Üniversiteler, doğuşundan günümüze
kadar, belirli bir toplumsal örgütlenmenin belirlediği algılayış biçimi ile
şekillenmiş ve toplumsal süreçlerin her zaman örnek olmayan beklentileri,
yönelimleri ve yaşam deneyimleri ile karşılıklı bir etkileşim içerisinde
olmuştur. Bu yönüyle üniversiteler hem gerekli iş gücünü temin etmek hem de
gereken fikir üretme potansiyelini artırmak adına sosyal bir görev
üstlenmiştir. Avrupa ve Amerika kıtalarında bu kurum ciddi anlamda ideolojik
eğilimleri ve toplumsal problemleri odak noktası olarak belirlemiştir. Bu durum
ideolojik devletlerin üniversiteye olan bakışlarını etkilemiş ve bu konuda
üniversite için yeni uygulamaları gündeme getirmiştir. Örneğin ilk öğrenci
ayaklanmasına şahit olmuş Amerika’da iktidarın nasıl toplumsal bir başkaldırı
ile eleştirildiği düşünüldüğünde üniversite-öğrenci eksenli politikalar
üzerinde durmak anlam kazanmıştır.
ABD'nin Vietnam'da yürüttüğü savaşa
muhalefet etmek bütün Batı ülkelerinde en yaygın ve etkili meseleydi. Bu
bağlamda öğrenci ayaklanmasının geliştiği ilk ülkenin ABD olması gayet doğaldı.
Amerika’nın öğrenci gençliği savaş sorunlarıyla doğrudan yüzleşiyor, “özgür dünyayı” savunmak için
yurtdışına gönderiliyorlardı. On binlerce genç hükümetlerinin politikasını
canlarıyla ödedi, yüz binlercesi Vietnam'dan yaralı ve sakat döndü, yaşadıkları
dehşet milyonlarcasında hiçbir zaman silinmeyecek izler bıraktı. Her savaşta
olduğu gibi koskoca bir zihinsel yara oluşan Amerikan toplumunda “Vietnam'da
ne yapıyoruz?” sorusu öğrenci isyanlarını tetikleyen en makul gerekçe idi.
Hükümetçe yapılan açıklamalar “demokrasiyi”,
“özgür dünyayı” ve “medeniyeti” savunmak için askerlerin orada
olduklarını söylüyordu. Fakat yaşadıkları gerçek, bu açıklamaları paramparça
etti. Korumaya çalıştıkları Saigon rejimi “demokrasi” ile alakalı olmadığı gibi
hayli yozlaşmış askeri diktatörlükten başka bir şey de değildi. Savaşan
Amerikan askerleri, onlardan barbarca davranmaları, fakirleri, silahsız
köylüleri, kadınları, çocukları ve yaşlıları terörize etmeleri ve katletmeleri
istendiğinde “medeniyeti” savunduklarına inanmakta güçlük çekiyorlardı. Bu
sebeple savaştan rahatsızlık duyan sadece askerler değil bütün Amerikan
gençliğiydi. Genç erkekler savaşa gitmekten, genç kadınlar eşlerini
kaybetmekten korkuyordu, fakat rahatsızlık bunlarla sınırlı da değildi. Medya
hükümetin kontrolünden çıkmış gibi yaralı ve ölüleri toplumun karşısına
getiriyordu.[1]
ABD hükümetinin “demokrasinin savunuculuğu” çığlıkları ile Vietnam'daki
eylemlerinin arasındaki aleni çelişki, yetkililere ve Amerikan burjuvazisinin
geleneksel değerlerine karşı isyancı hisleri besleyecekti. Böylesi bir durum
İkinci Dünya Savaşı'nda bile görülmemişti: ABD askerleri yine aynı şekilde,
özellikle 1944'te Avrupa'nın işgali sırasında cehennemi yaşamışlardı. Öte yandan,
yetkililerin Nazi rejiminin barbarlığını ifşa etmeleri sayesinde kurban
edilmeleri hem kendilerince hem de toplumun büyük bir kesimince kabul
edilmişti. Bu isyan, öncelikle “Çiçek
Gücü” ve “Savaşma Seviş” gibi
pasifist ve şiddet-karşıtı sloganlar kullanan hippy hareketinden
gelecekti. Bu bağlamda ciddi boyuttaki ilk öğrenci hareketi San Fransisko'nun
Berkley Üniversitesinde, hippylerin kutsal yerlerinde gerçekleşmişti. Yine
Amerika merkezli olarak siyahi vatandaşların gördüğü muamelelerde öğrenci ayaklanmalarını
tetikleyen unsurlar olmuştur. Eşit vatandaşlık, kölelere özgürlük, hümanizm ve
sosyal adalet çığlıkları üniversitelerin avlularını inletmiş ama gereğince
karşılık bulamamıştır. Sonraları üniversiteler etkin bir algı oyunu neticesinde
siyahilerin Müslüman olan ve olmayanlarına farklı muamelelerin gösterilmesine
kapı aralamış ve Müslüman siyahilerin tüm toplumca ötekileştirilme süreci
başlatılmıştır.
Öğrenci ayaklanmalarının Kapitalist
Amerika’ya etkileri en çok da Latin Amerikalı Che Guavere’nin ve Fidel
Castro’nun Marksist, sosyalist, devrimci hareketlerinden kaynaklanmıştı. Zira
ideolojik bir çarpıklık içerisinde kalan Amerika bölgenin en etkin yeri olan
Guantanamo’yu baskı ve işkencelerin üssü haline getirmiştir. 1967'de Abbie
Hoffman ve Jerry Rubin tarafından şiddet-karşıtlığından uzaklaşan Uluslararası
Gençlik Partisi'nin kurulması ile isyan hareketi kapitalizm karşıtı “devrimci”
bir perspektif edinmişti. Hareket, özgürlük kültü, özellikle cinsel özgürlük ve
uyuşturucu kullanımının serbest olması gibi anarşist ögeler taşıyordu ama aynı
zamanda Küba ve Arnavutluk'un örnek ülkeler olarak görülmesi gibi Stalinist
ögelere de sahipti. Eylem yöntemleri büyük ölçüde anarşistlerden devşirilmişti.
Şiddet-karşıtı eylemlerin yerini alay etme ve provoke etme gibi yöntemler
almıştı. Dolayısıyla Hoffman-Rubin kanadının ilk eylemlerinden biri New York
borsasında sahte banknotlar fırlatıp insanları onları almak için kapışmaya
itmekti. Benzer bir biçimde, 68 yazındaki Demokrat Parti kongresinde bu hareket
bir yandan polisle şiddetli bir çatışmaya hazırlanırken diğer yandan da adı
Pigasus olan bir domuzu ABD Başkanlığına aday olarak sunuyordu.
Benzer özellikler gösteren ilk
öğrenci ayaklanmalarından biri de Fransa’da 1968 yılında “Mayıs olayları”
olarak bilinen üniversite ayaklanmasıdır. Fransa'da tutucu De Gaulle iktidarına
karşı Sorbonne Üniversitesi'nde başlayan öğrenci
hareketi, giderek büyümüş ve işçi kesimin desteğini alarak ülke çapında
ayaklanmaların, fabrika işgallerinin ve genel grevin yaşanmasına yol açmıştır.
Olaylar, meclisin lağvedilerek seçimlerin yeniden yapılmasıyla sonuçlandı. De
Gaulle bu seçimden eskisine göre daha güçlü bir biçimde çıktı.
1968 Mayıs Olayları, üç aşamada
meydana gelişmiştir. İlk olarak öğrenci hareketleri yaşanmış, ikinci aşamada
işçiler eylemlere destek vermiş ve son olarak siyasi sonuçlar görülmüştür.
Birkaç aydır Paris'in Nanterre Üniversitesi'nde
öğrenciler ve yönetim arasında süregelen anlaşmazlıklar sonucunda, üniversitenin
dekanı Pierre Grappin 2 Mayıs 1968 günü üniversitenin kapatılmasına karar
verir. Bunun üzerine 3 Mayıs günü, yaklaşık 400 öğrenci, Nanterre
Üniversitesi'nin kapatılmasını protesto etmek için Paris Sorbonne
Üniversitesi'nde toplanır. Göstericiler, herhangi bir uyarı yapılmadan polis
tarafından dağıtılır ve emniyet güçleri üniversiteye yerleşir. 6 Mayıs günü,
Fransa Öğrencileri Ulusal Birliği'nin (UNEF-Union Nationale des Étudiants de
France) çağrısı üzerine, 20.000 kadar öğrenci, üniversite hocası ve diğer
destekçileri, Sorbonne'a doğru yürüyüşe geçer. Cop ve göz yaşartıcı gaz
kullanan polis ile barikatlar kuran ve kaldırım taşı fırlatan göstericiler
arasında çatışmalar yaşanır ve yüzlerce kişi tutuklanır. Ertesi gün, Zafer
Parkı'nda toplanan öğrenciler üç temel istekte bulunurlar: Tutuklanan
öğrencilere karşı suçlamaların geri alınması, polislerin üniversiteden
ayrılması, Nanterre ve Sorbonne üniversitelerinin yeniden açılması.
Batı ülkelerinin çoğunda, 60'larda
öğrenci dünyasının içerisinde faal olan hareketler ve ABD'deki hareket arasında
güçlü benzerlikler vardı. Bunlar Vietnam'daki Amerikan işgalinin reddi, genel
olarak ve özellikle üniversitelerde otoriteye başkaldırış, geleneksel ahlaka ve
özellikle cinsel ahlaka başkaldırıştı. İşte bu yüzden otoriterliğin simgesi
olan Stalinist partiler, ABD'nin Vietnam'ı işgalini protesto etseler, ABD'nin
Vietnam'daki düşmanlarını destekleseler ve kendilerine “anti-kapitalist”
deseler de bu hareketler içerisinde yankı bulamadılar. Şüphesiz SSCB'nin imajı
1956 Macar İşçi Ayaklanmasının bastırılmasıyla bir hayli zedelenmişti ve
Brezhnev resminin asılmasını mümkün kılacak görüntüden yoksundu. Özellikle
hem Vietnam karşıtı, hem de “özgürlükçü” olan bu biçim özellikle Almanya'da
güçlüydü. Bu ülkede hareketin temel sözcüsü olan Rudi Dutschke Doğu Almanya'dan
gelmişti ve çok genç bir insan olarak bile Macaristan Ayaklanması’nın
bastırılmasına karşı çıkmıştı. Alman “parlamento-dışı muhalefeti” Mayıs 68'in
şafağında, bütün Avrupa'da öğrenci ayaklanmasının temel dayanak noktasıydı.
İşte Türkiye de dâhil olmak üzere
Ortadoğu ve Orta Asya genelinde üzerinde Müslümanların yaşadığı birçok bölgede
öğrenci ayaklanmalarının temel felsefesi Avrupa ve Amerika’daki fraksiyonlarla
aynı fikriyatın içinden çıkmıştır. Hatta İslâmî olmayan her öğrenci
ayaklanmasında Batı’dan esinlenerek şu sloganlar nida edilmiştir.
-Yasaklamak yasaktır
-Özgürlük bütün suçları bastıran
bir suçtur.
-Seçimler, ahmaklar için tuzaktır.
-Kabalık, devrimin yeni koludur.
-Kahrolsun tüketici toplumu.
-Kahrolsun meta toplumu.
-Yabancılaşmayı ortadan kaldırın.
-Asla çalışma.
-Açıktan ölmenin kesinliğinin
yerini sıkıntıdan ölme ihtimalinin alacağı bir dünya istemiyoruz.
-Sıkılmak karşı-devrimcidir.
-Zaman öldürmeden yaşa ve
engellenmeden oyna.
-Gerçekçi ol, imkânsızı iste.
Bu sloganlarda genel özellikleri
itibariyle sınırsız özgürlük, kanunsuzluk, doyumsuzluk ve sınıfsızlık üzerinden
hareket eden istek ve arzuların varlığını anlıyoruz. Bu istekler ise neticede
ahlaksızlığı ve gayri insani davranışları doğurmaktan başka bir işe
yaramamaktadır. Böylesi şerli taleplerin İslâm coğrafyasında dile getirilmesi
beraberinde Müslüman gençliği de içine çeken kirli bir girdap oluşturuyor. Bu
girdap kendisine yaklaşan birçok genci de içine çeken bir sarmala dönüyor. İşte
bu sarmal 70’li ve 80’li yıllarda Türkiye’de “Devrim” Ortadoğu’da “BAAS” adı altında en büyük halini
alıyor. Peki, üniversitelerde İslâm ile taban tabana zıt olan Marksist fikirler
nasıl vücut buluyor?
Psiko-sosyal bir gerçeklik olarak
gençleri belli bir fikir üzerinde ikna edip, o fikir uğrunda canhıraş mücadele
etmesini sağlamanın yolu muhakkak ki o fikrin yüksek idealler taşıyan,
ulaşılması zor ve hatta ütopya derecesinde bir fikir olmasıdır. Zira 17-25 yaş
aralığındaki bireyler zorlu işlerin arkasından başarı ile ayrılmayı, kolay
işlere tercih eder. Bu gençler takdir edilmeyi, popüler olmayı, liderliği,
alkışlanmayı hatta efsane olmayı hedefler. Bir gruba ait olma, sorumluluk alma,
dava edinme duygusunu yoğun olarak yaşar. Daha da ilerisi için diyebiliriz ki
bu gençler taşıdıkları davadan dolayı aileleri ve arkadaşları tarafından
dışlanmayı isteyerek kendilerinin üstün bir fert olduğunu kanıtlamayı düşünür.
Bu sebeple üniversiteler farklı ideolojik grupların ya da ideolojik olmayan
yapıların av merkezi haline gelir. Artık bu grupların hedefi davalarını daha
çok kişiye ulaştırmak değil, daha çok kişiyi o gruba dâhil etmek olur.
Saydığımız bu sebeplerden dolayı
Türkiye’de en istikrarlı ve en hareketli öğrenci yapılanması solcu diye tabir
edilen sosyalist düşünceli gençlerdir. Taşıdıkları fikir çelişki icat etmeyi,
kargaşa çıkarmayı ve oluşan zıtlıklardan yeni bir evrimsel süreci oluşturmayı
savunur. Dolayısıyla en istikrarlı dönemlerde dahi yaptıkları şiddet eylemleri
ile kendilerinden bahsettirmeyi başarırlar. Siyasi bir parti olarak çalışmak
yerine özellikle üniversiteli gençlerin oluşturduğu “örgüt”, “cephe” veya “sendika”
gibi isimler altında faaliyet gösterirler. Her zaman muhalif olmayı,
eleştirmeyi ve çatışmayı prensip edinirler. Bu yüzden de elleri tetikte başka
bir yapının herhangi bir çalışma içerisine girmesini beklerler. Şiddet bu
ideoloji için mutluluk kaynağı, zarar verme ise haz almanın ön koşuludur.
Türkiye’de ideolojik diyebileceğimiz
fraksiyonların başında Sosyalist grupların geldiğini söyledik. Zira onlar kadar
aktif olan diğer grupların ideolojik olmadığı gerçeği ile karşı karşıyayız.
Fakat bu aktifliğine rağmen ülkenin toplumsal yapısı, genel kamuoyu ve fikri
bütünlük içerisinde sosyalizm hedeflediği yere ulaşamadı ve ulaşması da söz
konusu değil. Fakat milliyetçi akımlar her ne kadar ideolojik olmasa da
vatancılık bağının bir uzantısı olarak üniversiteli gençliği ağına alan bir
başka faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Belli yörelerde milli duyguların
yoğun olması o yörelerin gençlerini üniversitelerde daha kolay etkileme imkânı veriyor.
Yine her ne kadar ideolojik olarak tasavvur edilmese de İslâmî bir takım
gruplar gençlerin manevi değerleri ve ailevi geçmişinden dolayı aynı yaştaki
gençleri gruplarına dâhil edebiliyor. Bu yönüyle devlet bu grupların asla
sivrilemeyeceği, bağımsız ve başına buyruk hareket edemeyeceği tedbirler
alıyor. Neredeyse her bir grup belli başlı demokratik partilerin kanatları
altında faaliyet yürütmektedir. Bu şekilde hem varlıklarını legalleştiriyorlar,
hem de sistemin kontrolü altına giriyorlar. Hatta öyle ki İslâm’ı ideolojik bir
tasavvurla taşımak isteyen gençlerin önünü kesmek için onlara bir arada
yürüyecekleri cemaatler, tarikatlar ve yahut oluşumlar belirliyor, İslâm’ı
yeryüzüne hâkim kılmak yerine gönüllere hapsediyorlar. Maalesef ki, temelleri
sağlam olmayan böylesi oluşumlar devletin bu imkânlarını nimet addedip
muhalefet yerine destek olmaya başlıyorlar. Sonuçta ideolojik olmayan her grup
ve kitle ilk kurulduğundan çok farklı fikirlere ve mecralara sapmak durumu ile
karşı karşıya kalıyor. Birçoğu dönemin hükümeti ile birlikte hareket ederken,
kimileri ise iktidarın çıkarlarını kendi çıkarları olarak görüyor. 1980
ihtilaline kadar üniversiteler siyasal düzene çomak sokmak üzere dizayn
edilmişlerdi. O dönemlerin gençliği siyaseti takip eden, toplumsal problemlerin
çözümüne çalışan duyarlı gençlerdi. Çözümlerinin doğruluğu ve yanlışlığını
düşünmezsek en azından buna niyetli olduklarını söyleyebiliriz. 80 darbesinden
sonra ne yazık ki üniversite gençliğinde böylesi bir duyarlılık da kalmadı.
Artık siyasal düzen üniversitelere meslek edindirmek, kariyer planlaması
yaptırmak gibi bir takım misyonlar yükledi. Böylece bekasını temin etmiş oldu.
Şimdilerde üniversitedeki etkisini
iyice kaybetmiş görünen Gülen Cemaati’nin yerini AK Gençlik diye tabir edilen
ve demokrasi talebi ile yola çıkan iktidar yanlısı güruh aldı. Bu gençliğin en
önemli görevi iktidara karşı çıkarılan çatlak sesleri susturmak ve gerekirse bu
sesleri çıkaranların istihbaratlarını toplamak... Tıpkı Ortadoğu ülkelerinde
olduğu gibi… Aynı şekilde 80 ihtilalinden önce oldukça güçlü olan
milliyetçi-ülkücü gençlik de liderlerinin telkini doğrultusunda kabuklarına
çekildiler. İslâmcı gençliğin bir kısmı (Türgev gibi) AK Gençlik’e dâhil
olurken bir kısmı da gelenekçi ve gömlek değiştirmediklerine inandıkları önceki
partileri ile devam etmektedirler. İslâmcı gençler üniversitelerde farklı
isimler altında öbek öbek toplanarak ciddi bir birlikteliği imkânsız hale
getirmektedirler. Bir de bu gruplara ek olarak kronik bir şekilde laik,
Kemalist çizgiden çıkamayan statükocu, karanlıkçı zümreler mevcuttur. Bunların
varlığı Atatürk ilke ve inkılaplarının muhafazası içindir. Her ne kadar sosyalist
fikirleri savunsalar da ideolojik olarak taşımadıklarından dolayı şiddet ve
kaos yanlısı olan cenahtan üsluplar açısından farklı hareket etmektedirler.
Hangisi olursa olsun iktidarlar
asla üniversiteli gençlerin bir ideoloji taşımasını istemezler. Kolektif bir
şekilde toplumsal bir probleme odaklanmalarını ve bunu çözmek için adım
atmalarını istemezler. Zira kendi iradeleri ile grupları şekillendirmeye
çalışsalar bile belli bir zamandan sonra kontrolden çıkması ihtimal
dâhilindedir. Artık kontrolden çıkan gruplar için yapılacak bir şey yoktur, iş
işten geçmiştir. Ya onları imha etmek için baskı ve cebir uygulayacak ya da
taleplerinin bazılarını karşılamak zorunda kalacaktır. Üniversiteden mezun olan
bu gibi grupların üyeleri kritik kurumlara yerleşerek oralarda etki ve tesir
bırakacak faaliyetler yürütebilirler. Örneğin AK Parti hükümeti, Gülen Cemaati
ile ters düştüğünde cemaat üyesi savcıların hükümeti devirmek için giriştiği
faaliyetler dün gibi aklımızdadır.
Hülasa diyeceğimiz o dur ki;
üniversiteler ideolojik bir takım fraksiyonların yarış pistine dönmüşken, İslâm’ı
ideoloji olarak taşıyan ve benimseyen Müslüman gençlerin bu pisti rakiplerine
bırakmamaları gerekir. Hatta asıl olan üniversite okumayan gençlerin
kendilerini ciddi bir hazırlık içine sokarak üniversiteye girmeleri, hali
hazırda üniversite okuyanların da sahip olduğu fikirleri bu saha içerisinde
aktif ve etkili bir şekilde tartıştırmalarıdır. Üniversiteler Allah’ın dinine
muhalif ve düşman olanların cirit attığı bir kurum olmaktan çıkarılıp, O’nun
dinini davet ve cihad yoluyla âleme taşıyacak güçlü bir devletin kurulmasına
hizmet eden kurumlar haline getirilmelidir. Bu eğitim kurumları laik,
demokratik hükümetlerin bekasını koruyan bir yapı olmaktan çıkarılıp, İslâm
ümmetine ışık tutacak, basiret ve feraset ehli gençlerin yetiştiği bir kurum
haline getirilmelidir. Teorilerle, felsefik bir takım bilgilerle öğrendiklerini
hayatına aktaramayan bireyler yerine hayata dair köklü çözümler üreten âlimleri
yetiştirmeyi hedefleyen medreseler haline getirilmelidir. Yine bu kurumlarda
fışkıran ahlaksızlığı, fuhşiyatı ve her türlü fitneyi ortadan kaldıracak adam
gibi adamları yetiştirilmelidir. Kariyer sevdası ile yola çıkarak kalemşorluk
yapan, yalakalığı ve yardakçılığı para kazanmanın ön koşulu haline getiren
akademisyenleri, yazar-çizerleri ve kanaat önderlerini hiçbir izi kalmamacasına
silip atarak ümmete layık, hakkaniyetli, dürüst ve adil liderlerin çıkması için
çalışan kurumlar haline getirilmelidir. Bu yüzden Müslüman gençlere çok ulvi
görevler düşüyor. Bunun için çalışmak kendilerinden sonraki nesillerin
kurtulması için zaruridir. Bunun için
وَقُلِ اعْمَلُواْ فَسَيَرَى اللّهُ عَمَلَكُمْ
وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ
وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
“De ki; Çalışın, çalışmanızı Allah da Resul de müminler de görecektir.
Sonra gizliyi de açığı da bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O sizi
yaptıklarınızdan hesaba çekecektir.”[2]
وَأَحْسِنُوَاْ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ
الْمُحْسِنِينَ
“İşinizi güzel yapın; Allah işini güzel yapanları sever.”[3]
[1]
Vietnam savaşı sırasında ABD medyası o kadar sıkı kontrol edilmiyordu. ABD,
hükümetinin bu “hatasını” 1991 ve 2003 Irak savaşlarında düzeltti.
[2]
Tevbe Suresi 105
[3]
Bakara Suresi 195


Yorumlar