RUHANİ HİLÂFET FİKRİ

Salih Sorgun

Bugün yeryüzünde siyasal İslâm’ın egemen olmaması için Müslümanları, İslâm’ı daveti taşımaktan vazgeçirmeye ve Hilâfet Devleti’nin kurulmasının önüne geçmeye çalışan azgın gruplar ile karşı karşıyayız. Bu grupların temel özelliği küfür akidesine sahip olmaları veya ecnebi kültür ile kültürlenmeleridir. Bu azgın grupların en başarılı olduğu işlerden birisi de İslâm’ın ve İslâmî kavramların anlaşılması konusunda Müslümanların düşüncelerini ifsat ederek onları yanlış yöne yönlendirmesidir. Özelliklede Müslümanları Hilâfet fikrinden saptırmak, soğutmak ve bu fikirlerden vazgeçirmek için işi hakikatinden başka bir şekilde göstererek çalışmaktadırlar.

Sabetayistlerin, kâfirlerin, münafıkların, oryantalistlerin, cumhuriyet âlimlerinin, medyanın, yazarların, sivil toplum örgütlerinin ve bunların güdümünde hareket eden kişilerin, idarecilerin işleri, daima hakkı bâtılla karıştırmak olmuştur. Böyle yapanlar hakkında Allah’u Te’âla şöyle buyuruyor:

وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

“Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.”[1]

İnsanoğlunun davranışını belirleyen sahip olduğu fikirleri olması hasebiyle bunlar da sahip oldukları akideleri gereği bu işi yerine getirmek için tüm cehtlerini harcamaktadırlar. Sahip olmuş oldukları akideleri İslâm’a aykırıdır ve bunun için de mü’minlerin zihinlerine sürekli şüphe tohumları yerleştirmek için mücadele etmektedirler. Onlar ancak bu şekilde insanları haktan saptırarak, şüphe uyandırarak, hakkı ellerindeki imkânlarla gizleyerek ömürlerini uzatmak istiyorlar. Aynı zamanda bunları yaparak mü’minlerin hep birlikte tek hedefe ulaşmak için çalışmasını engellemek istemektedirler.

Böylelikle Müslümanlarda fikir karmaşası meydana gelecek ve mü’minler tek hedefe yönelemeyeceklerdir. Bunlar birçok çalışmalarında verim elde etmişlerdir. Bu şekilde hareket ederek ömürlerini uzatmak istemektedirler. Onların biz Müslümanlardan daha iyi farkında oldukları bir gerçek vardır ki hak ortaya çıktığı zaman onlar hesaba çekilecek ve saltanatları yıkılacak ve bu durum da onların istemediği bir durumdur. İşte böyle davranmalarının tek sebebi budur. Fakat şunu da bilmelidirler ki ne kadar çaba harcarlarsa harcasınlar İslâm hâkim olacak ve onların saltanatlarının bir gün sonu gelecek.

Nitekim Allahu Teâlâ yüce kitabı Kur’ân’ı Kerîm’de bu konu hakkında şöyle buyuruyor:

وَقُلْ جَاء الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا

 “Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur.”[2]

İşte onlar bu gerçeği çok iyi biliyorlar. Bunun için de Müslümanların zihinlerine fitne tohumları ekmek için uğraşıyorlar. Yukarıda belirttiğim gibi rabbimiz bu dini hâkim kılacaktır. Bu konuda rabbimizin vaadi vardır ve kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.

Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ

“Kâfirler kerih görse de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.”[3]

Kısaca kâfirlerin düşüncelerinden bahsettikten sonra, şimdi de Hilâfet hakkında ortaya atılan bir saptırmayı ele alalım.

Müslümanların bugün zihinlerini sıklıkla meşgul eden fikirlerden biri de Hilâfet kurumunun aslında siyasi bir yapılanma değil de ruhi bir yapılanma olduğu düşüncesidir. Fikrî geriliğe düşen Müslümanların birçoğu da Hilâfet’i bu şekilde görmektedirler. Bu fikir diğer bâtıl fikirler gibi İslâm düşmanlarının Müslümanların zihinlerini karıştırmak için ortaya atmış oldukları düşüncelerdir. Bu fikir aslında çok da yeni bir fikir değildir. Bu fikrin temelleri 1880’li yıllara dayanmaktadır. Hilâfet Devleti varken ortaya atılan bu fikir ile Müslümanları Hilâfet’in hakiki manasından saptırmak istemişlerdir. Bunda da başarılı olabilmek için çok yoğun bir çalışmaya girişmişlerdir. Bu fikri ilk ortaya atan kişi Wilfrid Scawen Blunt isimli bir İngiliz istihbarat elemanıdır.

Bu fikir bir Wilfrid Scawen Blunt (1840-1922) tarafından ilk kez 1881 yılında ele alınan makalede ortaya atılmıştır. Bunun ardından W.S. Blunt, ruhanî Hilâfet düşüncesini İslâm âleminde yaymak için Arab bir yazar olan Abdurrahman el-Kevâkibi (1849-1902) ile temasa geçmiştir. El-Kevâkibi, ruhanî (sembolik) Hilâfet düşüncesini 1899 yılında yazılmış olan "Ummu'l-Qurâ" isimli kitabında açıklamaktadır. Kevâkibi kitabında şunları söylemektedir;

"İslâm dünyasının ve Arapların tekrar derlenip toplanmaları, Mekke'de Kureyş asıllı bir halifenin belirlenmesi ile olur. Bu yeni düzenlemeye göre, siyaset ve ruhanî otorite ayrı olmalıdır. Ve halife, sadece ruhanî otoriteye sahip olmalıdır. Halife, sultan ve emîrlerin siyasî işlerine karışmamalı. O, sultan ve emirlerin şeriat'a uygun işlerini onaylamalı. Hutbelerde onun ismi sultan ve emirlerin isimlerinden önce okunmalı. Fakat onun ismi, paralara basılmamalı. Halife, özel bir şûra tarafından denetlenmeli ve her üç yılda bir seçilmeli."

İslâm’daki yönetim nizamında; siyasi ve ruhi otorite birbirinden ayrı mıdır? Halifenin Mekke’de olması şart mıdır? Kureyşli olması inikad şartlarından mıdır? Yoksa efdaliyet şartı mıdır? Halife devlet işlerinin yegâne yürütücüsü ve gözetleyicisi değil midir? Halife sadece çıkan kanunları onaylayan bir fetva makamı mıdır? Halifenin başta kalması için İslâm’da belirlenmiş/tayin edilmiş bir süre var mıdır? Rasulullah’ın kurduğu ve Ashabının takip ettiği Hilâfet fikrine ne kadar yabancı bir düşünce değil mi?

Emperyalist devletler özellikle de İngiltere, Osmanlı sadrazamı olan mason Mithat Paşa ile temas kurup onu, halife II. Abdülhamid zamanında var olan anayasayı değiştirmekle beraber, siyasî yetkilerden soyutlayarak yalnız ruhanî (sembolik) bir halife olmasını istemişlerdir. Fakat halife, onların tuzaklarına karşı uyanık davranarak o dönem için sömürgecilerin ve onların yerli işbirlikçilerinin planlarının boşa gitmesine vesile olmuştur.

Aynı dönemlerde sömürgeci devletler Avrupa’da bizzat kendi eli ile, İslâm ülkelerinde ise devşirilmiş elemanlar vasıtasıyla birçok dergi ve gazetede Hilâfet, halife, İslâm Devleti gibi kavramları saptırmak ve onun hakkında insanların zihinlerine şüphe tohumları ekmek için yazılar yayınlanmıştır. Bu açıdan bu konuları ele alan kitapların basılıp İslâm ülkelerinde satılması için devşirilmiş adamlarını maddi anlamda desteklemişlerdir.

Batı Hilâfet kavramını saptırabilmek için Müslümanlar içerisinde bazı şahısları seçerek bunları, fikirlerinin borazanlığını yapmak için yetiştirmiş, maddi olarak desteklemiş ve güçleri oranında onları her türlü baskı ve zorluğa karşı korumuştur. Batı’nın ayarttığı kişilerden biri de Cemaleddin Afgani’dir. Sultan Abdulhamid Han hatıra defterinde, Afgani’nin İngiliz ajanı Wilfid Blunt ile görüştüğünden ve İngiliz Dışişleri Bakanlığında, "Sembolik Hilâfet" ve "Arap Hilâfet’i" fikrinin gelişmesine yönelik planlar yaptığından bahsetmektedir.

Afgani’nin mücadelesine ve eserlerinde ele aldığı ifadelerde bu anlaşmanın olduğunu görmemiz mümkün. Hilâfet Devleti olduğu halde Afgani ıslah çalışması yapacağı yerde Hilâfet Devleti’nin yerine yeni ve İslâm’ın özüne muhalif düşünceler ortaya atmıştır. Örneğin; Afgani’nin İslâm Birliği kavramına verdiği manaya bakınca bunu görebiliriz. Afgani İslâm Birliği kavramı için şu ifadeleri kullanmaktadır:

"İslâm halklarının oluşturacağı set, doğudan batıdan gelecek sömürgeci akımlarını durdurmaya yeterli olacaktır. Fakat kimse benim bu sözlerimden bu ülkelerin hepsinin başında bir sultan olsun neticesi çıkmasın. Bu imkânsızdır. Benim içtenlikle istediğim, bu ülkeleri birleştiren tek otoritenin Kur'an ve onların din birliği olmasıdır. Her ülke için bir yönetim olur. Fakat bu yönetim, din birliğinden dolayı diğer ülkedeki yönetimle dayanışma bilinci içinde olur.”[4]

Bu düşünceler sadece Afgani’ye sirayet etmemiştir. Birçok İslâm âlimine ve İslâm düşünürüne bu fikirler isabet etmiştir. Bir başka örnek olarak onlarca eseri Türkçeye tercüme edilen Pakistanlı tanınmış âlim Prof. Dr. M. Hamidullah’ı verebiliriz. Hamidullah, İslâm’a Giriş adlı eserinde muhtelif meseleler ile beraber Hilâfet konusuna da değinerek onun yeniden yeryüzüne tatbik edilmesi için Müslümanlara şu teklifi yapmaktadır:

"Sünnî, şiî, Kureyşli veya Kureyş'ten ayrı bütün Müslüman devletleri reislerinden mürekkep bir "Hilâfet Komitesi" olabilir ve sıra ile her üye bir sene için bu komiteye başkanlık edebilir."

Bir başka örnek olarak 1976 yılında Kahire’de "el-İslâm ve'l Hilâfe fi'l Asr-ıl Hadis" (İslâm ve Modern asırda Hilâfet) başlıklı bir eser telif eden Mısırlı âlim Dr. Ziyaeddin Reyyis’i verebiliriz. Mısırlı âlim kitabının sonunda Müslümanlara İslâm’da yeri olmayan bir teklif yapmaktadır: "...Bütün Müslümanları temsil edebilecek olan bir heyet kurulmalı. Bu heyet, uluslararası bir mahiyette ve şûra esasına dayanarak faaliyet göstermelidir. Heyete eksiksiz olarak bütün Müslüman devletler -temsilcileri ile- katılmalı ve alınacak kararlara uymayı peşinen kabul etmelidir. Heyet de kararlarında müşterek menfaatleri korumayı esas almalıdır. Takib edilebilecek siyasetin ana hatlarını çizmeli ve dış dünya ile olan alâkanın çerçevesini belirlemelidir. Buna karşılık heyete dahil olan Müslüman devletler de dahili siyasetlerinde İslâm Dini esaslarına bağlı kalacaklarını taahhüt etmelidirler. Bu heyette liderlik ferdî değil cemaî olmalıdır. Böylece bu heyet "modern bir Hilâfet suretinde" olmalıdır. Yani merkezî suret değil. Birliktelikle cemaî şûrasal demokratik bir suret…"[5]

Son bir örnek olarak “Hilâfet” adıyla 1990’larda hareket başlatan Pakistan’da Mevdudi tarafından kurulan Cemaati İslâmiye’den ayrılan Dr. Israr Ahmet’ten bahsedelim. “Hilâfetin Sesi” ismiyle aylık dergi yayınlayan Israr Ahmet bununla Hilâfet'in yeniden ihyası için toplumun genel görüşünü hazırlamaya çalıştığını iddia etmektedir. Israr Ahmet yazdığı bir makalede şunları belirtmektedir. “Bugün İslâm Hilâfet’i, başkanlık sisteminde veya parlamenter sistemde olabilir. Yalnız bir şartla; Parlamento ve Cumhurbaşkanı yetkilerini kullanırken Kur’an ve Sünnet’e bağlı kalmalıdırlar. O zaman bu modern sistemi de İslâm Hilâfet’i sayabiliriz.”

Kısaca ele almaya çalıştığımız sembolik Hilâfet şekli kim tarafından dile getirilirse getirirsin o İslâm nazarında reddolunur. İslâm’ı inceleyen bir kimse görür ki İslâm’da Hilâfet kurumu siyasidir. Siyasi olmasından dolayı Müslümanların koruyucu kuvvetidir. Nitekim Muslim, A’râc’dan Ebu Hurayra kanalıyla Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etti:

إِنَّمَا الإمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ

İmam (Hâlife) ancak bir kalkandır, O’nun arkasında savaşılır ve O’nunla korunulur.” Yine Muslim, Ebu Hâzim’den şöyle dediğini rivayet etti:

قَاعَدْتُ أَبَا هُرَيْرَةَ خَمْسَ سِنِينَ، فَسَمِعْتُهُ يُحَدّثُ عَنِ النّبِيّ صلى الله عليه وسلم قَالَ: كَانَتْ بَنُو إسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمُ الأَنْبِيَاءُ، كُلّمَا هَلَكَ نَبِيّ خَلَفَهُ نَبِيّ، وَإنّهُ لاَ نَبِيّ بَعْدِي، وَسَتَكُونُ خُلَفَاءُ فَتَكْثُرُ، قَالُوا: فَمَا تَأْمُرُنَا؟ قَالَ: فُوا بِبَيْعَةِ الأَوّلِ فَالأَوّلِ، وَأَعْطُوهُمْ حَقّهُمْ، فَإنّ اللّهَ سَائِلُهُمْ عَمّا اسْتَرْعَاهُمْ

“Ebâ Hurayra ile beş sene oturdum. O’nu, Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini tahdis (hadis olarak rivayet) ederken işittim: İsrâiloğulları, Nebiler tarafından siyaset ediliyordu (yönetiliyordu). Bir Nebi vefât edince, bir diğer Nebi ona halef oluyordu. Artık benden sonra Nebi yoktur. Halifeler olacak da çoğalacaklardır. Dediler ki: Öyleyse bize ne emredersiniz? Dedi ki: Önceki ilk bey’atinize sadâkat gösterin ve onlara haklarını verin. Muhakkak ki Allah, yönettikleri hakkında (ne yaptıklarını) onlara soracaktır.

Yukarıdaki hadis ise bize Müslümanları idare edenin, onları yönetenin halife olduğunu göstermektedir. Müslümanları yöneten kişi aynı zamanda onlardan sorumludur. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

الإمَامُ رَاعٍ وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ

“İmam bir çobandır ve güttüklerinden sorumludur.”

İslâm’da Müslümanları yöneten kişi halife olduğuna göre hükümleri uygulayan kişi de aynı zamanda o olmalıdır. Yine İslâm’da aşağıda belirtilen bütün hükümler halifenin işinin siyasi olduğunu ve Hilâfet’in sadece ruhani değil hem siyasi hem de ruhani bir otorite olduğunu gösterir.

                                                                                                                                                                    إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ

“Hüküm ancak Allah’a aittir.”[6]

                                                                                                                                                           فَاحْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ

“Allah’ın indirdikleriyle hükmet.”[7]

                                                                                                                                    وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْكَافِرُون

“Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirlerdir.”[8]

                                                                                                                                 وَأَوْفُوا الْكَيْلَ إِذا كِلْتُمْ وَزِنُواْ بِالقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ

“Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın, doğru terazi ile adaletli tartın.”[9]

                                                                                                                                 الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا مِئَةَ جَلْدَةٍ

“Zina eden, kadına ve zina eden erkeğe ayrı ayrı yüz kırbaç vurun.”[10]

                                                                                                  يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاء الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِن جَلَابِيبِهِنَّ

“Ey Nebi, zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına de ki: cilbablarını üstlerine alsınlar.”[11]

                                                                                                           يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ قَاتِلُواْ الَّذِينَ يَلُونَكُم مِّنَ الْكُفَّارِ وَلِيَجِدُواْ فِيكُمْ غِلْظَةً

“Ey iman edenler! Kâfirlerden size yakın olanlara karşı savaşın ve onlar sizde sertlik bulsunlar.”[12]

                                                                 فَإِمَّا تَثْقَفَنَّهُمْ فِي الْحَرْبِ فَشَرِّدْ بِهِم مَّنْ خَلْفَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ وَإِمَّا تَخَافَنَّ مِن قَوْمٍ خِيَانَةً فَانبِذْ إِلَيْهِمْ عَلَى سَوَاء

“Eğer savaşta onları yakalarsan, ibret almaları için onlarla arkalarında bulunan kimseleri de dağıt. Bir kavmin hainlik yapmasından korkarsan, sen de hak ve adaletle (onlarla yaptığın ahdi) onların üzerine at.”[13]

                                                                                                                                      وَإِن جَنَحُواْ لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ

“Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et.”[14]

                                                                                                                                                    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَوْفُواْ بِالْعُقُودِ

“Ey iman edenler! Akitleri (sözleşmeleri) yerine getirin.”[15]

                                                                    وَلاَ تَأْكُلُواْ أَمْوَالَكُم بَيْنَكُم بِالْبَاطِلِ وَتُدْلُواْ بِهَا إِلَى الْحُكَّامِ لِتَأْكُلُواْ فَرِيقًا مِّنْ أَمْوَالِ النَّاسِ بِالإِثْمِ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ

“Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken insanların mallarından bir kısmını yalan yemin ve şehadet ile yemeniz için o malları hâkimlere (yöneticilere ya da kadılara) vermeyin.”[16]

                                                                                                                                              وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ يَاْ أُولِيْ الأَلْبَابِ                                                                                                             “Kısasta sizin için hayat vardır, ey akıl sahipler  

                                                                                              وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُواْ أَيْدِيَهُمَا جَزَاء بِمَا كَسَبَا نَكَالاً مِّنَ اللّهِ وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

“Hırsız erkeğin ve hırsız kadının ellerini kesin. Yaptıklarına karşılık bir ceza olarak, Allah’tan bir ibret olmak üzere…”[18]

                                                                                                                                                فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ

“Sizin için onu (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara ücretlerini verin.”[19]

                                                                                                                لِيُنفِقْ ذُو سَعَةٍ مِّن سَعَتِهِ وَمَن قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ فَلْيُنفِقْ مِمَّا آتَاهُ اللَّهُ

“İmkânı geniş olan nafakayı imkânlarına göre versin. Rızkı daralmış olan da nafakayı Allah’ın kendisine verdiğinden ayırsın.”[20]

                                                                                                                                                   خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ

“Onların mallarından sadaka (zekâtı) al ki bununla onları arındırasın.”[21]

Müslümanlar olarak bu ve benzeri saptırıcı düşüncelere karşı durabilmek için İslâm’ı iyi bir şekilde araştırmalıyız. Özellikle de İslâm’daki yönetim biçimi olan Hilâfet düşüncesini berrak bir şekilde öğrenmeliyiz. Rabbimiz kendi dinine basiretle davet edenlerden olmayı bize nasip etsin. (Amin)



[1] Bakara Suresi 42

[2] İsra Suresi 81

[3] Saf Suresi 8

[4] Cemaladden Afganî-Muhammed Abduh, el-Urvetu l-Vuska, Maekteb al-Ehliye, 1923, syf.139

[5] Dr. Ziyaeddin Reyyis, El-İslâm ve'l Hilâfe Fi'l Asr-ıl Hadis, Kahire-1979, sf.310

[6] Yusuf Suresi 40

[7] Maide Suresi 48

[8] Maide Suresi 44

[9] İsra Suresi 35

[10] Nur Suresi 2

[11] Ahzab Suresi 59

[12] Tevbe Suresi 123

[13] Enfal Suresi 57-58

[14] Enfal Suresi 61

[15] Maide Suresi 1

[16] Bakara Suresi 188

[17] Bakara Suresi 179

[18] Maide Suresi 38

[19] Talak Suresi 6

[20] Talak Suresi 7

[21] Tevbe Suresi 103


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz