Bugün yeryüzünde siyasal
İslâm’ın egemen olmaması için Müslümanları, İslâm’ı daveti taşımaktan
vazgeçirmeye ve Hilâfet Devleti’nin kurulmasının önüne geçmeye çalışan azgın
gruplar ile karşı karşıyayız. Bu grupların temel özelliği küfür akidesine sahip
olmaları veya ecnebi kültür ile kültürlenmeleridir. Bu azgın grupların en
başarılı olduğu işlerden birisi de İslâm’ın ve İslâmî kavramların anlaşılması
konusunda Müslümanların düşüncelerini ifsat ederek onları yanlış yöne
yönlendirmesidir. Özelliklede Müslümanları Hilâfet fikrinden saptırmak,
soğutmak ve bu fikirlerden vazgeçirmek için işi hakikatinden başka bir şekilde
göstererek çalışmaktadırlar.
Sabetayistlerin, kâfirlerin,
münafıkların, oryantalistlerin, cumhuriyet âlimlerinin, medyanın, yazarların,
sivil toplum örgütlerinin ve bunların güdümünde hareket eden kişilerin,
idarecilerin işleri, daima hakkı bâtılla karıştırmak olmuştur. Böyle yapanlar
hakkında Allah’u Te’âla şöyle buyuruyor:
وَلَا
تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَأَنْتُمْ
تَعْلَمُونَ
“Bilerek hakkı bâtıl ile
karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.”[1]
İnsanoğlunun davranışını
belirleyen sahip olduğu fikirleri olması hasebiyle bunlar da sahip oldukları
akideleri gereği bu işi yerine getirmek için tüm cehtlerini harcamaktadırlar.
Sahip olmuş oldukları akideleri İslâm’a aykırıdır ve bunun için de mü’minlerin
zihinlerine sürekli şüphe tohumları yerleştirmek için mücadele etmektedirler.
Onlar ancak bu şekilde insanları haktan saptırarak, şüphe uyandırarak, hakkı
ellerindeki imkânlarla gizleyerek ömürlerini uzatmak istiyorlar. Aynı zamanda
bunları yaparak mü’minlerin hep birlikte tek hedefe ulaşmak için çalışmasını engellemek
istemektedirler.
Böylelikle Müslümanlarda
fikir karmaşası meydana gelecek ve mü’minler tek hedefe yönelemeyeceklerdir.
Bunlar birçok çalışmalarında verim elde etmişlerdir. Bu şekilde hareket ederek
ömürlerini uzatmak istemektedirler. Onların biz Müslümanlardan daha iyi
farkında oldukları bir gerçek vardır ki hak ortaya çıktığı zaman onlar hesaba
çekilecek ve saltanatları yıkılacak ve bu durum da onların istemediği bir
durumdur. İşte böyle davranmalarının tek sebebi budur. Fakat şunu da
bilmelidirler ki ne kadar çaba harcarlarsa harcasınlar İslâm hâkim olacak ve
onların saltanatlarının bir gün sonu gelecek.
Nitekim Allahu Teâlâ yüce
kitabı Kur’ân’ı Kerîm’de bu konu hakkında şöyle buyuruyor:
وَقُلْ جَاء الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ
زَهُوقًا
“Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti.
Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur.”[2]
İşte onlar bu gerçeği çok
iyi biliyorlar. Bunun için de Müslümanların zihinlerine fitne tohumları ekmek
için uğraşıyorlar. Yukarıda belirttiğim gibi rabbimiz bu dini hâkim kılacaktır.
Bu konuda rabbimizin vaadi vardır ve kâfirler istemese de Allah nurunu
tamamlayacaktır.
Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
“Kâfirler kerih görse de
Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.”[3]
Kısaca kâfirlerin
düşüncelerinden bahsettikten sonra, şimdi de Hilâfet hakkında ortaya atılan bir
saptırmayı ele alalım.
Müslümanların bugün
zihinlerini sıklıkla meşgul eden fikirlerden biri de Hilâfet kurumunun aslında
siyasi bir yapılanma değil de ruhi bir yapılanma olduğu düşüncesidir. Fikrî
geriliğe düşen Müslümanların birçoğu da Hilâfet’i bu şekilde görmektedirler. Bu
fikir diğer bâtıl fikirler gibi İslâm düşmanlarının Müslümanların zihinlerini
karıştırmak için ortaya atmış oldukları düşüncelerdir. Bu fikir aslında çok da
yeni bir fikir değildir. Bu fikrin temelleri 1880’li yıllara dayanmaktadır. Hilâfet
Devleti varken ortaya atılan bu fikir ile Müslümanları Hilâfet’in hakiki
manasından saptırmak istemişlerdir. Bunda da başarılı olabilmek için çok yoğun
bir çalışmaya girişmişlerdir. Bu fikri ilk ortaya atan kişi Wilfrid Scawen
Blunt isimli bir İngiliz istihbarat elemanıdır.
Bu fikir bir Wilfrid
Scawen Blunt (1840-1922) tarafından ilk kez 1881 yılında ele alınan makalede
ortaya atılmıştır. Bunun ardından W.S. Blunt, ruhanî Hilâfet düşüncesini İslâm âleminde
yaymak için Arab bir yazar olan Abdurrahman el-Kevâkibi (1849-1902) ile
temasa geçmiştir. El-Kevâkibi, ruhanî (sembolik) Hilâfet düşüncesini 1899
yılında yazılmış olan "Ummu'l-Qurâ" isimli kitabında
açıklamaktadır. Kevâkibi kitabında şunları söylemektedir;
"İslâm dünyasının ve
Arapların tekrar derlenip toplanmaları, Mekke'de Kureyş asıllı bir halifenin
belirlenmesi ile olur. Bu yeni düzenlemeye göre, siyaset ve ruhanî otorite ayrı
olmalıdır. Ve halife, sadece ruhanî otoriteye sahip olmalıdır. Halife, sultan
ve emîrlerin siyasî işlerine karışmamalı. O, sultan ve emirlerin şeriat'a uygun
işlerini onaylamalı. Hutbelerde onun ismi sultan ve emirlerin isimlerinden önce
okunmalı. Fakat onun ismi, paralara basılmamalı. Halife, özel bir şûra
tarafından denetlenmeli ve her üç yılda bir seçilmeli."
İslâm’daki yönetim
nizamında; siyasi ve ruhi otorite birbirinden ayrı mıdır? Halifenin Mekke’de
olması şart mıdır? Kureyşli olması inikad şartlarından mıdır? Yoksa efdaliyet
şartı mıdır? Halife devlet işlerinin yegâne yürütücüsü ve gözetleyicisi değil
midir? Halife sadece çıkan kanunları onaylayan bir fetva makamı mıdır?
Halifenin başta kalması için İslâm’da belirlenmiş/tayin edilmiş bir süre var
mıdır? Rasulullah’ın kurduğu ve Ashabının takip ettiği Hilâfet fikrine ne kadar
yabancı bir düşünce değil mi?
Emperyalist devletler
özellikle de İngiltere, Osmanlı sadrazamı olan mason Mithat Paşa ile temas
kurup onu, halife II. Abdülhamid zamanında var olan anayasayı değiştirmekle
beraber, siyasî yetkilerden soyutlayarak yalnız ruhanî (sembolik) bir halife
olmasını istemişlerdir. Fakat halife, onların tuzaklarına karşı uyanık
davranarak o dönem için sömürgecilerin ve onların yerli işbirlikçilerinin
planlarının boşa gitmesine vesile olmuştur.
Aynı dönemlerde sömürgeci
devletler Avrupa’da bizzat kendi eli ile, İslâm ülkelerinde ise devşirilmiş
elemanlar vasıtasıyla birçok dergi ve gazetede Hilâfet, halife, İslâm Devleti
gibi kavramları saptırmak ve onun hakkında insanların zihinlerine şüphe
tohumları ekmek için yazılar yayınlanmıştır. Bu açıdan bu konuları ele alan
kitapların basılıp İslâm ülkelerinde satılması için devşirilmiş adamlarını
maddi anlamda desteklemişlerdir.
Batı Hilâfet kavramını
saptırabilmek için Müslümanlar içerisinde bazı şahısları seçerek bunları,
fikirlerinin borazanlığını yapmak için yetiştirmiş, maddi olarak desteklemiş ve
güçleri oranında onları her türlü baskı ve zorluğa karşı korumuştur. Batı’nın
ayarttığı kişilerden biri de Cemaleddin Afgani’dir. Sultan Abdulhamid Han hatıra
defterinde, Afgani’nin İngiliz ajanı Wilfid Blunt ile görüştüğünden ve İngiliz
Dışişleri Bakanlığında, "Sembolik Hilâfet" ve "Arap Hilâfet’i"
fikrinin gelişmesine yönelik planlar yaptığından bahsetmektedir.
Afgani’nin mücadelesine ve
eserlerinde ele aldığı ifadelerde bu anlaşmanın olduğunu görmemiz mümkün. Hilâfet
Devleti olduğu halde Afgani ıslah çalışması yapacağı yerde Hilâfet Devleti’nin
yerine yeni ve İslâm’ın özüne muhalif düşünceler ortaya atmıştır. Örneğin;
Afgani’nin İslâm Birliği kavramına verdiği manaya bakınca bunu görebiliriz.
Afgani İslâm Birliği kavramı için şu ifadeleri kullanmaktadır:
"İslâm halklarının
oluşturacağı set, doğudan batıdan gelecek sömürgeci akımlarını durdurmaya
yeterli olacaktır. Fakat kimse benim bu sözlerimden bu ülkelerin hepsinin
başında bir sultan olsun neticesi çıkmasın. Bu imkânsızdır. Benim içtenlikle
istediğim, bu ülkeleri birleştiren tek otoritenin Kur'an ve onların din birliği
olmasıdır. Her ülke için bir yönetim olur. Fakat bu yönetim, din birliğinden
dolayı diğer ülkedeki yönetimle dayanışma bilinci içinde olur.”[4]
Bu düşünceler sadece
Afgani’ye sirayet etmemiştir. Birçok İslâm âlimine ve İslâm düşünürüne bu
fikirler isabet etmiştir. Bir başka örnek olarak onlarca eseri Türkçeye tercüme
edilen Pakistanlı tanınmış âlim Prof. Dr. M. Hamidullah’ı verebiliriz.
Hamidullah, İslâm’a Giriş adlı eserinde muhtelif meseleler ile beraber Hilâfet
konusuna da değinerek onun yeniden yeryüzüne tatbik edilmesi için Müslümanlara
şu teklifi yapmaktadır:
"Sünnî, şiî, Kureyşli
veya Kureyş'ten ayrı bütün Müslüman devletleri reislerinden mürekkep bir
"Hilâfet Komitesi" olabilir ve sıra ile her üye bir sene için bu
komiteye başkanlık edebilir."
Bir başka örnek olarak
1976 yılında Kahire’de "el-İslâm ve'l Hilâfe fi'l Asr-ıl Hadis"
(İslâm ve Modern asırda Hilâfet) başlıklı bir eser telif eden Mısırlı âlim Dr.
Ziyaeddin Reyyis’i verebiliriz. Mısırlı âlim kitabının sonunda Müslümanlara
İslâm’da yeri olmayan bir teklif yapmaktadır: "...Bütün Müslümanları
temsil edebilecek olan bir heyet kurulmalı. Bu heyet, uluslararası bir
mahiyette ve şûra esasına dayanarak faaliyet göstermelidir. Heyete eksiksiz
olarak bütün Müslüman devletler -temsilcileri ile- katılmalı ve alınacak
kararlara uymayı peşinen kabul etmelidir. Heyet de kararlarında müşterek
menfaatleri korumayı esas almalıdır. Takib edilebilecek siyasetin ana hatlarını
çizmeli ve dış dünya ile olan alâkanın çerçevesini belirlemelidir. Buna
karşılık heyete dahil olan Müslüman devletler de dahili siyasetlerinde İslâm
Dini esaslarına bağlı kalacaklarını taahhüt etmelidirler. Bu heyette liderlik
ferdî değil cemaî olmalıdır. Böylece bu heyet "modern bir Hilâfet
suretinde" olmalıdır. Yani merkezî suret değil. Birliktelikle cemaî
şûrasal demokratik bir suret…"[5]
Son bir örnek olarak “Hilâfet”
adıyla 1990’larda hareket başlatan Pakistan’da Mevdudi tarafından kurulan
Cemaati İslâmiye’den ayrılan Dr. Israr Ahmet’ten bahsedelim. “Hilâfetin
Sesi” ismiyle aylık dergi yayınlayan Israr Ahmet bununla Hilâfet'in yeniden
ihyası için toplumun genel görüşünü hazırlamaya çalıştığını iddia etmektedir.
Israr Ahmet yazdığı bir makalede şunları belirtmektedir. “Bugün İslâm
Hilâfet’i, başkanlık sisteminde veya parlamenter sistemde olabilir. Yalnız bir
şartla; Parlamento ve Cumhurbaşkanı yetkilerini kullanırken Kur’an ve Sünnet’e
bağlı kalmalıdırlar. O zaman bu modern sistemi de İslâm Hilâfet’i sayabiliriz.”
Kısaca ele almaya
çalıştığımız sembolik Hilâfet şekli kim tarafından dile getirilirse getirirsin
o İslâm nazarında reddolunur. İslâm’ı inceleyen bir kimse görür ki İslâm’da Hilâfet
kurumu siyasidir. Siyasi olmasından dolayı Müslümanların koruyucu kuvvetidir.
Nitekim Muslim, A’râc’dan Ebu Hurayra kanalıyla Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle
buyurduğunu rivayet etti:
إِنَّمَا الإمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ
وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ
“İmam (Hâlife) ancak bir kalkandır, O’nun arkasında
savaşılır ve O’nunla korunulur.”
Yine Muslim, Ebu Hâzim’den şöyle dediğini rivayet etti:
قَاعَدْتُ أَبَا هُرَيْرَةَ خَمْسَ سِنِينَ،
فَسَمِعْتُهُ يُحَدّثُ عَنِ النّبِيّ صلى الله عليه وسلم قَالَ: كَانَتْ بَنُو
إسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمُ الأَنْبِيَاءُ، كُلّمَا هَلَكَ نَبِيّ خَلَفَهُ نَبِيّ،
وَإنّهُ لاَ نَبِيّ بَعْدِي، وَسَتَكُونُ خُلَفَاءُ فَتَكْثُرُ، قَالُوا: فَمَا
تَأْمُرُنَا؟ قَالَ: فُوا بِبَيْعَةِ الأَوّلِ فَالأَوّلِ، وَأَعْطُوهُمْ
حَقّهُمْ، فَإنّ اللّهَ سَائِلُهُمْ عَمّا اسْتَرْعَاهُمْ
“Ebâ Hurayra ile beş sene
oturdum. O’nu, Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini tahdis (hadis
olarak rivayet) ederken işittim: İsrâiloğulları, Nebiler tarafından siyaset
ediliyordu (yönetiliyordu). Bir
Nebi vefât edince, bir diğer Nebi ona halef oluyordu. Artık benden sonra Nebi
yoktur. Halifeler olacak da çoğalacaklardır. Dediler ki: Öyleyse
bize ne emredersiniz? Dedi ki: Önceki ilk bey’atinize sadâkat gösterin ve
onlara haklarını verin. Muhakkak ki Allah, yönettikleri hakkında (ne yaptıklarını) onlara soracaktır.”
Yukarıdaki hadis ise bize
Müslümanları idare edenin, onları yönetenin halife olduğunu göstermektedir.
Müslümanları yöneten kişi aynı zamanda onlardan sorumludur. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle
buyurmaktadır:
الإمَامُ رَاعٍ وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ
“İmam bir çobandır ve
güttüklerinden sorumludur.”
İslâm’da Müslümanları yöneten kişi halife olduğuna
göre hükümleri uygulayan kişi de aynı zamanda o olmalıdır. Yine İslâm’da
aşağıda belirtilen bütün hükümler halifenin işinin siyasi olduğunu ve Hilâfet’in
sadece ruhani değil hem siyasi hem de ruhani bir otorite olduğunu gösterir.
إِنِ الْحُكْمُ
إِلاَّ لِلّهِ
“Hüküm
ancak Allah’a aittir.”[6]
فَاحْكُم
بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ
“Allah’ın indirdikleriyle hükmet.”[7]
وَمَن لَّمْ
يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْكَافِرُون
“Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirlerdir.”[8]
وَأَوْفُوا
الْكَيْلَ إِذا كِلْتُمْ وَزِنُواْ بِالقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ
“Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın, doğru terazi ile adaletli
tartın.”[9]
الزَّانِيَةُ
وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا مِئَةَ جَلْدَةٍ
“Zina eden, kadına ve zina eden erkeğe ayrı ayrı yüz kırbaç
vurun.”[10]
يَا أَيُّهَا
النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاء الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ
عَلَيْهِنَّ مِن جَلَابِيبِهِنَّ
“Ey Nebi, zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına de
ki: cilbablarını üstlerine alsınlar.”[11]
يَا أَيُّهَا
الَّذِينَ آمَنُواْ قَاتِلُواْ الَّذِينَ يَلُونَكُم مِّنَ الْكُفَّارِ
وَلِيَجِدُواْ فِيكُمْ غِلْظَةً
“Ey iman edenler! Kâfirlerden size yakın olanlara karşı savaşın
ve onlar sizde sertlik bulsunlar.”[12]
فَإِمَّا
تَثْقَفَنَّهُمْ فِي الْحَرْبِ فَشَرِّدْ بِهِم مَّنْ خَلْفَهُمْ لَعَلَّهُمْ
يَذَّكَّرُونَ وَإِمَّا تَخَافَنَّ مِن قَوْمٍ خِيَانَةً فَانبِذْ إِلَيْهِمْ
عَلَى سَوَاء
“Eğer savaşta onları yakalarsan, ibret almaları için onlarla
arkalarında bulunan kimseleri de dağıt. Bir kavmin hainlik yapmasından
korkarsan, sen de hak ve adaletle (onlarla
yaptığın ahdi) onların üzerine at.”[13]
وَإِن جَنَحُواْ
لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ
“Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a
tevekkül et.”[14]
يَا أَيُّهَا
الَّذِينَ آمَنُواْ أَوْفُواْ بِالْعُقُودِ
“Ey iman edenler! Akitleri (sözleşmeleri) yerine getirin.”[15]
وَلاَ تَأْكُلُواْ
أَمْوَالَكُم بَيْنَكُم بِالْبَاطِلِ وَتُدْلُواْ بِهَا إِلَى الْحُكَّامِ
لِتَأْكُلُواْ فَرِيقًا مِّنْ أَمْوَالِ النَّاسِ بِالإِثْمِ وَأَنتُمْ
تَعْلَمُونَ
“Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip
dururken insanların mallarından bir kısmını yalan yemin ve şehadet ile yemeniz
için o malları hâkimlere (yöneticilere
ya da kadılara) vermeyin.”[16]
وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ يَاْ أُولِيْ الأَلْبَابِ “Kısasta sizin için hayat vardır, ey akıl sahipler
وَالسَّارِقُ
وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُواْ أَيْدِيَهُمَا جَزَاء بِمَا كَسَبَا نَكَالاً مِّنَ
اللّهِ وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
“Hırsız erkeğin ve hırsız kadının ellerini kesin. Yaptıklarına
karşılık bir ceza olarak, Allah’tan bir ibret olmak üzere…”[18]
فَإِنْ أَرْضَعْنَ
لَكُمْ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ
“Sizin için onu (çocuğunuzu)
emzirirlerse onlara ücretlerini verin.”[19]
لِيُنفِقْ ذُو
سَعَةٍ مِّن سَعَتِهِ وَمَن قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ فَلْيُنفِقْ مِمَّا آتَاهُ
اللَّهُ
“İmkânı geniş olan nafakayı imkânlarına göre versin. Rızkı
daralmış olan da nafakayı Allah’ın kendisine verdiğinden ayırsın.”[20]
خُذْ مِنْ
أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ
“Onların mallarından sadaka (zekâtı) al ki bununla onları arındırasın.”[21]
Müslümanlar olarak bu ve benzeri saptırıcı
düşüncelere karşı durabilmek için İslâm’ı iyi bir şekilde araştırmalıyız.
Özellikle de İslâm’daki yönetim biçimi olan Hilâfet düşüncesini berrak bir
şekilde öğrenmeliyiz. Rabbimiz kendi dinine basiretle davet edenlerden olmayı
bize nasip etsin. (Amin)
[1]
Bakara Suresi 42
[2]
İsra Suresi 81
[3]
Saf Suresi 8
[4]
Cemaladden Afganî-Muhammed Abduh, el-Urvetu l-Vuska, Maekteb al-Ehliye, 1923,
syf.139
[5]
Dr. Ziyaeddin Reyyis, El-İslâm ve'l Hilâfe Fi'l Asr-ıl Hadis, Kahire-1979,
sf.310
[6]
Yusuf Suresi
40
[7]
Maide Suresi
48
[8]
Maide Suresi
44
[9]
İsra Suresi
35
[10]
Nur Suresi 2
[11]
Ahzab Suresi 59
[12]
Tevbe Suresi
123
[13]
Enfal Suresi
57-58
[14]
Enfal Suresi
61
[15]
Maide Suresi
1
[16]
Bakara
Suresi 188
[17]
Bakara
Suresi 179
[18]
Maide Suresi
38
[19]
Talak Suresi
6
[20]
Talak Suresi
7
[21]
Tevbe Suresi
103


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış