İnsanlığın
yaratılış gayesine uygun yaşayabilmesi, İslâmi bir hayatın başlaması ve tüm
insanların İslâm ile tanışabilmesi ancak İslâm’a davet ile mümkündür. Bu yüzden
Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette davet ile ilgili nebi, rasul ve onların dışında
kavimlerin kıssaları bizlere anlatılmıştır. Tüm bu kıssaların ortak özelliği İslâm
davası ve bu davanın yeryüzünde hâkim kılınmasıdır. Allah Subhanehû ve Teâlâ insanı kendisine kulluk için yaratmış ve hayat
sermayesini bu kulluk için kullanmasını emretmiştir. Bir Müslüman İslâm
davasından uzak olursa hayatın anlamını, yaratılış gayesini idrak edemez ve
bireysel olarak dini yaşadığını zanneder. Hâlbuki İslâm davası taşınmadan din
kâmil manada yaşanamaz. Davetsiz insan, kulluğu idrak edemez. Davetsiz hayat
gayesiz, amaçsız bir hayattır. En önemli farz terk edilirse kişi bunun hesabını
Allah’a veremez. Bu durum Müslümanlar için ölüm kalım meselesidir.
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ
شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا وَدَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا
مُّنِيرًا
“Ey Nebi! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak
gönderdik. Ve de kendi izniyle Allah’a bir davetçi ve nur saçan bir kandil
olarak gönderdik.”[1]
Ben
bu makalemde İslâm’ın emin bir bekçisi olan dava adamlarının bazı özelliklerinden
bahsetmek istiyorum. Dava adamı yalnızca Allah’a davet eden adamdır. Bu dava
Allah’ın davasıdır. Bu yüzden bu davayı
taşıyan her dava adamı Allah’a yani İslâm’a davet etmelidir. Çünkü tüm
mahlûkatı kendisine davet eden âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Allah’tan
başkasına davet zulümdür, haktan uzaklaşmadır. Kendisine davet edilmeye layık
olan yalnızca Allah’tır. Bunun için her kim kendisine, cemaatine, partisine,
milliyetine, çokluğa, paraya, makama vb. herhangi bir şeye davet ederse bu
sapmadır, batıldır, Allah’a davetin terk edilmesidir. Dava adamı yalnızca
Allah’a davet etmeli ve O’nun vahyini tebliğ etmelidir. Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır
وَمَنْ
أَحْسَنُ قَوْلًا مِّمَّن دَعَا إِلَى اللَّهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ إِنَّنِي
مِنَ الْمُسْلِمِينَ
“Salih amel işleyen, Allah’a davet eden ve ben Müslümanım
diyenden kim daha güzel sözlü olabilir?”[2]
Dava
adamı fedakârdır. Dava adamı bu davanın kendisinden fedakârlık istediğini bilir
ve her türlü fedakârlığa kendini hazırlar. En büyük fedakârlık bu dava uğrunda
şahit olmak, şehit gibi yaşamak ve bu yolda şahadet şerbetini içmektir. Bu
yolda rahat olmayan bir anlayış ile davasını taşır. Koşar, yorulur, terler ama
asla dava için fedakârlık yapmaktan vazgeçmez. Bu dava onun için tüm sevdiklerinden
daha değerlidir. Bu yüzden davası için her türlü fedakârlığı yapar. Zaman zaman
diğer sevdikleri ile davası arasında tercih yapmak zorunda kalırsa, tercihlerde
sürekli davet lehine tercihte bulunur. Daveti başarılı olduğunda sevinçten,
büyük felaketleri gördüğünde ise üzüntüden bu dava için gözyaşı döker. Dava
adamı ahirette rahat etmeyi umduğu için dünya hayatında rahat etmeyen, rehavete
kapılmayan bir hayat tarzını ilke edinir.
Hind bin Ebî Hâle RadiyAllahu
Anh diyor ki: “Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem
(ümmeti hakkında) devamlı üzüntülü ve sürekli düşünceliydi. Hiçbir zaman rahat
içinde değildi. Çoğu zaman susardı. Gereksiz yere konuşmazdı.”[3]
Dava adamı
davetine tevhitten başlar. Davet tüm nebi ve rasullerin göreviydi. Tüm nebi ve rasuller
davetlerine hep tevhidi anlatarak başlamışlardı. Tevhidi bilmeyen, Rabbini
tanımayan, niçin geldiğini, nereye gideceğini, yaratılış gayesini anlamamış
insanların İslâm’a girmesi, girse dahi tam teslim olmaları mümkün değildir. Bu
yüzden davete namazdan, ahlaktan, Kur’an okumaktan, Sünnetlere uymaktan
başlamak örnek davetçi nebi ve rasullerin sünnetine terstir, hatadır. Allah
Rasulü sadece Allah vardır demiyor, Allah'tan başka ilah yoktur ve ben Allah'ın
dışındaki tüm ilahlara ve onlara tabi olanlara düşmanım, gelin tek ilah olan
Allah’a iman edin, kendinizi kurtarın, kardeş olalım, diyordu.
وَمَا
أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ
إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ
“Senden önce gönderdiğimiz her peygambere: Benden
başka ilah yoktur, Bana ibadet edin, diye vahyettik.”[4]
Dava adamı Allah’ın yardımının davasına sarılmakla geleceğine
iman eder. Allah’ın yardımı bizim olmazsa olmazımızdır. Eğer Allah bize yardım
etmezse dava adamı olmak bir yana Müslüman olabilmemiz ve kalabilmemiz bile
mümkün değildir. Çünkü insanoğlu eksik, aciz ve sınırlıdır. Bu yüzden her şeyde
insanoğlu âlemlerin Rabbi olan Allah’a muhtaçtır. O’nun yardımı bizim en büyük
gücümüzdür. Eğer biz Allah’a yani dinine yardım edersek Allah da bize yardım
edeceğini ve ayaklarımızı dini üzerinde sabit kılacağını vadetti. Eğer dine
yardım etmez dava adamı olamazsak Allah’ın bize yardım sözü yoktur. Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyuruyor:
يَا
أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ
“Ey iman edenler! Eğer
siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı
dini üzerinde sabit kılar.”[5]
Dava adamı Allah’ın dinine şer’î ölçülere göre yardım eden
adamdır. Allah’ın dinine öyle yardım etmeliyiz ki hem niyetimiz sadece ve
sadece Allah’ı razı etmek üzere ihlaslı olmalı hem de şer’î hükümlere uygun
şekilde hareket etmeliyiz. Bir kişi bu yolda ihlaslı değilse ne yaparsa yapsın
tüm amelleri boştur veya yine bir kişi bu yolda ne kadar samimi olursa olsun
eğer şer’î hükümlere uymaz ise o kişi dava adamı değildir. Allah ona yardım
etmez ve o kişinin ayakları din üzerinde sabit kalamaz. Her kim İslâmi hayatı
başlatma yolunda İslâm’a bağlı kalmazsa bugün değilse yarın yoldan sapacak,
davaya hizmet değil zarar verecektir.
قُلْ هَذِهِ سَبِيلِي
أَدْعُو إِلَى اللَّهِ عَلَى بَصِيرَةٍ أَنَا وَمَنِ اتَّبَعَنِي وَسُبْحَانَ
اللَّهِ وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ
“De ki: İşte bu, benim yolumdur. Ben ve bana
tabi olanlar, basîret üzere Allah’a davet ederiz. Ben Allah’ı tesbîh ederim ve
ben müşriklerden de değilim.”[6]
Dava
adamı İslâm risaletinin emanetçisi ve mirasçısıdır. İslâm kültüründe asıl olan
her risaletin bir rasulünün olmasıdır. Tüm risaletler bir rasul ile taşınmış ve
en son risalet Allah Rasulü SallAllahu
Aleyhi ve Sellem ile tüm insanlığa gönderilmiştir. O hâlde kıyamete kadar
tüm insanlığa gönderilmiş İslâm risaletinin taşınma, anlatılma ve tatbik edilme
sorumluluğu bu risalete iman eden tüm Müslümanların üzerine emanettir, farzdır.
Bu emanet, diğer tüm emanetlerden daha kıymetli bir emanettir. Eş, çocuk, can,
mal ve diğer tüm emanetler ancak İslâm davası emanetinin korunması ile
korunabilir.
فَلِذَلِكَ فَادْعُ
وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَلا تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ
“İşte onun için sen (tevhide) davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru
ol. Onların hevalarına uyma.”[7]
Dava adamı
imkânına göre değil imanına göre hareket eden adamdır. İslâm davası tarihin
birçok döneminde ve şu anda olduğu gibi zorluklar, sıkıntılar ile taşınmıştır.
Geçmişte Nuh, Hud, İsa Aleyhimu’s Selam, Mekke Dönemi’nde Allah Rasulü
ve Ashabı, Ashabı Uhdud, Ashabı Kehf örnekleri ve bugün Arakan, Suriye,
Filistin, Türkistan gibi örneklerde olduğu gibi imkânlar yetersiz hatta yok denecek
kadar az olabilir. Bu vakıalar dava adamının davasını taşımasına etki
etmemelidir. Önemli olan imkânlara göre hareket etmek değil imana göre hareket
etmektir. Bütün nebi, rasul ve onların yolunu takip eden ashabları imkânlarıyla
değil imanlarıyla hareket ederek her zaman imkânlarının üzerinde işlere
Allah’ın izni ile muvaffak olmuşlardır.
Bu konuda
güzel bir örnek Abdullah İbni Mektum RadiyAllahu Anh’dır. Katâde
b. Enes anlatıyor: “Abdullah b. Ümmü
Mektum Kadisiye’de savaşıyordu. Elinde siyah bir sancak, üzerinde çok sağlam
bir zırh vardı. Savaşın şiddetlendiğini fark edince yıllardır özlemle beklediği
şehadet anının yaklaştığını anladı. Çevresinde bulunan arkadaşlarına: Sancağı
bana verin ben körüm, bir yere kaçamam, dedi. Sahabenin şahadeti arzuladığını
anlayan komutanlar isteğini kabul edip İslâm ordusunun sancağını ona verildi.
Farsların karşısına dikilerek ön saflarda savaşmaya başladı. Etraf cehennem
yerinden farksızdı. Ok ve mızraklar havada uçuşuyor, nara ve feryatlar yer ve
göğü inletiyordu. Başlar gövdelerden ayrılıyor, kol ve bacaklar bir taraflara
uçuyordu. Sahabe bütün bunlara aldırmadan İslâm sancağını en ötelere taşımak
için çırpınıyordu. Derken havada uçan oklar vücuduna saplandı, sonra kılıç darbeleri…
Takvimler hicretin 15. yılını gösterirken o tarihe Kadisiye şehidi olarak not
düşülüyordu.”[8] Ümmü Mektum imkânlarına göre değil imanına göre
davasına gönül vermiş ve davası için imkânlarının üzerinde işler ile Rabbini
razı etmiştir.
Dava adamı davasının
aşığı, delisi olan adamdır. Davası onun için her şeydir. Davasını hayatın merkezine
koymuştur. Davası için her şeyi yapar. Davası için yaşar ve davası için ölür.
Davası için deli gibi çalışır, deliler gibi fedakârlık yapar, gayret
gösterir. Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmaz, insanlara aldırmaz, sadece
davasının hâkimiyetini düşünür. Öyle bağlıdır ki davasına insanlar onun davasına
olan bağlılığını anlayamaz. Hasan Basri’nin Sahabe efendilerimiz Rıdvanullahi Aleyhim için söylediği “Siz onları görseydiniz onlar için
delidir derdiniz.” sözünün manası da
bunu ifade etmektedir. Sahabe efendilerimiz davalarına öyle bağlandılar ki ne
kendilerinden önce ne de sonra bu yolda böyle bir nesil yetişmedi. Allahu Teâlâ
daha dünyada iken onların birçoğundan razı oldu. Onlar cahilî bir hayatı
insanlığın medarı iftarı bir asır olan “Asrı Saadet” yaptılar. Uğrunda delisi
oldukları İslâm davetinin âleme taşınması için yeryüzünün en mübarek
mescitlerini ve Allah Rasulü’nün bulunduğu toprakları bırakarak dünyanın dört
bir yanına dağıldılar, yollara düştüler. Cihad meydanlarında bu dava yolunda
hiç bilmedikleri topraklarda şehit oldular.
وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ
مِنْ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُمْ بِإِحْسَانٍ رَضِيَ
اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا
الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيم
“Muhacirlerden
ve Ensar’dan o ilkler, o önde gidenler ve bir de ihsan şuuruyla onlara tâbi
olanlar var ya, Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razıdırlar. Allah
onlara, altlarından ırmakların çağladığı, içinde ebedî kalacakları cennetleri
hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur.”[9]
Dava
adamı sonuca bakmayan adamdır. Dava adamı davasını taşımakla sorumludur. Sonuç
onun elinde değildir. Allah’ın takdiri sonucu belirleyen faktördür. O yapması
gerekeni yapar, tevekkül sahibidir. Davasının sahibinin Allah olduğunu hiç
unutmaz, sahibi Allah olan bir davanın neticesi bellidir. O Allah’ın rızasıdır.
Bu yüzden acele etmez, çalışmasının karşılığını gördüğünde sevinir,
görmediğinde gayretlerini artırır ama asla amellerini neticeye göre
şekillendirmez. Netice Allah’tandır, başarı olursa bu onun hayrınadır,
başarısızlık gibi bir durum olursa bu imtihandır ve bu da onun için hayırdır.
Çünkü dava adamı neticeden değil amellerinden sorumludur. Yeter ki dava adamı
davasına Allah’ın istediği şekilde sarılsın.
إِنَّكَ
لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ
أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ
“Sen sevdiğini doğru yola iletemezsin, ancak Allah
dilediğini doğru yola iletir ve O doğru yola erecekleri daha iyi bilir.”[10]
Dava adamı kendisinin
değil davasının mükemmel olduğuna inanır. Dava
adamının iki günü birbirine eşit olmamalıdır. Her geçen gün kendisini davet
yolunda yetiştirmelidir. Ancak her şeye rağmen her zaman için mükemmel olan İslâm
davasıdır, çünkü o vahiydir. Bu davaya gönül vermiş davetçi ise mükemmel
değildir. O hangi aşamada olursa olsun hataları, yanlışları olan insandır. Bu
yüzden mükemmel olan bir davayı taşısa da dava adamının eksiklerinin olması
normaldir, doğaldır. Önemli olan dava adamının elindeki imkânları davası için
kullanması ve sürekli kendini geliştirmesi, eksiklerini kapatması, bu davaya
layık bir davetçi olmasıdır. Mekke’de daveti taşıyan Sahabe efendilerimiz mükemmel
olmasalar da davalarına güçleri yettiğince bağlandılar ve Allah onlardan ebeden
razı oldu.
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir hadisi
şerifte ise şöyle buyurmuştur:
“Benim sözümü işitip ezberleyen,
kavrayan ve diğerlerine anlatan kulun yüzünü Allah nurlandırsın. Zira fakih olmayan
nice fıkıh taşıyıcıları vardır. Yine kendisinden fakih olan kimselere fıkıh
taşıyan nice kimseler vardır.”
Dava
adamı, bu toplumun ancak dava ile düzeleceğine iman eden adamdır. Toplumun bu hâle
gelmesinin tek nedeni İslâmi hayatın tatbik edilmemesidir. Batı’nın
Müslümanlara aşıladığı “dine bağlılıktan dolayı geri kaldık”, “dinden
uzaklaşarak medenileşiriz”,”Batı medenidir” gibi batıl algıları yok etmek ve
gerçek kalkınmanın, kurtuluşun ancak İslâm ile olabileceğini anlatmak dava
adamının en baştaki görevlerindendir. O, toplumun fikirlerini, duygularını ve
nizamlarını İslâm ile değiştirmek için çalışır. Toplumun İslâm ile değişeceği
konusunda asla şek ve şüphesi yoktur. Çünkü İslâm bireyi, toplumu ve devleti
değiştirmek için gelmiştir. Toplumun İslâm ile değişebileceğinden şüphe etmek
taşıdığı davadan şüphe etmek olacağı için toplumun tepkisi ne olursa olsun o
toplumu her daim değiştirmek için İslâmi davetini taşır.
هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ
الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ
"Dinini bütün dinlere
hakim kılmak için Rasulünü hidayet ve hak dinle gönderen O’dur. Müşrikler
sevmeseler bile."[11]
Dava
adamı İslâmi hayatı başlatmak için çalışan cemaat ile davasını taşır. İslâm
davası tek başına ferdî olarak taşınamaz. Bu hem aklen hem de şer’an doğru
değildir. Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi
ve Sellem bu daveti tek başına taşımamış, dava adamlarından bir kitle
oluşturmak için Daru’l Erkam’ı kurmuş ve buradan davetini yönetmiştir. Çünkü İslâm
davetini taşımak ancak bir cemaat ile mümkündür. Aklen bakıldığında ise küçük
bir dükkânın işletilmesi dahi tek kişi ile çoğu kez mümkün değildir. Tüm
insanlığı ilgilendiren davetin ise tek başına taşınması hem aklen hem de şer’an
mümkün değildir. Bu yüzden dava adamı davasını yeryüzünün tamamına ulaştıracak,
hedefi; âleme daveti taşımak olan bir kitle ile davasını taşır. Birlikten
kuvvetin doğacağını, Rabbisinin ondan bu şekilde razı olacağını bilir ve cemai
çalışmanın gereklerini yerine getirir.
وَلْتَكُن
مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ
وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Sizden, hayra çağıran, iyiliği
emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler
onlardır.”[12]
Dava
adamı sabreden adamdır. İslâm daveti bir ömür boyu imtihanlarla dolu olduğu
için dava adamı mutlaka sabrı kuşanmalıdır. Sabredemeyen hiç kimse dava adamı
olamaz, olsa bile dava adamı olarak kalamaz. Rabbimiz defalarca bizlere sabırlı
olmamızı emretmiş, sabredenlerle beraber olduğunu, sabredenlerin kazanacağını,
kurtulabileceğini bildirmiştir. Sabretmek sessiz kalmak, zulme rıza göstermek,
bir şey yapmamak, durmak, geri çekilmek, dönmek değildir. Sabretmek her şart ve
koşulda davaya bağlı kalmak, davanın hayrı için ileri gitmek, hakkı ayakta
tutmaktır. Bulunduğu hâli korumak, vazgeçememek, devam etmek velhasıl davadan
taviz vermemektir. İslâm düşmanlarının bu davanın yayılmasından rahatsız olduğu
ilk günlerde İslâm'ın ilk şehitleri Yasir ailesine işkence edilirken Allah Rasulü
SallAllahu Aleyhi ve Sellem onları gördü ve şöyle buyurdu:
"Sabredin, ey Yasir ailesi! Sabredin, ey Yasir
ailesi! Sabredin, ey Yasir ailesi! Sizin mükâfatınız cennettir. Sabredin, ey Yasir
âilesi!" Böyle
diyerek sabır tavsiyesinde bulundu onlara. Yasir ailesi
sabretti, işkencelere rağmen vazgeçmedi, davalarına bağlı kaldı ve Allah
onlardan razı oldu.
Dava adamı davasını
ölüm kalım meselesi yapan adamdır. İmanı olanın iddiası, iddiası olanın ideali,
ideali olanın davası ve davası olanın hedefleri vardır. Dava adamı da davasını
hayatın merkezine koymuş, ölüm kalım meselesi yapmış adamdır. Onun en büyük
hedefi davasının hâkim olması ve tüm insanlığın kurtulmasıdır. Bu yüzden Mekke
müşrikleri İslâm davasını bitirmek için çocukları, babaları, köleleri ile
savaştılar, örf ve âdetlerini çiğnediler, iftira attılar, işkence ettiler. Aynı
şekilde Müslümanlar davaları için her şeyi göze aldılar. Anne ve babalarını
karşılarına aldılar, her türlü zulme sabrettiler, gerekince yurtlarını terk
ettiler, öldüler, öldürdüler ama davalarından asla vazgeçmediler. Çünkü her iki
taraf da hangi dava kazanırsa diğer davanın bitecek ve yenileceğini çok iyi
biliyordu. Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem davasını terk etmesi
için yapılan tekliflere aracılık eden amcasına şu şekilde karşılık veriyordu:
“Ey
Amca! Güneşi sağ elime, ayı
da sol elime verseler, gene de ben bu davadan vazgeçmem. Ya bu dava hâkim olur; ya da ben bu
yolda ölürüm…”
Dava adamı her fırsatta davetini taşır. Davet belirli bir
zamana, belirli günlere veya insanlara hapsedilemeyecek kadar genel bir farzdır
ve 7/24 her zaman taşınmalıdır. Evde, okulda, işte, sokakta, çarşıda, pazarda,
meydanlarda, meclislerde, piknikte, yolculukta her an, her yerde yapılması
gereken farzdır. Oturduğu meclislerdeki gayri İslâmi sohbet
ortamlarını, acaba nasıl İslâmi bir sohbete çevirebilirim diye gayret sarf
eder. Bu yüzden dava adamı bulduğu her fırsatta
davetini taşımalı ve insanların hidayetine vesile olmalıdır. Enes RadiyAllahu Anh diyor ki:
“Bir Yahudi genç, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e
hizmet ediyordu. O hastalanınca Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem onu
ziyaret için yanına gitti ve başucuna oturdu. Sonra ona, ‘Müslüman ol’ buyurdu. Genç yanında bulunan babasına baktı. Babası ‘Ebû’l
Kâsım’a itaat et.’ dedi. Nitekim genç, Müslüman oldu. Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem dışarı çıkarken şöyle diyordu: ‘Bu genci cehennem ateşinden koruyan Allah’a hamd olsun.”[13]
Dava
adamı bu yolun zorluklarla dolu olduğunu bilen ve buna katlanan adamdır. Dava
adamı bu zorlukların imtihan vesilesi olduğunu bilir ve bunlara tahammül
gösterir. Bu zorluklar olmadan dava adamı olmanın kıymeti belli olmaz, dava
adamı günahlarından arınamaz, temizlenemez. Bu yüzden bu dava için en fazla
çileli hayatı yaşayanlar nebi ve rasullerdir. Bu bizden önce böyle olduğu gibi
bizden sonra da böyle olacaktır. Ta ki davamızda samimi olduğumuz tespit
edilene ve günahlarımızdan arınana kadar. İşte ümmetin emin bekçisi Ebû Ubeyde RadiyAllahu Anh o zamanki hallerini
şöyle anlatıyor:
“Vallahi bizler, öyle zahmetli bir
haldeydik ki saçları beyazlatırdı. Öyle korkunç bir sıkıntıdaydık ki sıra
dağları darmadağın ederdi. İşte böylesi zorluklardan ve sıkıntılardan geçiyor,
bunların akışında yüzüyorduk. O belaları sıvı olarak içiyor, katı olarak
çıkarıyorduk. Burunlar üzerimize kibirle dikilip sürtülüyordu. Kalpler bize
karşı kin ve nefret ile doluyordu. Dudaklar, tuzaklar ve entrikalar ile
ısırılıyordu. Sabahları akşamı, akşamları da sabahı beklemiyorduk. Hayattan
ümidimiz kesilmedikçe hiçbir işimiz gerçekleşmiyordu…”
Dava
adamı davetin en önemli ve öncelikli farz olduğunu bilir. Davet farzı olmadan
hiçbir farzın yerine getirilmesi, haramlardan uzaklaşılması mümkün değildir.
Davet olmadan insanlar Allah’ı, Rasulullah’ı, Kur’an’ı tanıyamaz; namaz, zekât,
oruç ve diğer farzlar anlaşılamaz, haramlardan uzaklaşılamaz. Davet olmasaydı İslâm
bugünlere kadar gelemezdi. Bu yüzden dava adamı daveti tüm farzların kendisi
ile tamamlandığı farz olarak bilir ve böyle davasına sarılır. Dava adamının
eliyle birinin İslâm’a iman etmesi, İslâm üzere yaşaması dünya ve
içindekilerden daha hayırlıdır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem
şöyle buyurmuştur:
“Allah’ın senin elinle bir adamı hidayete erdirmesi, senin için üzerine
güneş doğan her şeyden daha hayırlıdır.”
Dava
adamı bu yolda başına gelen her şeyi hayır bilir. Bu dava öyle mübarek bir
davadır ki bu davayı taşıyan her dava adamının tüm hâlleri onun için hayırdır.
Allah’ın bizim için takdir ettiğinin dışında hiçbir şey bizim başımıza gelmez.
Dava taşımak ne eceli kısaltır ne de rızkı azaltır. Ancak bu yolda ölmek şehadet,
yaralanmak gazilik, sürgün edilmek hicret, hapsedilmek ise halvet, Allah ile
olmaktır. Yani bu yolda ayağımıza batacak iğneden, boynumuz vurulmasına,
attığımız adımdan, söylediğimiz her kelimeye kadar her şey hakkımızda sadece
hayırdır. Bu yüzden yeryüzünün en önemli, en değerli ameli ve Allah için
yapabileceğimiz en kıymetli amelimiz O’nun davasını taşımaktır.
Dava adamı davetsiz toplumların helak olacağına inanır. Davet
bireyin, toplumun ve devletin dünya ve ahiretteki konumunu belirleyen en önemli
etkenlerdendir. Birey, cemaat, toplum ve devlet davete verdiği değere göre
konumunu belirler. Davet toplum için
hayattır. Davetin olmadığı bir hayat anlamsız, değersiz, basit bir hayattır.
Böyle bireyler, toplumlar ve devletler Allah’ın azabına uğramış ve helak
olmuşlardır. Bu Rabbimizin Sünnetullahı’dır. Abdullah İbni Mesud RadiyAllahu Anh’dan rivayet edilmiştir,
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem
şöyle buyurdu:
“Beni İsrail’de ilk eksiklik şöyle oldu: Bir kişi diğeriyle
görüştüğünde ona ‘Ey falan! ALLAH’tan kork, yaptığın işi bırak, çünkü o iş
senin için helal değildir.’ derdi. Sonra başka bir gün, o dinlemediği hâlde
onunla olan ilişkileri yüzünden eskisi gibi onunla yiyip içmeye, düşüp kalkmaya
devam etti. Umumi olarak böyle yapmaya başladıkları zaman (emr-i bi’l ma’ruf ve
nehy-i ani’l münker terkedildiği zaman) Allahu Teâlâ itaatkârların kalbini,
isyankârların kalbi gibi sertleştirdi. Sonra
Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem İsrailoğullarından
kâfir olanlara hem Davud’un hem de Meryem oğlu İsa’nın dili ile lanet olundu.
Bunun sebebi isyan etmeleri ve hakkın sınırını aşmış olmalarıydı. Onlar,
birbirlerini yaptıkları fenalıktan alıkoymazlardı… sonra çok ısrarlı bir
şekilde, ‘İyiliği
emir ve kötülükten nehiy etmeye, zalimi zulmünden alıkoymaya, (onu) hakka getirmek
ve hak üzere tutmak için çalışmaya devam ediniz’ diye emretti.”[14]
Dava adamı
karşılığını sadece Allah’tan bekleyen adamdır. Dava adamı Rabbini razı etmenin
dışında hiçbir karşılık beklemeyen adamdır. Amellerindeki tek gaye Rabbini razı
etmektir. Dava adamının bunun dışında hiçbir beklentisi olamaz. Dava adamının
amellerinin karşılığı cennettir. Bu dünyada yapılan amellerin cennetten daha
güzel bir ücreti yoktur. Bu yüzden dava adamları cennete davet ederler,
karşılığı cennet olan davaya çağırırlar.
Akabe biatlerinde Allah Rasulü Ensar’dan istediklerini istemiş sonra
Ensar adına Abdullah b. Revaha söz alarak, “Yâ Rasulallah! Bunları söylediğiniz tarzda
yaparsak bize ne var?” diye sormuş cevap olarak Allah Rasulü ise sadece “Cennet var!” demiştir.
Dava adamı müjdelenmiş garip
adamdır. Dava adamı insanların üzüldüklerine üzülmez, sevindiklerine ise
sevinmez. Allah yolunda başına gelenleri hayır bilir, dünya nimetlerinin
verilmemesinden şikâyet etmez. Hayat onun için her anı dava için harcanan nakit
misali değerlidir. Davanın, davetin olmadığı hayatları kıymetsiz görür. Topluma
göre değil, davasına göre hareket eder. Bu yüzden insanlar onu garip görür,
garip karşılar. Amr bin Avf RadiyAllahu Anh Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu naklediyor:
“Din garip başladı
(yani insanlara yabancı idi.) Başlangıçta olduğu gibi yakında yine insanlara
yabancı olacaktır. Dini yaşadıklarından dolayı garip ve tuhaf görülen
Müslümanlara müjdeler olsun. Onlar, benden sonra insanların bozduğu, benim
yolumu ıslah edip düzelteceklerdir.”[15]
Dava adamı
insanlara değil, insanları bu hâle getiren sisteme ve günahlara düşmandır. O
cennete çağıran bir davetçidir. İnsanların İslâm ile değişeceğine iman eder. Bu
yüzden hikmetle, en güzel öğüt ile onları davet eder. Nefsi hareket etmez,
kendisine ne yapılırsa yapılsın hikmeti elden bırakmaz. O en güzel şekilde
mücadele eder.
ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ
بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ
“Rabbinin
yoluna hikmetle ve güzel bir nasihatle davet et ve onlarla en güzel bir biçimde
mücadele et.”[16]
Abdullah RadiyAllahu
Anh diyor ki:
“Ben sanki Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’i görür gibi oluyorum. O bir peygamberin başına gelen olayı
anlatıyordu. Kavmi onu o kadar dövmüşlerdi ki, kan revan içinde bırakmışlardı.
O yüzündeki kanı siliyor ve ‘Allah’ım! Kavmimi bağışla. Çünkü onlar bilmiyorlar.’
diyordu. (Buna benzer bir olay Uhud Savaşı’nda bizzat Peygamber SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in başına gelmişti.”[17]
Dava adamı
İslâm şahsiyetine sahip örnek olan adamdır. Dava adamı her zaman davasını
temsil ettiğini hatırlar, ona göre davranır. Sıradan bir insan gibi hareket
edemez. Onun yaptıkları temsiliyet ifade ettiği için o her hâline aşırı dikkat
eder. Amel sözlerin efendisidir, düsturu ile hareket eder. Söyledikleri kadar
yaptıkları ile de örnektir. Yapmadığı şeyleri anlatmaz. O davasını yaşayarak da
tebliğ eder. İnsanlar ona bakarak davasının hayrını görebilir. Her
konuda örneğimiz Allah Rasulü SallAllahu
Aleyhi ve Sellem gibi davet,
insanların işleri, siyaset gibi işlerle uğraşırken Allah’a kul olmaya gayretli,
Kur’anla, namazla, duayla, infakla ve diğer ibadetlerle Allah’ı razı etmeye
çalışır. Riyadan, kibirden, gururdan,
haset, gıybet, dedikodu vb. haramlardan şiddetle uzak durur. Farzlar kadar nafilelere
de önem vermeye çalışır…
Dava adamı İslâm’ın yeniden
yeryüzünde hâkim olacağına iman eder. Bu
Allah’ın vaadi, Rasulü’nün müjdesi, insanlığın umududur. Nasıl bu dava dün
yeryüzüne hükmetti ise bugün de aynı şekilde yeniden hükmedecektir. Bu vaadin
yerine gelmesi davanın sahibi Allah’a göre çok kolaydır. Dava adamı buna
inanır, bundan asla yeise düşmez, her ne yaşarsa yaşasın bunun gerçekleşeceğine
olan inancı değişmez. Allah Rasulü SallAllahu
Aleyhi ve Sellem kendisine eziyet edildiğinde bu duruma üzülen kızı Fatıma RadiyAllahu Anhâ’ya şöyle diyordu:
“Ey kızım ağlama! Allah senin babanı
öyle bir dava ile gönderdi ki; kerpiçten ya da kıldan yapılmış ne kadar ev
varsa onun sebebiyle ya aziz olacak ya da zelil!”[18]
İslâm davasını yüklenmek, bu dava
ile dertlenmek yeryüzünün en büyük nimetidir. Yeryüzünün tamamını değiştirmek
isteyen bir dava adamının hedefleri, idealleri her zaman büyüktür. Amelleri bu
hedefi gerçekleştirecek düzeyde olmalıdır. İnsanların tamamı Allah'a ve Rasulü’ne
iman etsin diye bu davayı taşıyanlar korkaklık gösteremez, tembel olamaz,
cimrilikten uzak durur, ciddi ve fedakârdırlar. Bu yolda mücadele eden dava
adamları İslâm’a tam bir bağlılık ile bağlanır ve onun için yaşarlar.
Her kim de bu davanın gereklerini hakkıyla yerine
getirmezse, önceliğini başka işlere vermişse, şüphesiz dünya onun için
sıkıntılı bir hâl alacak, daralacak, kendisini saçma mazeretler ile aldatacak,
dünyanın geçici menfaatinin esiri olacak, kısır bir döngüde dönüp duracaktır. Dava adamı olmayanlar ise nefislerinin, şeytanın ve tağuti
sistemlerin kurbanı olmaya, dünya nimetlerine bağlanmaya, boş ve faydasız
işlerin peşinden koşmaya mahkûmdurlar.
Son olarak şunu söyleyebiliriz ki dava adamı demek,
düşüncelerinde, amellerinde, insanlarla ilişkilerinde, yönetimde kısaca hayatın
her alanında Allah’a kul olmaya çalışan adamdır. Ya İslâm davamız ile var
olacağız hem dünyada hem de ahirette kurtulacağız ya da bu davadan uzak bir
hayat ile yok olup gideceğiz. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır.
كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ
تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنْ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ
“Sizler,
insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmetsiniz. Ma’rufu emreder, münkerden
nehy eder ve Allah’a iman edersiniz.”[19]
[1] Ahzab Suresi 45-46
[2] Fussilet Suresi 33
[3] Tirmizi
[4] Enbiya Suresi 25
[5] Muhammed Suresi 7
[6] Yusuf Suresi 108
[7] Şura Suresi 15
[8] Müsned, Zehebî, İbn Cevzi
[9] Tevbe Suresi 100
[10] Kasas Suresi 56
[11] Tevbe Suresi 33
[12] Ali İmran Suresi 104
[13] Buhari
[14] Ebu Davud
[15] Tirmizi
[16] Nahl Suresi 125
[17] Buhari
[18] Ahmed
[19] Ali İmran Suresi 110


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış