SERVETLERİN ÇALINMASINA ENGEL OLMAK İÇİN DÜNYA HİLÂFET’E MUHTAÇTIR

Kurtuluş Sevinç

Sanayi Devrimi ile birlikte güçlü bir devlet olmanın yolunun enerji sorununu çözmekten geçtiği düşüncesi hâsıl olmuştur. Günümüzde de geçerliliğini devam ettiren bu düşünceye göre eğer bir devlet enerji sorununu çözebiliyorsa ekonomik anlamda belli bir gücü elde etmiş demektir. Bunun doğal bir sonucu olarak da bu ekonomik gücü elde edebilmiş devletler dünya siyasetine yön veren devletler olacaktır.

Her ne kadar konuyu enerji kaynakları açısından ele alsak ve değerlendirsek de esasen üzerinde duracağımız husus daha çok sömürgeci zihniyetten kaynaklanan sorunlar olacaktır. Sömürgeciliğin ve onun temsilcisi olan devletlerin, günümüze kadar olan süreçte bir güç savaşı daima var olmuştur. Eskiden verimli arazileri ele geçirme ve bu yerlerin halklarını köleleştirme mantığı üzerinden verilen güç savaşı günümüzde zengin enerji kaynaklarına sahip toprakların paylaşımı üzerinden cereyan etmektedir. Günümüz dünyasında gerek güçlü devletler, gerekse onların maşaları konumundaki terör örgütleri enerji odaklı bir strateji izlemektedir. Yaşanan çatışmaların, uluslararası siyasi krizlerin perde arkasına baktığımızda da ağırlıklı olarak enerji faktörü karşımıza çıkmaktadır.

Sömürgeciliğin günümüz versiyonu olan kapitalizmin insanı ve çevreyi bir parazit gibi sömüren barbarlığı ve zorbalığı su götürmez bir gerçek hâlini almıştır. Onu dinamik tutan tek güç ise sömürme azmidir. Bunun neticesinde de dünya doğal olarak kan, kaos, kavga, nefret ve düşmanlığa boğulmuştur. Esasen kapitalizm, doğduğu günden bu yana hep yıkıcı olmuştur. Günümüzde ise dünyaya yönelik kapitalizmin tahribatı daha da hızlanmıştır. İnsanda ve çevrede gerçekleşen bu yıkım, kapitalizmin rastlantısal bir özelliği değil, bilakis onun hücrelerindeki kodlarda, DNA’sında mevcuttur.

Evet, kapitalizm her zaman yıkıcı olmuştur. Enerji santralleri, ormanlar, petrol kuyuları ve daha birçok hususta küresel sömürü dürtüsü ile kapitalizm hayata tarif edilemeyecek zararlar vermeyi sürdürmüştür. Kapitalizm, insanlık ve hayatın başlıca düşmanıdır ve onu yok etmek için çalışmak hiçbir zaman günümüzdeki kadar gerekli ve daha acil olmamıştır.

Bakınız dünyaya! Gerçekten de ne denli bu mücadeleye muhtacız?

Günümüz enerji kaynakları; yenilenebilir yani bioyakıt, biokütle, jeotermal, hidroelektrik, güneş enerjisi, gelgit enerjisi, dalga enerjisi ve rüzgâr enerjisi gibi türler ile tükenebilir enerji kaynakları yani organik yakıtlar olan odun, biogaz gibi doğada kendiliğinden var olan yakıt türleri ve fosil yakıtlardır ki bunlar kömür, linyit, petrol, doğalgaz vb.leridir. Bunların yanında bir de radyoaktif elementlerden üretilen nükleer enerji vardır.

Dünyada mücadelesi verilen enerji çatışmalarının başında ise hiç tartışmasız tükenebilir enerji kaynakları olan fosil yakıt grubu; petrol, doğalgaz, kömür gibi kaynaklar gelir.

Dünyada fosil yakıtların günümüzde enerji için kullanım oranı %87’dir. Petrol ve doğalgaz rezervleri içinde en çok paya sahip olan ülkeler ise Ortadoğu ülkeleridir. Dünyada birincil enerji kaynaklarındaki bu oranda Ortadoğu’nun payı %48’dir. İşte bu özelliğinden dolayı Ortadoğu bugün bütün dünyadaki güç odaklarının ilgisini üzerine çekmiş olan bir bölgedir. Doğal olarak bu bölgedeki gelişmeler birçok ülkenin dış politikasında da belirleyici unsurdur. Gerçi Ortadoğu’ya karşı gerçekleştirilen bu saldırının tek ve birinci sebebi Ortadoğu bölgesinin zengin petrol yataklarına ve yerel zenginliklere sahip olması değildir. Asıl önemli sebep, kâfirlerce malum olan ancak bölge halkına hissettirilmeyen hatta değişik manipülasyonlarla örtbas edilen İslâmi ve siyasi bir otoritenin oradan ayağa kalkma ihtimalidir.

Elbette bu siyasi maksat ile servetlerin sömürülmesi birbirinden ayrılması mümkün olmayan girift bir ilişkiye sahiptir. Doğal olarak da sömürü açısından bitmez tükenmez bir mücadelenin varlığı inkâr edilemez bir gerçektir hatta bu mücadelede doruk noktasına ulaşılmıştır. Nitekim kapitalist devletlerdeki fosil yakıtlara olan ihtiyaç çok fazladır ve gerek ihtiyaçlarını karşılamak gerekse ihtiyacı olan diğer devletleri baskı altında tutabilmek açısından bölge, kapitalist devletler için çok önemli bir zenginliğe sahiptir. Bu sebeple de Ortadoğu, sömürgeci kâfir devletlerin nüfuzlarını güçlendirmek için her şeyi yapabilecekleri bir bölge hâline gelmiştir. Yakın zamanda şahit olduğumuz savaşlar ve nüfuz elde etme çabaları bu beldeleri kan gölüne çevirmiştir.

Hatırlarsanız Irak Savaşı’nın ilk günlerinde parlamentoda konuşan İngiltere Başbakanı Tony Blair, amaçlarının Irak petrollerini ele geçirmek olduğu yolundaki suçlamaları reddetmiş, amaçlarını Irak’ın “özgür ve demokratik” bir ülke olmasını sağlamak olarak özetlemişti. ABD Başkanı George Bush da “Amacımız Irak’ın petrolüne sahip olmak değil!” demişti. Ancak İngiliz The Independent gazetesinin ele geçirdiği, Irak Hidrokarbon (petrol) Yasası Taslağı bu sözlerin pek de samimi olmadığını kanıtlar nitelikteydi. Gazete, dünyanın üçüncü en büyük rezervine sahip Irak petrolünün ABD ve İngiltere merkezli şirketlerin kontrolüne bırakılacağını ortaya koymuştu. Yasanın BP, Chevron, Shell ve Exxon gibi petrol devlerine 30 yıllık sözleşmeyle Irak’a girme şansı vereceğini, bunun da Irak petrollerinin 1972 yılında millileştirilmesinden sonra yabancılara ilk kez bu imkânın sağlanması anlamına geldiğini vurgulayan Independent, “Bu durum, Irak’a yapılan müdahalenin tek amacının ülkenin petrol kaynaklarını ele geçirmek olduğunu savunanların elini de güçlendirecek.”[1] diyerek durumu özetlemiştir.

Daha önceleri tarihî İpek Yolu’nun güzergâhı olan, Hilâfet’in hâkim olup koruması altında bulunduğu bölge yaklaşık yüz küsur yıldır çalkantılarla yoğrulmuş; gerek Osmanlı Hilâfet Devleti’nin hayat sahnesinden silinmesi sürecinde gerek daha sonra Süveyş Kanalı’nın açılması ve sonraki nüfuz savaşları sürecinde sömürgeci kâfirlerin oyunlarıyla zulüm altında kalmıştır.

Bu kirli savaşın Ortadoğu’ya maliyeti çok ağır olmuştur ve bu savaşın maliyetini sadece para ile ölçmek de doğru değildir. Bu savaş, yalnızca Suriye’de 3 milyondan fazla cana mal olmuştur. 4 milyon kişi ülkesini terk ederken 8 milyon kişi ise kendi ülkesi içinde şehrinden, kasabasından ayrı yaşamak zorunda kalmıştır. Sadece Türkiye’de yaklaşık 3 milyon Suriyeli göçmen kardeşimiz vardır. Ülkesini terk etmek zorunda olan kadın, çocuk ve erkeklerin 4000’den fazlası deniz yoluyla göç esnasında boğularak can vermiştir.

Kapitalizmin kan ve kaos götürdüğü yerler tabii ki Ortadoğu’yla sınırlı değildir. Yine bakın Afrika’ya! “Afrika’nın kapışılması” sürecinde kıtada Avrupalı devletlerce sömürgeleştirilmemiş bir tek ülke kalmamıştır.

Bugün Nijer Deltası diye bilinen yerlerde yaşayanlar, yıllardır bölgede çıkarılan petrolün hayatlarını altüst ettiğini, çevre kirlenmesine karşı hiçbir önlem alınmadığını hatta bazı yerlerde sızan petrolün toprağın 20 metre derinliğine kadar işlediğini, insan hayatının hiçe sayıldığını söylemekteler. Petrol üretimi Nijerya’da tarımı mahvetmiş, Afrika'nın en büyük tarım havzalarından biri olan Nijer Deltası’nda yaşayanlar kirlenen su ve topraktan nasibini fakirlik olarak almıştır.

Bazı hesaplamalarda 50 yıldır Nijer Deltası’nda neredeyse hemen her hafta petrol sızıntısı olduğu bildirilmiş ve bölgedeki bazı sulak arazilerde artık hiçbir canlı yaşamaz hâle gelmiştir. Bu, barbarca ve acımasızca sömürü değil de nedir, yorumu okuyucuya bırakıyorum…

Bilindiği gibi İngilizler kadim sömürgecilerdir ve bu kimlikleriyle bilinirler. İngiliz tarihçi Stuart Laycock’un 11 yaşındaki oğlu Frederick’in “İngilizler kaç ülke işgal etti?” sorusu üzerine araştırma yaparak yayımladığı kitabında[2] dünyadaki 192 ülkeden sadece 22’sinin tarih içinde hiçbir dönem İngiliz işgaline uğramadığını, diğerlerinin ise kısa bir süre de olsa İngiliz işgaline uğradığını ifade etmiştir. Bu ise dünyanın %90’ına tekabül etmektedir.

İngiliz sömürgeciliğinin bittiğini ve bu verilerin eskide kaldığını sanmayın! Daha 2010 yılında iktidara gelen Avustralya Başbakanı Julia Gillard’a İngiltere kraliçesinin verdiği hediyelerin faturası yine kraliçe tarafından Avustralya hükûmetine yollanmıştır. Gillard’ın: “Bugüne kadar Kraliyet ailesinin bize verdiği tüm hediyeleri devletimiz karşılamıştır.” şeklindeki açıklaması devam eden sömürgeciliği gözler önüne sermektedir.

Fransa’nın da bu konuda sicili İngiltere’den farklı değildir. Fransa 1958 yılına kadar sömürdüğü Afrika ülkelerini, bu ülkeler, bağımsızlıklarını kazandıktan sonra da sömürmeye devam etmiştir. Fransa’nın Afrika ülkeleri üzerindeki fiilî sömürgeciliği bitmiş gibi görünse de bu sömürü hâlâ devam etmektedir. Sıkı durun çünkü okuyacaklarınıza gerçekten şaşıracaksınız: Fransa her yıl Afrika’daki 14 eski sömürgesi olan ülkelerden “koloni vergisi” adı altında yaklaşık 500 milyar dolar para alıyor. Bu ülkelerin yıllık gelirlerinin %85’i her yıl Fransa Merkez Bankası’nda toplanıyor, kalan %15 ile ekonomisini yürütmeye çalışan Afrika ülkeleri, mali sıkıntı yaşadıkları takdirde, Fransa Merkez Bankası’na yatırdıkları kendilerine ait paralarını borç olarak almak zorunda kalıyorlar.

Sizce sömürgecilik bitmiş mi? Bence başka açılardan bakarsanız eskisinden beter bir tarzda hâlâ azgınca devam etmektedir.

Eskide kalmış zannettiğimiz bu tür servetlerin sömürülmesine dair daha yüzlerce örnek vermek mümkündür. Bunun için sadece eskiden sömürge olan ve “bağımsızlık savaşı” verilerek sömürgecilerden “vatan kahramanları” eliyle kurtarılan yeni devletin anlaşmalarına bakmanız yeterlidir. Görülecektir ki, bağımsızlıktan sonra yapılan ikili anlaşmalar sömürgeciliği devam ettirmektedir.

Başta da değindiğimiz gibi sömürgecilik dendiğinde öncelikle beyaz adamların yani Batılıların 15. yüzyıldan başlayarak dünya ülkelerinin kaynaklarını sömürmesi akla gelir. Sömürgeciliğin bu türü günümüzde de yine yukarıda bahsettiğimiz yer altı zenginlikleri ve diğer zenginlikler olan altın, elmas, petrol gibi doğal kaynaklar üzerinden devam ediyor. Çünkü onlara dur diyecek ve halklarının hamisi olan şahsiyetli liderlerden artık kalmadı. Hatta halklarının hayrına çalışan bir tek lider kalmadı! Öyle ki bu durum, İslâm coğrafyasını bile sarmalamıştır.

Sömürülmek diğer halklardan beklenebilir nitekim onların ahiretleriyle bağları kopmuştur ama ya Müslümanlar? İşte onlar bu duruma nasıl katlanırlar ve bu gidişata nasıl dur demezler! Onların kaybedecekleri neleri var? Zaten onlar Allah rızası ve cennet için yaşamıyorlar mı, bu dünya onlar için az bir geçimlik değil mi? Evet, öyle olmalıydı ama ne yazık ki henüz Müslümanlar silkelenip kendilerine gelmiş değiller. Henüz güçlerinin farkında değiller. İşte bu sebeple şanlı tarihimizden bir örnek vererek bu silkelenişe belki de katkıda bulunabilirim:

Bugünkü İspanya beş kıtada toprağı olan, dünyanın ilk küresel sömürgeci devletidir. 18. yüzyılın sonunda 18 milyon kilometre kare toprağı işgal ettiği söylenmektedir. Günümüzde Filipinler olarak bildiğimiz adalardan müteşekkil devlet ise Müslüman ticaret erbabı eliyle H. 270 yıllarında İslâm’la tanışmıştır. Hicri onuncu yüzyıla gelindiğinde adalardan oluşan bu ülkede birçok İslâm beylikleri bulunuyordu. İspanya kralı Charles, az sayıda adamla kazandığı birçok savaştan sonra henüz adı Filipinler olmayan bu adalara gözünü çevirdi. Nitekim bu adalarda yüklü miktarda altın mevcuttu.

Bizlere ders kitaplarımızda büyük kâşif olarak tanıtılan yağmacı da bu vereceğim örneğin figürlerinden biridir. Onun adı Fernao de Magalhaes’tir. Bizlere bu yağmacı “kâşif” Macellan olarak tanıtılmıştır. H. 927 yılında, Amerika taraflarından gelen haçlı, yağmacı Macellan, İspanya kraliyet tacına bağlı olarak üst paragrafta bahsettiğim Müslüman beyliklerin bulunduğu bu adaları işgal etme görevini üstlendi. Tüm bu adaların İspanya krallığına bağlanması için 49 İspanyol denizci ve 11 botla yola çıktı.

İspanyollar Makatan kıyılarına vardıklarında, Makatan Adası’ndaki beyliğin başında Labulabu adında Müslüman bir bey bulunuyordu. İspanyollar bu kadar uzak ülkelerde bile Müslüman bulunduğu anlayınca, ta İspanya’dan taşıyıp getirmiş oldukları içlerindeki haçlı kiniyle kudurmaya başladılar ve halka karşı vahşiyane cinayetler işlemeye başladılar. Macellan’ın adamları kadınlara tecavüz ediyor, halkın yiyecek maddelerini ellerinden gasp ederek alıyorlardı. Bu nedenle yerli halk onlara karşı direnişe geçti. Kâfirler de bu hareketlere karşılık yerlilerin evlerini ateşe verdiler. Nihayetinde insanlar bu vahşetlere dayanamadılar.

Makatan Beyi Labulabu ise Macellan’daki haçlı kin ve küstahlığını görünce onun karşısında dimdik durdu ve ona boyun eğmedi. Diğer adalardaki Müslümanları da Macellan’a karşı harekete geçirmeye çalıştı. Bunun üzerine bölge halkının ruhundaki İslâm duyguları kabardı ve imanları şahlandı.

Macellan’ı, emrindeki güçler ve elindeki modern silahlar şımartıyordu. Macellan, düşmanına güçlü bir darbe indirerek diğer adalarda bulunanlara da bu suretle bir gözdağı vermek istiyordu. Bu amaçla, modern teçhizat ve donanıma sahip askerlerinden bir birliğin başına geçerek Makatan Beyi Labulabu’nun üzerine yürümeye başladı. Nitekim onu yenmek bütün adaları sindirmek ve ele geçirmek demekti.

Küstahça savurduğu kuru sıkı sözlerine göre o, Labulabu’yu sözde cezalandırmak istiyordu. Nihayet Macellan, Labulabu ile karşılaştı ve onu teslim olmaya çağırarak şöyle seslendi: “Ben seni Hz. İsa adına teslim olmaya davet ediyorum. Biz çağdaş uygarlığın öncüleri, soylu beyaz ırkın mensupları olarak bu ülkenin yönetimini üstlenmekte sizden daha üstünüz!”

Makatan Beyi Müslüman Labulabu, Macellan'a şu karşılığı verdi: “Din Allah'ındır. Benim ibadet etmekte olduğum yüce Allah çeşitli renklerdeki tüm insanların yaratıcısıdır.” Ondan sonra da Labulabu, Macellan’nın üzerine hücum etti. Taarruz esnasında şu sözü haykırıyordu: “Üstünlük takvadadır!”

Şanlı komutan Labulabu (Allah ondan razı olsun) yaptığı taarruzla yağmacı, haçlı Macellan’ı bizzat elleriyle öldürdü ve onun emrindeki birliği darmadağın etti. Gerisin geri ülkelerine dönmek için aylarca yalvarmalarına rağmen de Macellan’ın necis cesedini onlara teslim etmedi, onların isteklerini reddetti. Macellan’ın adamları Güney Asya yoluyla ülkelerine döndüler ve H. 928 yılı Şevval ayında İspanya’ya ulaştılar[3].

Daha sonraları başka işgal seferleriyle kaybettiğimiz bu adalar şimdi artık ne yazık ki Filipinler olarak anılmaktadır.

Günümüzde yağma seferlerine çıkmış başta ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve diğer sömürgeci devletler ise hâlâ utanmadan gittikleri yerlerin yer altı ve yer üstü kaynaklarını talan etmenin kılıfını “barbar halklara medeniyet ihraç etmek” fikriyle oluşturuyorlar.

Onların bu azgınlıklarının artması sona yaklaşmalarındandır. Şafak sökmesine az kaldı, Müslümanlara müjdesi verilen günler ufukta görünmektedir.

Bununla birlikte sömürgecilik bir hastalıktır ve bu hastalık dünya nimetlerinin insanların ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyecek miktarda olduğu iktisadi görüşünün bir neticesidir.

Dünyada gerçekleşen tüm sömürü faaliyetlerinin maddi ve manevi faturasını ise 7 milyar insan toplu olarak ödemektedir.

Servetlerin yağmalanmasının, menşei sömürgeci devletler olan ultra zengin kapital sahiplerinin vahşi, sonu gelmez katliamlardan beslenmesinin önüne geçilmeli; insanı, hayatı ve eşyayı tarumar eden zihniyet artık yok edilmelidir.

İşte bu yüzden dünya, Râşidî Hilâfet Devleti’ne muhtaçtır.

[1] Vatan Gazetesi 08.01.2007

[2] All the Countries We’ve Ever Invaded: And the Few Never Got Round To (İşgal Ettiğimiz Tüm Ülkeler: Ve Hiçbir Zaman Ayak Basamadıklarımız)

[3] Mahmut Şakir, İslâm Tarihi


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz