YEMEN’DE İNSANLIK ÖLÜYOR

Gamze Gürsoy

جَاءَ أَهْلُ الْيَمَنِ هُمْ أَرَقُّ أَفْئِدَةً الإِيمَانُ يَمَانٍ وَالْفِقْهُ يَمَانٍ وَالْحِكْمَةُ يَمَانِيَةٌ

“Size Yemen ahalisi gelmiş bulunuyor. Onlar kalpleri pek zayıf, yürekleri pek yufkadır. Fıkıh (derinliğine din bilgisi) Yemenlidir, hikmet de Yemenlidir.”[1]

Yemen’le ilgili bunun gibi çok sayıda hadis Müslim, Buhari, Tirmizi gibi kaynaklarda nakledilmiştir. Bir zamanlar “Mutlu Arabistan” olarak anılan, yürekleri pek yufka; imanın, fıkhın, hikmetin de zenginliği ile İslâm’ın hızla yayılmasına büyük katkısı olan, bugün dahi isimleri dua ile anılan parlak gençler yetiştirmiş bu beldede insanlık ölüyor!

Hicretten 9 yıl sonra, Miladi 631 yılında, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Yemen halkını Ali RadiyAllahu Anh aracılığı ile İslâm’a davet etmiştir. Ali RadiyAllahu Anh'ın davetini memnuniyetle kabul eden Yemenliler Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem daha hayattayken kitleler hâlinde İslâm'a girmiştir. 16. yüzyıla kadar Yemen’de farklı aşiretlerin imamları yönetimi ele geçirmiş, onlardan en önemlisi Zeydiler’in (Şii Müslüman aşireti) hükümdarlığı 20. yüzyıla kadar devam etmiştir.

16. yüzyılda Kuzey Yemen’de yönetimi tekrar ele alan Osmanlı Hilâfeti; özellikle 18. yüzyılın sonlarına doğru Portekiz, Fransız ve İngiliz sömürgecilerinin sayısız işgal teşebbüslerini başarıyla engellemiştir. Ancak 1839 yılında İngilizler; fikrî işgalleri neticesinde yandaş kazanarak, ülkeyi adeta içerden yıkıp Aden’i ele geçirmeyi başarmıştır. Güney Yemen ilan ettikleri bu bölgeyi nihayet 1937'de Aden İngiliz kraliyet sömürgesi ilan edip daha sonra Britanya Hindistan’ının bir parçası olarak hâkimiyetine geçirmiştir.

Yıkılışı hızla ilerlemesine rağmen Osmanlı Hilâfeti 1849’da bir kez daha Kuzey Yemen’i kâfir sömürgecilerden ve yandaşlarından kurtarmayı başardıysa da sömürgecilerin fikrî işgalinin etkisiyle tekrar isyanlarla karşılaşılmıştır. Bu isyanların en acıklı neticelerinden birisi 30 Ekim 1918’de Zeydi lideri İmam Yahya’nın Osmanlı Hilâfeti’ne karşı yürüttüğü isyan esnasında San’a’yı acımasız bir kuşatma altına almasıyla tarih sayfalarına geçmiştir. Kaynaklar bu kuşatmada yüzlerce sivilin ve Osmanlı askerinin, hatta günde 200 kişinin açlıktan ölerek hayatını kaybettiğini aktarmaktadır. Nihayetinde Hilâfet’in ilga edilmesinin hemen ardından yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Lozan antlaşması gereği Kuzey Yemen’in bağımsızlığını kabul etmiş ve Güney Yemen’in de İngilizlerin sömürgesi altına girmesine razı olmuştur. Bağımsız ilan edilen Kuzey Yemen’in başına tarih kitaplarında sadece zulümleriyle iz bırakan İmam Yahya Yemen Kralı olarak tayin edilmiştir. Bu tarihten beri Yemen aralıksız olarak İngilizler, eski Sovyet Bloğu ve başka sömürgecilerin birbirlerine karşı maşaları aracılığıyla yürüttüğü kirli sömürge savaşlarının sahnesi olmaya devam etmiştir.

Şimdilerde ise üç yılı aşkın bir süredir milyonlarca Yemenli Müslüman, ABD güdümlü Suudi öncülüğündeki Arap koalisyon güçleriyle İran destekli “Husi” isyancılarının birbirine karşı yürüttüğü savaşın arasında sıkışmış kalmış durumdadır. Fakat bu mübarek beldedeki savaş iddia edildiği gibi ne mezhepler arası bir çatışma ne teröre karşı mücadele ne de yerel güçlerin milliyetçi çıkarları uğruna yürüttükleri askerî bir çatışmadır.

Savaşın Kirli Yüzü

Bu savaşta bugüne kadar 10 binden fazla insan hayatını kaybetmiş[2], yaklaşık 3 milyon kişi ülke içinde yerinden olmuş; 17 milyon insan kıtlığa mahkûm edilmiş; açlık ve yetersiz tıbbi hizmetlerin yanı sıra temiz içme suyu sıkıntısı ve atıkların toplanamaması sonucu tüm halk hemen her gün koleraya yakalanma riskiyle karşı karşıya kalmıştır. Birleşmiş Milletler’e göre Yemen’de çocukların % 80’i acil insani yardıma muhtaçtır. Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) yayımladığı raporda salgının ortaya çıktığı 27 Nisan'dan bu yana ülke genelinde neredeyse 880 bin şüpheli kolera vakası görüldüğü ve salgın nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısının 2 binin çok üzerine çıktığı belirtiliyor. Hastaların yüzde 50'sini, ölümlerin de yüzde 32'sini çocuklar oluşturuyor. Hatta küçüklerin üzerindeki etkisinden dolayı yardım kuruluşları bu insani felaketi, "çocuk krizi" olarak adlandırmıştır.

Şu an 2,2 milyon çocuk akut beslenme yetersizliği yaşıyor. Her gece milyonlarca çocuk aç olarak yatağa gidiyor. Tüm bunlara ilaveten Çocukları Kurtarın Vakfı’na (Save the Children) göre her 35 saniyede bir Yemenli çocuk kolera hastalığına yakalanıyor. UNICEF’e göre, Yemen’de her 10 dakikada bir 5 yaş altı çocuk önlenebilir nedenlerden dolayı hayatını kaybediyor. Oxfam ise bu yıl 600 bin kişinin kolera hastalığına yakalanacağını söylüyor. Savaşın yoksul bıraktığı ebeveynler, çoğu kez hasta çocukları için ilaç almakla ailesini hayatta tutabilmek için gıda satın almak arasında seçim yapmak zorunda kalıyor.

Yemen'de hastane ve kliniklerin yarısından fazlası savaşta yıkıldığı için veya hasar gördüğü için ya kapatılmış ya da kısmen işlevsiz kalmıştır. Geride kalan az sayıda ve işlevsiz hastaneler ise aşırı dolu durumdadır. Çocuklar hastane girişinde yerlerde tedavi ediliyor. Bazen bir yatakta 6 çocuk yatıyor! Yol parası dahi bulamayan anneler, şiddetli açlıktan zayıf düşmüş ve hasta çocuklarını saatlerce yürüyerek sırtlarında taşıyarak hastaneye getiriyor. Getiriyor ama tedavi bulma şansı neredeyse hiç yok. Zira hastanelerde ne tıbbi malzeme, ne ilaç, ne personel bulunabiliyor; hatta hastane jeneratörlerini çalıştıracak yakıt dahi bulunmuyor.

Tüm bunlar krizi daha da artırmaktadır ki 26 Temmuz'da, Dünya Sağlık Örgütü, BM Çocuk Fonu ve Dünya Gıda Programı ortak bir bildiriyle Yemen'deki durumu, "Dünyanın en büyük insani krizinin ortasında dünyanın en kötü kolera salgını" olarak tarif ettiler. Tüm bunlar doğrudan çatışmalarda öldürülen veya yaralanan neredeyse 5 bin çocuğa ilavetendir.

İnsanlığın Katili; Sömürgecilerin Maşası Yöneticiler

Katliam, açlık ve Yemenli çocukların ıstırabı hiç şüphesiz mevcut kapitalist dünya düzeninin güç sahiplerinin ve uluslararası topluluğun vicdanını sızlatmıyor, aksine onlar için vurgun yaptıkları bir kapıdır. Fakat biz Müslümanların yüreğini burkan asıl utanç verici tabloyu İslâm beldelerinin başındaki kalpsiz rejimlerin cürmü oluşturmaktadır. Onlar kendi bencil emelleri peşinde koşturmak uğruna, Allah’a, İslâm’a ve Müslümanlara düşman sömürgeci kâfir güçlerin maşası olmaya razı olmuş, onlara hizmet etmek uğruna kardeşlerini katlediyor, katledilmelerine her türlü desteği veriyorlar. ABD öncülüğünde kurulmuş ve hareket eden, Fransa ve İngiltere’nin büyük oranda dâhil olduğu Arap Koalisyonu güçlerine Suudi Arabistan liderlik etmektedir. Suudi liderliğindeki bu koalisyonda Türkiye, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Pakistan, Bahreyn, Kuveyt, Lübnan, Libya, Mısır, Yemen’in yanı sıra çok sayıda Asya ve Afrika ülkesi de yer alıp her biri maddi, lojistik ve stratejik destek veriyor. Örneğin Mısır ve Pakistan savaş gemilerini Aden Körfezi’ne yerleştirmiş ve havadan savaşa destek verirken, Türkiye ve Ürdün üslerini açarak lojistik ve stratejik destek vermektedir.

Suudi Arabistan ve İran, Yemen’de ABD ve İngiltere adına bir vekâlet savaşı yürütüyor. Bunu Allah’tan korkmadan yaptıkları gibi insanlıktan da utanmadan yapıyorlar.

Suudi liderliğindeki bu Arap koalisyonu her şeyi felce uğratan hava ve deniz ablukası uyguluyor; sözde “IŞİD” ve “Husi” isyancılarını hedef alarak çok sayıda hedef gözetmeyen ve orantısız hava saldırıları düzenliyor, bunları ateşkes ilanına rağmen devam ettiriyor. Dünyada en çok yankılanan saldırılarından bir tanesi 140 kişiyi öldürdüğü ve 525’ten fazla kişiyi yaraladığı Sana’da bir cenaze törenine düzenlediği saldırıdır. Yine Saada kentinde Sınır Tanımayan Doktorlar'a ait bir hastaneyi bombaladı; bir kız okulu ve konut olarak kullanılan çok sayıda binayı vurdu… Çocukların çoğunlukta olduğu Kur’an kurslarını dahi bombaladı. Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) 2016/17 raporunda Suudi Arabistan’ın, Yemen’de uluslararası düzeyde yasaklanmış misket bombaları kullandığı 15 saldırıyı belgeledi.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’ndan yapılan bir açıklamaya göre Suudi Arabistan ablukasından dolayı 1 milyon doz kolera aşısı ülkeye ulaştırılamamış. Buna rağmen Birleşmiş Milletler Suudi Arabistan’ı çocuk haklarını ihlal eden ülkelerin kara listesine dahi almamıştır. Yemen’deki hastaneler hem akut beslenme yetersizliği, hem koleraya yakalanmış, hem de saldırılarda yaralanmış çocuk ve yetişkinleri tedavi edecek tıbbi malzemeden yoksun olduklarını, neredeyse 20 milyon insanın acil insani yardıma muhtaç olduğunu bildirirken; aynı hafta Veliaht Prens Muhammed bin Salman Fransa’yı ziyaret edip 12 milyar dolarlık savunma anlaşması yapmıştır. Mayıs ayında ise Suud Krallığı Trump yönetimi ile 110 milyarlık kısmı bu sene yürürlüğe giren 10 yıllık toplam 350 milyar dolar değerinde silah anlaşması imzaladı. Yine İngiltere ile 263 milyon sterline savaş uçağı parçaları ve 4 milyon sterline bomba ve füze dâhil yüzlerce milyon sterlinlik silah alışverişinde bulundu. Ekim ayında ise Veliaht Prens Muhammed bin Salman 500 milyar dolarlık Neom projesini duyurdu.

Öte yandan zaten Suriye’de ve kendi sınırlarında dahi zulümleriyle bilinen İran; mezhepçiliği bahane ederek “Husi” isyancılarına askeri, teknik ve operasyonel destek veriyor, Devrim Muhafızları Ordusu ile “Husi” isyancılarını eğitip donatarak çatışma ortamını daha da körüklemektedir. Tüm bu cürümleri Suudi Arabistan ve İran sömürgeci kâfir efendilerinin yönlendirmesi ve emriyle sözde terörle mücadele ve mezhepler arası çatışma adına işlemekteler.

وَمَن يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُّتَعَمِّدًا فَجَزَآؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِدًا فِيهَا وَغَضِبَ اللّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا

“Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”[3]

Mezhepler Arası Çatışma Yalanı

Yemen’deki savaşın İngiltere ve ABD arasında yürütülen sömürge amaçlı bir taşeron savaş olduğu ilgili devlet liderleri tarafından açıkça ifade edilmiştir. Örneğin Orta Doğu işlerinden sorumlu İngiliz Devlet Bakanı Ivan Lewis, 24.11.2009 tarihinde Londra'da Yemen Büyükelçisi ile yaptığı görüşme sırasında şöyle demiştir: “Yemen'de olup bitenler vekâletle yürütülen bir savaştır...” Bunun yanı sıra aynı gün İran'ın rolünden bahseden Sana'daki İngiliz Büyükelçisi Tim Torlot şöyle demiştir: “Orada belirgin ölçüde İran'ın etkisi vardır...” Nitekim Batılı sömürgeci güçlerin İslâm beldelerindeki işgalci, müdahaleci ve sömürgeci varlıklarının bekası ancak Müslümanların arasını bölmekle mümkündür. Aynı zamanda mezhepçilik yalanı ile Müslümanları, Sünni ve Şiilerin arasında aşılması imkânsız bir düşmanlığın varlığına dolayısıyla İslâm beldelerinin asla tek bir çatı altında birleşmesine imkân olmadığına inandırmak istemektedirler.

İslâm ve Müslüman düşmanı Batı; İslâm beldelerindeki mezhepçiliği bazı etnik veya mezhepsel yapıları güçlendirmek üzerine şekillendirerek dayattığı siyasi yapılar, ajan hükümetler ve anayasalar ile körüklemektedir. Mezhepçi zihniyetli kukla hükümetler ise mezhepçiliğe veya etnik çıkarlara dayanarak iktidar mücadelesi vermekle kalmayıp başka mezhepten olanların haklarını gasp ediyor, kısıtlıyor ve hatta onlara karşı gaddar cürümler işliyorlar. Oxford Üniversitesi’nden araştırmacı ve doktora adayı Rima Majed bir makalesinde şöyle diyor: “Bir ülkede ‘Sünni-Şii’ çatışması ortaya çıkarken bir başkasında çıkmayışındaki en önemli etken, iktidar yapısındaki mezheplerin konumudur… Mezhepçilik; tarihsel, ekonomik ve kültürel materyallerin kullanılmasıyla siyasi seferberlik amacı için uydurulmuş bir fikirdir. Böylesi mezhepsel tartışmaların bilhassa şiddetin ve istikrarsızlığın yüksek olduğu dönemlerde kullanılması, mezhepsel kimliklerin tebellür etmesine yardımcı oluyor ve dini terimler altında şekillendirilmiş politik savaşlar için daha fazla adam toplamaya yarıyor.”

Suudi Arabistan, İran, Bahreyn ve zalim Suriye rejimi de “mezhepçilik kartını” kendi yerel ve bölgesel siyasi amaçları ve şahsi ve milliyetçi çıkarları için kullanıyor. Örneğin İran Dışişleri Bakanı Mohamed Javed Zarif, BBC’ye verdiği bir röportajda Sünni ve Şii çatışması için, “sadece bölge için değil tüm dünya için en büyük güvenlik tehdididir” demiştir.

İslâm beldelerinin başına bu yöneticiler geçene kadar Yemen’de, Irak’ta ve başka yerlerde Sünni ve Şii Müslümanlar huzurla yan yana yüzyıllarca aynı mahallelerde yaşamıştı. Birbirlerinden kız alıp kız vermişler, aynı camilerde namaz kılmışlar ve İslâm düşmanlarına karşı omuz omuza birlikte savaşmışlardır. Hatta 30 Eylül 2011’de çoğunluğu Şii olan Yemenli Müslümanlar, Şam’daki Müslüman kardeşlerinin başındaki zorba yönetime karşı kol kola birlik içinde sokaklara dökülmüş, birlik içinde eylem yapmıştır. Bu birlik gösterisini de yine Batılı güçler “El-Kaide” ve “IŞİD” tesiri olarak yorumlayıp mezhepçilik yalanının yanına bir de terör mücadelesi yalanını eklemiştir.

Hem Sünni hem Şii Müslümanlar laik beşerî siyasi nizamların zulmünden, oluşturduğu kitlesel yoksulluktan ve içinden çıkılmaz sayısız sorunlardan aynı derecede mustariptir. Sünniler de Şiiler de gayri İslâmi nizamların ve yabancı güçlerin yerleştirdiği otoriter rejimlerin kurbanı olmuştur.

Dünyanın En Zengin Beldesinden En Yoksul Beldesine

Yemen İslâmi Hilâfet’in yönetimi altındayken orada zenginlik, refah ve huzur vardı. O kadar ki Halife Ömer bin Hattab RadiyAllahu Anh’ın Muaz bin Cebel RadiyAllahu Anh’ı Yemen’e zekât memuru olarak gönderdiği dönemde toplanan zekâtı dağıtacak fakir bulunamıyordu.

Dünyanın en zengin kaynaklarına sahip olmasına rağmen Yemen 90 yılı aşkın bir süredir açlık ve sefalet içindedir. Tahıl, meyve, sebze, bakliyat, kahve, pamuk, süt ürünleri, hayvancılık (küçük ve büyük baş hayvan, deve), kümes hayvanları ve balık gibi zengin zirai kaynaklara sahiptir. Ayrıca gayet yüksek oranda ham petrol üretimi ve petrol arıtımına, küçük çapta pamuk tekstili, deri mamulleri, gıda işleme ve el sanatları sanayiine; çimento ve tersane sanayiine ve doğal gaz üretimine sahiptir. Tarımcılık GSYH’nın yüzde 20’sini ve 2003 yılına kadar istihdamın yüzde 54,2’sini teşkil ediyordu. Yine geniş karasuları ve deniz kaynakları yılda 840 bin ton balık avlama kapasitesine sahip olmasına rağmen balıkçılık endüstrisi gelişmemiş ve büyük ölçüde küçük teknelerle avlanan bireysel balıkçılık seviyesinde kalmıştır.

İşte Hilâfet’in himayesinden mahrum kaldığı günden beri Yemen dünyanın en fakir ülkeleri arasında yer almaktadır. Zira basiretsiz ve hain kukla yöneticiler ve onların tatbik ettikleri sömürgeci kapitalist siyaset ve ekonomik nizamların amacı asla ülkelerini ve halkını kalkındırmak olmamıştır. Aksine onlar hizmet ettikleri sömürgeci efendilerinin hedefini yani İslâm beldelerinin asla gelişmiş ülkeler seviyesine gelmemesini teminat altına almak için çalışmışlardır. Bunun nedenini Chicago Üniversitesi İktisat Tarihi Profesörü David Fromkin çok güzel özetlemektedir:

“Eski Osmanlı İmparatorluğunun zenginliğinin çok büyük bir kısmı artık muzaffer güçlerin eline geçmiştir. Fakat unutmamak gerekir ki İslâm imparatorluğu yüzyıllarca Hristiyan Avrupa’yı fethetmek için uğraşmıştır. Elbette bu güç simsarları (siyasi gücü elinde tutanlar); asla bir daha bir araya gelip Batılı çıkarları tehdit etmemeleri için yenmiş oldukları milletlerin kaderini belirlemekte de kararlıydı. Yüzyıllar içinde edindikleri ticari tecrübeyle Britanya ve Fransa; küçük, istikrarsız devletçikler oluşturup başına kendi desteklerine muhtaç yöneticiler koydu. Bu ülkelerin kalkınması ve ticareti asla bir daha Batı için tehdit oluşturmamak üzere kontrol altına alındı. Ardından da bu dış güçler, Arap kaynaklarını ucuza satın almak için kuklalarıyla sözleşmeler yapıp feodal eliti aşırı zenginleştiren ve çoğunluğu yoksulluğa terk eden sözleşmeler yaptı.”

Sonuç – Ne yapabiliriz?

Öncelikle Müslümanlar olarak bu kan gölünü görmezden gelmemiz kesinlikle haramdır! Zira Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem,

أَوَّلُ مَا يُقْضَى بَيْنَ النَّاسِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، في الدِّمَاءِ

"Kıyamet günü, insanlar arasında hükmedilecek ilk şey kandır."[4] buyurmuştur.

Ve yine buyurmuştur ki:

قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ألْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يَخْذُلُهُ وَلاَ يَحْقِرُهُ ألتَّقْوٰى هٰا هُنَا وَيُشِيرُ إِلَى صَدْرِهِ ثَلاَثَ مَرَّاتٍ بِحَسْبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ كُلُّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ حَرَامٌ دَمُهُ وَمَالُهُ وَعِرْضُهُ

 “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez; onu yardımsız bırakmaz; onu tahkir etmez. (Üç defa kalbine işaret ederek) Takva şuradadır. Müslüman kardeşini hakir görmesi kişiye kötülük olarak yeter. Her Müslümanın namusu, kanı, malı ve onuru Müslümana haramdır.”[5]

Müslümanlar arasına sokulan bu fitnelerin, başlarına musallat edilen hain yöneticilerin ve sistemlerin yok edilip yerine sadece Kur’an ve Sünnet ile hükmeden nübüvvet metodu üzere Râşidî Hilâfet’in yeniden ikame edilmesiyle tüm bu sorunlar ortadan kalkacaktır. Hilâfet’in İslâmi iç ve dış siyaseti ve bununla birlikte tatbik ettiği İslâmi iktisat nizamı tüm bu sorunları kökünden söküp atacaktır. Bunun için bu zulümleri sonlandıracak olan nübüvvet metodu üzere Râşidî Hilâfet için var gücümüzle çalışmak hem üzerimize bir farz hem de bir ölüm kalım meselesidir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

“Ey Müminler! Allah ve Rasulü sizi, size hayat veren şeye çağırdığında icabet edin. Bilin ki Allah kişi ile kalbi arasına girer ve sonunda hepiniz O'nun huzurunda toplanacaksınız.”[6]



[1] Müslim

[2] (BM Ocak 2017 rakamları)

[3] Nisa Suresi 93

[4] Buhari, Müslim, Tirmizi

[5] Müslim

[6] Enfal Suresi 24


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz