İnsanın hayatta her zaman
gerçekleştirmek istediği bir gayesi olmuştur. İyi ya da kötü ama mutlaka
olmuştur. Benim bu hayatta “hiç bir” gayem olmadı diyenler bile hiç bir şey
olmamayı gaye edinmişlerdir aslında… Bir Müslümanın ulaşabileceği en ulvi gaye
ise bu dünyada Allah’ın Nusret ikramıyla zafer, ahirette ise Cennet’tir. Şimdi
paylaşacağım ayet-i kerime bize bu iki ulvi gayeyi nasıl gerçekleştireceğimizi
anlatan bir ayettir.
أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُم مَّثَلُ
الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِكُم مَّسَّتْهُمُ الْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء
وَزُلْزِلُواْ حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ مَتَى
نَصْرُ اللّهِ أَلا إِنَّ نَصْرَ اللّهِ قَرِيبٌ
“(Ey müminler!) Yoksa siz,
sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden Cennet’e
gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle
sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: Allah'ın
yardımı ne zaman? dediler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır.” (Bakara 214)
Bu ayet bir nevi
Rasulullah’ın ve beraberindeki Sahabelerin çektikleri sıkıntıların boyutunun ne
denli olduğunu beyan eden bir ayettir.
Ama dikkat edilirse Allah Azze ve Celle Sahabelere hitap ederken
onlara da geçmiş kavimleri hatırlattı. Peki, biz bu ayeti nasıl anlayacağız?
Bizden öncekilerin çektiklerini bilmek bize ne fayda sağlayacaktır? Daha
doğrusu onların hayatına hangi açıdan bakarsak bize ve bizim amelimize faydası
olacaktır?
Ben de bu ayki makalemde
ulaşmayı arzuladığımız Cennet ve zafere nasıl ulaşabileceğimizi
yukarıdaki ayetin ışığında anlatmaya çalışacağım. Kesin olan bir şey vardır o da
Cennet’in ve zaferin yatılan yerden kazanılmayacağıdır. Belki de bu ayetin en
büyük öğretisi budur. Ayetin ışığında değerlendirecek olursak; Sahabeler ve
Rasulullah o kadar sıkıntı çekmişlerdi ki Allah’tan yardımın ne zaman
geleceğini sormuşlardı. Ama öncesine bakarsanız Allah, sıkıntı çekmenin Cennet’i
ve zaferi isteyenlerin kaçınamayacakları bir gerçek olduğunu beyan ediyor. Yani
önceki kavimler Cennet’i ve zaferi elde etmek için nasıl bedel ödemeyi göze
aldılar ve yeri geldiğinde ödedilerse bu ayetin öğretisinden hareketle bizde
Cennet ve zafer uğrunda bedel ödemeye hazır hale gelmeli ve gerektiğinde bedel
de ödemeliyiz. Lakin tam bu noktada bir kronolojik yapıdan ve dengeden
bahsetmek istiyorum. Şöyle ki; Allah Cennet’e ve zafere mazhar olabilmeyi dini
uğrunda bedel ödemeye hazır hale gelmeye bağlamıştır. Başka bir ifadeyle Cennet
ve zaferin yolu gösterilmiştir. Buradan
ifadelerim yanlış anlaşılmasın. Kastettiğim Cennet’e girebilmek için illâki
sıkıntı çekilecektir ya da sıkıntı çekmeyen Cennet’e giremez değildir.
Kastettiğim Cennet ve zaferin yatarak gerçekleşmeyeceğidir. Bu iki ulvî gayeye
ulaşmanın yolu yatmaktan değil, kıyam edip bu uğurda çalışmaktan, bir şeyleri
feda etmekten geçmektedir. Bu, yeri gelir çok değerli vakitlerimizden olur, yeri
gelir ömrümüzün baharını zindanlarda geçirerek olur. Hatta yeri gelir bu bedel
hayatımızla olur. Ama kesin olan bir şey vardır; gayeye ulaşmanın yolu yatmak değildir.
Bilakis uğrunda kıyam etmek ve bedel ödemeye hazır bir Müslüman olmaktır. Zımnen şöyle seslendi Allah Azze ve Celle
bu ayetinde; “Sizden önce gelip geçmiş kavimleri inceleyin ve iyi bakın.
Onlar nasıl ki Cennet ve zafer uğrunda bedel ödemeye hazır oldular ve yeri
geldiği zaman ödedilerse siz de hazır olun ve yeri geldiği zaman ödeyin.”
Öyleyse bize düşen de Sahabelerin hayatlarını incelemek ve kendimize dersler
çıkartmaktır. Çünkü Rasulullah da aynısını yapıyordu. Sahabelerini Cennet ve
zafere giden yolda eğitirken geçmiş ümmetlerden örnekler serdediyordu. Onlara
önceki ümmetlerin çektiği sıkıntılardan misaller getiriyordu ki, Cennet’e ve
zafere giden yolun mahiyetini bilsinler. Kıyam etmeden, sabretmeden ve bedel
ödemeye hazır olmadan yatarak olmayacağını kavrasınlar… Buna bir misal
getirecek olursam Habbab ibn Eret yerinde olacaktır diye düşünüyorum:
عن خباب قال أتينا رسول الله صلى الله عليه وسلم وهو متوسد بردة في ظل
الكعبة فشكونا إليه فقلنا ألا تستنصر لنا ألا تدعو الله لنا فجلس محمرا وجهه فقال
قد كان من قبلكم يؤخذ الرجل فيحفر له في الأرض ثم يؤتى بالمنشار فيجعل على رأسه
فيجعل فرقتين ما يصرفه ذلك عن دينه ويمشط بأمشاط الحديد ما دون عظمه من لحم وعصب
ما يصرفه ذلك عن دينه والله ليتمن الله هذا الأمر حتى يسير الراكب ما بين صنعاء
وحضرموت ما يخاف إلا الله تعالى والذئب على غنمه ولكنكم تعجلون
“Bir keresinde,
uğradığımız saldırılardan ve çektiğimiz çileden yakınmak için Hz. Peygamber
Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gittik. Kâbe’nin gölgesinde hırkasına dayanmış
oturuyordu. Ona: Peki, artık bize Allah'tan yardım istemeyecek misin, bize dua
etmeyecek misin? diye yakardık. Bize şu cevabı verdi: Bakınız! Sizden önceki
(dava sahiplerinden) birini alır götürür, bir çukur kazıp içine atarlar, sonra
da bir bıçkı getirip kafasının üzerine koyarak onu ikiye ayırırlardı; ya da
demir dişli taraklarla vücudu taranarak eti kemiği birbirinden soyarlardı.
Bütün bunlar onu dininden döndürmezdi. Allah'a yemin ederim ki o, bu mücadeleyi
başarıya ulaştıracaktır. Öyle ki bir yolcu, San'a'dan Hadramut'a tek başına
gidecek -koyunun yanı başındaki kurttan bile endişe etmeyecek-, Allah'tan başka
hiç kimseden korku duymayacaktır. Fakat siz çok acele ediyorsunuz.” (Buharî)
İşte hadiste de görüldüğü
üzere Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Sahabelerini geçmiş
ümmetlerden misaller getirerek motive etmeye çalışıyor, motiveden de öte onlara
aslında zaferin sırlarını anlatıyordu. Formül çok basit; Allah’ın vadi olan
zafer ve Cennet için çalışılacak, gerekirse uğrunda bedel ödenecek ve
sabredilecek. Sonuçta bize çalışmamızın karşılığında Allah iki zaferden bir
tanesini nasip edecek. Ya dünyada muzafferiyet ya da ukbada Cennet. Sahabeler
böyle yaptılar ve Allah onlara hem bu dünyada korku günlerini güvene çevirdi
hem de ukbada (inşallah) Cennet ihsan etti. Dolaysıyla bizler de eğer ki bu
dünyada zafer ve ukbada da Cennet istiyorsak bedel ödemenin ve gayeye ulaşmak
için kıyam etmenin bu işin bir parçası olduğunu bilmeliyiz. Nasıl ki Rasulullah
Sallallahu Aleyhi ve Sellem Sahabelere geçmiş ümmetlerden misaller
getirerek başarının nasıl geleceğini anlatmaya çalışıyordu, ben de istedim ki Sahabelerden
birkaç örnek paylaşarak onların üzerinden biz de başarıya motive olalım ve
zaferin sırlarına vakıf olalım.
Hendek Günü Ashabın Aç
Kalmaları ve Üşümeleri
“Ebu Cihad’ın oğlu
babasına: Ey baba, siz Rasulullah’ı gördünüz, onunla arkadaşlık yaptınız. Andolsun,
eğer ben Rasulullah’ı görseydim şöyle şöyle yapardım! dedi. Babası: Allah’tan
kork ve yavaş ol! Nefsimi elinde tutana yemin ederim, Hendek gecesinde
Rasulullah ile beraberdik. Peygamber: Kim gider de şu kavmin haberini bize
getirirse Allah onu Kıyamet Günü’nde bana arkadaş yapacaktır, buyurdu.
Halktan hiç kimse kıpırdamadı. Çünkü hem açtılar, hem de çok üşümüşlerdi.
Üçüncü defa Hz. Peygamber: Ey Huzeyfe! dedi. Ve Huzeyfe’yi gönderdi.” (İsabe)
Yine aç kalmakla alakalı
verilebilecek nadir örneklerden bir tanesi de şudur: “Rasulullah ve Sahabelerin
çoğu kere açlıktan dolayı sesleri o kadar kısılırdı ki, seslerin kısılmasının
açlıktan olduğu hemen anlaşılırdı. Bir
gün Ebu Talha eve geldi ve eşine: Yiyecek bir şey var mı? Onu Rasulullah’a
götüreceğim. Az önce Hz. Peygamber’in açlıktan sesinin kısıldığını gördüm,
dedi.”
Allah’ın dini uğrunda,
ulaşmayı murad ettiği Cennet ve zafer uğrunda bedel ödemeye verilebilecek güzel
örneklerden bir tanesi de Zübeyr bin Avvam’ın çektikleridir. Bakınız
Taberani’de geçen bir rivayette hakkında nasıl anlatılır:
“Zübeyr bin. Avvam on
sekiz yaşında Müslüman olunca, Zubeyr’in amcası onu bir hasıra sarıyor, sonra
onun üzerine ateş yakarak kendisine duman ile işkence ediyordu. Ona: Dinine dön,
diyordu. O da: Ebediyyen dinimden dönmem, diyordu. Musullu bir ihtiyar şöyle anlatıyor: Ben
Zübeyr b. Avvam’la bazı seferlerde yolculuk yaptım. O ıssız bir yerde cünüp
oldu. Bana: Örtü yap da ben yıkanayım! dedi. Ben de ona örtü yaptım. Bir ara
bedenine baktım. Azalarında çok kılıç izleri vardı. Kendisine: Allah’a yemin
ederim ki, kimsede bu kadar çok kılıç yarası görmedim, dedim. O da bana: Gördün
mü? dedi. Evet, dedim. Bana: Allah’a hamdolsun ki, bunların hepsi Hz. Peygamber
ile beraber savaşırken (Allah yolunda) oldu. dedi. Zübeyr’i
görenler, onun göğsünde su oyuklarını hatırlatan birçok ok ve kılıç izlerinin
bulunduğunu söylerlerdi.”
Sahabelerin ve
Rasulullah’ın çektikleri eziyetleri buraya bir bir almaya kalksak ciltlerce
kitap olmaya elverişlidir. Birkaç örnekle de olsa Rasulullah’ın ve Sahabelerin
çektikleri zorlukları resmederek kastımın anlaşıldığına inanıyorum. Şimdi
tekrar ayet-i kerimeye dönecek olursak; Rasulullah ve beraberinde iman eden Sahabeler
zafer beklentisi içerisindeydiler. Sabrettiler ve uğrunda bedel ödediler Allah
kendilerine vaat ettiği zaferi nasip etti. Korku dolu günlerini güvene çeviren zaferi
dünya gözüyle birçok Sahabe gördü. Çünkü o korku dolu günlerin geçeceğini vaat
Allah Azze ve Celle, müjdeleyen ise Rasulullah’tı. Bakınız bedel ödemeye
hazır olunca, murat edilen gaye uğrunda sabredilince Allah nasıl zaferler ihsan
ediyor. Bunu bir Sahabenin rivayeti üzerinden okumaya çalışalım inşallah:
“Adiy b. Hâtim anlatıyor:
Ben Peygamber'in şehrinde iken ona birisi gelip yokluktan yakındı, sonra bir
başkası gelip yol kesme (haydutluk/sömürgecilikten) olayından yakındı. Bunun
üzerine Hz. Peygamber bana dönerek sordu: Adiy, Hîre şehrini gördün mü? (Hîre,
Irak'ta, Kûfe'ye üç mil mesafede eski bir şehirdir). Hakkında bilgiler aldım
ama onu görmedim. Eğer ömrün uzun olursa, devesine binmiş bir kadın yolcunun,
Allah'tan başka hiçbir kimseden korkusu olmaksızın Hîre'den kalkıp, Kâbe'yi
tavaf etmek üzere yolculuk edeceğini kesin olarak göreceksin! Kendi kendime
"Tay kabilesinin, ortalığı kasıp kavuran haydutları ne olacak"
dedim... Hadisin devamında Peygamberimiz, İran hükümdarının hazinelerinin,
Müslümanlar tarafından ele geçirileceğini, insanların verilen altını (zekât)
kabul etmeyecek kadar zenginliğin artacağını haber vermekte, elde imkân varken
insanları hayır işlemeye teşvik buyurmaktadır. Adiy: Ben Hîre'den yalnız başına
yola çıkan bir kadının Allah'tan başka korkacağı bir şey olmaksızın gelip
Kâbe'yi tavaf ettiğini ve İran hazinelerinin ele geçirildiğini gördüm,
yaşayanlar diğerlerini de göreceklerdir.” diyor. (Buhârî, Menakıb, 25; Hac,
Kadınların haccı bölümü)
Allah Sahabelere zafer
ihsan etti. Gayeleri uğrunda bedel ödemeyi göze aldılar, Allah’ın dini uğrunda
kıyama kalktılar ve sonuç elde ettiler. Sonuç nedir; kimileri için hem dünyada
zafer hem de ukbada Cennet. Kimileri için ise dünyadaki zaferden yoksun ukbada
Cennet.
Peki, Sahabelerin gayesi
olan Cennet ve zafer bizim için de geçerli değil mi? Bittabii bizler de bu
dünyada Allah’ın nusret ikramıyla muzaffer, ukbada da Cennet ehlinden olmak
istiyoruz.
Formülü hatırlayalım;
bedel ödemeye hazır olmak, Allah’ın dinine yardım etmek.
Kardeşlerim, eğer ki
bizler de bugün Allah’ın dini için kıyam eder bedel ödemeyi göze alırsak, Allah
önceki kavimlere ikram ettiği gibi bize de yardımını ikram edecektir. Zaten bu
teminat ayetle sabittir. Şöyle buyuruyor Azze ve Celle:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ
وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ
“Ey iman edenler! Eğer siz
Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı
kaydırmaz.” (Muhammed
suresi 7)
Ulaşmayı arzuladığımız
gaye için çok çalışmalıyız. Hatta düşmanlarımızdan daha çok. Hani anlatılır ya
İslam davetçisi bir gence Allah düşmanları işkence yapıyorlarmış. İşkencenin
dozajını o kadar artırmışlar ki genç artık içten bir yakarı ile Rabbine
yakarmaya başlamış: “Ya Rabbi! Bu işkenceler bu zulümler ne zaman bitecek?
Biz Müslümanlar artık ne zaman zafere ulaşacağız?” Gencin bu sessizce
yakarışlarına kulak veren azılı Allah düşmanı gence demiş ki: “Bu dediklerin
ancak bizden fazla mesai yaptığınız zaman gerçekleşecek.” Bu kısa anekdot çok şeyler anlatıyor aslında.
Çok çalışmalı ve dinimiz uğrunda gayret göstermeliyiz.
Onun için her zaman
söylüyorum Sahabelerin hayatlarına odaklandığımız vakit, onların hayatlarından
birer kesit okuduğumuz vakit bize pratik yansıması olmalı. Yoksa onların
hayatlarını okumak her zaman güzeldir. Ama ayetin öğretisinden hareketle
bizlerin azimlerini artırmalı. Sadece onlara uzaktan özenip, onlar gibi olmak
adına hiçbir şey yapmamak Arapların tabiriyle كلم كلم لا ينفع “ konuş
konuş faydasız” olmaktan
öteye geçmez. Dolaysıyla onlar gibi zafere ulaşmak ukbada da Cennet ehlinden
olmak istiyorsak bunu onlara uzaktan özenmekle gerçekleştirmeyeceğimizi bilakis
onlar gibi olarak gerçekleştirebileceğimizi bilememiz gerekir.
Mademki Allah bizlere de
korku dolu günlerin güvene dönüşeceğini vaat etti, Rasulullah Sallallahu
Aleyhi ve Sellem zalim diktatörlerin ardından adaletle yönetecek Râşidî Hilâfet’i
müjdeliyor, yapılacak şey bellidir. Allah bize ihsan edeceği Nusretle
müjdelenene kadar yahut (dünya gözüyle görmek nasip olmazsa) Cennet ehlinden
olana kadar Allah’ın dinine ihsanla yardım etmektir.
وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ
لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ
وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم
مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن
كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
“Allah, sizlerden iman
edip salih amel işleyenleri, kendilerinden öncekileri yeryüzünde Halife kıldığı
gibi onları da yeryüzünde Halife kılacağını, onlar için seçtiği
dinlerini yeryüzünde hâkim kılacağını, geçirdikleri bu
korkularını güvene çevireceğini vadetti. Zira onlar yalnız Bana kulluk ederler
ve hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Her kim de bundan sonra inkâr ederse işte
onlar fasıkların ta kendileridir.” (Nûr Suresi 55)
Hadiste Rasulullah bizleri
şöyle müjdeliyor:
تَكُونُ النُّبُوَّةُ فِيكُمْ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ، ثُمَّ
يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ، ثُمَّ تَكُونُ خِلاَفَةٌ عَلَى
مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ، فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ، ثُمَّ
يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ، ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَاضًّا ،
فَيَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ
يَرْفَعَهَا ، ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا جَبْرِيَّةً ، فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ
أَنْ تَكُونَ ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ،ثُمَّ تَكُونُ
خِلاَفَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةٍ. ثُمَّ سَكَتَ
“Nübüvvet Allah'ın
dilediğince aranızda kalacaktır. Allah onu kaldırmayı dilediği zaman
kaldırır. Sonra nübüvvet yolu üzerinde bulunan Hilâfet olur. Allah'ın bulunmasını
dilediği kadar kalır. Sonra ısırıcı melikler dönemi gelir. Allah'ın bulunmasını
dilediği kadar bulunur. Allah kaldırmayı dilediği zaman onu kaldırır. Sonra
zorba iktidarlar gelir. Allah'ın dilediği kadar kalırlar. Allah dilediği zaman
onu da kaldırır. Sonra nübüvvet yolu üzere Hilâfet gelir. Sonra sustu." (Ahmed, Müsned
17680)
Kardeşlerim mademki söz
konusu vaadin sahibi Allah’tır. Müjdenin sahibi Rasulullah’tır. Öyleyse bize
düşen bedel ödemeye hazır bir Müslüman olmaktır. Allah’ın dininin havarileri
olmaktır. Uzaktan uzağa zafer nidaları ve Cennet temennileri yapmak değil.
Adamın bir tanesi yanı
başında duran başka bir adamı görünce demiş ki: “Kardeşim sendeki şu boy, şu
fizik, şu kaslar bende olacak itimat et ağır sıklette boks şampiyonu olurdum.”
Bu defa diğer adam şunu söylemekten kendisini alıkoyamamış: “İyi de kardeşim
senin hafif sıklette boks şampiyonu olmana engel nedir?” (Şu Hortumlu
Dünyada Fil Yalnızca Bir Hayvandır kitabından alıntıdır.)
Bedel ödemeye hazır
olanlardan olmamız duasıyla…


Yorumlar