Laik Batı
medeniyeti, kendi sömürge çıkarları için bilim üzerindeki en üstün otoritenin
İslâm’ın vahyi olduğu gerçeğini İslâm nizamından/sisteminden çıkarmayı
amaçladı. Bilginin laikleştirilmesi düşüncesi Müslümanların gizli düşmanı
olarak işlev görmüş, ümmetin
İslâmi inancının ve kimliğinin içi boşaltılmıştı. Böylece İslâm’ın oluşturduğu
şeriata dayalı medeniyet solmuş, yerini Batılı materyalist medeniyet almış
oldu.
Eğitimin amacının
ne olduğu ve bir topluma ve medeniyete getirilerinin ne olduğu açık bir şekilde
anlaşılmadan sahih bir eğitim sistemini inşa etmek mümkün değildir. İlk önce
buna netlik kazandırılırsa -ki ana mesele budur- o zaman onun altında yer alan
meseleler de, eğitim siyaseti, öğretilecek dersler, öğretim metotları vs. bu temel
üzerine şekillenecektir. Doğru yaklaşım bu olmalıdır. Ne yazık ki bugün çoğu
İslâm beldesi eğitimin hedefine dair açık bir fikre sahip olmadan, alt ve
teknik meselelere odaklanıp kalmışlardır.
Hizb-ut Tahrir’in
hazırladığı Hilâfet Devleti’nde Öğretim Nizamının Esasları kitabında, “Eğitim
İslâm ideolojisini ve kültürünü Müslüman çocukların kalbinde muhafaza etmenin
metodudur.” denilmektedir. Zira kültür bir milletin varlığının ve bekasının
belkemiğidir. Bir medeniyeti inşa eden, hedeflerini ve gayelerini belirleyen ve
yaşam tarzını başka milletlerinkinden ayırt eden eğitimdir. Eğer bu kültür
unutulursa, bu ümmet de başkalaşarak farklı bir ümmet olacaktır. Böylece onun
gayesi ve yaşam tarzı değiştiği gibi tarihi de başka ümmetlerin tarihinin
arkasında kaybolup gidecektir.
Bu nedenle bu
yazıda müfredat tartışmaları, öğrenci kalitesi veya eğitim olanaklarının
yokluğu gibi genel eğitimsel sorunlardan bahsetmeyeceğim. Bu konular zaten
bugüne kadar yapılan yüzlerce seminer ve konferansta fazlasıyla konuşulmuştur.
Ancak bu yazıda daha çok temel hasar
üzerinde duracağım. Buradaki temel hasardan şunu kastediyorum: “Eğitim için benimsenmiş yanlış amacın yol
açtığı hasar.” Zira tüm İslâm beldelerinde ve hatta dünya genelinde eğitim krizinin ana müsebbibi budur.
İslâm Dünyasında Eğitimin Amacını Çarpıtan Laikliktir
Günümüz eğitim
sisteminde bilginin laikleştirilmesi ümmet üzerinde muazzam kötü bir etki
oluşturmuştur. Batılı sömürgeciler Arap dünyasında, yani İslâm dünyasının
kalbinde, İslâm’a tamamen zıt olan laik akideyi teşvik etmek için kasten
Arapçadaki علم kelimesinin kökünü laiklik anlamına gelen علمانية kelimesiyle
bağdaştırdılar. Bununla laiklik için kullanılan Arapça terimin, kalkınmak için
gerekli çağdaş bilgiyi yani ilmi temsil etmesini hedeflediler. Bu gerçekten de
büyük bir aldatmacadır. Çünkü onların dilindeki “sekülerizm” hiçbir şekilde
“bilgi veya ilim” ile alakalı değildir. Aksine bu terim, Batı’nın insan, hayat
ve kâinat hakkında benimsemiş olduğu hatalı bir fikri temsil etmektedir.
Bu aldatmacanın
etkisi çok büyüktür. Bununla İslâm beldelerindeki eğitim sistemlerine liberal
değerler ve laiklik bulaşmıştır. Böyle olunca da entelektüellerin İslâm ve
ümmetle bağı kopmuştur. Zira akademisyenler, eğitmenler, entelektüeller İslâmi
siyasi düşünce yerine laik bilimsel düşünce ve Batılı bilimsel metotları
benimseyince, ümmetin sorunlarını anlayamaz hâle geldiler.
Bu laikleşme süreci
ile kişiler ve kurumlar kapitalist ideolojiyle bütünleştirilmiş ve Batılılar
ile birlikte günümüz modern eğitim dünyasının ana etkenini oluşturmuşlardır.
Sonucunda ise eğitimde pragmatizmin gelişmesine yol açmışlardır. Bunun
yansımasını eğitimin hiper-materyalist amacında görmekteyiz. Bu durum
şahısların bilgisini artırmak ve kalitesini geliştirmek hedefinden çok uzak bir
durumdur.
Bu yüzden her ne
kadar Batılılar bilginin laikleştirildiği bu çağın adını “Bilgi Çağı” koymuş
olsalar da bu çağ, insani, iktisadi, ahlaki, siyasi ve sosyal krizleri
çözmekten tamamen acizdir. Günümüzde bilim ve teknoloji üretimi inanılmaz bir
hızla ilerliyor, fakat buna rağmen iyi bir dünya oluşturmada kifayetsiz kalınıyor.
İnsanoğlu sürekli bilimsel ilerlemeler kaydediyor fakat aynı zamanda sürekli
krizler de üretiyor.
İşte eğitimin
gerçek maksadına verilen bu hasar, İslâm beldelerinin eğitim sistemlerine bir
kanser gibi yerleşmiştir. Bu ur yani laiklik; eğitim sisteminin içine sinsice
nüfuz etmiş ve başka yıkıcı amaçları sızdırmak için de bir giriş kapısı
aralamıştır.
İslâm beldelerini vuran en az üç çeşit yıkıcı amaç vardır. Bunları şöyle
sıralayabiliriz:
1-Sömürgeciliğin Bir Parçası Olarak Yabancı Eğitim
Sisteminin Beldelerimize Sızması
Bugün Batı
dünyasının “aşırı eğilimler” veya “terörle mücadele” kisvesi altında İslâm’ın
yeniden canlanmasını engellemek için ciddi bir plan dâhilinde çalışmaları
olduğu aşikârdır. Onlar sırf İslâm beldelerindeki dâhili sorunlardan dolayı
İslâm beldelerindeki eğitim müfredatını değiştirecek değiller. Aksine İslâm
beldelerinde kendi hegemonyalarını muhafaza etmek onların asıl amaçlarıdır.
İslâm beldelerini baskı altında tutmak için birçok yola başvurmaktadırlar.
Mesela dinler arası diyalog konferansları yaparlar, düzenli olarak İslâm
beldelerinde müfredat değişikliği önererek dinler arası ilişkileri
sıkılaştırmak isterler. Bu değişiklikleri bizatihi devletler üzerinden değil,
AB ve BM gibi kuruluşların eğitim standartları, IMF ve Dünya Bankası gibi
uluslararası finans kurumları ve UNESCO, UNICEF gibi uluslararası
organizasyonların vereceği hibeler karşılığında talep ederler.
İslâm dünyasındaki
eğitim sistemlerini laikleştirme gündemi son yıllarda daha da şiddetlenmiştir.
Gerçekten de, inceleyen herkes bu müfredat değişikliklerinin sinsice yayınlan
özellikle de gençliğin dimağlarına nüfuz eden gizli bir hastalık olduğunu
görecektir. Bu müfredat değişikliği dalgası tüm İslâm beldelerine ve bilhassa
İslâm medeniyetinin merkezi olan Arap dünyasına sözde “aşırı eğilimler”,
“terör” ve “radikalizmle” mücadele adı altında ulaşmakta ve bize ait olan
değerleri silip süpürmektedir. Mesela Suudi Arabistan hükümeti, 11 Eylül’den
sonra “Vela ve Bera” konusunu tümüyle tevhit dersinden çıkarmıştır. Fas, ülkede meydana gelen patlamaların
ardından cihat kelimesinin tüm ders kitaplarından çıkarılması için çağrılar
yapmaktadır. Türkiye’de, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi 7. sınıf
öğrencilerine laiklik “Din ve Vicdan Özgürlüğünün Garantisidir.” şeklinde
öğretilmektedir. Öte yandan tarih derslerinde İslâm’a ve Müslüman yöneticilere
karşı iftiralar hakikat gibi aktarılıp böylece gençlik İslâmi tarih ve
kültürden koparılmaktadır.
Türkiye’de Milli
Eğitim Bakanlığı’nın hazırladığı ve kamuoyu ile paylaştığı ilköğretim, ortaöğretim
ve lise ders müfredatına cihat kavramı eklenmiştir. Milli Eğitim Bakanı İsmet
YILMAZ müfredatta olmayan cihat kavramının yeni müfredata eklenmesini şu
şekilde açıkladı: “Cihat, bizim dinimizde
bir unsur, dinimizde var. MEB’in görevi her kavramı hakkıyla, olduğu gibi doğru
şekilde öğretmektir. Yanlış olarak algılanan, görülen veya öğretilmiş olan
şeyleri düzeltmek de bizim vazifemizdir.” Cihat kavramının Milli Eğitim
müfredatına girmesini sorgulayan ve niçin konulduğuna anlam veremeyenlere karşı
ise bakan YILMAZ şu cevabı veriyor: “Kafanızda
bir soru var, cihat kavramını niçin öğrencilerin öğrenmesini istiyorsunuz?
Cihadın gerçek anlamı ülkenizi sevmektir, vatanınızı sevmektir, milli birlik ve
beraberliğe hizmet edecek her ne gerekiyorsa o konuda faaliyet göstermektir.
Kırmak, dökmek, savaşmak bunun içine girmez. Dolayısıyla cihadın ne olduğu ve
ne olmadığının öğretilmesinin de bizim bakanlığımızın asli görevleri arasında
olduğunu düşünüyoruz.”
Türkiye Milli
Eğitim Bakanlığı’nın asli görevi gerçekten kavramları hakkıyla olduğu gibi
insanlara öğretmek olsaydı, demokrasiyi tanımlarken onun seçim olduğunu
söyleyerek insanları kandırmamış olması gerekirdi. Demokrasinin bir düşünce ve
yönetim sistemi olduğunu ve bunun kaynağının da kâfir Batı olduğunu anlatırdı.
Dolayısıyla eğitimi laikleşmiş Türkiye, müfredatı belirlerken laik düşünceyi
esas alarak çalışma yapıyor. Cihat kavramını da bu şekilde tarif etmeye
çalışıyor. Kuruluş yıllarından bugüne laik Kemalist iktidarlar cihat kavramını
resmî olarak eğitim müfredatlarına koymadılarsa da kafaları bozuk ilahiyatçılar
ve sosyologlar üzerinden cihada bir tarif yükletmeyi de ihmal etmediler.
Kavramı aslından ve zemininden saptıran bu kişiler, cihadı lügat anlamında
(ceht etmek, çalışmak, gayret etmek) anlamlarında sıkıştırıp durdular. Hâlbuki İslâm
cihada net ve açık bir şer’î tarif yüklemiştir. Cihat; İslâm’ın yayılmasındaki
maddi engellerin ortadan kaldırılması için kıtal yani savaş yapmaktır. Bu işi
ise bizatihi devlet yapar. Devletin olmadığı yani halifenin olmadığı bir
dönemde de cihat var mıdır sorusunun cevabı evet vardır. İslâm topraklarından
bir parça Batılı kâfirler tarafından işgal edilirse o toprakta yaşayan tüm
Müslümanlar işgale karşı savaş ile mukabelede bulunurlar bu da cihattır. Ve İslâm
cihadın kıyamete kadar bitmeyip devam edecek farz bir amel olduğunu
söylemiştir. Müslümanlar onların kafa karıştırıcı tariflerini değil İslâm’ın
yüklediği net ve açık tarifi aldılar ve sahiplendiler. Kâfirler işgal ettikleri
beldelerde Müslümanların direnç ve azmi ile karşılaşınca cihadı aslından
saptırmak için ellerinden geleni yaptılar. Yerli işbirlikçiler işgal edilen
mübarek beldelerde yaşananlara kayıtsız kaldı, böyle olunca da Müslümanlar
tarihlerine ve özlerine öykündüler. Yani kâfirlerin hakkından gelen kuvveti
özler oldular. İşte o kuvvet cihattır.
Bir yandan Batı’nın
Hilâfet ve cihat kavramı üzerinden yürüttüğü kara propaganda başarısız oldu
diğer yandan da yerli işbirlikçilerin bu gayretleri sonuçsuz kaldı. Durum böyle
olunca Türkiye şimdi daha milliyetçi, vatancı kendi tabiri ile “yerli” değerler üzerinden cihada başka bir anlam
yüklemek zorunda kaldı. Cihadı resmî literatür ile tarif etti ve şöyle dedi:
“Cihat vatanı sevmektir” Eğer cihat vatanı sevmek olsaydı Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem vatanını (Mekke) terk eder miydi ve de Medine’ye hicret
eder miydi?
Müfredat
değişikliği konusuna BAE, Kuveyt, Ürdün
ve Yemen ülkelerinden de örnekler verilebilir. Mesela Yemen’de müfredat
değişikliği ile ilgili bir konuda bakanlar şu şekilde azarlanmaktadır: “Amerika’dan tercüman gelmeden önce
müfredatımızda değişikliği gerçekleştirmek zorundayız. Çünkü biz Müslüman bir
halkız. Dindarlığımızın dozajını azaltmak bize zarar vermez!”
Yine Ürdün’de yapılan değişiklikler, artık
okul kitaplarındaki resimlerde erkeklerin sakalına ve kadınların başörtülerine
kadar uzanıyor. Hatta Ürdün’de Leyl Suresi’ni anlatan bir ders tamamıyla
kaldırılıp yerine yüzme konulu yeni bir ders getirildi. Cezayir’de eğitim bakanı 2016 yılında, ilkokul müfredatından
Kur’an’ın dili olan fasih Arapçayı çıkartmayı ve yerine Cezayir sokak dilini
koymayı önerdi. Tunus’ta eğitim
bakanı, mutluluğu teşvik etmek için karma okullarda matematik ve fizik
konularının azaltılıp dans ve müzik derslerine ağırlık verilmesi gerektiğini
belirtti. Bu durumlar Endonezya, Pakistan, Bangladeş ve Afganistan gibi
dünyanın tüm Müslüman ülkelerinde de farklı değildir.
Bugün yanıltıcı
“terör” ve “aşırı eğilimlere” karşı mücadele hikâyesinin hız kazanmış olması,
son zamanlarda İslâm dünyasındaki eğitimin daha yoğun bir şekilde
laikleştirilmesinin nedenini oluşturmaktadır. Örneğin 2010 yılında, Bangladeş’te, Awami rejimi eğitim
politikasını “modernleşme” kisvesi altında gözden geçirdi ve eğitim sistemini
daha fazla laikleştirmek için yeni bir eğitim komisyonu kurdu. Hükümet kasten
Eğitim Bakanlığına, Milli Eğitim Komitesine ve Milli Müfredat Koordinasyon
Komitesi’nin kilit pozisyonlarına büyük oranda laik, ateist ve Hindu kişileri
atarken, Qadiyani tarikatı mensuplarına da İslâmi ders kitaplarını yazma ve
düzenleme sorumluluğunu verdi. 2006 yılında Pakistan hükümeti eğitim sistemindeki İslâmlaşma oranını düşürmek
için eğitimde bir dizi reformlar ilan edip bir de Pakistan Eğitim Çalışma
Kolu’nu (PETF) kurdu. Ayrıca, öğretmenlerin çoğu yabancı kuruluşlarda veya Batı
tarafından finanse edilen kurumlarda eğitilmektedir. Ekim 2001’de ABD savaşı
başladığından beri Afganistan’da
gençliğin zihnini sömürgecilerin tercihlerine göre şekillendirmek için USAID
(ABD hükümetinin STK’sı) Afganistan’daki eğitim programlarına en az 868 milyon
dolar harcamıştır. Bununla birlikte örneğin Esmâu’l Hüsna ve cihat vb. konuları
içeren İslâmi dersler okul kitaplarından çıkartılmıştır.
Endonezya’da,
İslâm’ın laikleştirilmesi ılımlı İslâm aracılığı ile yürütülmektedir. 2016’dan
beri tatbik edilmekte olan yeni İslâmi eğitim müfredatı sözde barışçıl,
hoşgörülü ve ılımlı bir İslâm’a vurgu yapmaktadır. Hakikatte ise bu yaklaşım
cihadı, Hilâfet’i ve şer’î hükümleri destekleyen İslâmi siyasi fikirleri
reddeden bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım bir yandan da liberalizm veya başka inanç
ve düşüncelerden kaynaklanan gayri İslâmi fikirleri, “kültürel çeşitlilik”
kisvesi altında benimsemektedir. Böylece sömürgeci planlar Arap dünyasından
Uzak Doğu’ya kadar tüm İslâm dünyasındaki eğitim sistemlerinin içine sızmıştır.
Laiklik vebası İslâm beldelerine farklı yollar ve farklı şekillerle girmiştir.
Müslümanların yöneticilerinin itaatkârlığı ve eğitim vizyonundan yoksunluğu da
bunu desteklemiştir.
2-Eğitimin Sermayeleştirilmesi ve Ticarileştirilmesi
İslâm ülkeleri
eğitimini ticari amaçlar uğruna özelleştirmek için çok çalıştı. Bu gerçekten
eğitim için yıkıcı bir iştir ve beldelerimizde tefecilik üzerine kurulu liberal
kapitalist iktisadın tatbik edilmesinin bir sonucudur. Böylece İslâm
beldelerindeki eğitimin gerçek amacı baltalanmıştır. Hakikaten de kapitalizmde
küreselleşmenin mecbur kıldığı bazı şeyler vardır: Birincisi, her ülke liberal
ekonomik sistemini -sloganı da serbest ticarettir- benimsemek zorundadır.
İkincisi, tüm kamu sektörleri özelleştirilmelidir. Üçüncüsü, devlet, pazar
ekonomisi sisteminin bekasını garantilemek zorundadır. Bu üç şartın eğitim
dünyasına ciddi etkileri olmuştur. Örneğin eğitimin özelleştirilip özerk kılınması
eğitimde pahalılığa yol açmış ve onu kamu malı yani halkın malı olmaktan
çıkarmış, sadece varlıklı olan belirli bir kesime has kılmıştır.
Bu durum
küreselleşme akımıyla el ele yürümüş ve eğitimin metalaşmasına yol açmıştır ki
şu anda eğitim üçüncül sanayi olarak görülmektedir. Bu akımı başlatan ise Dünya
Ticaret Örgütü’dür. Eğitimi, Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS) aracılığı
ile üçüncül sanayinin bir sektörü olarak yerleştirmiştir. GATS, on iki hizmet
sektörünün liberalleştirilmesini düzenlemektedir. Bunlar sağlık hizmetleri,
bilgi ve iletişim teknolojisi, muhasebe hizmetleri, yükseköğretim, hayat için
eğitim ve diğerleridir.
Kapitalizm
gerçekten de bilgiyi bir ticari meta veya emtia yaparak, aşağılamıştır.
İlişkilerde bilginin kapsamı da sürekli olarak ekonomik değeri ile
ölçülmektedir. Bilgi alanındaki tüm başarı veya başarısızlık ekonomik
kategoriyle ölçülmektedir. Ülkelerde çok sayıda mezun işsiz kalınca ne öğretim
metodu ne de öğretmenler, bu durumun maddi bir etkisi var mı yok mu şeklinde soru
sorulur.
3-Profesyonellik, Bireysel Beceri ve Entelektüel Eğlence
Eğitimin yanlış
amaçları arasında bunlar da yer alıyor ve bunlar doğrudan kapitalist
değerlerle, örneğin ferdiyetçilikle alakalıdır. Eğitim daha çok ferdî başarı
için ferdî hayalleri ve kısa süreli menfaatleri gerçekleştirmek için bir araç
olarak görülmektedir. Bunların hepsi şahsi, ailevi menfaat ve başarı içindir.
Zira kapitalizme göre, dar bir anlayışla başarı, sırf maddi istikrar sağlamak
için sadece iş ve bazı mesleklerle alakalıdır. Kapitalist laik değerler
bireysel başarının zirvesi olarak kabul edilmektedir. Küresel kapitalizmin
ortaya çıkmasıyla kutsal kabul edilen değerler de yer değiştirmiş; dinî ve
geleneksel değerler toplumun dışına itilmiş, böylece maddi değerler, tatmin ve doygunluğu,
yaşam tarzlarını belirleyen hâkim güç hâline gelmiştir.
Geniş açıdan
bakıldığında eğitimin işlevinin mümkün olduğunca çok meslek sahibi ve uzman
yetiştirmek olduğunu zanneden işadamları ve kurum yöneticilerinin var olduğu
görülür. Bu bakış açısı düzeltilmek zorundadır. Çünkü eğitim sadece bilgi ve
teknoloji aktarmak, sonra da iş gücü olmaya hazır meslek üretmek veya küresel
şirketlerin sanayilerinde kullanılmak üzere dahi yetenekler ortaya çıkartmak
değildir.
Bu bakış açısını
belli ki kapitalist elit, kendisi üretmiştir. Delili de 2016 yılında araştırma
şirketi McKinsey & Co’nun 77 şirket ve 6 bin kişi üzerinde yaptığı
ankettir. Anket sonucu dünyadaki elit kapitalist şirketlerin sınırlı sayıda
dahi yetenekler için çetin bir rekabet savaşı yürüttüğünü doğrulamaktadır. Bu
durum eğitimin değerini düşürüyor, zira eğitim sadece iş rekabeti ve
teknolojide üstünlük için gerekli olanları elde etmek maksadıyla bir araç
olarak kullanılmaktadır. Üstelik ne millet ne de devlet için değil, sadece bir
kaç sermaye sahibinin menfaati için… Bu bakış açısı sadece eğitimi aşağılamakla
kalmıyor, milletin maslahatına ve devletin egemenliğine de zarar veriyor. Zira
bu uzmanlık ve bilgiye olan sadakati şanlı bir medeniyet üretmek yerine maddi
kazanca ve sermaye şirketlerine teslim etmek demektir.
Bu üç çeşit yıkıcı
eğitim amacı Müslüman toplum üzerinde zararlı sonuçlar oluşturmaktadır. Şurası
kesindir ki dinden uzaklaştırılmış ve sadece ticaret metaı olarak var olan bir
eğitim, halkın izzetini ne iyileştirir ne de yükseltir. Aksine eğitim sistemi
yabancı sömürgecilerin ajandalarına hizmet eder, şirketlere kâr üretir ve
fertler için ferdî başarı/profesyonellik vs. üretir. Buna ilaveten sadece ferdî
amaçlara odaklanan bir eğitim sistemi ancak şahsi başarısı için iş bulabilmeye
güç yetiren fertler yetiştirir, fakat edep ve ahlak vermekte başarısız kalır.
Nitekim böylece yeni nesil genç Müslümanların birçoğu uyuşturucu, zina, kavga
gibi birçok sosyal hastalığın tuzağına yakalanmaktadır. Böylesi bir durum çok
açık ve net olarak izzetli bir toplumun kalkınmasından, gelişmiş ve egemen bir
devletin niteliklerinden çok ama çok uzaktadır.
Eğitimin Amacı
Genelde
akademisyenler ve öncü kanaat önderleri kitaplarında ve konuşmalarında eğitimin
amacını iyi insan yetiştirmek olarak kuramlaştırmışlardır. Türkiye’de ise
eğitimin genel amacı “vatanını milletini seven vasat bir insan, vatandaş
yetiştirmek.” olarak tarif edilmiştir.
Peki, iyi veya
medeni insan kim? Vasat vatandaş kim?
İslâm’a göre
Allah’ı bilen, kendini bilen, Peygamber Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i kendine en güzel örnek olarak seçen,
Peygamberin varislerinin yolundan yürüyen ve İslâm’ın belirlediği diğer
kriterler iyi bir insanı oluşturur. İyi bir insan, aynı zamanda kendi
potansiyelini ve işini geliştirmeyi de bilmeli, zira bu potansiyel kendisine
Allah Subhanehû ve Teâlâ’dan bir
emanettir.
Dahası İslâm’da
ilim çok yüce bir değere sahiptir. Eğitimi veya bilgiyi bir metaya dönüştürmek
kendi kendini aşağılamaktır. İmam Gazali Rahimehullah Bidayetu'l-Hidaye
adlı kitabının önsözünde şöyle diyor: “İlim
talep ederken, amacın rekabet etmek, övünmek, yaş ve fazilet açısından seninle
aynı seviyede olanları geçmek, başkalarının gözüne girmek ve dünya nimetlerini
yığmaksa, o zaman kendi dinî fıtratını ve kendini harap ve ahiretini bu dünya
[mutluluğu] karşılığında satmak için uğraşıyorsundur...”
Peki eğitimin
amacını iyi insan, vasat vatandaş yetiştirmek olarak tarif edenlere
baktığımızda ne görüyoruz: Mesela daha 4 sene öncesine kadar Türkiye’de
özellikle eğitim ve hizmet sektöründe çok etkin olan bir hareket vardı
biliyoruz. En iyi insan nerede yetişir diye sorulsa herkes Gülen hareketinin
okulları, yurtları, dershaneleri vb. kurumlarını gösterirdi. Bu kurumlarda
yetişen gençler özellikle belirli kategorik sınıflandırmaya tâbi tutuluyor ve
belirli hedeflere idealize ediliyorlardı. Bir de baktık ki bu eğitim ortaya iyi
insan yerine bir canavar çıkardı. Başka bir şey beklenebilir miydi? Tamamen
kapitalist seküler sistemin müfredatı ile yetişmiş; makam, çıkar ve sermaye
odaklı hedeflere kanalize olmuş bir insan başka ne olabilirdi ki?
Peki bugün bu
gruptan boşalan eğitim alanı ne ile dolduruluyor? Farklı bir şey yok. Amaç aynı
olduğu müddetçe ancak kişiler, gruplar ya da devletler kendi iyi insanlarını
yetiştirirler. İslâm’ın öngördüğü iyi insanı değil…
Bu nedenle
bilgi/ilim talep etmenin amacı, Allah Subhanehû
ve Teâlâ’ya ibadet etmeye ve hidayetine ulaşmaya hasredilmelidir.
Binaenaleyh, eğitimin amacı Allah Subhanehû
ve Teâlâ’nın vahyine yönelmek olmalıdır, onu uzağa itmek değil. Her kim Allah Subhanehû ve Teâlâ’ya ibadet etmek ve
O’nun sözünü tatbik etmek için ilim talep ederse, melekler kanatlarını açarak
ilim arayanı koruyacak, denizdeki balıklar dahi ona dua edecektir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle
buyurdu:
مَنْ سَلَكَ طَرِيقاً يَطْلُبُ فِيهِ
عِلْماً سَلَكَ بِهِ طَرِيقاً إلَى الجَنَّةِ. وَإنَّ المَلائِكَةَ لَتَضَعُ
أَجْنِحَتَهَا لِطَالِبِ العِلْمِ رَضاً بِهِ. وَإنَّهُ يَسْتَغْفِرُ لِطَالِبِ
العِلْمِ مَنْ فِي السَّماءِ وَمَنْ فِي الأَرْضِ حَتّى الحُوتِ فِي البَحْرِ.
وَفَضْلُ العَالِمِ عَلَى العَابِدِ كَفَضْلِ القَمَرِ عَلَى سَائِرِ النُّجُومِ
لَيْلَةَ البَدْرِ. وَإنَّ العُلَمَاءَ وَرَثَةُ الأَنْبِيَاءِ. إنَّ
الأَنْبِيَاءَ لِمْ يُوَرِّثُوا دِينَاراً وَلا دِرْهَماً، وَلَكِنْ وَرِثُوا
العِلْمَ. فَمَنْ أَخَذَ مِنْهُ أَخَذَ بِحَظٍّ وَافِرٍ
“Her kim ilim talep
etmek için bir yola girerse, cennet yollarından birine girmiş olur. Melekler
ilim talibine ondan hoşlandıkları için kanatlarını gererler. İlim talep edene
göklerdekiler, yerdekiler ve su içindeki balıklar bile günahlarının affı için
Allah’tan mağfiret dilerler. Âlimin âbide üstünlüğü, dolunayda ayın diğer
yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Âlimler hiç şüphesiz, peygamberlerin
vârisleridir. Peygamberler ne dinarı, ne de dirhemi miras bırakmışlardır. Onlar
miras olarak ilim bırakmışlardır. Kim o ilmi alırsa, çok büyük bir nasip almış
olur.”
İslâm’da eğitim,
belirli amaçlar elde etmek için bilinçli, yapılandırılmış, programlı ve
sistematik bir çabadır. İslâm şeriatının belirlediği eğitimin amacı ana
hatlarıyla şöyledir:
1-Takvalı insan yetiştirmek. Yani sadece İslâm
akidesine dayalı zihniyet, nefsiyet, davranış ve meyillerden oluşan sağlam bir
İslâmi şahsiyete sahip takvalı insan yetiştirmek.
2-Hayatın her alanında insanlar için hayır kaynağı,
topluma ve medeniyete hizmet eden, bolca âlim, entelektüel ve uzman
yetiştirmek.
Bunlar İslâm devletini lider, güçlü ve egemen bir devlet yaparak İslâm’ı
bir ideoloji olarak yeryüzüne hâkim kılacaktır.
Böylesi amaçları
olan bir eğitimle İslâm; takvalı, Allah Subhanehû
ve Teâlâ’nın kanunlarına teslim olmuş ve itaat eden bir nesil ortaya
çıkarmaktadır. Böylesi amaçları olan bir eğitim sisteminde düşük ahlaklı, zayıf
ve ruhaniyetten yoksun bir nesil çıkmaz. İşte toplumun kalkınmasını, üretken
bir şekilde gelişmesini sağlayacak ve şanlı bir medeniyet kuracak olan bu sahih
gayedir. Sahih eğitim gayesiyle bilgi rahmet getirecektir, tıpkı bereketli
toprakların yağmurla sulanması ve ondan hayat için nimet üstüne nimetler
fışkırması gibi. Zira efendimiz SallAllahu
Aleyhi ve Sellem buyurdular ki:
إِنَّ مَثَلَ مَا بَعَثَنِيَ اللهُ بِهِ
عَزَّ وَجَلَّ مِنَ الْهُدَى وَالْعِلْمِ كَمَثَلِ غَيْثٍ أَصَابَ أَرْضًا
فَكَانَتْ مِنْهَا طَائِفَةٌ طَيِّبَةٌ قَبِلَتْ الْمَاءَ فَأَنْبَتَتْ الْكَلَأَ
وَالْعُشْبَ الْكَثِيرَ وَكَانَ مِنْهَا أَجَادِبُ أَمْسَكَتْ الْمَاءَ فَنَفَعَ
اللهُ النَّاسَ فَشَرِبُوا مِنْهَا وَسَقَوْا وَرَعَوْا وَأَصَابَ طَائِفَةً
مِنْهَا أُخْرَى إِنَّمَا هِيَ قِيعَانٌ لاَ تُمْسِكُ مَاءً وَلاَ تُنْبِتُ كَلَأَ
فَذَلِكَ مَثَلُ مَنْ فَقُهَ فِي دِينِ اللهِ وَنَفَعَهُ بِماَ بَعَثَنِيَ اللهُ
بِهِ فَعَلِمَ وَعَلَّمَ وَمَثَلُ مَنْ لَمْ يَرْفَعْ بِذَلِكَ رَأْسًا وَلَمْ
يَقْبَلْ هُدَى اللهِ الَّذِي أُرْسِلْتُ بِهِ
“Allah’ın benimle
göndermiş olduğu hidayet ve ilim, yeryüzüne yağan bol yağmura benzer. Yağmurun
yağdığı yerin bir bölümü verimli bir topraktır: Yağmur suyunu emer, bol çayır
ve ot bitirir. Bir kısmı da suyu emmeyip üstünde tutan çorak bir yerdir. Allah
burada biriken sudan insanları faydalandırır. Hem kendileri içer, hem de
hayvanlarını sular ve ziraatlarını o su sayesinde yaparlar. Yağmurun yağdığı
bir yer daha vardır ki, düz ve hiçbir bitki bitmeyen kaypak ve kaygan arazidir.
Ne su tutar, ne de ot bitirir. İşte bu, Allah’ın dininde anlayışlı olan ve
Allah’ın benimle gönderdiği hidayet ve ilim kendisine fayda veren, onu hem
öğrenen hem öğreten kimse ile buna başını kaldırıp kulak vermeyen, Allah’ın
benimle gönderdiği hidayeti kabul etmeyen kimsenin misalidir.”[1]


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış