Sanayi Devrimi ile
birlikte güçlü bir devlet olmanın yolunun enerji sorununu çözmekten geçtiği
düşüncesi hâsıl olmuştur. Günümüzde de geçerliliğini devam ettiren bu düşünceye
göre eğer bir devlet enerji sorununu çözebiliyorsa ekonomik anlamda belli bir
gücü elde etmiş demektir. Bunun doğal bir sonucu olarak da bu ekonomik gücü
elde edebilmiş devletler dünya siyasetine yön veren devletler olacaktır.
Her ne kadar konuyu
enerji kaynakları açısından ele alsak ve değerlendirsek de esasen üzerinde
duracağımız husus daha çok sömürgeci zihniyetten kaynaklanan sorunlar olacaktır.
Sömürgeciliğin ve onun temsilcisi olan devletlerin, günümüze kadar olan süreçte
bir güç savaşı daima var olmuştur. Eskiden verimli arazileri ele geçirme ve bu
yerlerin halklarını köleleştirme mantığı üzerinden verilen güç savaşı günümüzde
zengin enerji kaynaklarına sahip toprakların paylaşımı üzerinden cereyan
etmektedir. Günümüz dünyasında gerek güçlü devletler, gerekse onların maşaları
konumundaki terör örgütleri enerji odaklı bir strateji izlemektedir. Yaşanan
çatışmaların, uluslararası siyasi krizlerin perde arkasına baktığımızda da ağırlıklı
olarak enerji faktörü karşımıza çıkmaktadır.
Sömürgeciliğin
günümüz versiyonu olan kapitalizmin insanı ve çevreyi bir parazit gibi sömüren
barbarlığı ve zorbalığı su götürmez bir gerçek hâlini almıştır. Onu dinamik
tutan tek güç ise sömürme azmidir. Bunun neticesinde de dünya doğal olarak kan,
kaos, kavga, nefret ve düşmanlığa boğulmuştur. Esasen kapitalizm, doğduğu
günden bu yana hep yıkıcı olmuştur. Günümüzde ise dünyaya yönelik kapitalizmin
tahribatı daha da hızlanmıştır. İnsanda ve çevrede gerçekleşen bu yıkım,
kapitalizmin rastlantısal bir özelliği değil, bilakis onun hücrelerindeki
kodlarda, DNA’sında mevcuttur.
Evet, kapitalizm
her zaman yıkıcı olmuştur. Enerji santralleri, ormanlar, petrol kuyuları ve
daha birçok hususta küresel sömürü dürtüsü ile kapitalizm hayata tarif
edilemeyecek zararlar vermeyi sürdürmüştür. Kapitalizm, insanlık ve hayatın
başlıca düşmanıdır ve onu yok etmek için çalışmak hiçbir zaman günümüzdeki
kadar gerekli ve daha acil olmamıştır.
Bakınız dünyaya!
Gerçekten de ne denli bu mücadeleye muhtacız?
Günümüz enerji
kaynakları; yenilenebilir yani bioyakıt, biokütle, jeotermal, hidroelektrik,
güneş enerjisi, gelgit enerjisi, dalga enerjisi ve rüzgâr enerjisi gibi türler
ile tükenebilir enerji kaynakları yani organik yakıtlar olan odun, biogaz gibi
doğada kendiliğinden var olan yakıt türleri ve fosil yakıtlardır ki bunlar
kömür, linyit, petrol, doğalgaz vb.leridir. Bunların yanında bir de radyoaktif
elementlerden üretilen nükleer enerji vardır.
Dünyada mücadelesi
verilen enerji çatışmalarının başında ise hiç tartışmasız tükenebilir enerji
kaynakları olan fosil yakıt grubu; petrol, doğalgaz, kömür gibi kaynaklar
gelir.
Dünyada fosil
yakıtların günümüzde enerji için kullanım oranı %87’dir. Petrol ve doğalgaz
rezervleri içinde en çok paya sahip olan ülkeler ise Ortadoğu ülkeleridir. Dünyada
birincil enerji kaynaklarındaki bu oranda Ortadoğu’nun payı %48’dir. İşte bu
özelliğinden dolayı Ortadoğu bugün bütün dünyadaki güç odaklarının ilgisini
üzerine çekmiş olan bir bölgedir. Doğal olarak bu bölgedeki gelişmeler birçok
ülkenin dış politikasında da belirleyici unsurdur. Gerçi Ortadoğu’ya karşı
gerçekleştirilen bu saldırının tek ve birinci sebebi Ortadoğu bölgesinin zengin
petrol yataklarına ve yerel zenginliklere sahip olması değildir. Asıl önemli
sebep, kâfirlerce malum olan ancak bölge halkına hissettirilmeyen hatta değişik
manipülasyonlarla örtbas edilen İslâmi ve siyasi bir otoritenin oradan ayağa
kalkma ihtimalidir.
Elbette bu siyasi
maksat ile servetlerin sömürülmesi birbirinden ayrılması mümkün olmayan girift
bir ilişkiye sahiptir. Doğal olarak da sömürü açısından bitmez tükenmez bir
mücadelenin varlığı inkâr edilemez bir gerçektir hatta bu mücadelede doruk
noktasına ulaşılmıştır. Nitekim kapitalist devletlerdeki fosil yakıtlara olan
ihtiyaç çok fazladır ve gerek ihtiyaçlarını karşılamak gerekse ihtiyacı olan
diğer devletleri baskı altında tutabilmek açısından bölge, kapitalist devletler
için çok önemli bir zenginliğe sahiptir. Bu sebeple de Ortadoğu, sömürgeci
kâfir devletlerin nüfuzlarını güçlendirmek için her şeyi yapabilecekleri bir
bölge hâline gelmiştir. Yakın zamanda şahit olduğumuz savaşlar ve nüfuz elde
etme çabaları bu beldeleri kan gölüne çevirmiştir.
Hatırlarsanız Irak Savaşı’nın
ilk günlerinde parlamentoda konuşan İngiltere Başbakanı Tony Blair, amaçlarının
Irak petrollerini ele geçirmek olduğu yolundaki suçlamaları reddetmiş,
amaçlarını Irak’ın “özgür ve demokratik” bir ülke olmasını sağlamak olarak
özetlemişti. ABD Başkanı George Bush da “Amacımız Irak’ın petrolüne sahip olmak
değil!” demişti. Ancak İngiliz The Independent gazetesinin ele geçirdiği, Irak
Hidrokarbon (petrol) Yasası Taslağı bu sözlerin pek de samimi olmadığını
kanıtlar nitelikteydi. Gazete, dünyanın üçüncü en büyük rezervine sahip Irak
petrolünün ABD ve İngiltere merkezli şirketlerin kontrolüne bırakılacağını
ortaya koymuştu. Yasanın BP, Chevron, Shell ve Exxon gibi petrol devlerine 30
yıllık sözleşmeyle Irak’a girme şansı vereceğini, bunun da Irak petrollerinin
1972 yılında millileştirilmesinden sonra yabancılara ilk kez bu imkânın
sağlanması anlamına geldiğini vurgulayan Independent, “Bu durum, Irak’a
yapılan müdahalenin tek amacının ülkenin petrol kaynaklarını ele geçirmek
olduğunu savunanların elini de güçlendirecek.”[1]
diyerek durumu özetlemiştir.
Daha önceleri
tarihî İpek Yolu’nun güzergâhı olan, Hilâfet’in hâkim olup koruması altında
bulunduğu bölge yaklaşık yüz küsur yıldır çalkantılarla yoğrulmuş; gerek
Osmanlı Hilâfet Devleti’nin hayat sahnesinden silinmesi sürecinde gerek daha
sonra Süveyş Kanalı’nın açılması ve sonraki nüfuz savaşları sürecinde sömürgeci
kâfirlerin oyunlarıyla zulüm altında kalmıştır.
Bu kirli savaşın
Ortadoğu’ya maliyeti çok ağır olmuştur ve bu savaşın maliyetini sadece para ile
ölçmek de doğru değildir. Bu savaş, yalnızca Suriye’de 3 milyondan fazla cana
mal olmuştur. 4 milyon kişi ülkesini terk ederken 8 milyon kişi ise kendi
ülkesi içinde şehrinden, kasabasından ayrı yaşamak zorunda kalmıştır. Sadece
Türkiye’de yaklaşık 3 milyon Suriyeli göçmen kardeşimiz vardır. Ülkesini terk
etmek zorunda olan kadın, çocuk ve erkeklerin 4000’den fazlası deniz yoluyla
göç esnasında boğularak can vermiştir.
Kapitalizmin kan ve
kaos götürdüğü yerler tabii ki Ortadoğu’yla sınırlı değildir. Yine bakın
Afrika’ya! “Afrika’nın kapışılması” sürecinde kıtada Avrupalı devletlerce
sömürgeleştirilmemiş bir tek ülke kalmamıştır.
Bugün Nijer Deltası
diye bilinen yerlerde yaşayanlar, yıllardır bölgede çıkarılan petrolün
hayatlarını altüst ettiğini, çevre kirlenmesine karşı hiçbir önlem alınmadığını
hatta bazı yerlerde sızan petrolün toprağın 20 metre derinliğine kadar
işlediğini, insan hayatının hiçe sayıldığını söylemekteler. Petrol üretimi
Nijerya’da tarımı mahvetmiş, Afrika'nın en büyük tarım havzalarından biri olan
Nijer Deltası’nda yaşayanlar kirlenen su ve topraktan nasibini fakirlik olarak
almıştır.
Bazı hesaplamalarda
50 yıldır Nijer Deltası’nda neredeyse hemen her hafta petrol sızıntısı olduğu
bildirilmiş ve bölgedeki bazı sulak arazilerde artık hiçbir canlı yaşamaz hâle
gelmiştir. Bu, barbarca ve acımasızca sömürü değil de nedir, yorumu okuyucuya
bırakıyorum…
Bilindiği gibi İngilizler
kadim sömürgecilerdir ve bu kimlikleriyle bilinirler. İngiliz tarihçi Stuart
Laycock’un 11 yaşındaki oğlu Frederick’in “İngilizler kaç ülke işgal etti?”
sorusu üzerine araştırma yaparak yayımladığı kitabında[2]
dünyadaki 192 ülkeden sadece 22’sinin tarih içinde hiçbir dönem İngiliz
işgaline uğramadığını, diğerlerinin ise kısa bir süre de olsa İngiliz işgaline
uğradığını ifade etmiştir. Bu ise dünyanın %90’ına tekabül etmektedir.
İngiliz
sömürgeciliğinin bittiğini ve bu verilerin eskide kaldığını sanmayın! Daha 2010
yılında iktidara gelen Avustralya Başbakanı Julia Gillard’a İngiltere
kraliçesinin verdiği hediyelerin faturası yine kraliçe tarafından Avustralya
hükûmetine yollanmıştır. Gillard’ın: “Bugüne kadar Kraliyet ailesinin bize
verdiği tüm hediyeleri devletimiz karşılamıştır.” şeklindeki açıklaması devam
eden sömürgeciliği gözler önüne sermektedir.
Fransa’nın da bu
konuda sicili İngiltere’den farklı değildir. Fransa 1958 yılına kadar sömürdüğü
Afrika ülkelerini, bu ülkeler, bağımsızlıklarını kazandıktan sonra da sömürmeye
devam etmiştir. Fransa’nın Afrika ülkeleri üzerindeki fiilî sömürgeciliği
bitmiş gibi görünse de bu sömürü hâlâ devam etmektedir. Sıkı durun çünkü okuyacaklarınıza
gerçekten şaşıracaksınız: Fransa her yıl Afrika’daki 14 eski sömürgesi olan
ülkelerden “koloni vergisi” adı altında yaklaşık 500 milyar dolar para alıyor.
Bu ülkelerin yıllık gelirlerinin %85’i her yıl Fransa Merkez Bankası’nda toplanıyor,
kalan %15 ile ekonomisini yürütmeye çalışan Afrika ülkeleri, mali sıkıntı
yaşadıkları takdirde, Fransa Merkez Bankası’na yatırdıkları kendilerine ait
paralarını borç olarak almak zorunda kalıyorlar.
Sizce sömürgecilik
bitmiş mi? Bence başka açılardan bakarsanız eskisinden beter bir tarzda hâlâ
azgınca devam etmektedir.
Eskide kalmış
zannettiğimiz bu tür servetlerin sömürülmesine dair daha yüzlerce örnek vermek
mümkündür. Bunun için sadece eskiden sömürge olan ve “bağımsızlık savaşı”
verilerek sömürgecilerden “vatan kahramanları” eliyle kurtarılan yeni devletin
anlaşmalarına bakmanız yeterlidir. Görülecektir ki, bağımsızlıktan sonra
yapılan ikili anlaşmalar sömürgeciliği devam ettirmektedir.
Başta da
değindiğimiz gibi sömürgecilik dendiğinde öncelikle beyaz adamların yani Batılıların
15. yüzyıldan başlayarak dünya ülkelerinin kaynaklarını sömürmesi akla gelir.
Sömürgeciliğin bu türü günümüzde de yine yukarıda bahsettiğimiz yer altı zenginlikleri
ve diğer zenginlikler olan altın, elmas, petrol gibi doğal kaynaklar üzerinden
devam ediyor. Çünkü onlara dur diyecek ve halklarının hamisi olan şahsiyetli
liderlerden artık kalmadı. Hatta halklarının hayrına çalışan bir tek lider
kalmadı! Öyle ki bu durum, İslâm coğrafyasını bile sarmalamıştır.
Sömürülmek diğer
halklardan beklenebilir nitekim onların ahiretleriyle bağları kopmuştur ama ya
Müslümanlar? İşte onlar bu duruma nasıl katlanırlar ve bu gidişata nasıl dur
demezler! Onların kaybedecekleri neleri var? Zaten onlar Allah rızası ve cennet
için yaşamıyorlar mı, bu dünya onlar için az bir geçimlik değil mi? Evet, öyle
olmalıydı ama ne yazık ki henüz Müslümanlar silkelenip kendilerine gelmiş
değiller. Henüz güçlerinin farkında değiller. İşte bu sebeple şanlı
tarihimizden bir örnek vererek bu silkelenişe belki de katkıda bulunabilirim:
Bugünkü İspanya beş
kıtada toprağı olan, dünyanın ilk küresel sömürgeci devletidir. 18. yüzyılın
sonunda 18 milyon kilometre kare toprağı işgal ettiği söylenmektedir. Günümüzde
Filipinler olarak bildiğimiz adalardan müteşekkil devlet ise Müslüman ticaret
erbabı eliyle H. 270 yıllarında İslâm’la tanışmıştır. Hicri onuncu yüzyıla
gelindiğinde adalardan oluşan bu ülkede birçok İslâm beylikleri bulunuyordu. İspanya
kralı Charles, az sayıda adamla kazandığı birçok savaştan sonra henüz adı
Filipinler olmayan bu adalara gözünü çevirdi. Nitekim bu adalarda yüklü
miktarda altın mevcuttu.
Bizlere ders
kitaplarımızda büyük kâşif olarak tanıtılan yağmacı da bu vereceğim örneğin
figürlerinden biridir. Onun adı Fernao de Magalhaes’tir. Bizlere bu yağmacı “kâşif”
Macellan olarak tanıtılmıştır. H. 927 yılında, Amerika taraflarından gelen haçlı,
yağmacı Macellan, İspanya kraliyet tacına bağlı olarak üst paragrafta
bahsettiğim Müslüman beyliklerin bulunduğu bu adaları işgal etme görevini
üstlendi. Tüm bu adaların İspanya krallığına bağlanması için 49 İspanyol
denizci ve 11 botla yola çıktı.
İspanyollar Makatan
kıyılarına vardıklarında, Makatan Adası’ndaki beyliğin başında Labulabu adında Müslüman
bir bey bulunuyordu. İspanyollar bu kadar uzak ülkelerde bile Müslüman
bulunduğu anlayınca, ta İspanya’dan taşıyıp getirmiş oldukları içlerindeki
haçlı kiniyle kudurmaya başladılar ve halka karşı vahşiyane cinayetler işlemeye
başladılar. Macellan’ın adamları kadınlara tecavüz ediyor, halkın yiyecek
maddelerini ellerinden gasp ederek alıyorlardı. Bu nedenle yerli halk onlara
karşı direnişe geçti. Kâfirler de bu hareketlere karşılık yerlilerin evlerini
ateşe verdiler. Nihayetinde insanlar bu vahşetlere dayanamadılar.
Makatan Beyi
Labulabu ise Macellan’daki haçlı kin ve küstahlığını görünce onun karşısında dimdik
durdu ve ona boyun eğmedi. Diğer adalardaki Müslümanları da Macellan’a karşı
harekete geçirmeye çalıştı. Bunun üzerine bölge halkının ruhundaki İslâm
duyguları kabardı ve imanları şahlandı.
Macellan’ı, emrindeki
güçler ve elindeki modern silahlar şımartıyordu. Macellan, düşmanına güçlü bir
darbe indirerek diğer adalarda bulunanlara da bu suretle bir gözdağı vermek
istiyordu. Bu amaçla, modern teçhizat ve donanıma sahip askerlerinden bir
birliğin başına geçerek Makatan Beyi Labulabu’nun üzerine yürümeye başladı. Nitekim
onu yenmek bütün adaları sindirmek ve ele geçirmek demekti.
Küstahça savurduğu
kuru sıkı sözlerine göre o, Labulabu’yu sözde cezalandırmak istiyordu. Nihayet Macellan,
Labulabu ile karşılaştı ve onu teslim olmaya çağırarak şöyle seslendi: “Ben
seni Hz. İsa adına teslim olmaya davet ediyorum. Biz çağdaş uygarlığın öncüleri,
soylu beyaz ırkın mensupları olarak bu ülkenin yönetimini üstlenmekte sizden
daha üstünüz!”
Makatan Beyi Müslüman
Labulabu, Macellan'a şu karşılığı verdi: “Din Allah'ındır. Benim ibadet
etmekte olduğum yüce Allah çeşitli renklerdeki tüm insanların yaratıcısıdır.”
Ondan sonra da Labulabu, Macellan’nın üzerine hücum etti. Taarruz esnasında şu
sözü haykırıyordu: “Üstünlük takvadadır!”
Şanlı komutan
Labulabu (Allah ondan razı olsun) yaptığı taarruzla yağmacı, haçlı Macellan’ı
bizzat elleriyle öldürdü ve onun emrindeki birliği darmadağın etti. Gerisin
geri ülkelerine dönmek için aylarca yalvarmalarına rağmen de Macellan’ın necis
cesedini onlara teslim etmedi, onların isteklerini reddetti. Macellan’ın
adamları Güney Asya yoluyla ülkelerine döndüler ve H. 928 yılı Şevval ayında
İspanya’ya ulaştılar[3].
Daha sonraları
başka işgal seferleriyle kaybettiğimiz bu adalar şimdi artık ne yazık ki Filipinler
olarak anılmaktadır.
Günümüzde yağma
seferlerine çıkmış başta ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve diğer sömürgeci
devletler ise hâlâ utanmadan gittikleri yerlerin yer altı ve yer üstü
kaynaklarını talan etmenin kılıfını “barbar halklara medeniyet ihraç etmek”
fikriyle oluşturuyorlar.
Onların bu
azgınlıklarının artması sona yaklaşmalarındandır. Şafak sökmesine az kaldı,
Müslümanlara müjdesi verilen günler ufukta görünmektedir.
Bununla birlikte sömürgecilik
bir hastalıktır ve bu hastalık dünya nimetlerinin insanların ihtiyaçlarını
karşılamaya yetmeyecek miktarda olduğu iktisadi görüşünün bir neticesidir.
Dünyada gerçekleşen
tüm sömürü faaliyetlerinin maddi ve manevi faturasını ise 7 milyar insan toplu
olarak ödemektedir.
Servetlerin
yağmalanmasının, menşei sömürgeci devletler olan ultra zengin kapital
sahiplerinin vahşi, sonu gelmez katliamlardan beslenmesinin önüne geçilmeli; insanı,
hayatı ve eşyayı tarumar eden zihniyet artık yok edilmelidir.
İşte bu yüzden
dünya, Râşidî Hilâfet Devleti’ne muhtaçtır.
[1]
Vatan Gazetesi 08.01.2007
[2]
All the Countries We’ve Ever Invaded: And the Few Never Got Round To (İşgal
Ettiğimiz Tüm Ülkeler: Ve Hiçbir Zaman Ayak Basamadıklarımız)
[3]
Mahmut Şakir, İslâm Tarihi


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış