ADİL BİR HUKUK DÜZENİ İÇİN DÜNYA HİLÂFET’E MUHTAÇTIR

Serdar Yılmaz

İnsanın sosyal ve toplumsal bir varlık olmasından dolayı hayatını düzenli bir şekilde devam ettirebilmesi, ancak ilişkilerini tanzim edecek ve toplumsal düzeni sağlayacak kurallar manzumesi ile mümkündür. Bu nedenle tarih boyunca her toplumun kabul ettiği farklı hukuk düzenleri olmuştur. Çünkü insan, fıtraten kaos ve kargaşa içerisinde yaşayamayacak şekilde yaratılmıştır. Tarihin tanık olduğu hukuk sistemleri farklılıklar arz etse de, esas olarak hepsinin ortak olduğu hususlar bellidir. Bunlar insanın canının, malının, ailesinin, onurunun vb. gibi temel hakların korunmasıdır. Dünyadaki ilk hukuk sistemlerinden tutun da, günümüzdeki hukuk kurallarının hepsinde korunmaya çalışılan hususlar bu temel haklardır. Farklılıklar ise hakların tanımlanması ve korunması amacıyla ortaya konulan önlemlerden ibarettir. Buradan hareketle hukuk düzeni, haklar, suçlar ve cezalar olarak tanımlanmıştır.

Dünya tarihine baktığımızda genel olarak hukuk kurallarının esasının din kaynaklı olduğu görülür. İlahi dinlerin indiriliş amacı da zaten bu değil midir? Yeryüzünde ne zaman isyan, tuğyan ve kaos ortamı oluşsa, âlemleri Rabbi Allah Azze ve Celle ifsat edilen toplumları düzeltmek adına Rasuller göndermiştir.

 وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولاً أَنِ اعْبُدُواْ اللّهَ وَاجْتَنِبُواْ الطَّاغُوتَ فَمِنْهُم مَّنْ هَدَى اللّهُ وَمِنْهُم مَّنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلالَةُ  

“Biz, her ümmete ‘Allah’a kulluk edin ve tağuttan sakının!’ diye uyaran bir peygamber gönderdik. Sonra içlerinden kimine Allah hidayet nasip etti, kimine de sapıklık hak oldu.”1 Ancak tarih boyunca bir kısım insanlar ve toplumlar Rasulleri yalanlamışlar ve getirdikleri dini sırtlarının arkasına atmışlardır. Böylece o toplumlarda kaos ve tuğyan daha da artmış ve sonunda kendi elleri ile kendi sonlarını hazırlamışlardır. 

Hukuk sisteminin bir tek amacı vardır ki o da, adaletin tesis edilmesidir. Peki, adalet nedir ve adaletin tesis edilmesi niçin önemlidir? Adalete çeşitli anlamlar yüklenebilir, ancak adalet için “hakkın yerini bulması” ve “tarafların hükümden razı olması” tanımlaması yapılabilir. Hüküm hakkın yerini bulması için verildiğine göre hak nedir diye bir soru akla gelebilir. Hak, üstün bir güç tarafından bahşedilen maslahatlar olarak tanımlanabilir. Bu durumda şöyle bir tespitte bulunulabilir; üstün bir güç tarafından bize bahşedilen maslahatlar ve menfaatlerin güvence altında olması adaletli bir düzenin var olduğuna işarettir. İşte günümüz dünyasının en büyük sorunu da budur. Bu üstün güç kimdir? Yani hukuk düzenlerinin kaynağı ne olmalıdır? Din kaynaklı mı olmalı, yoksa insan mahsulü mü olmalıdır? Bugün neredeyse dünyanın tamamında evrensel hukuk normları olarak tabir edilen ve Batı merkezli olan hukuk sistemleri uygulanmaktadır. Ki bu hukuk sistemlerinin tamamının kaynağı insandır. 

Bir hukuk düzenindeki en önemli unsur adalettir. İnsanların haklarını koruyacak, hak ihlallerinin oluşmasına engel olacak ve caydırıcı cezaları barındıracak adil bir sistem olmasıdır. O halde esas soru şudur: İnsan adil bir sistem ortaya koyabilir mi? Bu soruya en güzel cevap, insanların koymuş olduğu hukuk sistemlerindeki uygulamalardır. Örneğin dünyanın en gelişmiş ülkesi kabul edilen ABD’de yıllarca ırkçı kanunlar uygulanmamış mıdır? Demokrasinin beşiği olan Avrupa’da II. Dünya Savaşı’ndan sonra gayri insani hükümler uygulanmamış mıdır? Bolşevik ihtilalinden sonra Sovyetlerde minyonlarca insan katledilmemiş midir? Tüm bunlar o günkü hukuk kuralları çerçevesinde yapılmamış mıdır? 

Bugün için de aynı şeyler geçerlidir. Kapitalizmin hâkim olduğu dünyada insan kaynaklı hukuk sistemlerinin marifeti ortadadır. Dünya bir suç arenasına dönmüş, demokrasinin ifsat ettiği insan adeta bir suç makinesi hâline gelmiş ve her ülkede cezaevleri dolup taşmıştır. Haklı ile haksız ayırt edilememekte ve doğal olarak haklılar her zaman güçlüler olmaktadır. Adeta dünyanın çivisi çıkmış ve insanlar huzurlu ve güvenli bir yaşama hasret kalmışlardır. Cinayetler, tecavüzler, uyuşturucu, hırsızlık, dolandırıcılık vb. suçlar tarihin hiç görmediği oranda artmıştır. Dünyada en çok suç işlenen ülkelerin başında ise ABD gelmektedir. Bunu sırasıyla Kanada, Almanya ve İtalya takip etmektedir. Bazı ülkelerdeki suç örgütleriyle devletler dahi baş edemeyecek düzeye gelmiş ve bazı devletler uyuşturucu ticaretinin merkezi hâline gelmişlerdir. İnsanı bu denli yoldan çıkaran, ifsat eden ve azgınlaştıran sebep ise kapitalizm kaynaklı yaşam tarzı, insanlara verilen sınırsız hürriyetler ve beşerin aklından çıkan hukuk kurallarıdır. 

Ülkemizde de aynı durum ziyadesiyle geçerlidir. Uygulanan hukuk sistemi her ne kadar evrensel bir sistem gibi tarif edilse de, vakıa hiç de böyle değildir. 1923 yılında kurulan cumhuriyetin 93 yılda 5 kere anayasa değiştirdiğini düşündüğümüzde, diğer hukuk kurallarının hâlini varın siz düşünün. Cumhuriyet tarihi boyunca hukuk, iktidarın kullandığı bir silah hâlini almıştır. Önce laik Kemalistler tarafından rejimin kabullenilmesi için göstermelik mahkemelerde on binlerce Müslüman idam edilmiştir. Uzun yıllar Kemalistlerin hükmü altında kalan hukuk sistemi hiçbir zaman bağımsız olmamıştır. Kemalistlerden sonra Gülenciler, Gülencilerden sonra da şimdi, iktidar yanlısı karma bir ekip tarafından sözde hukuk düzeni işletilmeye çalışılmaktadır. Bir yalan olan demokrasinin; kuvvetler ayrılığı ilkesinin de kocaman bir yalan olduğu ortadadır. Zira hiçbir zaman bağımsız bir yargı söz konusu olmamıştır ve olması da mümkün değildir. 

İşte ülkemizdeki gerçek vakıa budur. Cezaevleri kapasitelerinin çok çok üstünde bir doluluğa sahiptir. Her geçen gün suç oranları artmaktadır ve cezaevlerinde yer olmadığı için hırsızlık gibi adi suçları işleyenlerin tutuklanamadığı, ekonomik suç işleyenlerin rutin olarak affedildiği bir süreç yürütülmektedir. Ve yine yargının en güvenilmeyen kurumların başında geldiği de acı bir vakıadır! 

Dünyanın ve ülkemizin hâli pürmelali budur! Uygulanan hukuk sistemi ile dünyanın ve ülkemizin daha fazla yol alamayacağı da aşikârdır. İşte bu nedenle adil bir hukuk sistemi olan İslâm’a ve bu hukuk sistemini uygulayacak olan Hilâfet’e olan ihtiyaç büyüktür. Hilâfet’in uygulayacağı hukuk sistemi aciz, sınırlı ve muhtaç olan ve çelişkili, ihtilaflı ve değişik hükümler ihdas eden insan kaynaklı hukuk sistemleri gibi olmayacaktır. Onun uygulayacağı hukuk sistemi İslâm’dır ve vahiy kaynaklıdır. Çünkü Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَآ أَنزَلَ اللّهُ

“Onların arasında Allah’ın indirdiği ile hükmet.”2 

Ve yine şöyle buyurmaktadır: 

فَاحْكُم بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ

“İnsanlar arasında hak ile hükmet.”3

İnsan ve eşya ilişkilerini, insanların birbirleriyle olan münasebetlerini ve insanın devletle olan alâkasını, Allahu Teâlâ’nın indirdiği hükümlere göre düzenlemeye “adalet” denir. Bu bir anlamda, Allahu Teâlâ’nın emrini, emrettiği şekilde yerine getirmektir. Zıddı, zulüm ve haddi aşmaktır. Lügatlerde hakkaniyet, doğruluk ve müsavat gibi mefhumlarla açıklanmaya çalışılmıştır. İbn-i Hacer, “Adl ve âdilden murad, takva ve mürüvvete bağlanmayı sağlayacak bir melekesi olan kimsedir. Takva ise şirk, fısk ve bid’at gibi kötü işlerden sakınmaktır.” demektedir. İmam Şafii, “Adalet, Allahu Teâlâ’nın emrine uygun şekilde amelde bulunmaktır.” demiştir.  Dünyaya adaleti ile nam salmış olan Halife Ömer RadiyAllahu Anh ise “Adalet mülkün temelidir.” diyerek adaletin önemine dikkat çekmiştir. Yine ünlü bir filozof olan Aristo “Adalet önce devletten gelir.” diyerek bu konuda toplumsal adaletin sağlanabilmesi için devlete dikkat edilmesi gerektiğini bildirmiştir. 

Gerçekten de bir toplumun var olabilmesi ve o toplumdaki bireylerin hayatlarını sağlıklı ve düzenli bir şekilde idame ettirmesi için var olması gereken, adaletli bir nizam ve o nizamın adil bir şekilde uygulanmasıdır. Fakat maalesef insanoğlu fıtratı gereği adaletli bir nizam ortaya koyamayacağı gibi ona düşen sadece var olan adaleti, adil bir şekilde uygulayabilmesidir. İslâm, insana dair her meseleye ilişkin hükümler ihtiva eden kâmil bir dindir. İnsanların beşerî münasebetleri gereği kendi aralarındaki alakaları düzenleyen hükümler belirleyerek toplumsal düzeni tesis etmiştir. Muamelat ve ukubat ile alakalı olan bu şer’î hükümler hukuk sisteminin temelini oluşturmaktadır. 

İslâm’ın hâkim oluğu ve Hilâfet’in hüküm sürdüğü dönemlerde İslâm toprağı hâline gelen tüm beldeler, bu adil hukuk sistemi ile hem huzuru sağlamış, hem de eşsiz bir örneklik oluşturmuştur. Hilâfet, gerek Müslüman, gerekse gayrimüslim tebaa arasında bir ayrım gözetmemiş ve bu adaleti gören nicelerinin İslâm ile müşerref olmasına vesile olmuştur. Aynen Fatih Sultan Muhammed Han’ı yargılayan Kadı Hızır Beyin kıssasında olduğu gibi.

 İstanbul’da kadılık görevini yapan Hızır Bey’in evine bir akşam tebaadan gayrimüslim olan bir kişi gelir. Kadı, onu güler yüzle karşılar ve ikramda bulunur. Ancak gayrimüslim olan bu kişi çok tedirgin ve sıkıntılıdır. Zira eli kolu sarılıdır. Hızır Bey’le aralarında şu konuşma geçer: 

-Eline n’oldu? 

-Kırdırdılar efendim. 

-Kim kırdırdı? 

-Sultanımız! 

-Öyle bir hakkı var mıymış? 

-Bilmiyorum efendim. 

-Mevzu ne peki! 

-Ben mimarım efendim. Sultanımıza kubbeleri Ayasofya’dan geniş ve yüksek bir cami yapabileceğimi vaat ettim ama... 

Hızır Bey gerisini dinlemez. Adamlarına:

-Gidin getirin şunu! der. 

Mimarın dudakları uçuklamak üzeredir. “Getirin şunu” dediği üç kıtaya yayılan bir devletin hünkârıdır. Hâlbuki Avrupa’da derebeyleri bile yargılanamaz. Hele böyle akşamın alacasında apar topar mahkemeye çekmek kimin haddine. 

Çok geçmez Fatih adamlarıyla görünür. Sanki o gül yüzlü Hızır Bey gitmiş, yerinde başkası peydahlanmıştır. Çehresi gergindir, devlet erkânını eşikte durdurur. “Siz şurada bekleyeceksiniz!” der, Fatih’e kapıyı gösterir: “Sen gir içeri!” Bu ne heybettir ya Rabbi! Sultan Fatih’in benzi solar. Dizleri tutmaz olur. Sedire doğru yönelir, tam oturmak üzeredir ki, Hızır Bey azarlayan bir ses tonuyla;

-Oturma! Mademki hasmın ayakta, sen de ayakta durmalısın! 

Ve sil baştan meseleyi dinler. Fatih Sultan Muhammed Han inşaat olayı ile ilgili hususları anlatırken Hızır Bey orasını hiç dinlemez. “İnşaat ayrı bir dava konusu” der, “Şimdi söyle bakalım! Sen Murat oğlu Mehmet, bu zimminin elini kırdırdın mı, kırdırmadın mı?” 

Sonuçta Hızır Bey hükmü açıklar. “Şimdi sana kısas lazım. Bileğini kırdırmam gerek.” Mimar ağlamaklıdır. “Sakın ha!” diye bağırarak Fatih’in önüne geçer. “Ben davamdan vazgeçtim! der ” 

İslâm Tarihi bu tarzda örneklerle doludur. İşte bu minvalde; İslâm’a göre adalet, hukuk önünde herkese eşit davranmak, kültür, bilgi ve mevki farklılıklarından dolayı insanlara başka başka davranmamak demektir. İslâm bu anlamda her ferdin ve her toplumun karşılıklı olarak işlerinde değişmez bir ölçü şeklinde yerini almış, istek ve heveslere yer vermemiş, sevgi ve nefretlere uymamış, akrabalık ve yakınlık bağlarına göre ayarlanmamış, zengin fakir ayırımı gözetmemiş, kuvvetli ve zayıf farkını göz önüne almamış bir adalet anlayışı getirmiştir. Bunun için İslâm, toplum içinde yaşayan bütün kesimlerin birliğini sağlayan prensipler koymuş, ümmetin güvenliğini garanti altına alan bir düzen kurmuştur. 

Bununla ilgili olarak Yüce Rabbimiz:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُونُواْ قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاء لِلّهِ وَلَوْ عَلَى أَنفُسِكُمْ أَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالأَقْرَبِينَ إِن يَكُنْ غَنِيًّا أَوْ فَقَيرًا فَاللّهُ أَوْلَى بِهِمَا فَلاَ تَتَّبِعُواْ الْهَوَى أَن تَعْدِلُواْ وَإِن تَلْوُواْ أَوْ تُعْرِضُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا

“Ey iman edenler adaleti ayakta tutarak Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin, ana ve babanızın aleyhinde bile olsa (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Adaleti yerine getirebilmek için hevâ ve hevesinize uymayın. Eğer eğri davranır veya yüz çevirirseniz, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”4 buyurmuştur.

Bugünkü beşerî sistemlerde hâkim zümre ve belirli sınıflar için dokunulmazlıklar söz konusu olduğu hâlde İslâm hukuku önünde hiç kimsenin bir ayrıcalığı ve imtiyaz hakkı yoktur. Bir komutanın, bir devlet başkanının yargılanması için türlü yerlerden izin alınması vb. gibi bürokratik engeller yoktur. Adalet en kısa zamanda ve en adilane şekilde tecelli eder. 

Günümüzde ise bırakın devlet başkanlarını, üst düzey bürokratların ve milletvekillerinin dahi dokunulmazlıkları bulunmaktadır. Bağımsız olduğu ileri sürülen yargı, sömürgeci güçlerin veya iktidarını korumak isteyen hükümetlerin hegomanya mücadelesinin bir aracı hâline gelmiştir. Yöneticiler, kendi adalet sistemlerine güvenmedikleri için kanun veya anayasa koruması altına girmeye çalışmaktadırlar. Oysaki Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktaydı: 

“Ben, ne kan ne de mal hususunda herhangi bir kimseye yaptığım herhangi bir mazlime benden talep edilmeksizin Allah ile karşılaşmayı umarım.” [Ahmed, Enes İbnu Malik’ten rivayet etti] 

Yine aynı şekilde Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem: 

“Kimin malını almışsam işte malım gelsin ondan alsın, kimin sırtına vurmuşsam işte sırtım gelsin ona kısas uygulasın.” [Ebu Yale, Fadi İbnu Abbas’tan tahric etti] buyurdu. İslâm ile demokratik nizamın arasındaki fark işte bu kadar barizdir. Bir yanda kendilerini yargıdan muaf tutmak için mücadele verenler, diğer yanda yaptıklarına binaen hak almadan Allah’ın huzuruna çıkmayı arzulayanlar. 

İslâm nazarında ve onun getirmiş olduğu hukuk sistemi önünde herkes eşittir. Allah Azze ve Celle, kendi Rasullerine dahi bir imtiyaz hakkı tanımamıştır. Zaten böyle bir imtiyaz veya tolerans olsaydı, İslâm düşmanları bunu açığa çıkartırlardı. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de aynı şekilde ne kendisine, ne de bir başka yakınına karşı asla bir imtiyaz sağlamamış, kendisini ve ümmetinin herhangi bir ferdini şer’î hükümlerle kayıtlı ve sorumlu olmaktan muaf tutmamıştır. Bir gün Mahzumoğulları Kabilesi’ne mensup eşraftan Fatıma adında bir kadının hırsızlık yaptığı söylenerek Rasulullah’ın huzuruna getirilmişti. Kadının elinin kesilmesine hükmedildi. Fakat daha önceki gelenek ve alışkanlıklara göre Kureyş’ten olan asil bir kadın hakkında; suç işlemiş olsa dahi böyle bir hüküm verilemezdi. Hükmün infazının durdurulması için Kureyş’in ileri gelenleri Rasulullah’ın çok sevdiği Usame b. Zeyd’i araya koyarak bu kadının affedilmesini istediler. Usame’nin böyle bir şefaatte bulunması Rasulullah’a çok ağır geldi. Hemen ashabını mescitte toplayıp bu konuda onlara şöyle hitap etti: 

“Ey insanlar! Sizden evvel yaşamış toplumların neden dolayı yollarını şaşırıp saptıklarını biliyor musunuz? Asilzadeleri bir hırsızlık yaptığı zaman onu affeder, zayıf ve kimsesizleri bir şey çalarsa onları cezalandırırlardı. Allah’a yemin ederim ki, böylesine kötü bir hırsızlığı Mahzum kabilesine mensup Fatıma değil, kendi kızım Fatıma yapmış olsaydı, kesinlikle onun elini kestirirdim.”

Tüm bunlara bakınca demokrasinin eşitlik ilkesinin sadece lafı güzaf olduğu daha somut bir şekilde anlaşılmaktadır. İnsan kaynaklı kurallar yöneticilerin, zenginlerin ve güçlülerin yanındadır ve istenildiği zaman hukuk kuralları değiştirilmektedir. Bugün suç olan bir şey, yarın belli maslahatlar gereği suç olmaktan çıkarılmaktadır. Böyle bir hukuk düzeni ise asla adaleti tesis edemeyecektir. Dolayısıyla adil bir hukuk düzeni için adaletin yani İslâm’ın olması gerekmektedir. Bu nedenle de dünya İslâm’ı tatbik edecek olan Hilâfet’e her zamankinden daha çok muhtaçtır! 


[1] Nahl Suresi 36

[2] Maide Suresi 49

[3] Sad Suresi 26

[4] Nisa Suresi 135


Yorumlar

  1. yusuf tan

    Onlarla musafaha etmeyiniz. Karşılaştığınızda ilk selam veren siz olmayınız. Hastalarını ziyaret etmeyiniz ve cenaze namazlarını kılmayınız. Onları yolların dar kesimlerinden geçmeye zorlayınız. Allah’ın zelil kıldığı gibi siz de onları zelil ediniz.’ bu kısmı açıklar mısınız özellikle hastaları ziyaret etmeme konusu bazı rivayetlerde rasulullahın gayri müslimleri ziyeret ettikleri söyleniyor.

Yorum Yaz