هَلْ يَسْتَوِي
الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُوا
الْأَلْبَابِ
“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak
akıl sahipleri öğüt alırlar.”[1]
Kalkınmaya götüren
en önemli esas şüphe yok ki fikirdir. Fikir; öğrendikçe zenginleşir,
anlaşıldıkça amele döner, ihlas ve samimiyetle kıymetlenir ve kalkınmaya
götürür. O yüzden toplumların kalkınmasında bilgi-öğrenme-öğretme kavramları
başrol oynar. Hâl böyleyken bu kavramların işlerliğini sağlayacak
mekanizmaların oluşturulması, disipline edilmesi ve geliştirilmesi oldukça
önemlidir. Teknoloji geliştikçe bilgiye ulaşma hızı da gelişmekte fakat buna
paralel olarak bilginin miktarı artmakta ve mukayese zorlaşmaktadır. Doğru
bilgi ile yanlış bilgiyi ayırt etmede yaşanan zorluk bu sefer zihnin doğru
kullanılmasını da zaruri kılar. Bu durumda etüt ve tefekkür metodunu iyi
anlayan, öğrenilen bilgiyi bu metot ile işleyen, aklı bir süzgeç gibi
kullanarak yanlış bilgileri eleyen, zihin dünyasını dış etkilerden muhafaza eden
kimse kalkınmaya hazır kimsedir. İslâm akidesi toplumsal yapının kalkınmasını
ve fertlerin seçkin bireyler olmasını hedeflediği için cihad meydanında dahi
esirlere 10 kişiye okuma yazma öğretmesine karşılık hürriyet kazandırmıştır.
Bedir’deki bu örnek davranış Medine hicretinde de ‘Suffa Mektebi’nin inşası ile
katmerlenmiştir. Burası tüm mesaisini ilim tahsiline adamış ya da zaman zaman
ilim öğrenmeye gelen Müslümanlarla dolup taşıyordu. Mısır’da bulunan Amr Camii
ve Ezher Camii, Şam’da bulunan Emeviye Camii, Bağdat’ta bulunan Mansur Camii bu
türün en seçkin örnekleridir. Endülüs’teki Kurtuba Camii sadece Müslümanlara
değil pek çok Avrupalıya da ilim irfan yuvası olarak hizmet etmiştir. İslâm medeniyetinde
eğitim kurumlarından biri de küttaplardır. Kasaba ve köylere kadar yayılmış
küttaplar önceleri genel okuma-yazma öğretiminin verildiği mektepler görevini
üstlenirken, sonraları çocuklara medrese öncesi eğitim veren ilk mektepler
konumunu almıştır. İslâm medeniyetinin ikinci önemli eğitim kurumu Beyt-ul Hikme’dir.
Burada felsefe, tıp gibi bölümler okutulur akli müzakereler yapılır. Hatta
burada yazılmış bazı eserler Musul’daki Dar-ul İlim, Kahire’deki Dar-ul Hikme
gibi kütüphanelerin oluşumuna katkı sağlamıştır. Halife Harun Reşid zamanında
temelleri atılan Dar’ul Hikme’ye oğlu Memun rasathane ve kütüphane ekleyerek
zenginleştirmiştir.
İslâm eğitim
kurumlarından en etkili ve yaygın olanı medreselerdir. “Ders okunan yer”
anlamına gelen medreseler, dini ilimler başta olmak üzere tıp, astronomi,
matematik ve diğer ilimlerin de okutulduğu eğitim merkezleridir. Medreseler
genel akademi ve üniversite özelliği taşır. Profesör görevi üstlenen
“müderris”lere “muid” denen görevliler yardım ederdi. Türklerin İslâm dünyasına
girmesiyle gelişen medreseler Selçuklular ve Osmanlılar Dönemi’nde köylere
kadar yayılmış ve gücünü artırmıştır. Selçuklu Dönemi’nde resmî kurum
niteliğini kazanan medreselerde çok sayıda yabancı eser de tercüme edilmiştir.
Medreselerin en
büyüğü ve en önemlisi Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün 1067’de Bağdat’ta kurduğu
Nizamiye Medresesi’dir. Benzer medreseler Nişabur, İskenderiye, Kudüs, Konya
(Karatay, Medresesi ve İnce Minareli Medrese), Tokat Antalya, Harran, Karavin,
Sivas (Gök Medrese, Çifte Minareli Medrese, Burûciye Medresesi), İznik,
Granada, Fas ve Bağdat’ta, açılmıştır. Osmanlı Hilâfet’i döneminde bu
medreselerde branşlaşma ve uzmanlaşma gerçekleşmiştir. Başlı başına bir eğitim
kurumu olan hastanelerin yanında tıp medreseleri de eğitimdeki yerini alır.
Astronomi çalışmalarının yapıldığı rasathaneler de benzer eğitim
kurumlarındandır. Genel eğitim veren medreselerin yanında kurulan ihtisas
medreselerinin Daru’l-Kurra, Medresetü’l Kudât, Medresatü’l Vaizîn gibi pek çok
örneği vardır. Klasik dönemde Saray Mektepleri ve Askerî Mektepler de önemli
yer tutmuştur. İslâm medeniyetinin eğitim kurumlarında Birûnî, Battânî, Fârâbî,
Gazâlî, İbn-i Rûşd, İbn-i Sînâ, Kindî, Cabir b. Hayyan, Harizmî gibi dünya
çapında bilginler yetişmiş; İslâm medeniyetine ve insanlığa büyük katkı sağlamışlardır.
İslâm beldeleri eğitimde
aydınlanma çağını yaşarken Avrupa medeniyeti aynı dönemlerde karanlık çağlarını
yaşıyorlardı. Avrupalı bilim adamları yeni ufuklar açabilmek, kendilerini
geliştirebilmek adına İslâm beldelerindeki üniversitelerde yetişmek üzere bu
topraklara geliyorlardı. Kalkınmış ve müreffeh bir toplumun inşası, korunması
ve geliştirilmesi adına açılan yüzlerce medrese Batı toplumlarına örnek olmuş;
Müslüman ilim adamlarının kitapları müfredatlarına konulmuştur.
Büyük bilim
tarihçisi George Sarton’a göre MS. 750-1100 yılları arasında her 50 yıl o döneme
bilimsel katkılarıyla hâkim olmuş, damgasını basmış olan bir ya da bir kaç
büyük Müslüman bilim adamının ismiyle anılmaya layıktır. Saron a göre “750-800 yılları
arasına Cabir Çağı, 800-850 yılları arasına Harizmi Çağı, Ebul Vefa Çağı,
1000-1050 yılları arasına Biruni ve İbni Sina Çağı, 1050-1100 yılları arasına
da İbnü’l Hassem ve Ömer Hayyam Çağı demek gerekir.”[2]
Üniversitelerin Türkiye’deki
geçmişine bakacak olursak en eski üniversitenin İstanbul Teknik Üniversitesi
(İTÜ) olduğunu görürüz. İTÜ 1773'de açılan Mühendishane-i Bahr-i Hümayun’a
dayanır. Mühendishane-i Bahr-i hümayunun açılış öyküsü, yükseköğretim tarihimiz
açısından ilginç ipuçları taşır. Bu okul Osmanlı-Rus harbinde mağlup olan
Osmanlı Devleti’nin ivedi bir şekilde mühendis yetiştirilmesi ve deniz harp
tekniklerinin geliştirilmesi için kurulmuş ve en yetenekli komutanların müderris
olduğu bir eğitim kurumuna dönüştürülmüştür. O dönemlerde Sultan III. Selim,
bugün bile ihtiyacını hissettiğimiz bir anlayışı; akademik liyakat ölçüsünü ve
değerler sistemini ortaya koymuştur. Bu sistemle hocaların görev
değiştirmeleri, azledilmeleri ya da kıdem almaları sahip oldukları liyakate ve
tecrübeye dayanmakta, din, dil ve yaşına bakılmaksızın eğitime sağladığı katkı
süresince görevine devam etmeleri gözetilmektedir.
Tanzimat’tan sonra
üniversiteleşmenin başlangıcı olarak Dar’ul Fünun açıldı. 1863’te Fen Bilimleri
Üniversitesi olarak kurulan üniversite, İslâm medeniyetinde yükseköğretimin
kurumsal bir yapıya bürünmesine ön ayak oldu. 1912’de İstanbul Dar’ul Fünunu,
Hilâfet’in ilgasından sonra İstanbul Üniversitesi olarak isim değiştirdi. Bu
isim değişikliği beraberinde fikir, metot, üslup ve hedef değişikliğini de
getirdi. Üniversiteler İslâmi eğitim müfredatından arındırılarak Batıya uygun,
modern ve seküler eğitim veren kurumlar hâline geldi. Yukarıdaki örnekleri de
incelendiğimizde İslâm’ın otorite olduğu dönemlerde matematik, tıp, astronomi,
fizik, felsefe, sosyoloji alanlarında çığır açan ilim adamlarının eserlerinin
Batı için referans olduğunu görürüz. Fakat Hilâfet’in ilga edilip, küfrün
otorite olduğu dönemlerde ise işlerin tam tersine geliştiği; Müslümanlar için yegâne
referans kaynağı Batı ve Batılı mefhumlar olduğu aşikârdır. Hâl böyle olunca
önce bilgilerimiz değişti. Sonra sahip olduğumuz bilgiler fikirlerimizin
değişmesine, değişen fikirlerimiz de duygu ve eylemlerimizin değişerek
Batılılaşmasına neden oldu. Ardından aldıkları soluğu bile taklit etmeye ve
nihayet Batılı fikirleri, İslâmi fikirlere karşı savunmaya başladık. Hatta öyle
bir noktaya geldik ki Batı’ya en düşman, İslâm’a en çok sahip çıkanlarımız bile
Batı fikirlerinin aslında İslâm’a çok da aykırı olmadığını söyleyerek hem kendi
avundu hem de Müslümanları avuttu.
Mesela ülkemizde
80’li yılların sonuna kadar üniversiteler toplumsal meselelerin tartışıldığı,
ideolojik kavgaların yaşandığı, öğrencilerin bedel ödediği kurumlar iken bir
anda apolitizmin türediği, kız-erkek ilişkilerinin karmaşıklaştığı, kariyerden
başka hedefin konulamadığı kurumlar hâline geldi. Şüphe yok ki bu değişim Hilâfet’in
ilgasından hemen sonra başladı ve hızlı bir şekilde devam etti. Zira müfredat
tam da kapitalizmin ihtiyacına göre belirlendi. Örneğin eğitimde tabu görülen
Batılı eğitimci Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin üst basamaklarında kariyer (statü)
ve daha üstünde ise saygı görmek yer almaktadır. Yani mutlu olmak isteyen
bireyler, saygı gösterilen popüler bir kişi olmak için mücadele etmeli, para
kazanmalıdır. Üniversiteler bu yüzden daha çok para kazandıran mesleklerin
seçilmesi üzerine kurulmuş, topluma ve ümmete faydalı olmanın düşünülmediği
hatta akıl dışı kabul edildiği bir rekabet ortamına dönüşmüştür. Bu durum henüz
17-18 yaşındaki gençlerin hayatlarını ona bağladığı, sınavdan başarılı olmaktan
başka bir çıkar yolun kalmadığı, başarısızlığın intihar etmeyi gerektirdiği bir
anlayışa evrilmiştir. Sosyal bir varlık olan insanın içinde bulunduğu durumdan
koparak ders çalışmaya yıllarını verdiği ve bu süreçte hem dîni, hem toplumsal
gelişimini ihmal ederek 3 saatlik bir stres ortamına kilitlendiğini görmek zor
olmasa gerek. Sonuçta harcanan bunca emek güçlü ve kalkınmış bir birey meydana
getirse sorun yok ama eskisini mumla aratacaksa vah ki ne vah...
Maalesef ki
Cumhuriyet nesli ilk on yılında on beş milyon gencin perme perişan olmasıyla
övündü. Modern, çağdaş ve Batılı olmanın sevinciyle kahkahalar attı. Daha ileri
demokrasi, daha laik ve medeni bir toplumun inşası için kan ter içinde
kalırcasına koşturdu. Fakat arkasından nasıl bir nesil türeyeceğini
kestiremedi. Esrar, uyuşturucu, bonzai gibi maddelerin kullanım yaşı 14-15’lere
düşerken, kullanım ortalaması ise yüzde 40’lara yükseldi. Uyuşturucu ile
mücadele merkezleri, kişisel gelişim kursları, ahlak ve değerler eğitimi
okulları açıldı. Çocuk cezaevlerinin sayısı artırıldı, topluma kazandırma
seminerleri verilmeye başlandı. Diğer taraftan sınırsız özgürlükler adı altında
cehennem çukurları açıldı ve genç yaşlı demeden insanımız bu çukurlara
iteklendi. Son anda paçayı kurtaranlar da oldu, dengesini kaybedip düşenler de.
İşte tam da bu noktada devreye eğitim sistemi ve üniversiteler girmekte. Bir
bireyin topluma bakışını, hayata ve kâinata karşı tavrını belirleyeceği
çağlarda aktarılan fikirlerin türüne göre ahlaklı, idealist, toplumuna faydalı
bireyler inşa edeceği gibi; hedefsiz, tutarsız ve bireyci bir gençliğin de
inşası mümkündür. Fakat İslâmi eğitim sisteminin yerine kapitalist eğitim
teorisyenlerinden alınan metotlar eklemlenince zincirin son halkası da
tamamlanmış oldu. Freud ile cinselliğin önemine atıfta bulunurken, Pavlov ile
tepkisel koşullanan hayvan-insan örneğine, Piaget ile yaş dönemlerinin
gerektirdiği bilişsel süreçlere, medeni hukuk ile hayatımıza giren 18 yaş
mefhumuna, pedagojik formasyon adı altında çocukları metadan farksız gören
zihniyete kadar bir dizi gayri insani metotla insan yetiştirme...
Aklıma tek bir soru
geliyor aslında; bunca saçmalığa ne gerek vardı? Kişiye yaratıcısı olan Rabbi
yetmez mi?
Hülasa bu meselenin
tek bir çözümü var ki o da üniversite bağlamında ideolojinin esas alınmasıdır.
İdeolojik devletler üniversite mefhumuna kalkınma eksenli bakarken, ideolojik
olmayan devletler öğrenci sayısını arttırma ve bununla övünme ekseniyle bakar.
Gençliği bir toplumun garantörü olarak görenler, eğitim sistemini geliştirirken
insan vakıasını sahih bir şekilde ele alır. İnsanın kalkınmasını içgüdü ve uzvi
ihtiyaçlar ekseninde gerçekleştirir. Diğerinde ise nsan sadece bir araçtır.
İdeolojik olan ve olmayan devletlerin yöneticilerinden sadır olan şu sözler
meseleyi oldukça yerinde açıklamaktadır.
ABD Başkanı Obama: “...
Bu becerileri öğrenmek sadece geleceğiniz için önemli değil, ülkemizin geleceği
için de önemlidir. Eğer Amerika’nın en ileri seviyede kalmasını istiyorsak
kullandığımız metotları değiştirecek, araçlar ve teknolojide uzmanlaşacak sizin
gibi genç Amerikalılara ihtiyacımız var. Bu yüzden sizin de yer almanızı
istiyorum. Sadece yeni bir video oyunu satın almayın, bir tane de siz yapın.
Sadece yeni çıkan bir uygulamayı indirmeyin, tasarlamasında yardımcı olun.
Sadece telefonunuzla oynamayın, programlayın. Hiç kimse bilgisayar mühendisi
olarak doğmaz ama biraz sıkı çalışma, biraz matematik ve bilim ile herkes
bilgisayar mühendisi olabilir. Bu hafta bunu deneme şansınız var. Sakın
kimsenin ‘yapamazsın’ demesine izin vermeyin. İster şehirde ister kırsalda
yaşayın, eğer sıkı çalışmaya niyetliyseniz geleceği şekillendirecek olanlar da
sizlersiniz...”
T.C. Ulaştırma
Bakanı B. Yıldırım: “... Bir bulut sistemi diye bir şey var
herkes istediğini oraya koyuyor, işinize yarayanı oradan alıyorsunuz. Öyle
sistematik bir şey yok, abur cubur dolu. Bu bilişime fazla kafa yorarsan
sıyırırsın, kullanacaksın, nimetlerinden yararlanıp, işini göreceksin. Kafayı
taktın mı o zaman kötü, hikmetine fazla şey yapmamak lazım...”[3]
Daha anlamlı olacağına
inandığım için en başta yazdığım ayeti tekrar ediyorum:
هَلْ يَسْتَوِي
الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُوا
الْأَلْبَابِ
“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak
akıl sahipleri öğüt alırlar.”[4]
[1]
Zümer Suresi 9
[2]
George Sarton and The History of Science
[3]
https://www.youtube.com/watch?v=aCLG2r_Ffog
[4]
Zümer Suresi 9


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış