlete ve ona bağlı
kurumlara verilmiştir. Ama onu dil ile düzeltme görevi bütün Müslümanlarındır.
Çünkü İslâm bir ruhbanlar sınıfını kabul etmediğinden, İslâm dinini tebliğ
etmekle bütün müminler tavzif edilmişlerdir. Dil ile kötülükleri düzeltmeye
çalışmanın yasaklandığı zamanlarda ise, Müslümanlar kalbi ile o kötülüğü benimsemediğini
hissedecek, iliklerinde duyacak ve buğz edecektir. Kötülükleri diliyle düzeltme
fırsatı varken, kalp ile buğzla yetinmek, imanın zayıflığındandır.
Bu bölümü toparlamamız gerekirse
şöyle diyebiliriz: “Dinde zorlama yoktur” âyeti, tebliği esas alan İslâm
dininin kâfirlere karşı bir hoşgörüsü olarak değerlendirilebilir. Hatta bunun
da ötesinde dinimizde kalplerini İslâm'a ısındırmak için kâfirlere sadaka
verileceğinin belirtilmesi, onların hikmet ve güzel öğütle Allah yoluna davet
edilmesinin istenmesi, bu hoşgörülü davranışın asıl amacının İslâm'ın
güzelliklerini “fiiller ile” gösterip onların hidâyetine çalışmak olduğuna işaret
etmektedir.
“Ancak mü’minler kardeştirler. Siz
de kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki rahmete erişesiniz.”
“Kötülüğe iyiliğin en güzeli ile
karşılık ver; bir de bakarsın, aranızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost
oluvermiştir.”
“O takva sahipleri, bollukta ve
darlıkta bağışta bulunanlar, öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını
affedenlerdir. Allah da iyilik yapanları sever.”
Mümin, kardeşini sever ve sevmeli.
Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, lütufla ıslahına çalışır.
Hoşgörü, kötülükleri görmezden gelmek veya hoş görmek değil, görüp acımak ve
lütufla ıslahına çalışmaktır. Burada ıslahın adavete dönüşmemesi için, “üslûp”
meselesine dikkat etmek gerekmektedir. Lütufla ıslah, incitmeden ıslahtır.
Hatalı şahsın deşifre edilmemesi, hatasının o şahıs yalnız iken düzeltilmesi de
bu üslûbun içerisine girmektedir. Üslûp sert, zaman ve zemin de uygun olmadığı
takdirde, “ıslah” yerine, “ifsad” yapılmış olabilir. Burada mü’minin mü’mine
karşı hoşgörüsünün onun hatasını mümkün olduğu kadar örtmekle gerçek anlamına
kavuşacağı söylenebilir.
Mü’minlerin birbirlerine “adalet-i
ilahiye”nin gözlüğü ile bakmaları gerekmektedir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim'de zerre
kadar hayır işleyenin de, şer işleyenin de bunun karşılığını göreceği belirtilmektedir.
Buradan da anlaşılmaktadır ki, adalet-i ilahiyede “toptancılık” yoktur. Bazı
kötülükler yüzünden iyilikler görmezden gelinmemektedir. Bu sebeple hadis-i
şeriflerinde mü’minlerin birbirlerinin hatalarını örtmeleri tavsiye
edilmektedir. Hatalar örtbas edildikçe cemiyette kötü örnekler çoğalmayacak,
kötülüğü yapanlar da bir gün bu yaptıklarından utanıp vazgeçebileceklerdir. Bu,
İslâm'ın yüce bir hoşgörüsüdür. Bu, kötülüğü hoş görmek değil; kötülüğün,
fitneye vesile olabileceğinden dolayı, yayılmamasını hoş görmek demektir. Bugün
toplumda bu İslâmî prensibin tersine işletildiğini görüyoruz. Medya tarafından,
“haber alma hürriyeti” adı altında, nazarlara verilmediği takdirde
kendiliğinden etkisi kaybolacak olan bir hata, bütün insanların gözleri önüne
getirilmekte ve böylece toplumda insanların birbirlerine karşı güvensizlikleri
artmakta, daima hatalar manşetlere ve ekranlara yansıtılmaktadır. İslâm'ın
hoşgörüsü karşısında, İslâm'ı her fırsatta eleştirenlerin “hoşgörüsüzlüğü” de
böylece su yüzüne çıkmış olmaktadır.
Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem “Gördüğü iyilikleri gizleyip,
gördüğü kötülükleri teşhir eden kötü komşudan Allah'a sığının.”
buyurarak, bu hoşgörünün ölçüsünün kaynağını bildirmektedir. “Söz
araştırmayın, gözünüzle kusur aramayın, ayrılmayın, birbirinize arka çevirmeyin.
Ey Allah'ın kulları, kardeş olun.” hadis-i şerifi de aynı manayı
kuvvetlendirmektedir.
Nitekim “Din kardeşinin
ayıplarını örten kimsenin, Allah Kıyamet Günü’nde kusurlarını örter”
hadisi de “kusur örtme” hoşgörüsünün dinimizde ne kadar ciddi bir davranış
olduğunu göstermektedir.
Diğer bir mühim husus da,
hoşgörünün “fenalığa iyilikle mukabele etme” yönüdür. Ancak bu prensip,
“şahsımıza karşı yapılan kötülüklere müsamaha” şeklinde anlaşılmalıdır. Buna
göre bir mü‘minin şahsına bir başka mü’min tarafından elinde olmayan sebeplerle
bir kötülükte bulunulmuşsa, onu affetmek, onu hoş görmek faziletli bir ameldir.
Ama umumun mukaddes malı olan İslâm'a bir saldırı vaki olmuşsa, Kur’an’a bir
saldırı meydana gelmişse onu affetme, hoş görme cüretini hiçbir mü’min
gösteremez, gösterirse bu hıyanet olur. İşte bu inceliğe dikkat edilmediği
takdirde, İslâmî şiarları tağyir eden, dini ortadan kaldırmaya çalışan ve
nifakla hareket eden bazı dehşetli canilerin “alicenâbâne affedildiği”
görülebilmektedir. Böyle bir affetmenin hıyanet olduğunu tekrar hatırlatalım.
Kardeşlik çerçevesindeki hoşgörünün
bu boyutunu, “Boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman,
izzet ve şereflerini muhafaza ederek, oradan geçip giderler.” ve “Eğer
onları affeder, kusurlarına bakmaz ve bağışlarsanız, muhakkak ki, Allah da çok
bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.” âyetleri teyit etmektedir.
Cemaatlere karşı hoşgörü konusuna
eğilecek olursak, Kur’ân ve Sünnet’e uymaları şartıyla birbirlerini tenkit
etmemeli, kusur ve ayıplarıyla meşgul olmamalıdırlar. İttifak noktalarının Uhud
Dağı azametinde ve mübarekiyetinde, ihtilaf noktalarının ise küçük çakıl
taşları hükmünde olduğunu unutmadan, birbirlerinin hizmetlerine engel değil,
yardımcı ve duacı olmalıdırlar.
Günümüzde estirilmek istenen
havanın aksine, İslâm bir hoşgörü dinidir. Ancak bu hoşgörü sınırsız değildir.
Diğer taraftan Müslümanların
birbirlerine olan hoşgörüsü de düşmanlık değil, kardeşlik; hataları deşifre
etmek değil, örtmek; kötülüklere kötülükle mukabele değil, iyilik etmek
temelleri üzerine oturmaktadır. Bu hoşgörülü ortam, Müslümanlar arasındaki
birlik, beraberlik ve güveni artıracak, toplumda kötü örneklerin değil, çok
muhtaç olduğumuzun iyi örneklerin çoğalmasına sebep olacaktır. Böylece toplumun
bütün katmanlarında bir hoşgörü meltemi esecek, herkesi huzur ve mutluluğa
eriştirecektir.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış