Mücrim Suriye
rejiminin Dışişleri Bakanı Velit el-Muallim 23.9.2017’de BM’de konuşma yaparken
şöyle dedi: “Astana’daki yürüyüşe ve ondan doğan gerginliği azaltma
bölgelerini tespit etme konusuna olumlu gözle bakıyoruz. Zira savaş işlerini
fiilî olarak durdurma konusu ve terörist örgütler ile Astana çizgisine katılan
örgütler arasında ayrım yapılmasını ümit ediyoruz. Bu da bu örgütler ve onları
güden Türkiye’nin ne kadar bağlı olacaklarına dair ciddiyetlerine bir deneme
mesabesindedir. Suriye Hükümeti Cenevre görüşmelerine ve bunları ileriye
götürme işine bağlılığını tazeliyor.” Şöyle de ekledi: “Zafer müjdeleri
yakındır.”
Astana ve Cenevre
gibi görüşmelerle, sinsi siyasi faaliyetlerle, cani ve mücrim rejimin zaferi
yakın oldu!
İhlastan ve
uyanıklıktan kim zerre kadar nasiplenmişse Astana ve Cenevre toplantı ve
görüşmelerinin mücrim ve cani Suriye rejimi lehine yapıldığını anlar. Yine bu
toplantıların ancak bu rejimi korumak ve sağlamlaştırmak için yapıldığını
bilir. Böylece siyasi çalışmalarla devrimin yok edilmesi hedef ediniliyor. Zira
askerî operasyonlar, hakla ve doğrululukla devrimi başlatan Suriye halkı
karşısında başarısız oldu. Bilindiği gibi, gaddar Suriye rejimiyle beraber
direk Rusya, İran, İran’ın Lübnan’daki partisi ve her taraftan getirdiği çeteler;
Amerika, Türkiye ve bunlara tâbi ajan örgütler, devrime karşı askerî güçleriyle
katıldılar ve fakat devrimi yenemediler.
Bu nedenle Astana
ve Cenevre görüşmeleri veya başka yerlerde yapılacak toplantı ve görüşmelere
kim katılırsa, bu devrime bilerek ihanet etmiş olur ve ona hain damgası
vurulur. Böyle kişiler, laik küfür sistemi lehine, onu tahkim etmeye
çalışmaktadır. Aynı anda katil Beşar Esed ve zümresinin ceza görmekten kurtulmalarını
sağlamaktadır. Bu şüphe götürmez, tartışılmayacak bir gerçektir. Zalim rejimin
Dışişleri Bakanı, bu gerçeği pekiştirmek için yukardaki ifadeleri kullandı.
Erdoğan liderliğinde Türkiye Devleti’nin de bu işte olduğunu vurguladı. Zira Türkiye,
bir takım örgütleri aldatıp Halep’ten çıkmalarını sağladı ve Rusya’ya ve Suriye
rejimine Halep’i teslim etti. Bu örgütlerin Suriye rejimiyle görüşmelerini
sağlamak için de onları Astana ve Cenevre’ye sevk etti.
Erdoğan
liderliğindeki Türkiye, Beşar Esed’i direk olarak destekleyen İran ve Rusya ile
tam bir işbirliği yapmaktadır. İşte bu üç devlet (Türkiye, İran ve Rusya), Astana’da
cani rejim ile muhalefetten hain olanlar arasında görüşmeleri yürütüyor. Belli
bölgelerde “gerginliği azaltma” meselesini garanti eden devletler kendileri
oldu. Başka bir ifadeyle bunlar Beşar’ın tağuti devletine karşı alevlenen
devrimi söndürmek için çalışan devletlerin ta kendileridir.
Bunun manası,
Türkiye, İran ve Rusya gibi devletler mücrim Suriye rejimini ve Beşar Esed’in
liderliğindeki yönetici çetesini korumaya çalışıyor. Bu husus herhangi bir şüphe
götürmeyen gerçektir. Bunu idrak edemeyenlerin hiç akıllarını kullanmadıklarını
görür, gerçeği görmek istemeyip sadece duygularına göre hareket etmek isteyen
kimseler olduklarını keşfedersin. Bu mesele yani aklı kullanmayıp sadece
duyguya göre hareket etme meselesi, bazı insanlarda ciddi bir sorundur. Zira
böyleleri, bir kişiyi veya bir lideri aşırı şekilde sevdikleri zaman, onun
hatalarını görmez olurlar; onunla ilgili gerçeği de görmek istemezler. Bu
insanlar her yerde aynıdırlar. Eskiden Arap dünyasında Nasır’ı sevenler adeta kör
oldular; hiçbir hatasını, onun Amerika ile irtibatını göremediler. 1961 Mısır -
Suriye birliği bozulunca aşırı sevgi gafletinden uyanmaya başladılar ve 1967’de
savaşta yenilgiye uğrayınca da gafletten uyandılar. Arafat’ı, Kaddafi’yi
veyahut İran devrimi ve Humeyni’yi sevenler de aynıdır. Bunların kötülüklerini
apaçık şekilde gördükten sonra sevgi gafletinden anca uyanabildiler.
Bugün Türkiye
halkından kimileri, Erdoğan’a sevgi besliyorlar. Erdoğan’a duyulan sevgi, Nasır
veya Humeyni’ye olan sevgi seviyesinde olmadı. Zamanında Nasır ve Humeyni’ye
sevgi duyan insanlar çok olmasına rağmen o sevgiler sona erdi. Erdoğan’ı
sevenlerin oranı, Türkiye’nin yarısı kadardır ve Türkiye dışında da bu oran pek
fazla değildir. Kaldı ki insanlar, onun kötülük ve ihanetlerini görmeye
başladılar. Bu nedenle gün gittikçe ona duyulan sevginin azaldığı bariz bir
şekilde hissedilmektedir.
Rusya, İran ve
Türkiye’nin kendi başlarına hareket etmedikleri, arkalarında Amerika’nın durduğu
da bir başka hakikattir. Bu üç devlet, Amerika’nın hesabına çalışan birer
ücretli gibidir. Zira onlar, bir ücret karşılığında, kendileri için belli
çıkarları elde ederek, onları kiralayan ve Suriye’de nüfuz sahibi olan Amerika’ya
orayı teslim edip giderler. Nitekim Amerika’nın izniyle ve ona yardım etmek
için geldiler ve işleri bitince de giderler. Diğer yönden de onlar, İslâm’ın
baş düşmanı olan Amerika’yla bir ortak hedefte birleşiyorlar ki bu, laik rejimi
yıkılmaktan korumak ve müstakbel Hilâfet sisteminin kurulmasını engellemektir. Zira
bunu 14 Kasım 2015’te Viyana toplantısında açıkça ilan ettiler ve üzerinde
bileştiler.
Evet, Suriye’de nüfuz
sahibi olan devlet Amerika’dır. Beşar Esed’in babası Hafız Esed’i 1971’de Amerika’nın
simsarı (komisyoncusu) Mısır Başkanı Enver Sedat yoluyla satın aldı. Onu
iktidara yerleştirdi ve onu sürekli destekledi, koltuğundan düşmekten korudu.
Buna karşılık olarak Hafız Esed Amerika’ya tam bağlılık gösterdi. 1999’da helak
olup ölünce ABD onun oğlu Beşar Esed’i iktidara getirdi. Oysa hiç bir açıdan
yeterli ve ehil değildi. İktidara ulaşmak için hiç bir imkâna ve güce sahip
değildi. Akıl açısından da ehil değildi. Otorite sahibi olan halktan hiçbir güç
ve yetki alamadı. Suriye küfür anayasasına göre yaşı da uygun değildi. Amerika,
Suriye parlamentosunu toplattı ve Anayasa’da bir tadilat yaptırdı ve böylece Beşar
Esed’i Cumhurbaşkanı seçtiler. Onu cumhurbaşkanı olarak ilan ettikten sonra
tekrar parlamento toplandı, tadilatı kaldırdı ve madde tekrar eski haline dönüştü.
İlgili maddeye göre; bir kişi ancak 40 yaşından önce Cumhurbaşkanı seçilemez. Hâlbuki
Beşar Esed o dönem 34 yaşındaydı. Bunun için bu oyunu yaptılar; demokratik(!)Amerika
ise buna itiraz etmedi. Görüldüğü gibi beşerî nizamlarda anayasa güç
sahiplerinin çıkarlarını sağlamak için ellerinde bir oyuncak mesabesindedir. Bu
nedenle Beşar Esed gayrimeşru bir başkandır. İslâm’a göre de kendisi Suriye
lideri olamaz; şer’î ölçülerle başkan olmadığı gibi halkın da rızasıyla oraya
gelmedi. Halk, zamanında babasını indirmek için nasıl başkaldırdıysa bugün de ona
karşı başkaldırdı. Fakat bütün dünya devletleri bu halka karşı birleşti ve onun
düşürülmesini şu ana kadar engelleyebildiler.
Bütün dünya
devletleri bu devrim aleyhine çalışıyorlar. Rusya, İran, Türkiye ve Amerika ise
kendilerine bağlı örgütlerle beraber bu rejimi korumak ve devrimi durdurmak
için “direkt” olarak savaşıyorlar. Uyanık kimseler ve siyasi gözlemciler bunda
hiç bir şüphe olmadığını idrak etmektedir. Astana ve Cenevre toplantıları bu gayeyle
yürütülmektedir. Bu sebeple bu toplantılara katılan, destek veren kim olursa o
şüphesiz ki Allah’a, Rasulü’ne, müminlere, ümmetin devrimine ve şehitlerin
kanlarına ihanet etmiş olur.
Bunların devrim
açısından tehlikesi, katil rejimi direk destekleyenlerden daha fazladır. Zira
altı seneden fazla direk askerî operasyonlarla İran, Rusya, Amerika, Türkiye ve
bunlara bağlı hain örgütler devrimi durduramaya çalıştılar ama durduramadılar. Devrim
yüz sene sürse ve insanlara ne kadar zarar dokunursa dokunsun düşman galip
gelemez. Devrime asıl zarar Astana ve Cenevre toplantılarına katılmakla; siyasi
görüşmelerde taviz gösterilince gelir ve böylece düşman kazanır.
Kesin olan şu ki, taviz
gösterip Astana ve Cenevre’ye gidenler, devrim sahiplerinin cinsinden
değillerdir. Bunlar fırsatçı, kiralık ve satılık adamlardır. Makam, mal ve para
elde etmek için bu yola girdiler. Bu nedenle bir avuç para ve bir küçük görev
mukabilinde devrimi satarlar. Ayrıca bunlar Amerika’ya bağlı olan Suriye
rejiminde yeniden yapılanma çalışması bitirildikten sonra onlara bu rejimde bir
görev verileceği vehmindedirler.
Bu nedenle devrimin
en büyük eksiği, samimi siyasi liderliğin bulunmamasıdır. Halkın ve bütün
devrimcilerin kabul ettikleri bir siyasi liderlik olsaydı; Astana ve Cenevre’ye
kimse gitmeye cesaret edemezdi. Bu durumda kim buralara giderse ona “hain”
damgası vurulur ve böylece devrim, sağlam olarak yolunda devam ederdi. Kaldı ki
bu siyasi liderlik, devrimi ve devrimcileri yönlendirecekti.
Hizb-ut Tahrir, bu
halkın ve devriminin siyasi liderliğini yapmaya çalıştı ve halen de bunun için çalışmaktadır.
Fakat bütün örgütlere ve oradakiler üzerinde sözü geçerli olmadığından devrimin
siyasi liderliğini tam anlamıyla üstlendiği söylenemez.
Devrimciler
nezdinde siyasi liderlik ikame edilememişken, Rusya, İran ve Türkiye gibi devletler,
Amerika’nın siyasi ve askerî liderliğinde, ona tâbi olarak hareket etmekteler.
Bu devletler herhangi bir şey yapmak için Amerika’dan bir emir ve işaret
beklerler. Zira bunlar, bir ücret karşılığında Amerika’nın hesabına çalışırlar.
İşleri bitince orayı nüfuz sahibi olan Amerika’ya terk eder. Küçük ajanlar ise
ceplerini doldurduktan sonra evlerine döner. Ancak Amerika bunlardan kim kendi
işine faydalıysa onu kullanır ona bir görev verir. Zira Amerika, eski ajanları Beşar
Esed ve zümresinden bazı kimseleri değiştirmeye ve yeni ajanları tayin etmeye
çalışmaktadır.
Cani Suriye
rejiminin Dışişleri Bakanı’nın “Zafer yakındır” demesi bir evhamdır. Bu
tıpkı BM temsilcisi olan fakat Amerika’nın ajanı gibi çalışan De Mistura’nın, “Devrim
bitti” demesi gibi bir evhamdır. Hayır, bin defa hayır! Bu ve benzeri sözler
ancak devrimcileri devrimden, ümmetin samimi evlatlarını da devrime destek
vermekten vazgeçirmek için ortaya atılıyor. Allah’ın izniyle bu gerçekleşmeyecektir.
Çünkü herhangi bir
devrim bir fikre dayanırsa veya bir fikirden kaynaklanırsa veyahut ona bir
fikir hâkim olursa onu bitirmek kolay olmaz. Bilinmelidir ki herhangi bir şey
bir fikre dayanırsa sağlam olur; bu fikir yok edilmezse devrimi bitirmek mümkün
olmaz. Zira insanlar bu fikre inanarak hareket ederler. Fikir onları hareket
ettirir, yürütür ve devrimi sürdürmek için güç ve azim sağlar. Başaracaklarına
ve hedefi gerçekleştireceklerine dair onlara ümit verir. Fikir sahibi devrimci,
kendi içinde boşluk hissetmez, ye’se ve ümitsizliğe kapılmaz; ne kadar
yenilgiye uğrarsa uğrasın, hayal kırıklığı yaşamaz, vakıaya teslim olmaz. Mücadelesini,
ölüme veya zafere kadar sürdürür. Zira savaş, birçok meydan muharebesinden
oluşur; bir muharebede yenilgi olursa “öbür muharebeyi kazanırım” ümidiyle
savaşı devam ettirir; önemli olan, nihai harbin kimin lehine olacağıdır! Fikir
ve iman sahibi için savaş zafere kadar bitmez. Kendi fikrinden olan şu siyasi
hakikati de idrak eder:
وَلَا تَهِنُوا فِي ابْتِغَاءِ
الْقَوْمِ إِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا
تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللَّهِ مَا لَا يَرْجُونَ
“(Kâfir düşman)
topluluğu takip edip hedef edinmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı
hissediyorsanız onlar (düşmanlar) da tamamen sizin gibi acı hissediyorlar.
Fakat siz Allah’tan onların ummadıklarını umuyorsunuz.”[1]
İman sahibi,
kendisi ne kadar sıkıntı çekiyor ve acı hissediyorsa düşmanın da aynı sıkıntıyı
çektiğini ve aynı acıyı hissettiğini idrak etmelidir. Belki düşman, kendisinden
çok daha fazla sıkıntı ve acıdan neredeyse düşecek ve yenilgisini ilan edecek
durumda olup bunu göstermiyor olabilir. Bilakis, Müslümanların teslim olmasını
istiyor olabilir. Müslümanlar bitti, güçleri kalmadı, yenildiler; kendisi çok
güçlü, savaşı kazandı şeklinde bir algı veriyor olabilir. Hatta Müslümanlar
kendi canlarını kurtarmak ve ellerinde kalanları da korumak için kendisiyle
görüşmek üzere masaya gelmeli ve orada tavizler vermeli şeklinde manipülasyon
yapıyordur. Fakat durum gerçekte böyle değil, lakin düşman Müslümanları bu
şekilde kandırmaya çalışıyordur. Mücadele eden siyasi uyanıklığa sahip
Müslümanlar ise meselenin böyle olmadığını bilirler. Onlar düşmanın bu tuzağına
düşmez ve düşmanı yeninceye kadar sebat eder.
Fikir sahibi,
kendisine karşı çıkanları ve yürüdüğü yolda önüne çıkan engel ve zorlulukları
kaldırmak, müşkülleri çözmek için fikrine başvurur; çözümü orada arar. Zira
fikir, kendisi için bir kaynak ve sığınılacak mekândır. Böyle yapmayanlar,
fikir kaynaklı bir duruşa sahip olmayan veya bir fikre dayanmayanlardır. Bu
kimseler, heyecanla veya bir çıkar için hareket eden veyahut esen rüzgâra göre
yürüyen kimselerdir. Bunlar, heyecanlarını çabukça boşaltırlar, devrimcilikleri
bir anda biter ve -varsa- elde ettikleri ganimetlerle yetinirler. Bunlar, Astana
ve Cenevre gibi yerlerde kolayca devrimciliklerini satar, küçük de olsa bir
makamla veyahut bir avuç parayla kandırılırlar. Bunlar, geleceği ve akıbeti
düşünmezler. İşte sebat edenlerle düşenler arasındaki fark budur.
Sebat edenler, bir
fikre dayanırlar ve bu fikir onları besler; hedef uğrunda her şeyi feda etmeye
onları sevk eder. Hareket etmek için onlara güç ve moral verir, mücadeleyi
durdurmalarını veya taviz göstermelerini veyahut çatışma meydanından
kaçmalarını engeller. Nitekim onlar, seçtikleri yolun pek uzun ve meşakkatli
olduğunu idrak ederler. Onlar hakkında Rabbimiz şöyle buyurdu:
مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا
مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَىٰ نَحْبَهُ
وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلًا
“Müminlerden öyle
adamlar var ki; Allah’a verdikleri söze sadık ve bağlı kalırlar, onlardan bir
kısmı bunun uğrunda canlarını feda etti, bir kısım da bekliyor. Fakat
verdikleri sözde herhangi bir değişiklik yapmadılar.”[2]
Düşenler ise bir
fikre dayanmazlar; rüzgâr hangi tarafa eserse o tarafa giderler, heva ve hevese
göre hareket edip sırf çıkarlarını düşünürler… Onlara göre, şartlara göre
hareket etmek gerekir. Sebat gösterecek iradeleri yoktur. Sebat ve fedakârlık
gösterecek, Allah kendilerine zafer verinceye veya şehit oluncaya kadar
dayanmak için kendi içlerinde sevk edici bir faktör yoktur. Eğer zorluklarla ve
engellerle karşılaşırlarsa veya para veyahut makam kendilerine sunulursa, dönüş
yaparlar, hemen taviz verirler ve davalarını bırakırlar. Pek çok yalan ve çürük
bahaneleri göstermeye meyillidirler. Onlar, meyveyi koparmak için acele
ederler. Devrimlere ihtiyaçları yoktur. Bunu akıllılık, hikmet ve zekânın
zirvesi sayarlar! Hâlbuki karşılarındaki düşman taraf, fikirsel olarak batıl
olmasına rağmen kendi laik fikrinden vazgeçmemiş veya taviz göstermemiştir.
“Ümmetin devrimini
bitiremeyecekler ve yok edemeyecekler” diyoruz! Niçin? Çünkü İslâm fikri, Hilâfet
ve İslâm’ın yönetime dönüşü düşüncesi, bu devrim üzerine hâkim oldu. Hizb-ut
Tahrir, bunun ağacını suluyor, besliyor ve onu güdüyor. Allah’ın yardımıyla ve
nimetiyle onun babası ve annesi oldu. Allah’ın izniyle bu fikri yok
edemeyecekler. Nitekim doğmadan onu kürtajla yok etmeye çalıştılar; doğduktan
sonra onu öldürmeye çalıştılar. Onu ortadan kaldırmak için bütün güçlerini ve
araçlarını kullandılar; tüm üslup ve vesileleri denediler; yalan haberler
yaymak, sahte propaganda, siyasi tuzak ve hile yapmak, tavizkâr ve ılımlı
denilen kimseler gibi kiralık ve satılık kişileri kendi taraflarına çekmek ve
kullanmak, samimi kimseleri hapse atmak veya idam etmek, direnen halka ambargo
koymak, onların lehine kamuoyu yapacak haberleri yaymamak ve duyurmamak, vs.
Hepsi başarısız oldu. Allah onları başarısızlığa uğrattı ve rezil etti. Böylece
düşmanlar hayal kırıklığına uğradılar.
İşte Allah’ın
izniyle ümmetin devrimini yok edemeyecekler. Aksine o devam edecektir. İnsan
yaşadıkça vücudunda nasıl kan dolaşıyorsa bu fikir de ümmet var oldukça onun
vücudunda dolaşmaya devam edecektir. Allah’ın verdiği sebat ve kararlılıkla
Hizb-ut Tahrir oldukça bu devrim devam edecektir.
Eğer biri, bu
devrimin durduğunu zannediyorsa yeniden alevleneceğini görecektir. Bir yerde
söndürülse başka bir yerde yeniden alevlenecektir. Böylece devam edecek ki
Allah’ın tayin ettiği zaman ve mekân hazır oluncaya kadar bu, bu şekilde devam
edecektir. Allah, şu vasıflarla vasıflanan kullarına verdiği sözü yerine
getirecek ve zafer verecektir:
وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ
وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ
الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَىٰ
لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا ۚ يَعْبُدُونَنِي
لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا ۚ وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَٰلِكَ فَأُولَٰئِكَ هُمُ
الْفَاسِقُونَ
“Allah sizden iman
eden ve salih amel işleyenleri kendilerinden öncekileri hükümran kıldığı gibi
onları da yeryüzüne halifeler kılacağını vaat etmiştir. Kendileri için hoşnut
olduğu dinlerini güçlendirecek, korkularını güvene çevirecektir. Böylece onlar
yalnız bana kulluk ederler, bana hiçbir şeyi şirk koşmazlar. Bundan sonra kim
küfrederse işte onlar fasık olanlardır.”[3]


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış