Bu ayetlerde şu hakikatleri
keşfedeceğiz:
-
Rabbani olanların sıfatları
-
Rabbani olanların kazanması
-
Kâfirlere uymanın neticeleri
-
Zaferin sebepleri
وَكَأَيِّن مِّن نَّبِيٍّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثِيرٌ فَمَا
وَهَنُواْ لِمَا أَصَابَهُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَمَا ضَعُفُواْ وَمَا
اسْتَكَانُواْ وَاللّهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ إِلاَّ أَن قَالُواْ
ربَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي أَمْرِنَا وَثَبِّتْ
أَقْدَامَنَا وانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ فَآتَاهُمُ اللّهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا
وَحُسْنَ ثَوَابِ الآخِرَةِ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
يَا أَيُّهَا
الَّذِينَ آمَنُوَاْ إِن تُطِيعُواْ الَّذِينَ كَفَرُواْ يَرُدُّوكُمْ عَلَى
أَعْقَابِكُمْ فَتَنقَلِبُواْ خَاسِرِينَ بَلِ اللّهُ مَوْلاَكُمْ وَهُوَ خَيْرُ
النَّاصِرِينَ
“Nice peygamberler vardır ki
onlarla beraber çok rabbani kimseler savaşmıştır. Allah uğrunda kendi başlarına
gelen musibetlerden dolayı gevşemediler, zaaf göstermediler ve boyun eğmediler.
Allah sabredenleri sever. Onların sözleri; ancak şöyle demekten ibarettir:
Rabbimiz günahlarımızı ve işlerde israflarımızı bağışla, ayaklarımızı sabit kıl
ve kâfir kavimlerine karşı bize zafer ver. Bu nedenle Allah onlara dünya
sevabını ve ahiretin en güzel sevabını verdi. Allah ihsan sahiplerini sever. Ey
iman edenler kâfirlere itaat ederseniz onlar sizi gerisin geri döndürürler ve
böylece hüsrana uğrayanlardan olursunuz. Hâlbuki sizin mevlanız Allah’tır, en
hayırlı yardımcı ve zafer veren O’dur.” (Âli İmran suresi 146-150)
Allah bu ayetlerde müminlere, peygamberleri yanındaki o
eski müminlerin savaşmaları ve sebatlarından örnek verdi. Zira daha önceki
ayetlerde müminlerin bir kısmı Uhud Savaşı’nda Resullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem öldürüldü denilince gevşeklik ve zaaf
gösterip savaştan kaçtılar. Bunlar dünyayı tercih ettiler. Ama müminlerin öbür
kısmı bunu duyunca sebat gösterip şöyle dediler: “Allah zaferi verinceye
kadar veya Resulullah’a yetişinceye (ölünceye) kadar savaşacağız.” Bunlar
ahireti tercih ettiler. Bu nedenle hem dünyayı hem de ahireti kazandılar. Başka
bir ifadeyle hem zaferi hem de Cennet’i kazandılar. Allah
Subhanehû ve Teâlâ önceki müminlerin misalini verirken “Allah onlara dünya
sevabı (iyiliği) ve ahiretin en güzel sevabını verdi.” dedi. Arapçada
sevabın manası ödüllendirmektir. Dünya sevabı ise dünya ödülünü kazanmaktır. Bu
ise; Allah’ın zaferi ve yardımıdır. Uhud Savaşı’nı kaybederlerse tamamen
yenildiler veya kaybettiler demek değildir. O bir meydan muharebesi veya bir
raunttur. Geniş manada savaş veya harp
bir taraf başka tarafın varlığını yok edinceye kadar meydan muharebelerinden
ibarettir. Bir savaşı veya bir muharebeyi kaybedersen ikincisini
kazanabilirsin, ondan dolayı ilerde bu surede tefsir edeceğimiz 165. ayette
Allahu Teâlâ müminlere bunu hatırlattı ve onlara dedi ki eğer Uhud Savaşı’nı
kaybetmişseniz, siz Bedir Savaşı’nı kazanmıştınız, hem de düşmanlarınızın
kazandığının iki katını o savaşta kazandınız. Yine daha önce tefsir ettiğimiz
140. ayette Allah Celle Celâlehû müminlere
şunu hatırlattı: “Eğer acı çekiyorsanız karşı taraf da acı çekiyor, öyleyse
niye üzülüyorsunuz ve sabretmek istemiyorsunuz?” Ayrıca “Günleri insanlar arasında
değiştiririz.” buyurarak müminlere bunu hatırlattı. Başka ifadeyle bir gün lehinize
ve başka gün de aleyhinize olur. Bu Allah’ın kanunudur. Nitekim Enbiya Suresi 35.
ayette duyurduğu gibi insanları hayırla ve şerle yani; insanın sevdiği ve
insanın nefret ettiği şeyle imtihan edeceğini bildirdi. Böylece Allah sabredenleri ortaya çıkartır.
Zira Allah sabredenleri sever, sabırlarına karşı onlara bir gün yardım edecek
ve ahirette bol sevap verecek, günahlarını silecek ve Cenneti’ne sokacaktır.
Allah bu ayetlerde rabbani
kimselerin kim olduklarını tanıttı; Onlar Allah uğrunda savaşırlar, bu uğurda
kendi başlarına gelen musibetlerden dolayı gevşemezler, zaaf göstermezler ve
kâfirlere boyun eğmezler. Allah bunu gösterirken müminlerin rabbani olmalarını
talep ediyor. Rabbani kelimesi Rabbe nispettir, Rabbe mahsustur. Rab ise
Allah’tır. Böylece rabbani kimse Rabbine bağlı olup sırf onun için mücadele
eden, hak mücadelesinde zaaf ve gevşeklik göstermeyendir. O insanlardan
korkmadığı ve yalnız Allah’tan korktuğu, ahireti de düşündüğü için Allah
uğrunda savaşır ve başına ne musibet gelirse gelsin aldırış etmez. Onlar sabredenlerdir.
Zira Allah sabredenleri sevdiğini ve onlara yardım edeceğini ilan etti.
Musibetlere karşı Allah’a isyan etmeden ve ümitsizliğe kapılmayan kimseleri
sever. Bu kimselere hem ileride zafer verir hem de ahirette onları Cenneti’ne koyar.
Bu nedenle kuvvetli mümin veya rabbani olan kimse savaşta ve mücadelede hiç
zaaf ve gevşeklik göstermez, kâfirlere ve küfür güçlerine boyun eğmez. Uhud’da
sebat gösterenlerin söyledikleri gibi söyler: “Ya Allah bize zafer verir ve
böylece bizimle dinini yükseltir ya da O’nun uğrunda ölürüz veya Resulümüze
yetişiriz ve Cennet’te O’nunla buluşuruz. Nitekim biz ondan hayırlı değiliz, O
ne Mekke’de küfür sistemi ile mücadele ederken ne de Bedir, Uhud ve sair
savaşlarda hiç gevşeklik ve zaafiyet göstermedi, kâfirlere, onların isteklerine
ve önerilerine uymadı ve hiç taviz vermedi. Onlara meydan okuyarak İslam’ı
sundu. Onların yöneticilerine karşı dikildi, imanı ve ondan fışkıran sistemi
arz etti. O’na ve kitlesine ambargo uyguladılar, onlara işkence çektirdiler ve
bazılarını öldürdüler. Buna rağmen hiç gevşemediler, zaaf göstermediler ve kâfirlere
boyun eğmediler. O bizim için en güzel örnektir. Nitekim Allah Ahzab Suresi’nde
21. ayette: “Allah’ı ve ahireti düşünüp arzu edenler ve Allah’ı çokça
hatırlayanlar için Resulullah güzel örnektir.” diyerek bizim Resulü örnek
almamızı kesin olarak emretmektedir.
Ayette “Onların sözleri; ancak
şöyle demekten ibarettir…” ifadesinden şu husus anlaşılıyor; onlar başına
gelen musibetlere rağmen ah demediler, şikâyet etmediler ve Allah’a isyan etmediler
ve emrine itiraz etmediler. Ancak Allah’a dua ederek şöyle dediler: “Rabbimiz
günahlarımızı ve işlerde israflarımızı bağışla, ayaklarımızı sabit kıl ve kâfir
olanlara karşı bize zafer ver.”
Ayetten şu husus da anlaşılır; dua
etmek ancak savaşmak ve mücadele etmekle beraber olmalıdır. Hiç mücadele
etmeden dua etmek uygun değildir. Biri böyle mücadele yapmadan duada bulunursa
ne kadar uygun olur? Allah için mücadele ederse kendi uğrunda mücadele ettiği
veya savaştığı için onun günahını siler, işlerde yaptığı israfları bağışlar,
ona sebat verir ve kâfirlere karşı da zafer verir. Duasına icabet edilmeyi hak
etmiş olur.
İsraf etmenin manası haddi aşmaktır
veya taşkınlık yapmaktır. Burada işlerde israf etmenin manası, insanın herhangi
bir iş yaparken Allah’ın çizdiği hat ve sınırlarını aşmasıdır. Bunlar ise
Allah’ın haram kıldığı veya yasakladığı amellerdir. Kim Allah’ın bir nehyini
geçerse veya bir emrine muhalefet ederse onun sınırını aşmış olur ve böylece
israf etmiş olur. Bu sadece para hususunda değildir. Zira haramda az olsa da
para harcarsa israf etmiş olur. Yine zina yaparsa, içki içerse, demokrasi ve
laiklik gibi küfür sistemini uygularsa, namazı terk ederse, riba veya faiz yerse,
bir farzı yerine getirmezse israf etmiş olur. Nitekim Allah birçok ayette günah
işleyenlerin israf yaptıkları ve müsrif olduklarını göstererek kötüledi. Bazı âlimler
büyük günah işlemek israf olur dediler. Hâlbuki Allah’ın herhangi bir emrine
muhalefet etmek günah sayılır ve bu Allah’ın çizdiği sınırları aşmak demektir.
Müminler Allah uğrunda savaşmak ve
mücadele etmenin en büyük farzlardan olduğunu bilirler ve bu nedenle en fazla
sevap aldıkları ve günahları silme vesilesi olduğunu bildikleri için Allah’tan
işledikleri küçük olsun büyük olsun bütün günahlarını silmesini umarak dua
ederler. Nitekim en fazla kabul edilen dua Müslüman ya büyük ve zahmetli farzı
yerine getirirken ya da Allah için sabırla büyük musibetler ve meşakkatleri
çekerken ettiği dualardır. Bu nedenle müminler Allah uğrunda savaşırken ve
mücadele ederken, işkence görürken, cezaevine atılırken ve zalim rejimin
zulmüne uğrayıp her eziyete karşı sebat gösterirken dua ederlerse Allah’ın onların
dualarını kabul etmesi daha yakındır.
Nitekim Allah dua etmeyi amelle
beraber mezcetmek istedi. Buna göre Müslüman Allah’ın emrini yerine getirirken
veya Onun emrine göre kendi işlerini yürütürken dua eder, bir iş yapmadan dua
etmek kendisine uygun değildir. Ancak aciz veya güçsüz olursa veyahut çaresiz kalırsa
başkadır. O zaman da bol bol acizlikten kurtulmak ve çare bulmak için Allah’a
dua eder.
Allah müminleri kâfirlere itaat
etmekten veya uymaktan sakındırdı. Bu ise bir nehiydir ve yasaklamaktır. Bunun
karinesi ise kâfirlere uymak veya itaat etmenin dinden ya tamamen çıkmasıdır ki
bu durumda o kimse laik kimse olur, ya da kısmen dinden döner, İslam’ın
uygulanmasına inanır ama küfür sistemine uyar, bu kimse fasık ve zalim olur.
Fakat ikisinin akıbeti de hüsran ve ziyandır. Zira her emir bir şey yapmak ve
her nehiy bir şeyden vazgeçmek için bir taleptir. Bir karine geçince bu emir
veya nehyin kesin olup olmadığı anlaşılır. Bu usulû fıkıhta bir asıl ve bir
kuraldır. Burada geçen karine ise kesinlik ifadesini taşır. Buna göre kâfirlere
itaat etmek günahtır. Hem de büyük günahtır. Çünkü onlara itaat etmenin
neticesi gerisin geri dinden dönmek, dünya ve ahireti kaybetmektir. Oysa önceki
ayet Allah’a ve Resulü’ne itaat etmenin neticesinin dünya ve ahiretini kazanmak
olduğunu kesin karine ile vurguladı. Bunların ihsan sahipleri olduklarını duyurdu.
İhsan ise iyilik ve güzelliktir. İşte ihsan sahipleri, yani; güzellik ve iyilik
yapan müminler ise; Allah ve Resulü’ne itaat edip onlarla beraber Allah’ın
uğrunda dinini yükseltmek ve hâkimiyetini kurmak için kâfirlere boyun eğmeden,
herhangi bir taviz vermeden, herhangi bir zaaf ve gevşeklik göstermeden,
sabırla, kuvvetle ve sebatla ya ölüm ya da zafer diyerek savaşırlar. Ama zaaf
ve gevşeklik gösteren kişiler çirkin iş yaparlar; kâfirlere itaat ederler,
değişik bahaneler göstererek onların önerilerine ve isteklerine uyarlar. Bu
nedenle kâfirlerin demokrasi sistemlerine katılmayı kabul ederler ve küfür
kanunlarını uygulamaya başlarlar, dinlerini uygulamaktan vazgeçerler. Bu
şekilde gerisin geri döndürülmüş olurlar ve hüsrana uğrarlar. Bunlar hem
dünyayı hem ahireti kaybederler. Bunlar rahatı, malı ve makamı sevdikleri,
yaptıkları işin akıbetini, ahireti ve Allah’ın azabının ne kadar ağır olduğunu
düşünmediklerinden dolayı böyle davranırlar. Böyle davranan kimselerin imanları
pek zayıftır. Zira Allah uğrundaki zahmeti, meşakkati, zorlukları ve eziyeti
çekmeye ve zarar görmeye hazır değiller. Bu durumlarla karşılaşınca hemen
kaçarlar. “Niye eziyet ve zararı görelim,
niye ölelim, bunun faydası nedir, ne netice getirir ki, bu küfür sistemi olan
demokrasinin içinde daha iyi iş yaparız, hem de hiç zarar ve eziyet görmeden
hizmet yaparız.” diyerek ve buna benzer sözler söyleyerek zayıf nefse sahip
olanlar şeytanın vesveselerine uyarlar, kendi kendilerini bu sözlerle teselli
ederek ve kandırarak yaşamaya çalışırlar. Hatta Demokrasiyi reddedip Allah’ın
ve Resulü’nün emrettiği şekilde hiç taviz, zaaf ve gevşeklik göstermeden
mücadele eden ve ihsan sahibi olan müminleri kınamaya başlarlar, daha ziyade de
onlara karşı mücadele edio, değişik ithamlarla suçlarlar. Çünkü şeytan onların
kötü işlerini nazarlarında süslü gösterdi, böylece yaptıkları kötü işleri kötü
olarak görmez oldular, şaşkın oldular. Enam 43, Enfal 48, Nahl 63, Neml 24 ve
Ankebut 38. ayetlerinde Allah Celle
Celâlehû onların bu durumu bize gösterdi. Muhammed Suresi 14. ayette “Allah’tan
bir delile göre amel yapan kimseler ile heva ve heveslerine uyup kötü amelini
güzel gören kimseler bir olur mu?!” ve Fatır Suresi 8. ayette “Kötü işini
kendisine güzel gösterilen kimseleri gördün mü?!” sözleriyle Allah Azze ve Celle müminleri uyarıyor.
Bundan sonra Allah Celle Celâlehû müminlere şunu duyuruyor:
“Hâlbuki sizin mevlanız Allah’tır, en hayırlı yardımcı ve zafer veren O’dur.”
Bunun manası “Sizin mevlanız kâfirler değil, Rabbiniz olan Allah’tır.” En
hayırlı yardımcı O’dur, zafer veren O’dur, öyleyse niye kâfirlere itaat edip
onları mevla edinirsiniz?! Mevla yardımcı ve zafer verendir. Müminler için
zafer sadece Allah’ın yardımıyla gerçekleşir. Zira zafer sadece O’nun
katındadır. Daha önce tefsir ettiğimiz Âli İmran Suresi 126. ayete bakın. Yine
Enfal Suresi 10. ayete bakın. Hatta Rum Suresi 47. ayette “Müminlere zafer
vermek bizim üzerimize bir haktır.” diye buyurmaktadır. Gafir (Mümin) Suresi
51. ayette “Hem dünyada hem ahirette muhakkak müminlere yardım ve zafer
vereceğiz.” diye buyurdu. Ama Allah’ın yardım ve zaferinin şartı ise kendi
dinine bağlanıp yardım etmek ve O’nun uğrunda savaşmaktır. Allah bunu Muhammed Suresi
7. ayet, Hac Suresi 40. ayet ve Tevbe Suresi 14. ayette bildirdi. Bütün bu
ayetlerden sonra nasıl bir Müslüman kâfirlerin oyununa gelip onlara uyar,
demokratik sistemlerine katılır ve küfrü uygulamaya başlar. Bu kişi gerisin
geriye döndürüldüğü ve hüsrana uğradığının farkında değil midir? İşte Türkiye,
Mısır, Cezayir, Pakistan, Sudan ve diğer Müslüman beldelerde demokratik
sistemlere uyan kimselerin akıbetini herkes gördü? Pek kötü idi, ne iktidarda
kalabildiler ne de İslam’ı uygulayabildiler. Tersine hem iktidardan olup rezil
hale geldiler hem de Allah’ın kızgınlığına uğradılar. Buna rağmen bazıları hala
kötü amellerini güzel görmektedir ve yaptıklarında ısrarlıdırlar.
Allah kendisini en hayırlı yardımcı
olarak vasıflarken başka yardımcıların varolduğunun manasını da taşır. Çünkü
diğer insanlar sana yardım etmeye kalkışırlar böylece bir yardımcı gözükür.
Fakat bunların yardımları pek sınırlıdır. Oysa en büyük yardım Allah’ın
yardımıdır, o yardım edince hiç yenilgiye uğramazsın. Âli İmran Suresi 160. ayette:
“Eğer Allah size yardım ederse hiç mağlup olmazsınız, hiç bir kimse size
galip gelemez.” diye ilan etti. Allah’ın yardımının neticeleri kesindir,
zaferdir. Diğerlerinin neticeleri kesin değildir, şüphelidir. Allah müsaade
etmezse netice veremez.
İşte zaferin sebepleri bunlardır;
sırf Allah için savaşmak, savaşırken başına gelen musibetlere hiç aldırış
etmemek, sebat göstermek, gevşeklik ve zaaf göstermemek, kâfirlere ve
isteklerine boyun eğmemek, onlara itaat etmemek ve yalnızca Allah’a tevekkül
etmek ve de O’ndan yardım dilemektir.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış