DONANIMLI, AHLAKLI VE SORUMLULUK SAHİBİ NESİLLER İÇİN DÜNYA HİLÂFET’E MUHTAÇTIR

Dr. Abdurrahim Şen

Dünyamızı 1300 yıl kendisiyle imar ettiğimiz dinimizi hayattan ayıran ve onu vicdana hapseden laik fikirler “hayata, hangimizin daha güzel davranışlar sergileyeceğinin sınanacağı”1 bir yaşam alanı olarak bakmaya ayarlanmış zihinlerimizde çözücü bir etki yarattı. Nesillerimizin zihnine ilmek ilmek işlenen bu ecnebi kültür, hayata, daha fazla maddi kazanç elde edilmesi, daha lükse ve konfora erişilmesi gereken bir yaşam alanı olarak bakmayı telkin etti. Buna bağlı olarak salt dünyevi anlamda “başarı” odaklı ve “kariyer” endeksli bir nesil yetişti. Nesillerimiz tek dünyalı bir hayatın kurbanı edildi. 

Bu hayat felsefesi üzerine bina edilmiş eğitim sistemi tıp fakültesini başarıyla bitirmiş mezunlarının organ mafyasıyla çalışan “başarılı” cerrahlar olmalarına mani olamadı. İnsanın etinden ve yağından pazarlar oluşturdu. Şu kozmetik endüstrisinin en kaliteli mamullerini üretmek için kullandıkları insan yağının, en pahalı organlar arasında olduğunu biliyor muydunuz? Evet, insanları köleleştirdikten sonra bir de onların organ borsasını icat eden, Batı!

Batı’nın ürettiği fikirler üzerine inşa edilmiş eğitim sistemi gıda mühendisliğini başarıyla tamamlamış mezunlarının, her yıl yüzbinlerce insanımızın kanser vb. ölümcül hastalıklara yakalanmasına neden olan katkı maddelerinin iç edildiği gıdaları hazırlayan “başarılı” laborantlar olmalarına engel olamadı. Bu eğitim sistemi, işletme fakültelerinin “başarılı” mezunlarından on binlercesinin, 500 milyar doları bulan cirosuyla dünyada üçüncü en büyük sektör olan küresel ilaç tröstlerinin,  ürünlerini satmak için çok “başarılı” pazarlamacılar olarak kullanılmalarına mani olamadı. Ray Moynihan-Alan Cassels’in “Satılık Hastalıklar” adlı kitapta ifşa ettikleri gibi, sabahtan akşama kadar işi gücü, olmayan hastalıklar icat etmek olan “profesyonellerin”, ar-ge elemanları olarak istihdam edildiği devasa ilaç tröstleri/teröristleri, hep bu seküler eğitim sisteminin mezun ettiği “başarılı” insanlar arasından çıktı. 

Milyonlarca insanı bir anda yok edebilecek nükleer silahları üreten ve kullanma yetkisinin eline verildiği (ABD) başkanının aynı sistemin “başarılı” mezunları arasında olduğunu burada yazarken bile, insanlık adına dehşete kapılmadan yazamıyorum. Irak’ta ABD politikaları nedeniyle 500 bin çocuğun öldürüldüğünü ve bunun “başarı” için ödenmesi gereken bir bedel olduğunu söyleyen Albright gibi “başarılı” siyasileri varken. Çünkü zihniyet bu: “Arazide dolanırken mayınlı olup olmadığını anlamak için yanımıza çocukları alıyorduk. Mayın olabileceğinden endişe ettiğimiz bir noktaya geldiğimizde elimizdeki çikolata ve şekerleri atıyor, çocukların oraya yönelmelerini sağlıyorduk. Patlarlarsa arazinin mayınlı olduğunu düşünüyor, güzergâhımızı değiştiriyorduk” diyen Afganistan’da görev yapmış Alman askeri, işte bu “gelişmiş” ülkelerden birinde yetişmiş, üst düzey askerî akademilerden mezun olmuş “başarılı” bir askerdi.

Bir milyara yakın insanın açlıktan ölümle pençeleştiği ama nüfusunun yarısının servetine sadece 67 kişinin sahip olduğu şu dünyada, iktisadi problemin ihtiyaçların sınırsız, kaynakların sınırlı olmasından kaynaklandığı vb. en pembe yalanları, bize hep iktisat fakültelerinden başarıyla mezun olmuşların söylüyor olması bir tesadüf mü?

Bir maden ocağında çocuğunun çerez parasına çalıştırdığı işçilerin hayatlarını kurtaracak yaşam odalarının olmayışını, kanuni zorunluluk bulunmuyor diye açıklayan “başarılı” işveren nasıl yetişti? Kanunda o boşluğu bırakan siyasiyi kim yetiştirdi? Bir zamanlar ayağının altında cennet var deyip öptüğü annesinin, kara gün için sakladığı kolundaki bilezikleri, müptelası olduğu uyuşturucuyu temin etmek için cebren ve hile ile alan, onu darp eden nesilleri hangi düşünce yetiştirdi? Boyunu çoktan aştığı babasına kendisine bakmaya mahkûm bir köle muamelesi yapan; babalarını dahi ağlatan nesiller nerede yetişti? Burnunu göstermeye hayâ eden ahlak abidesi ninelerin torunlarına, şöhret pazarının yolunu gösteren ve onları şehvet azgınlarının nesnesi hâline getiren reyting cambazını kim yetiştirdi? 

Bu ecnebi kültür ve fikirler insanı, hemcinslerinin kuyusunu kazan barbarlara dönüştürdü.  

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُم بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

“İşte karada ve denizde (her yerde) bozulmalar, insanların elleriyle yaptıkları yüzünden oldu. Neticede (Allah), yaptıklarının (kötü sonuçlarından) bir kısmını kendilerine tattıracaktır; umulur ki (yol yakınken) dönerler.”2 Umulur ki donanımlı, ahlaklı ve sorumluluk sahibi nesiller için ihtiyaç duyduğumuz Hilâfet’e döneriz. Zira Hilâfet, yüzyıllar boyu coğrafyamızı, beldelerimizi, yuvalarımızı cennete çeviren, insanımızı ve yavrularımızı meleklerin gıpta ettiği insanlar hâline getiren fikirler üzerine yükselmiş görkemli devletimizdi.  

Hz. Ömer RadiyAllahu Anh’ın başından geçen şu meşhur hikâyenin bize anlattığı gerçek nedir? Hani şu süte su karıştırma hikâyesi. Hayatı boyunca mektep görmemiş, ömrünü devenin peşinde, sütünü sağarak geçirmiş, son derece iptidai koşullarda; çamurdan evde yaşayan, “Ömer görmüyorsa da bir gören var.” diyen kızı kastediyorum. Bu kız İslâm akidesi sayesinde hayatı öncesiyle rapt etmeyi öğrendi. Bu akideye göre hiç kimsenin olmadığı yer bile kimsesiz değildir. Diğer bir ifadeyle, bir kez Allah’a inanmış bir kişi için, şu varlık âleminde hiç kimsenin olmadığı bir yer diye bir yer yoktur. Çünkü Allah her yerde hazır ve nazırdır. İşte bu akideye sahip bu kız bugün gen mühendisi olsaydı milyonlarca insanın ölümcül hastalıklara kapılmasına neden olan gıdaların genleriyle oynar mıydı? Hangi kariyer çılgınlığı, hangi lüks yaşam hırsı, hangi gözünü para bürümüş patron ona bunu yaptırabilirdi? 

Abbasi Halifesi Harun Reşid tarafından Bağdat’ta bundan tam 1200 yıl önce “Beytü’l Hikme” adındaki bilim merkezleri kurulduğunda, halife proje getiren her bir bilim adamını eserinin ağırlığınca altınla ödüllendiriyordu. Ulemanın eserlerini ağır olsun diye manda derisinden kapladıklarını söyleyen vezirine “Olsun. Onlar bize daha kıymetli şeyler veriyor.” diyerek bilimsel faaliyetlere verdiği maddi teşvikler dünyada benzeri görülmemiş bir kalkınma hamlesini gerçekleştirdi. Şimdi tek mahareti, içinde hava dolu bir küreyi çok iyi oynatmak olan bir futbolcuya milyonlarca dolar transfer ücretini layık görüp, bilim adamlarını karın tokluğuna çalıştıran bu sistemin nesillerimizi geleceğe hazırlamasını mı bekliyoruz! 

“Kıyametin kopacağını bilseniz dahi elinizdeki fidanı dikin.” diyen Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bu öğretisini siyasiler, bilim adamları ve sanayiciler benimsemiş olsaydı ve kalkınma planlarını buna göre yapmış olsalardı dünyanın ekolojik dengesinin bozulduğundan söz ediyor olur muyduk? Sanayi ve endüstri devrimi, elindeki fidanı dikmediğinde kıyameti kendi ellerimizle hazırlamış olacağımızı haber veren bu öğretinin sahipleri tarafından gerçekleştirilmiş olsaydı, bugün içinde yaşadığımız dünya daha yaşanabilir bir dünya olmaz mıydı?

Dükkânına ikinci kez alışveriş için giren Sultan Fatih’e “Komşum siftah etmedi, bu sefer ondan alın.” diyen esnafın taşıdığı fikirler hâkim olsa insan insanın kurdu olur muydu? Rekabet adı altına birbirlerinin kuyusunu kazan, birbirlerine karşı öfke yüklü toplum hâline dönüşür müydük?

Örtünme ayeti indiğinde, her nerede bulunuyorlarsa hemen oracıkta kıyafetlerinin fazla kısımlarını yırtıp başlarına geçirecek kadar Allah’ın emrine ram olmuş, sorumluluk abidesi hanımlardı bu ümmetin hanımları. Erkekleri de, kıblenin mescidi harama döndürüldüğünü ifade eden ayeti duyduklarında, rükûdayken istikametlerini Allah’ın istediği yöne çeviren sorumluluk abidesi erkeklerdi. Çünkü İslâm’ın eğitim sistemi, güneşin insan boyu yaklaştığı o dehşet gününde Allah’ın gölgesinde gölgelenecek yedi sınıf insanı sayarken, baştan çıkarıcı bir hanımın davetini, “ben Allah’tan korkarım” diyerek hayır diyebilmeyi öğreten İslâm akidesine dayanıyordu. 

Şimdi ne oldu da bu ümmetin evlatları, topraklarına ayak bastığında iffeti harimine dokunur diye denize döktükleri Yunan’ın rolüne soyunup ekranlarda kadınlarının iffetlerini reyting cambazlarına teslim ettiler!? Ne oldu biliyor musunuz? Sırtlanlar gibi coğrafyamıza üşüştüklerinde işgal ordularının tank ve toplarının arkasında ölüm saçan bombalarından başka bir de, ölümden beter bu zillet hayatına insanlığı ve bizi mahkûm eden fikirleri vardı ve biz bu barbarların bombalarına değil fikirleri(yle)ne vurulduk. 

Bu sebeple bu makalenin hacmini fersah fersah aşan birçok sebepten ötürü diyoruz ki, dünya donanımlı, ahlaklı ve sorumluluk sahibi nesillerin yetiştirilmesi için eğitim sistemini bütün bu değerleri donatabilecek İslâm akidesi üzerine bina eden Hilâfet’e muhtaçtır. Çünkü sadece Hilâfet bir eğitim sisteminden amaçlanan bu hedefleri gerçekleştirebilir. Diğer sistemler ise amaçlarını şu şekilde izah ederler: “Dogmadan uzak, özgür, akılcı ve bilimsel düşünebilen, kendini gerçekleştirmiş bireyler yetiştirmek.” Burada “dogmadan uzak” derken dogma olarak gördüğü dini inançlardan, “özgür bireyler” derken kulu ve kölesi olduğu Allah’tan, “akılcı” derken O’nun vahyinden bağımsız, “bilimsel düşünebilen” derken de pozitivist düşünen bir neslin yetiştirilmesi amaçlanmaktadır. Bu sebeple eğitim sisteminin ve yaygın eğitim araçları (medya)nın ayarttığı gençler özgür olduklarına inandırıldıkları için ebeveynlerini özgürlük alanlarını kısıtlayan gardiyan gibi görmektedirler. Çünkü çocuklarımız bu sistemde, Froude’un “alt benlik” dediği din, ahlak ve geleneksel düşüncelerin sebep olduğu bastırılmış kimliklerden sıyrılıp, “içinden geldiği gibi” yaşamaya tahrik ediliyorlar. Buna göre, her türlü çarpık ilişkinin, her türlü düzenbazlığın ve sahtekârlığın meşru olabilmesi için “içinden geliyor” olması yeterlidir. Froude’un bu şeytani teorisine göre birisi yaptığınız bir davranışın “dine”, “ahlaka” ve “geleneğimize” aykırı olduğunu söylerse ve siz de içinizden gelen arzuları gemlerseniz sizde bir alt benlik oluşur. Bütün davranış bozuklukları içinizden gelenin “din” ve “ahlak” gerekçesiyle sürekli baskılanmış olmasından kaynaklanır. Bu sebeple içinizden geldiği gibi davranın. Yukarıda anlattığımız, içinden geldiği gibi, sadece daha fazla zengin olmak ve konforlu bir yaşama erişmek için yaşamaya endekslenmiş “başarılı” profesyonellerin dünyamızı ne hâle getirdiklerini düşündüğümüzde Froude’un bu teorisinin dünyamızdaki tüm davranış bozukluklarının asıl nedeni olduğu gerçeğiyle yüzleşiriz. Bu, aslında insanı hayvanla eşitleyen bir eğitim kuramıdır. Zira hayvan kayıtsız olarak içinden geldiği gibi yani tamamen içgüdüsel davranır. Hâlbuki İslâm’ın eğitim sisteminin dayandığı akide bize, içimizden gelenin Allah’tan gelenle tevcih ve terbiye edilmesini telkin eder. Modern eğitim sistemleri ise nesillerimize hayvan derekesinde bir yaşamı telkin eder. 

Bu sebeple nesillerimizi dinden bağımsızlaştırırken kurulu düzenlerinin uysal yurttaşları hâline getiren, özgürleştirirken onları tüketim sarmalı içinde markalarının kölesi hâline getiren, iş kadını yapıyoruz derken ucuz işçiliğinden yararlanmayı hesap eden, mutlu ediyoruz derken eğlence ve fuhuş sektörünün ucuz işçileri hâline getiren bu kirli düzeneğin değişmesi için nesillerimizin Hilâfet’e ihtiyacı var.  Ebeveyninin ayağının altında cennet var bilincine sahip, başarıyı önce Allah’ın razı olduğu sonra insanların faydasına olan şeyde gören, edindiği bilgisini insanların hayatını kolaylaştırmak için teknolojiye dönüştüren, becerisini kapitalist tröstlerin kâr marjlarının daha da artırılması adına “insanları işletmek” için değil, sivil, siyasi ve iktisadi hangi kurumda bulunuyorsa, ahirette hesabı verilebilir bir şekilde işletmek için kullanan nesiller için dünya Hilâfet’e ne kadar muhtaç…


1 - Mülk Suresi 2

2 - Rum Suresi 41


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz