BEDEL ÖDEMEYE HAZIR MISINIZ?

Ahmet Ceran

İnsanın hayatta her zaman gerçekleştirmek istediği bir gayesi olmuştur. İyi ya da kötü ama mutlaka olmuştur. Benim bu hayatta “hiç bir” gayem olmadı diyenler bile hiç bir şey olmamayı gaye edinmişlerdir aslında… Bir Müslümanın ulaşabileceği en ulvi gaye ise bu dünyada Allah’ın Nusret ikramıyla zafer, ahirette ise Cennet’tir. Şimdi paylaşacağım ayet-i kerime bize bu iki ulvi gayeyi nasıl gerçekleştireceğimizi anlatan bir ayettir. 

أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُم مَّثَلُ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِكُم مَّسَّتْهُمُ الْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء وَزُلْزِلُواْ حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللّهِ أَلا إِنَّ نَصْرَ اللّهِ قَرِيبٌ

“(Ey müminler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: Allah'ın yardımı ne zaman? dediler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır.” (Bakara 214)

Bu ayet bir nevi Rasulullah’ın ve beraberindeki Sahabelerin çektikleri sıkıntıların boyutunun ne denli olduğunu beyan eden bir ayettir.  Ama dikkat edilirse Allah Azze ve Celle Sahabelere hitap ederken onlara da geçmiş kavimleri hatırlattı. Peki, biz bu ayeti nasıl anlayacağız? Bizden öncekilerin çektiklerini bilmek bize ne fayda sağlayacaktır? Daha doğrusu onların hayatına hangi açıdan bakarsak bize ve bizim amelimize faydası olacaktır?

Ben de bu ayki makalemde ulaşmayı arzuladığımız Cennet ve zafere nasıl ulaşabileceğimizi yukarıdaki ayetin ışığında anlatmaya çalışacağım. Kesin olan bir şey vardır o da Cennet’in ve zaferin yatılan yerden kazanılmayacağıdır. Belki de bu ayetin en büyük öğretisi budur. Ayetin ışığında değerlendirecek olursak; Sahabeler ve Rasulullah o kadar sıkıntı çekmişlerdi ki Allah’tan yardımın ne zaman geleceğini sormuşlardı. Ama öncesine bakarsanız Allah, sıkıntı çekmenin Cennet’i ve zaferi isteyenlerin kaçınamayacakları bir gerçek olduğunu beyan ediyor. Yani önceki kavimler Cennet’i ve zaferi elde etmek için nasıl bedel ödemeyi göze aldılar ve yeri geldiğinde ödedilerse bu ayetin öğretisinden hareketle bizde Cennet ve zafer uğrunda bedel ödemeye hazır hale gelmeli ve gerektiğinde bedel de ödemeliyiz. Lakin tam bu noktada bir kronolojik yapıdan ve dengeden bahsetmek istiyorum. Şöyle ki; Allah Cennet’e ve zafere mazhar olabilmeyi dini uğrunda bedel ödemeye hazır hale gelmeye bağlamıştır. Başka bir ifadeyle Cennet ve zaferin yolu gösterilmiştir.  Buradan ifadelerim yanlış anlaşılmasın. Kastettiğim Cennet’e girebilmek için illâki sıkıntı çekilecektir ya da sıkıntı çekmeyen Cennet’e giremez değildir. Kastettiğim Cennet ve zaferin yatarak gerçekleşmeyeceğidir. Bu iki ulvî gayeye ulaşmanın yolu yatmaktan değil, kıyam edip bu uğurda çalışmaktan, bir şeyleri feda etmekten geçmektedir. Bu, yeri gelir çok değerli vakitlerimizden olur, yeri gelir ömrümüzün baharını zindanlarda geçirerek olur. Hatta yeri gelir bu bedel hayatımızla olur. Ama kesin olan bir şey vardır; gayeye ulaşmanın yolu yatmak değildir. Bilakis uğrunda kıyam etmek ve bedel ödemeye hazır bir Müslüman olmaktır.  Zımnen şöyle seslendi Allah Azze ve Celle bu ayetinde; “Sizden önce gelip geçmiş kavimleri inceleyin ve iyi bakın. Onlar nasıl ki Cennet ve zafer uğrunda bedel ödemeye hazır oldular ve yeri geldiği zaman ödedilerse siz de hazır olun ve yeri geldiği zaman ödeyin.” Öyleyse bize düşen de Sahabelerin hayatlarını incelemek ve kendimize dersler çıkartmaktır. Çünkü Rasulullah da aynısını yapıyordu. Sahabelerini Cennet ve zafere giden yolda eğitirken geçmiş ümmetlerden örnekler serdediyordu. Onlara önceki ümmetlerin çektiği sıkıntılardan misaller getiriyordu ki, Cennet’e ve zafere giden yolun mahiyetini bilsinler. Kıyam etmeden, sabretmeden ve bedel ödemeye hazır olmadan yatarak olmayacağını kavrasınlar… Buna bir misal getirecek olursam Habbab ibn Eret yerinde olacaktır diye düşünüyorum:

عن خباب قال أتينا رسول الله صلى الله عليه وسلم وهو متوسد بردة في ظل الكعبة فشكونا إليه فقلنا ألا تستنصر لنا ألا تدعو الله لنا فجلس محمرا وجهه فقال قد كان من قبلكم يؤخذ الرجل فيحفر له في الأرض ثم يؤتى بالمنشار فيجعل على رأسه فيجعل فرقتين ما يصرفه ذلك عن دينه ويمشط بأمشاط الحديد ما دون عظمه من لحم وعصب ما يصرفه ذلك عن دينه والله ليتمن الله هذا الأمر حتى يسير الراكب ما بين صنعاء وحضرموت ما يخاف إلا الله تعالى والذئب على غنمه ولكنكم تعجلون

“Bir keresinde, uğradığımız saldırılardan ve çektiğimiz çileden yakınmak için Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gittik. Kâbe’nin gölgesinde hırkasına dayanmış oturuyordu. Ona: Peki, artık bize Allah'tan yardım istemeyecek misin, bize dua etmeyecek misin? diye yakardık. Bize şu cevabı verdi: Bakınız! Sizden önceki (dava sahiplerinden) birini alır götü­rür, bir çukur kazıp içine atarlar, sonra da bir bıçkı getirip kafasının üzerine koyarak onu ikiye ayırırlardı; ya da demir dişli tarak­larla vücudu taranarak eti kemiği birbirinden soyarlardı. Bütün bunlar onu dininden döndürmezdi. Allah'a yemin ederim ki o, bu mücadeleyi başarıya ulaştıracaktır. Öyle ki bir yolcu, San'a'dan Hadramut'a tek başına gidecek -koyunun yanı başındaki kurttan bile endişe etmeyecek-, Allah'tan başka hiç kimseden korku duy­mayacaktır. Fakat siz çok acele ediyorsunuz.” (Buharî)

İşte hadiste de görüldüğü üzere Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Sahabelerini geçmiş ümmetlerden misaller getirerek motive etmeye çalışıyor, motiveden de öte onlara aslında zaferin sırlarını anlatıyordu. Formül çok basit; Allah’ın vadi olan zafer ve Cennet için çalışılacak, gerekirse uğrunda bedel ödenecek ve sabredilecek. Sonuçta bize çalışmamızın karşılığında Allah iki zaferden bir tanesini nasip edecek. Ya dünyada muzafferiyet ya da ukbada Cennet. Sahabeler böyle yaptılar ve Allah onlara hem bu dünyada korku günlerini güvene çevirdi hem de ukbada (inşallah) Cennet ihsan etti. Dolaysıyla bizler de eğer ki bu dünyada zafer ve ukbada da Cennet istiyorsak bedel ödemenin ve gayeye ulaşmak için kıyam etmenin bu işin bir parçası olduğunu bilmeliyiz. Nasıl ki Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Sahabelere geçmiş ümmetlerden misaller getirerek başarının nasıl geleceğini anlatmaya çalışıyordu, ben de istedim ki Sahabelerden birkaç örnek paylaşarak onların üzerinden biz de başarıya motive olalım ve zaferin sırlarına vakıf olalım.

Hendek Günü Ashabın Aç Kalmaları ve Üşümeleri

“Ebu Cihad’ın oğlu babasına: Ey baba, siz Rasulullah’ı gördünüz, onunla arkadaşlık yaptınız. Andolsun, eğer ben Rasulullah’ı görseydim şöyle şöyle yapardım! dedi. Babası: Allah’tan kork ve yavaş ol! Nefsimi elinde tutana yemin ederim, Hendek gecesinde Rasulullah ile beraberdik. Peygamber: Kim gider de şu kavmin haberini bize getirirse Allah onu Kıyamet Günü’nde bana arkadaş yapacaktır, buyurdu. Halktan hiç kimse kıpırdamadı. Çünkü hem açtılar, hem de çok üşümüşlerdi. Üçüncü defa Hz. Peygamber: Ey Huzeyfe! dedi. Ve Huzeyfe’yi gönderdi.” (İsabe)

Yine aç kalmakla alakalı verilebilecek nadir örneklerden bir tanesi de şudur: “Rasulullah ve Sahabelerin çoğu kere açlıktan dolayı sesleri o kadar kısılırdı ki, seslerin kısılmasının açlıktan olduğu hemen anlaşılırdı.  Bir gün Ebu Talha eve geldi ve eşine: Yiyecek bir şey var mı? Onu Rasulullah’a götüreceğim. Az önce Hz. Peygamber’in açlıktan sesinin kısıldığını gördüm, dedi.”

Allah’ın dini uğrunda, ulaşmayı murad ettiği Cennet ve zafer uğrunda bedel ödemeye verilebilecek güzel örneklerden bir tanesi de Zübeyr bin Avvam’ın çektikleridir. Bakınız Taberani’de geçen bir rivayette hakkında nasıl anlatılır:

Zübeyr bin. Avvam on sekiz yaşında Müslüman olunca, Zubeyr’in amcası onu bir hasıra sarıyor, sonra onun üzerine ateş yakarak kendisine duman ile işkence ediyordu. Ona: Dinine dön, diyordu. O da: Ebediyyen dinimden dönmem, diyordu.  Musullu bir ihtiyar şöyle anlatıyor: Ben Zübeyr b. Avvam’la bazı seferlerde yolculuk yaptım. O ıssız bir yerde cünüp oldu. Bana: Örtü yap da ben yıkanayım! dedi. Ben de ona örtü yaptım. Bir ara bedenine baktım. Azalarında çok kılıç izleri vardı. Kendisine: Allah’a yemin ederim ki, kimsede bu kadar çok kılıç yarası görmedim, dedim. O da bana: Gördün mü? dedi. Evet, dedim. Bana: Allah’a hamdolsun ki, bunların hepsi Hz. Peygamber ile beraber savaşırken (Allah yolunda) oldu. dedi. Zübeyr’i görenler, onun göğsünde su oyuklarını hatırlatan birçok ok ve kılıç izlerinin bulunduğunu söylerlerdi.”

Sahabelerin ve Rasulullah’ın çektikleri eziyetleri buraya bir bir almaya kalksak ciltlerce kitap olmaya elverişlidir. Birkaç örnekle de olsa Rasulullah’ın ve Sahabelerin çektikleri zorlukları resmederek kastımın anlaşıldığına inanıyorum. Şimdi tekrar ayet-i kerimeye dönecek olursak; Rasulullah ve beraberinde iman eden Sahabeler zafer beklentisi içerisindeydiler. Sabrettiler ve uğrunda bedel ödediler Allah kendilerine vaat ettiği zaferi nasip etti. Korku dolu günlerini güvene çeviren zaferi dünya gözüyle birçok Sahabe gördü. Çünkü o korku dolu günlerin geçeceğini vaat Allah Azze ve Celle, müjdeleyen ise Rasulullah’tı. Bakınız bedel ödemeye hazır olunca, murat edilen gaye uğrunda sabredilince Allah nasıl zaferler ihsan ediyor. Bunu bir Sahabenin rivayeti üzerinden okumaya çalışalım inşallah:

“Adiy b. Hâtim anlatıyor: Ben Peygamber'in şehrinde iken ona birisi gelip yokluktan yakındı, sonra bir başkası gelip yol kesme (haydutluk/sömürgecilikten) olayından yakındı. Bunun üzerine Hz. Peygamber bana dönerek sordu: Adiy, Hîre şehrini gördün mü? (Hîre, Irak'ta, Kûfe'ye üç mil mesafede eski bir şehirdir). Hakkında bilgiler aldım ama onu görmedim. Eğer ömrün uzun olursa, devesine binmiş bir kadın yolcunun, Allah'tan başka hiçbir kimseden korkusu olmaksızın Hîre'den kalkıp, Kâbe'yi tavaf etmek üzere yolculuk edeceğini kesin olarak göreceksin! Kendi kendime "Tay kabilesinin, ortalığı kasıp kavuran haydutları ne olacak" dedim... Hadisin devamında Peygamberimiz, İran hükümdarının hazinelerinin, Müslümanlar tarafından ele geçirileceğini, insanların verilen altını (zekât) kabul etmeyecek kadar zenginliğin artacağını haber vermekte, elde imkân varken insanları hayır işlemeye teşvik buyurmaktadır. Adiy: Ben Hîre'den yalnız başına yola çıkan bir kadının Allah'tan başka korkacağı bir şey olmaksızın gelip Kâbe'yi tavaf ettiğini ve İran hazinelerinin ele geçirildiğini gördüm, yaşayanlar diğerlerini de göreceklerdir.” diyor. (Buhârî, Menakıb, 25; Hac, Kadınların haccı bölümü)

Allah Sahabelere zafer ihsan etti. Gayeleri uğrunda bedel ödemeyi göze aldılar, Allah’ın dini uğrunda kıyama kalktılar ve sonuç elde ettiler. Sonuç nedir; kimileri için hem dünyada zafer hem de ukbada Cennet. Kimileri için ise dünyadaki zaferden yoksun ukbada Cennet.

Peki, Sahabelerin gayesi olan Cennet ve zafer bizim için de geçerli değil mi? Bittabii bizler de bu dünyada Allah’ın nusret ikramıyla muzaffer, ukbada da Cennet ehlinden olmak istiyoruz.

Formülü hatırlayalım; bedel ödemeye hazır olmak, Allah’ın dinine yardım etmek.

Kardeşlerim, eğer ki bizler de bugün Allah’ın dini için kıyam eder bedel ödemeyi göze alırsak, Allah önceki kavimlere ikram ettiği gibi bize de yardımını ikram edecektir. Zaten bu teminat ayetle sabittir. Şöyle buyuruyor Azze ve Celle:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed suresi 7)

Ulaşmayı arzuladığımız gaye için çok çalışmalıyız. Hatta düşmanlarımızdan daha çok. Hani anlatılır ya İslam davetçisi bir gence Allah düşmanları işkence yapıyorlarmış. İşkencenin dozajını o kadar artırmışlar ki genç artık içten bir yakarı ile Rabbine yakarmaya başlamış: “Ya Rabbi! Bu işkenceler bu zulümler ne zaman bitecek? Biz Müslümanlar artık ne zaman zafere ulaşacağız?” Gencin bu sessizce yakarışlarına kulak veren azılı Allah düşmanı gence demiş ki: “Bu dediklerin ancak bizden fazla mesai yaptığınız zaman gerçekleşecek.”  Bu kısa anekdot çok şeyler anlatıyor aslında. Çok çalışmalı ve dinimiz uğrunda gayret göstermeliyiz.

Onun için her zaman söylüyorum Sahabelerin hayatlarına odaklandığımız vakit, onların hayatlarından birer kesit okuduğumuz vakit bize pratik yansıması olmalı. Yoksa onların hayatlarını okumak her zaman güzeldir. Ama ayetin öğretisinden hareketle bizlerin azimlerini artırmalı. Sadece onlara uzaktan özenip, onlar gibi olmak adına hiçbir şey yapmamak Arapların tabiriyle كلم كلم لا ينفع “ konuş konuş faydasız” olmaktan öteye geçmez. Dolaysıyla onlar gibi zafere ulaşmak ukbada da Cennet ehlinden olmak istiyorsak bunu onlara uzaktan özenmekle gerçekleştirmeyeceğimizi bilakis onlar gibi olarak gerçekleştirebileceğimizi bilememiz gerekir.

Mademki Allah bizlere de korku dolu günlerin güvene dönüşeceğini vaat etti, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem zalim diktatörlerin ardından adaletle yönetecek Râşidî Hilâfet’i müjdeliyor, yapılacak şey bellidir. Allah bize ihsan edeceği Nusretle müjdelenene kadar yahut (dünya gözüyle görmek nasip olmazsa) Cennet ehlinden olana kadar Allah’ın dinine ihsanla yardım etmektir.

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

“Allah, sizlerden iman edip salih amel işleyenleri, kendilerinden öncekileri yeryüzünde Halife kıldığı gibi onları da yeryüzünde Halife kılacağını, onlar için seçtiği dinlerini yeryüzünde hâkim kılacağını, geçirdikleri bu korkularını güvene çevireceğini vadetti. Zira onlar yalnız Bana kulluk ederler ve hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Her kim de bundan sonra inkâr ederse işte onlar fasıkların ta kendileridir.” (Nûr Suresi 55)

Hadiste Rasulullah bizleri şöyle müjdeliyor:

تَكُونُ النُّبُوَّةُ فِيكُمْ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ، ثُمَّ تَكُونُ خِلاَفَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ، فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ، ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَاضًّا ، فَيَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ، ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا جَبْرِيَّةً ، فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ،ثُمَّ تَكُونُ خِلاَفَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةٍ. ثُمَّ سَكَتَ

“Nübüvvet Allah'ın dilediğince aranızda kalacaktır. Allah onu kaldırmayı dilediği zaman kaldırır. Sonra nübüvvet yolu üzerinde bulunan Hilâfet olur. Allah'ın bulunmasını dilediği kadar kalır. Sonra ısırıcı melikler dönemi gelir. Allah'ın bulunmasını dilediği kadar bulunur. Allah kaldırmayı dilediği zaman onu kaldırır. Sonra zorba iktidarlar gelir. Allah'ın dilediği kadar kalırlar. Allah dilediği zaman onu da kaldırır. Sonra nübüvvet yolu üzere Hilâfet gelir. Sonra sustu." (Ahmed, Müsned 17680)

Kardeşlerim mademki söz konusu vaadin sahibi Allah’tır. Müjdenin sahibi Rasulullah’tır. Öyleyse bize düşen bedel ödemeye hazır bir Müslüman olmaktır. Allah’ın dininin havarileri olmaktır. Uzaktan uzağa zafer nidaları ve Cennet temennileri yapmak değil.

Adamın bir tanesi yanı başında duran başka bir adamı görünce demiş ki: “Kardeşim sendeki şu boy, şu fizik, şu kaslar bende olacak itimat et ağır sıklette boks şampiyonu olurdum.” Bu defa diğer adam şunu söylemekten kendisini alıkoyamamış: “İyi de kardeşim senin hafif sıklette boks şampiyonu olmana engel nedir?” (Şu Hortumlu Dünyada Fil Yalnızca Bir Hayvandır kitabından alıntıdır.)

Bedel ödemeye hazır olanlardan olmamız duasıyla…


Yorumlar

  1. yaşar nazlı

    Allah razı olsun kardeşimizden. Bir dava adamının üzerinde saatlerce tefekkür etmesi gereken bir konu. Allah Subhanehu ve Teala hakkı hak bilip hakka sarılan erlerin sayısını artırsın.

  2. yakup özdemir

    kardeşimiz güzel yazmiş inşallah bizde onlardan olur o kervana katılırız rabbim aramizdan musab lar sümeyyeler bilal ler çıkarsın

Yorum Yaz