جَاءَ أَهْلُ الْيَمَنِ هُمْ أَرَقُّ
أَفْئِدَةً الإِيمَانُ يَمَانٍ وَالْفِقْهُ يَمَانٍ وَالْحِكْمَةُ يَمَانِيَةٌ
“Size Yemen ahalisi
gelmiş bulunuyor. Onlar kalpleri pek zayıf, yürekleri pek yufkadır. Fıkıh
(derinliğine din bilgisi) Yemenlidir, hikmet de Yemenlidir.”[1]
Yemen’le ilgili
bunun gibi çok sayıda hadis Müslim, Buhari, Tirmizi gibi kaynaklarda
nakledilmiştir. Bir zamanlar “Mutlu Arabistan” olarak anılan, yürekleri pek
yufka; imanın, fıkhın, hikmetin de zenginliği ile İslâm’ın hızla yayılmasına
büyük katkısı olan, bugün dahi isimleri dua ile anılan parlak gençler
yetiştirmiş bu beldede insanlık ölüyor!
Hicretten 9 yıl
sonra, Miladi 631 yılında, Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem Yemen halkını Ali RadiyAllahu
Anh aracılığı ile İslâm’a davet etmiştir. Ali RadiyAllahu Anh'ın davetini memnuniyetle kabul eden Yemenliler
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem
daha hayattayken kitleler hâlinde İslâm'a girmiştir. 16. yüzyıla kadar Yemen’de
farklı aşiretlerin imamları yönetimi ele geçirmiş, onlardan en önemlisi
Zeydiler’in (Şii Müslüman aşireti) hükümdarlığı 20. yüzyıla kadar devam
etmiştir.
16. yüzyılda Kuzey
Yemen’de yönetimi tekrar ele alan Osmanlı Hilâfeti; özellikle 18. yüzyılın
sonlarına doğru Portekiz, Fransız ve İngiliz sömürgecilerinin sayısız işgal
teşebbüslerini başarıyla engellemiştir. Ancak 1839 yılında İngilizler; fikrî
işgalleri neticesinde yandaş kazanarak, ülkeyi adeta içerden yıkıp Aden’i ele
geçirmeyi başarmıştır. Güney Yemen ilan ettikleri bu bölgeyi nihayet 1937'de
Aden İngiliz kraliyet sömürgesi ilan edip daha sonra Britanya Hindistan’ının
bir parçası olarak hâkimiyetine geçirmiştir.
Yıkılışı hızla
ilerlemesine rağmen Osmanlı Hilâfeti 1849’da bir kez daha Kuzey Yemen’i kâfir
sömürgecilerden ve yandaşlarından kurtarmayı başardıysa da sömürgecilerin fikrî
işgalinin etkisiyle tekrar isyanlarla karşılaşılmıştır. Bu isyanların en acıklı
neticelerinden birisi 30 Ekim 1918’de Zeydi lideri İmam Yahya’nın Osmanlı Hilâfeti’ne
karşı yürüttüğü isyan esnasında San’a’yı acımasız bir kuşatma altına almasıyla
tarih sayfalarına geçmiştir. Kaynaklar bu kuşatmada yüzlerce sivilin ve Osmanlı
askerinin, hatta günde 200 kişinin açlıktan ölerek hayatını kaybettiğini
aktarmaktadır. Nihayetinde Hilâfet’in ilga edilmesinin hemen ardından yeni
kurulan Türkiye Cumhuriyeti Lozan antlaşması gereği Kuzey Yemen’in
bağımsızlığını kabul etmiş ve Güney Yemen’in de İngilizlerin sömürgesi altına
girmesine razı olmuştur. Bağımsız ilan edilen Kuzey Yemen’in başına tarih
kitaplarında sadece zulümleriyle iz bırakan İmam Yahya Yemen Kralı olarak tayin
edilmiştir. Bu tarihten beri Yemen aralıksız olarak İngilizler, eski Sovyet
Bloğu ve başka sömürgecilerin birbirlerine karşı maşaları aracılığıyla
yürüttüğü kirli sömürge savaşlarının sahnesi olmaya devam etmiştir.
Şimdilerde ise üç yılı
aşkın bir süredir milyonlarca Yemenli Müslüman, ABD güdümlü Suudi öncülüğündeki
Arap koalisyon güçleriyle İran destekli “Husi” isyancılarının birbirine karşı
yürüttüğü savaşın arasında sıkışmış kalmış durumdadır. Fakat bu mübarek
beldedeki savaş iddia edildiği gibi ne mezhepler arası bir çatışma ne teröre
karşı mücadele ne de yerel güçlerin milliyetçi çıkarları uğruna yürüttükleri
askerî bir çatışmadır.
Savaşın
Kirli Yüzü
Bu savaşta bugüne
kadar 10 binden fazla insan hayatını kaybetmiş[2],
yaklaşık 3 milyon kişi ülke içinde yerinden olmuş; 17 milyon insan kıtlığa
mahkûm edilmiş; açlık ve yetersiz tıbbi hizmetlerin yanı sıra temiz içme suyu
sıkıntısı ve atıkların toplanamaması sonucu tüm halk hemen her gün koleraya
yakalanma riskiyle karşı karşıya kalmıştır. Birleşmiş Milletler’e göre Yemen’de
çocukların % 80’i acil insani yardıma muhtaçtır. Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ)
yayımladığı raporda salgının ortaya çıktığı 27 Nisan'dan bu yana ülke genelinde
neredeyse 880 bin şüpheli kolera vakası görüldüğü ve salgın nedeniyle hayatını
kaybedenlerin sayısının 2 binin çok üzerine çıktığı belirtiliyor. Hastaların
yüzde 50'sini, ölümlerin de yüzde 32'sini çocuklar oluşturuyor. Hatta
küçüklerin üzerindeki etkisinden dolayı yardım kuruluşları bu insani felaketi, "çocuk
krizi" olarak adlandırmıştır.
Şu an 2,2 milyon
çocuk akut beslenme yetersizliği yaşıyor. Her gece milyonlarca çocuk aç olarak
yatağa gidiyor. Tüm bunlara ilaveten Çocukları Kurtarın Vakfı’na (Save the
Children) göre her 35 saniyede bir Yemenli çocuk kolera hastalığına
yakalanıyor. UNICEF’e göre, Yemen’de her 10 dakikada bir 5 yaş altı çocuk
önlenebilir nedenlerden dolayı hayatını kaybediyor. Oxfam ise bu yıl 600 bin
kişinin kolera hastalığına yakalanacağını söylüyor. Savaşın yoksul bıraktığı
ebeveynler, çoğu kez hasta çocukları için ilaç almakla ailesini hayatta
tutabilmek için gıda satın almak arasında seçim yapmak zorunda kalıyor.
Yemen'de hastane ve
kliniklerin yarısından fazlası savaşta yıkıldığı için veya hasar gördüğü için
ya kapatılmış ya da kısmen işlevsiz kalmıştır. Geride kalan az sayıda ve
işlevsiz hastaneler ise aşırı dolu durumdadır. Çocuklar hastane girişinde
yerlerde tedavi ediliyor. Bazen bir yatakta 6 çocuk yatıyor! Yol parası dahi
bulamayan anneler, şiddetli açlıktan zayıf düşmüş ve hasta çocuklarını
saatlerce yürüyerek sırtlarında taşıyarak hastaneye getiriyor. Getiriyor ama
tedavi bulma şansı neredeyse hiç yok. Zira hastanelerde ne tıbbi malzeme, ne
ilaç, ne personel bulunabiliyor; hatta hastane jeneratörlerini çalıştıracak
yakıt dahi bulunmuyor.
Tüm bunlar krizi
daha da artırmaktadır ki 26 Temmuz'da, Dünya Sağlık Örgütü, BM Çocuk Fonu ve
Dünya Gıda Programı ortak bir bildiriyle Yemen'deki durumu, "Dünyanın
en büyük insani krizinin ortasında dünyanın en kötü kolera salgını"
olarak tarif ettiler. Tüm bunlar doğrudan çatışmalarda öldürülen veya yaralanan
neredeyse 5 bin çocuğa ilavetendir.
İnsanlığın Katili;
Sömürgecilerin Maşası Yöneticiler
Katliam, açlık ve
Yemenli çocukların ıstırabı hiç şüphesiz mevcut kapitalist dünya düzeninin güç
sahiplerinin ve uluslararası topluluğun vicdanını sızlatmıyor, aksine onlar
için vurgun yaptıkları bir kapıdır. Fakat biz Müslümanların yüreğini burkan
asıl utanç verici tabloyu İslâm beldelerinin başındaki kalpsiz rejimlerin cürmü
oluşturmaktadır. Onlar kendi bencil emelleri peşinde koşturmak uğruna, Allah’a,
İslâm’a ve Müslümanlara düşman sömürgeci kâfir güçlerin maşası olmaya razı
olmuş, onlara hizmet etmek uğruna kardeşlerini katlediyor, katledilmelerine her
türlü desteği veriyorlar. ABD öncülüğünde kurulmuş ve hareket eden, Fransa ve
İngiltere’nin büyük oranda dâhil olduğu Arap Koalisyonu güçlerine Suudi
Arabistan liderlik etmektedir. Suudi liderliğindeki bu koalisyonda Türkiye,
Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Pakistan, Bahreyn, Kuveyt, Lübnan, Libya,
Mısır, Yemen’in yanı sıra çok sayıda Asya ve Afrika ülkesi de yer alıp her biri
maddi, lojistik ve stratejik destek veriyor. Örneğin Mısır ve Pakistan savaş
gemilerini Aden Körfezi’ne yerleştirmiş ve havadan savaşa destek verirken,
Türkiye ve Ürdün üslerini açarak lojistik ve stratejik destek vermektedir.
Suudi Arabistan ve
İran, Yemen’de ABD ve İngiltere adına bir vekâlet savaşı yürütüyor. Bunu
Allah’tan korkmadan yaptıkları gibi insanlıktan da utanmadan yapıyorlar.
Suudi
liderliğindeki bu Arap koalisyonu her şeyi felce uğratan hava ve deniz ablukası
uyguluyor; sözde “IŞİD” ve “Husi” isyancılarını hedef alarak çok sayıda hedef
gözetmeyen ve orantısız hava saldırıları düzenliyor, bunları ateşkes ilanına
rağmen devam ettiriyor. Dünyada en çok yankılanan saldırılarından bir tanesi
140 kişiyi öldürdüğü ve 525’ten fazla kişiyi yaraladığı Sana’da bir cenaze
törenine düzenlediği saldırıdır. Yine Saada kentinde Sınır Tanımayan
Doktorlar'a ait bir hastaneyi bombaladı; bir kız okulu ve konut olarak
kullanılan çok sayıda binayı vurdu… Çocukların çoğunlukta olduğu Kur’an
kurslarını dahi bombaladı. Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International)
2016/17 raporunda Suudi Arabistan’ın, Yemen’de uluslararası düzeyde yasaklanmış
misket bombaları kullandığı 15 saldırıyı belgeledi.
Birleşmiş Milletler
Kalkınma Programı’ndan yapılan bir açıklamaya göre Suudi Arabistan ablukasından
dolayı 1 milyon doz kolera aşısı ülkeye ulaştırılamamış. Buna rağmen Birleşmiş
Milletler Suudi Arabistan’ı çocuk haklarını ihlal eden ülkelerin kara listesine
dahi almamıştır. Yemen’deki hastaneler hem akut beslenme yetersizliği, hem
koleraya yakalanmış, hem de saldırılarda yaralanmış çocuk ve yetişkinleri
tedavi edecek tıbbi malzemeden yoksun olduklarını, neredeyse 20 milyon insanın
acil insani yardıma muhtaç olduğunu bildirirken; aynı hafta Veliaht Prens
Muhammed bin Salman Fransa’yı ziyaret edip 12 milyar dolarlık savunma anlaşması
yapmıştır. Mayıs ayında ise Suud Krallığı Trump yönetimi ile 110 milyarlık
kısmı bu sene yürürlüğe giren 10 yıllık toplam 350 milyar dolar değerinde silah
anlaşması imzaladı. Yine İngiltere ile 263 milyon sterline savaş uçağı
parçaları ve 4 milyon sterline bomba ve füze dâhil yüzlerce milyon sterlinlik
silah alışverişinde bulundu. Ekim ayında ise Veliaht Prens Muhammed bin Salman
500 milyar dolarlık Neom projesini duyurdu.
Öte yandan zaten
Suriye’de ve kendi sınırlarında dahi zulümleriyle bilinen İran; mezhepçiliği
bahane ederek “Husi” isyancılarına askeri, teknik ve operasyonel destek
veriyor, Devrim Muhafızları Ordusu ile “Husi” isyancılarını eğitip donatarak
çatışma ortamını daha da körüklemektedir. Tüm bu cürümleri Suudi Arabistan ve
İran sömürgeci kâfir efendilerinin yönlendirmesi ve emriyle sözde terörle
mücadele ve mezhepler arası çatışma adına işlemekteler.
وَمَن يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُّتَعَمِّدًا
فَجَزَآؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِدًا فِيهَا وَغَضِبَ اللّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ
لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا
“Kim bir mümini
kasten öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap
etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”[3]
Mezhepler Arası
Çatışma Yalanı
Yemen’deki savaşın
İngiltere ve ABD arasında yürütülen sömürge amaçlı bir taşeron savaş olduğu
ilgili devlet liderleri tarafından açıkça ifade edilmiştir. Örneğin Orta Doğu
işlerinden sorumlu İngiliz Devlet Bakanı Ivan Lewis, 24.11.2009 tarihinde
Londra'da Yemen Büyükelçisi ile yaptığı görüşme sırasında şöyle demiştir: “Yemen'de
olup bitenler vekâletle yürütülen bir savaştır...” Bunun yanı sıra aynı gün
İran'ın rolünden bahseden Sana'daki İngiliz Büyükelçisi Tim Torlot şöyle
demiştir: “Orada belirgin ölçüde İran'ın etkisi vardır...” Nitekim
Batılı sömürgeci güçlerin İslâm beldelerindeki işgalci, müdahaleci ve sömürgeci
varlıklarının bekası ancak Müslümanların arasını bölmekle mümkündür. Aynı
zamanda mezhepçilik yalanı ile Müslümanları, Sünni ve Şiilerin arasında
aşılması imkânsız bir düşmanlığın varlığına dolayısıyla İslâm beldelerinin asla
tek bir çatı altında birleşmesine imkân olmadığına inandırmak istemektedirler.
İslâm ve Müslüman
düşmanı Batı; İslâm beldelerindeki mezhepçiliği bazı etnik veya mezhepsel
yapıları güçlendirmek üzerine şekillendirerek dayattığı siyasi yapılar, ajan
hükümetler ve anayasalar ile körüklemektedir. Mezhepçi zihniyetli kukla
hükümetler ise mezhepçiliğe veya etnik çıkarlara dayanarak iktidar mücadelesi
vermekle kalmayıp başka mezhepten olanların haklarını gasp ediyor, kısıtlıyor
ve hatta onlara karşı gaddar cürümler işliyorlar. Oxford Üniversitesi’nden
araştırmacı ve doktora adayı Rima Majed bir makalesinde şöyle diyor: “Bir
ülkede ‘Sünni-Şii’ çatışması ortaya çıkarken bir başkasında çıkmayışındaki en
önemli etken, iktidar yapısındaki mezheplerin konumudur… Mezhepçilik; tarihsel,
ekonomik ve kültürel materyallerin kullanılmasıyla siyasi seferberlik amacı
için uydurulmuş bir fikirdir. Böylesi mezhepsel tartışmaların bilhassa şiddetin
ve istikrarsızlığın yüksek olduğu dönemlerde kullanılması, mezhepsel
kimliklerin tebellür etmesine yardımcı oluyor ve dini terimler altında
şekillendirilmiş politik savaşlar için daha fazla adam toplamaya yarıyor.”
Suudi Arabistan,
İran, Bahreyn ve zalim Suriye rejimi de “mezhepçilik kartını” kendi yerel ve
bölgesel siyasi amaçları ve şahsi ve milliyetçi çıkarları için kullanıyor.
Örneğin İran Dışişleri Bakanı Mohamed Javed Zarif, BBC’ye verdiği bir
röportajda Sünni ve Şii çatışması için, “sadece bölge için değil tüm
dünya için en büyük güvenlik tehdididir” demiştir.
İslâm beldelerinin
başına bu yöneticiler geçene kadar Yemen’de, Irak’ta ve başka yerlerde Sünni ve
Şii Müslümanlar huzurla yan yana yüzyıllarca aynı mahallelerde yaşamıştı.
Birbirlerinden kız alıp kız vermişler, aynı camilerde namaz kılmışlar ve İslâm
düşmanlarına karşı omuz omuza birlikte savaşmışlardır. Hatta 30 Eylül 2011’de
çoğunluğu Şii olan Yemenli Müslümanlar, Şam’daki Müslüman kardeşlerinin
başındaki zorba yönetime karşı kol kola birlik içinde sokaklara dökülmüş,
birlik içinde eylem yapmıştır. Bu birlik gösterisini de yine Batılı güçler “El-Kaide”
ve “IŞİD” tesiri olarak yorumlayıp mezhepçilik yalanının yanına bir de terör
mücadelesi yalanını eklemiştir.
Hem Sünni hem Şii
Müslümanlar laik beşerî siyasi nizamların zulmünden, oluşturduğu kitlesel
yoksulluktan ve içinden çıkılmaz sayısız sorunlardan aynı derecede mustariptir.
Sünniler de Şiiler de gayri İslâmi nizamların ve yabancı güçlerin yerleştirdiği
otoriter rejimlerin kurbanı olmuştur.
Dünyanın En Zengin
Beldesinden En Yoksul Beldesine
Yemen İslâmi Hilâfet’in
yönetimi altındayken orada zenginlik, refah ve huzur vardı. O kadar ki Halife
Ömer bin Hattab RadiyAllahu Anh’ın
Muaz bin Cebel RadiyAllahu Anh’ı
Yemen’e zekât memuru olarak gönderdiği dönemde toplanan zekâtı dağıtacak fakir
bulunamıyordu.
Dünyanın en zengin
kaynaklarına sahip olmasına rağmen Yemen 90 yılı aşkın bir süredir açlık ve
sefalet içindedir. Tahıl, meyve, sebze, bakliyat, kahve, pamuk, süt ürünleri,
hayvancılık (küçük ve büyük baş hayvan, deve), kümes hayvanları ve balık gibi
zengin zirai kaynaklara sahiptir. Ayrıca gayet yüksek oranda ham petrol üretimi
ve petrol arıtımına, küçük çapta pamuk tekstili, deri mamulleri, gıda işleme ve
el sanatları sanayiine; çimento ve tersane sanayiine ve doğal gaz üretimine
sahiptir. Tarımcılık GSYH’nın yüzde 20’sini ve 2003 yılına kadar istihdamın
yüzde 54,2’sini teşkil ediyordu. Yine geniş karasuları ve deniz kaynakları
yılda 840 bin ton balık avlama kapasitesine sahip olmasına rağmen balıkçılık
endüstrisi gelişmemiş ve büyük ölçüde küçük teknelerle avlanan bireysel
balıkçılık seviyesinde kalmıştır.
İşte Hilâfet’in
himayesinden mahrum kaldığı günden beri Yemen dünyanın en fakir ülkeleri
arasında yer almaktadır. Zira basiretsiz ve hain kukla yöneticiler ve onların
tatbik ettikleri sömürgeci kapitalist siyaset ve ekonomik nizamların amacı asla
ülkelerini ve halkını kalkındırmak olmamıştır. Aksine onlar hizmet ettikleri
sömürgeci efendilerinin hedefini yani İslâm beldelerinin asla gelişmiş ülkeler
seviyesine gelmemesini teminat altına almak için çalışmışlardır. Bunun nedenini
Chicago Üniversitesi İktisat Tarihi Profesörü David Fromkin çok güzel
özetlemektedir:
“Eski Osmanlı
İmparatorluğunun zenginliğinin çok büyük bir kısmı artık muzaffer güçlerin
eline geçmiştir. Fakat unutmamak gerekir ki İslâm imparatorluğu yüzyıllarca
Hristiyan Avrupa’yı fethetmek için uğraşmıştır. Elbette bu güç simsarları
(siyasi gücü elinde tutanlar); asla bir daha bir araya gelip Batılı çıkarları
tehdit etmemeleri için yenmiş oldukları milletlerin kaderini belirlemekte de
kararlıydı. Yüzyıllar içinde edindikleri ticari tecrübeyle Britanya ve Fransa;
küçük, istikrarsız devletçikler oluşturup başına kendi desteklerine muhtaç
yöneticiler koydu. Bu ülkelerin kalkınması ve ticareti asla bir daha Batı için
tehdit oluşturmamak üzere kontrol altına alındı. Ardından da bu dış güçler,
Arap kaynaklarını ucuza satın almak için kuklalarıyla sözleşmeler yapıp feodal
eliti aşırı zenginleştiren ve çoğunluğu yoksulluğa terk eden sözleşmeler
yaptı.”
Sonuç – Ne
yapabiliriz?
Öncelikle
Müslümanlar olarak bu kan gölünü görmezden gelmemiz kesinlikle haramdır! Zira
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem,
أَوَّلُ مَا يُقْضَى بَيْنَ النَّاسِ يَوْمَ
الْقِيَامَةِ، في الدِّمَاءِ
"Kıyamet günü,
insanlar arasında hükmedilecek ilk şey kandır."[4] buyurmuştur.
Ve yine buyurmuştur
ki:
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ
وَسَلَّمَ ألْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يَخْذُلُهُ وَلاَ
يَحْقِرُهُ ألتَّقْوٰى هٰا هُنَا وَيُشِيرُ إِلَى صَدْرِهِ ثَلاَثَ مَرَّاتٍ
بِحَسْبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ كُلُّ
الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ حَرَامٌ دَمُهُ وَمَالُهُ وَعِرْضُهُ
“Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona
zulmetmez; onu yardımsız bırakmaz; onu tahkir etmez. (Üç defa kalbine işaret
ederek) Takva şuradadır. Müslüman kardeşini hakir görmesi kişiye kötülük olarak
yeter. Her Müslümanın namusu, kanı, malı ve onuru Müslümana haramdır.”[5]
Müslümanlar arasına
sokulan bu fitnelerin, başlarına musallat edilen hain yöneticilerin ve
sistemlerin yok edilip yerine sadece Kur’an ve Sünnet ile hükmeden nübüvvet metodu
üzere Râşidî Hilâfet’in yeniden ikame edilmesiyle tüm bu sorunlar ortadan
kalkacaktır. Hilâfet’in İslâmi iç ve dış siyaseti ve bununla birlikte tatbik
ettiği İslâmi iktisat nizamı tüm bu sorunları kökünden söküp atacaktır. Bunun
için bu zulümleri sonlandıracak olan nübüvvet metodu üzere Râşidî Hilâfet için
var gücümüzle çalışmak hem üzerimize bir farz hem de bir ölüm kalım
meselesidir.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ
لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ
يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
“Ey Müminler! Allah
ve Rasulü sizi, size hayat veren şeye çağırdığında icabet edin. Bilin ki Allah
kişi ile kalbi arasına girer ve sonunda hepiniz O'nun huzurunda
toplanacaksınız.”[6]
[1]
Müslim
[2]
(BM Ocak 2017 rakamları)
[3]
Nisa Suresi 93
[4]
Buhari, Müslim, Tirmizi
[5]
Müslim
[6]
Enfal Suresi 24


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış