İSLÂM TOPLUMUNDA ULEMA, ULEMAMIZ İLAHİ BİR RAHMETTİR

Yalçın İçyer

وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ

“Senden önceki peygamberlerimiz de kendilerine vahiy indirdiğimiz birer insandı. Eğer bilmiyorsanız, daha önce kendilerine kitap verilenlere sorunuz.[1]

I- ULEMA ANLAYIŞIMIN SERÜVENİ

Bize akletme ve tefekkür gücünü vererek aramızda mütefekkir kişilerin çıkmasının yolunun açan vahyin sahibi âlemlerin Rabbine sonsuz hamd-u senalar olsun. Salat ve selam, yeryüzünü imar eden insanlık önderleri Rasullere, ehlibeytlerine ve havarilerine olsun. Rabbim onların yolunda olanlardan razı olsun. Bizleri onlardan eylesin. Rabbim zalimlerin yeryüzünün fesadını mazlumlar eliyle kaldırsın. Allah ümmete şuur versin ve ulemasına sorumluluklarını görmeyi nasip etsin.

Yıllar önce “Muttaki Ulemamız” başlığında bir yazı hazırlamayı planlamıştım. Özellikle ilahiyat yıllarında, ulema hakkında ifrat ve tefrit noktasına varan tartışmaların olduğu dönemde... Kimi ulemayı hiçe sayıyor, kimi onlara verilen değeri aşırı noktalara götürüyordu.

اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ لِيَعْبُدُواْ إِلَهًا وَاحِدًا لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp hahamlarını; (Hristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rab edindiler. Oysa bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.”[2] Bu ayette Rabbleştirme ve diğer taraftan da ulemamızı değerlendirme söz konusu. Başka bir izahla; kimileri “şu ulema veya müçtehitler haktır, diğerleri batıldır” anlayışı ile birçok ulemayı itham altında bırakıyordu. Veya ulemayı hatasızlaştırıp (K.K. 33/67-68’teki gibi) Rabbleştirmeyi günümüze getiriyordu. Yine ulemayı, mezhebi izah ederek dar bir bakış açısı ile bir kısım ulemayı Rableştirirken bir kısmını itham altında bırakıyorlardı. Bu kargaşalar hâlen devam ediyor. Tarihimizde -son Rasul’den sonraki tarihi kast ediyorum- de bu ifrat ve tefriti görüyoruz. Şii çizgide, Ashab-ı Kiram’ın RadiyAllahu Anhum kahir ekseriyeti –haşa- “sapıtmış” kabul ediliyor. Diğer taraftan kimilerince de Sahabi, hatasız görülüyor. Rasulullah’tan sonra çıkan tüm kargaşalar -yaşayıp yaşamadığı kesin olmayan- Yahudi İbni Sebe’ye bağlanıyordu.[3] Ben de ister istemez bu düşüncelerden etkileniyordum. Rabbime hamd ederim ki bana okuma aşkını ve merakını vermişti. Dolayısı ile okuyarak belli bir noktaya vardım ve bu bana çok faydalı oldu. Bu konu ile ilgili yaşadığım serüveni sizlerle paylaşmayı faydalı görüyorum.

İlahiyatta bu çalkantıları yaşarken Şeyho Duman hocamla tanıştım ve onunla Arapçaya başladım. Tabii, o zaman ona derse gidenler, vahhabi ve mezhepsiz oluyordu. Bir gün ona derse giderken, otobüs durağında sınıf arkadaşım Van Müftüsü’nün oğlu ve Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in şeyhinin torunu ile karşılaştım. Nereye gittiğimi sorunca; “Şeyho Duman’a derse gidiyorum.” dedim. “Ne o, müçtehit mi olacan?” deyince benim de canım sıkıldı. “Evet, müçtehit olacam!” dedim. Bana Van lehçesi ile şunu söyledi: “Kuro, ehlisünnet ve’l-cemaat -dört mezhebi- haktır. İmam Gazali mezheb kurmak istemiş. Rüyasında Rasulullah ona dört yol göstermiş ve birisini tutmasını istemiş. Böylece mezhep kurmaktan vazgeçmiş. Sen yapmak istiyorsun? …” Tabi müçtehit olmak ulaşılmayan zirve şartlarla izah edilmiş. Bir taraftan da mealle içtihat edenler olmuş. Bir şey söylemedim ve dersime devam ettim.

İlahiyatta Mezhepler Tarihi olan Profesör hocamız, “Hanefilik benim ırkımın mezhebidir.” demişti bir derste. Hayret etmiştim. İmtihanda, “sadece dört mezhep hak değil; diğer ulema da haktır ve tüm âlimlerimizin kendisinden istifade edilir.” yazdığım için bana “pek zayıf” vermişti, yani iki. Evet, bu hocamız profesör idi ve mezheplerle ilgili kitap yazmıştı: Ethem Ruhi Fığlalı… Kendisinden istifade de ettik tabii…

Evet, okumak, sevgili hocamın evrensel bakış açısı ve şüphesiz Kur’an bu hastalıklardan kurtardı beni. O günlerde Muhammed Ebu Zehra’nın “İslâm’da İtikadî ve Fıkhî Mezhepler Tarihi” kitabı küçük ciltler hâlinde yayınlanıyordu. Hemen aldım ve okudum. Birçok müçtehit imamın hayatını anlatıyordu. Aklıma şu soru geldi: Bu imamların hepsi büyük âlim iken nasıl oluyor, batıl olarak nitelendiriliyor? Hocama bir gün sordum: “Hocam bu kitapta birçok âlim anlatılıyor. Hepsi muttaki ve güzel âlimler. Neden dördü hakk diğeri batıl kabul edilmiş?” Hocamın cevabı şu oldu: “Yalçın okumaya devam et sen kendin anlarsın.” Allah razı olsun Hocamdan. Belki o gün bunun dışında cevap verse idi, ben de ondan ders almayı bırakır ve evrensel ve vasat bir düşünceye varamazdım.

Özellikle, son çağın uleması, İbni Teymiyye, Muhammed b. Abdulvehhab, Mevdudi ve Seyyid Kutublarla ilgili yazılan kitaplar kafaları bu konuda karma karışık hâle getiriyordu. O gün çıkan, bazı gazeteler ehlisünnet dışı ile bir sürü müçtehit imamı itham ediyordu. O günlerde Hüsnü Aktaş abimizin, “Emanet ve Ehliyet” adlı kitabı çıkmıştı. Hanefi fıkhının ilmihali. Ama ilmihal konusuna da güzel bir anlam getiriyordu. İlmihal kitabında “Cihad”ın işlenmesi bir devrimdi. Hemen aldım ve okudum. Oradaki ulema tabakalarını Sahabeden başlayarak gayet güzel sınıflandırması çok hoşuma gitmişti ve şu cümlesi de çok hoşuma gitmişti: “Dört mezhep haktır diğerleri batıldır” demek onlarca müçtehit imamı itham altında bırakmaktır.”[4] Canlı bir misal, o zaman “Büyük Gazete” diye bir haftalık dergi çıkıyordu. Orada, Mehmet Şevket Eygi makalesinde özellikle ehlisünnet ve’l-cemaat dışındaki ulemaya çok ağır ifadeler kullanıyordu. O dergide Mevdudi ile ilgili Ahmed Davudoğlu’nun bir röportajı yayınlanmıştı. (Bu Davudoğlu, şeyhülislamlık yapmış ve “Buluğ el-Meram”[5] adlı fıkıh kitabını şerh ederek Türkçeye çevirmiş Bulgaristanlı Davudoğlu) O röportajda yer alan şu ifadesi beni dehşete düşürmüştü: “Ben okumadım ama Mevdudi kaderi inkâr ediyormuş, bir kitabında.”[6] Kitabı gittim, Hilal Yayınları’ndan aldım ve okudum. İmanın şartlarını anlatıyor, Mevdudi… Kader konusuna geldiğinde bir boş sayfa bırakmış ve orada kader konusuna çok önem verdiği için bununla ilgili özel bir risale yazıldığını ifade etmiş. Düşünün, Şeyhülislam Davudoğlu kitabı okumadan hakkında hüküm veriyor.

Yine ilahiyat yıllarında, “Muhammedî Sünnet’in Aydınlanması” adlı kitapla ulemamızın ilk tabakası olan Ashab-ı Kiram’a ve özellikle Ebu Hureyre’ye atılan iftiralar, beni çok etkilemişti. -Allah’a hamd-u senalar olsun ve tekrar Hocam’dan Allah razı olsun- O zamanlarda Kuveyt’te çıkan bir dergiyi sürekli alıyor ve okuyordum. El-Mücteme; İhvan’ın bir dergisi. O dergide Ebu Reyye’nin kitabını eleştiren üç makale okumuştum ve o makalelere dayanarak o adama “müfteri” diyorum. Maalesef hâlen o kişi kaynak gösteriliyor ve Ashab-ı Kiram hakkında iftiralar atıyorlar. Burada yine Hocam’ın bir güzel sözünü vermek istiyorum: “Yalçın, biz Kur’an’ı Ashab’tan aldık şayet onları zan altında bırakırsak, Kur’an’ı zan altında bırakırız.” Özelikle, Batılı oryantalistlerden etkilenerek ulemanın ilk tabakası başta olmak üzere onlardan sonraki tabakalara da ithamlarda bulunuluyordu. Bu minvalde, -Allah rahmet etsin- Ali Arslan hoca da, Seyyid Kutub’u savunmak için özel bir çalışma yapmış.[7]

Ve yine İhlas Yayınları’nın “Dinde Reformcular” ismiyle yayınladıkları kitaplarda birçok ulema itham edilerek zan altında bırakılıyordu. Bu kitapların birinde, Seyyid Kutub’la ilgili bir yazı okumuştum.[8] Hikmet-i ilahi; kaynak verdikleri kitabın Türkçesi çıkmıştı da onu da alıp okudum. Gördüm ki, bir önceki sayfa ile sonraki sayfanın bağlamını koparıp tamamen farklı çıkarımlara varmışlar. Bu çıkarımlarla da bir takım ithamlarda bulunmuşlar. Kitabı aldım ve doğru Hacı Bayram’a gittim. “Ben sizin yayın müdürünüzle görüşmek istiyorum.” dedim. “Bekle” dediler, bekledim, bekledim… ama kimse gelmedi. Durumu oradaki kişiye anlattım ve geldim.

“Fıkhu’s-Sunne” adlı kitabın yazarı, kitabının girişinde özellikle müçtehit imamların değeri ve usulleri ile ilgili güzel bir giriş yapmış. Hemen her müçtehit, “bizim delillerimizi bilmeyen, içtihadımızı almasın”[9] derken, Kerhi adlı âlimin; “Bizim mezhebimize uymayan ayet müevvel, hadis merdut’tur/Mezhebimize uymayan ayet tevil edilmeli ve hadis de uydurma kabul edilmeli.” sözü, ulema hakkındaki toplumsal görüşleri anlatma açısından çok önemlidir ve beni bu konuya eğilmeye teşvik eden noktalardan olmuştur. Müçtehit imam delilinin bilinmesini isterken aynı mezhebin âlimi ne dar bir çerçeve çiziyor…

Ve son bir misal vereyim… Ankara’da MTTB (Milli Türk Talebe Birliği) olarak üstat Necip Fazıl Kısakürek için Ankara Maltepe sinema salonunda bir toplantı düzenledik. Gece afiş asarken bizi tutukladılar. İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk olduğu için bizi bıraktılar. Sadece ellişer lira ceza verdiler, belediye direklerini kirlettik diye. Üstadın konuşmasını dinlerken bin pişman oldum, böyle bir gece düzenlediğimize. İbni Teymiyye’ye “İslâm’ın materyalisti”, Mevdudi’ye “Merdudi (dinden uzaklaşmış)”, Hamidullah’a “Beidullah (Allah’tan uzak)” demişti. Yarıda terk ettim salonu.

Evet, tüm bunları niçin anlattım? Kendi gelişmemi anlatırken, aşağı yukarı aynı olan İslâm dünyasındaki ulemaya bakış açısını anlatmayı da hedefledim. Okuduğum ve yaşadığım bu olaylar ve tarihsel tartışmalar ve hatta mezhepler arası savaşlar bana, “Muttaki Ulemamız” adlı bir makale yazmamı gerektirmişti. Bu ihtiyacın hâlâ var olduğu kanaatindeyim. Diyanet’in iki aylık dergisinde Hayreddin Karaman’ın Hanefi ve Şafii mezhepleri arasındaki savaşları anlatan makalesini hiç unutmuyorum. “Çağımız gençleri bu olup bitenlerden ders almalı” demiştim. Ve her konuda olduğu gibi bu konuda da vasatı yakalamalı.

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِّتَكُونُواْ شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا

“Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık…”[10]

Yazın Ankara’da Radyo Denge’den Osman Yıldız kardeşim yedi soru hâlinde canlı bir yayın teklifi yapmıştı ve şimdi de Sevgili Ahmet Sivren kardeşim Köklü Değişim Dergisi’nin böyle bir konuda makale istediğini bana iletti. Benden makalemi teslim etmem için talep edilen zaman dardı ama Allah’ın izniyle; gerek birikimlerim ve gerekse de kaynaklardan hareketle bir çaba ortaya koymaya çalıştım.

Ayrıca Köklü Değişim’in böyle bir konuyu ele almasını takdire şayan buluyor; kendilerini tebrik ediyor ve Rabbimin bu işlerinde kendilerine kolaylık vermesini diliyorum. Bu mühim konunun halen boşlukta olduğuna ve derli-toplu bir çalışmayı hak ettiğine inandığımı da bu vesile ile ifade etmek istiyorum.

II- BAKIŞ AÇISI VE KONUNUN ÖNEMİ

Yukarıda ifade ettiğim olaylar gibi binlerce olay, tarih boyunca -özellikle Rasulullah’tan sonraki tarihimizde- yaşanmıştır. O sebepten bu meseleye bakışın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ben bu konuda, bir kaç çalışmamda kendi bakış açımı ve olması gereken bakış açısını anlatmaya çalıştım.[11] Önce konuya dair olması gereken bakış açısına değinmek istiyorum.

a- Ulemaya Bakış Açısı

Yukarıda da zikrettiğim Bakara Suresi 143. ayet, benim için tüm alanlarda bir ölçüdür; ifrat ve tefritten uzak, vasat bir bakış açısı; ne ulemayı Rableştirmek ve ne de hiçleştirmek… Rabbimiz, ulemanın toplumdaki fonksiyonlarını hem pozitif ve hem de negatif yönleri ile anlatmış. Ulemaya İsrailiyattan, mezhepçilikten uzak Kur’anî bir perspektifle bakmamız gerekiyor; evrensel bir bakış açısı kazandırmamız gerekiyor.

Çok ana hatları ile ulemanın tabakaları şöyle zikredilebilir: Sahabe, tabiin, etbai tabiin, mutekaddimin ve müteahhirin. Buna bir de 16. asırdan sonraki ve bugünkü ulemayı katıyorum.

Alan olarak da; muhaddisin/hadisçiler, muverrihin/tarihçiler, fukaha/fakihler, mütekellimin/kelamcılar, müçtehidin/mezhep imamları, mutasavvıfin/tasavvuf uleması, müfessirin/tefsirciler.

Bu değerlendirmemde tüm alanlardaki ulema arasında ayrım yapmadan bir bakış açısı kazandırmak istiyorum. Mesela, genelde Mutezile sapık ve Şia uleması da toptan batıl kabul edilmiştir. Ancak, Mutezile ile ilgili okuduğum “Mutezile ve Hadis”[12] adlı kitap, bakış açımı daha da genişletirken, Hüseyin Nasr’ın hazırladığı dört ciltlik kitap da tasavvuf alanında batıl ilan edilen birçok ulema hakkındaki bakış açımı değiştirdi.[13] Bununla birlikte Ehlisünnet’i toptan temize çıkaran ve Şia’yı toptan batıl kabul eden anlayışın da doğru bir anlayış olmadığını düşünüyorum.

b- Ulemanın Önemi

Âlim ve ulemanın önemi ile ilgili Kur’an-ı Kerim’de bir hayli ayetler vardır. Bu ayetler geniş açıklama ister fakat ben burada sadece konumla ilgili kısmını ifade etmeye çalışacağım.

1- Ehli’z-Zikir Kavramı Ne Anlatıyor?

Kur’an-ı Kerim’de bir kaç yerde ehli’z-zikr/zikir ehli kavramı geçmektedir. Bunlardan birisi de konumun başına aldığım ayettir. İki kavramdan oluşan bu isim tamlamasını güzel kavramak gerekiyor. “Ehil olmak” ve “ehli olmak”, bir şeyde veya alanda yetkili olmak veya oralı olmaktır. Türkçede de kullanırız: “falan bu işin ehlidir”, “filan buranın ehlidir”; yetkili olmak veya ondan olmak. “Zikir”, kavramı da hatırlatmak, hatırlatabilmek, uyarmak, uyandırmak, gündeme getirmek gibi anlamlara gelir. Nitekim Kur’an’ın isimlerinden biri de zikirdir. Kur’an’da sıkça, “İbrahim’i zikret”, “Yahya’yı zikret”, “İsa’yı zikret” (19/16,41,51,54,56), “Allah’ı zikret” (4/103, 7/74) gibi ifadeler geçer. O hâlde bu isim tamlaması, hatırlatma yetkisi olan, hatırlatabilen, anabilen anlamlarına gelir. Tüm bu anlamlar onların hatırlatma konularında doğru bilgiye sahip olmalarını da beraberinde getirir. Zira bilmiyorsa, haberi ve malumatı yoksa nasıl hatırlatabilir? Bu konudaki ayetler de bunu anlatıyor. Mesela; … Bilmiyorsanız, zikir ehline sorun… (16/43, 21/7) ayeti, “o halde bilenlere sorun” demektir. Bu ayetlerden anlıyoruz ki Allah Celle Celalehu bilmediğimiz konularda ulemaya başvurmamızı bize tavsiye ediyor. Böylece kendi heva ve hevesimizden konuşmamış oluruz. Allah Celle Celalehu onlar için saygın bir ifade kullanıyor. Bu, onların Allah’ın katında önemli olduğunu ifade ediyor. Onun için Rabbimiz bizi bilmeye ve öğrenmeye âdeta teşvik ediyor. Tabii bu kavram bozulduğu için bir şey öğrenmek, âlim olmak anlamına getirilmiş ve ulaşılmaz bir makam olmuş. Burada vurgulanmak istenen; öğrenmektir, bilmektir, ilim ehli olmaktır.

Ayrıca ehli zikir, gerçekleri korkusuzca savunduğu gibi, zalim karşısında da canları pahasına mücadele verirler. “Âlim ve Tağut” adlı kitapçıkta, anlatılan Said b. Cübeyr ve çağının zalimiyle olan mücadelesi bunun en güzel örneklerinden biridir.

2- Ulemaya İtaat Allah’ın Emridir

Yukardaki ayetlerde “… onlara sorun…” emri geçiyor. Şunun altını çizelim ve unutmayalım: bizim kastettiğimiz ulema, Allah’ın övdüğü ve tavsiye ettiği ulemadır. Nisa Suresi’nde çokça okunan bir ayet vardır. O ayette Allah Celle Celalehu şöyle buyuruyor:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Rasul’e itaat edin ve sizden olan ululemre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Rasulü’ne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.”[14] Dikkat ederseniz üç şeye itaat isteniyor: Allah’a, Rasulü’ne ve ululemre… Ululemr kimdir? Emir sahipleri. Emri yüklenenler. Bir de şart konuyor: “sizden olan.” Yani Müslüman olanlar. Yani Allah’a ve Rasulü’ne göre emir verenler. Emir sahipleri ifadesine, “âlimler ve yöneticiler” anlamı verilmiş. İkisi de aynı noktaya çıkar. Emir sahibi, âlim olmalı; âlimler, emir sahibi olmalı… İlmi olmayan, bir konuda bilgisi olmayana işi teslim etmek beraberinde felaketler getirir. Burada da yine bir sınıftan bahsedilmiyor. Herhangi bir alanda yetki sahibi olan, yani bilgisi ve ehliyeti olan. Ona itaat gerekir. Konunun anlaşılması için bir örnek vereyim. Bugün “bilirkişi” diye bir alan var. Onların tespitlerine uyulur veya onların tespiti itibarlıdır. Bu ayette bilmenin, öğrenmenin ve okumanın önemi bir kez daha bizzat Allah Celle Celalehu tarafından bildiriyor. Müfessirler bu ayette geçen “ululemr” kavramını Müslüman idareciler ve ulema olarak yorumlamışlar.[15]

3- Ulema Hidayete Ulaştırır

Biz hidayetin genelde Allah’a ait olduğunu biliriz. Bu doğrudur. Ancak, kelime anlamı ile “hidayet”, yol göstermek, rehberlik yapmak ve doğruya iletmektir. İşte bu anlamda Allah Celle Celalehu imamların da hidayete götüreceğini bize hatırlatıyor:

وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ

“Sabrettikleri ve ayetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola götüren önderler yaptık.”[16] İmam, önder, rehber, yol gösteren ve emir olandır. Ayette çoğul geçiyor. Burada da yine bunun ilim sahipleri olduğunu bir kez daha belirtelim. Bilmeyen, ilahi sınırları tanımayan nasıl imam olabilir? Onlar sapıklığa götürürler. Oysaki burada anlatılanlar, ilahi sınırları tanıyıp insanlara yol gösterenler olarak anlatılıyor ve övülüyor. Bir kez daha bizi bir yarışmaya davet ediyor. Bilelim, öğrenelim, ilim sahibi olalım ki hem kendimize ve hem de insanlara doğru yolu gösterelim. Hidayet rehberleri olalım. Bugün bir sürü rehberler çıkmış ve insanları sapıklığa götürüyor. İlimsiz kalan insanlar onlara uyuyor ve yarın bunlar bundan pişman olacaklar.

4- Ulema Olanlar Allah’a Karşı Saygılı Olur ve Sorumluluklarını Bilirler

Rabbimiz kitabında bilenlerin takvaya sahip olduklarını bize anlatıyor. Allah onlar için özel bir ifade kullanıyor: “Allah’ın kulları.” Normal olarak tüm insanlar ve cinler, Allah’ın kuludurlar. Ama ayette özellikle bu ifade onlar için kullanılıyor. Ve insan bu ayeti okudu mu, içinde bir öğrenme aşkı ve şevki oluşuyor; “ben de öğreneyim, ben de ilim sahibi olayım ve Allah’ın kulları arasına gireyim.” Şu ayet bunu çok güzel anlatıyor:

وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَابِّ وَالْأَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ كَذَلِكَ إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاء إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ

“İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da renkleri böyle değişik olanlar vardır. Kulları içinde ise Allah’tan ancak âlim olanlar ‘içleri titreyerek korkar’. Hiç şüphe yok Allah, üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır.”[17] Bunlar, öğrendiklerini yaşayan ulemadır ve bunlar sürekli İslâm toplumunda hem yaşantıları ve hem de davetleri ile örnek olmuşlar; toplumu yönlendirmişler, toplumda etkin olmuşlardır.

5- Ulema Boş Tartışmalar Girmez ve Münakaşadan Uzak Kalırlar

Son olarak Rabbimiz yine ilim sahiplerini öven bir alanı bize hatırlatıyor. Ayetlerin tartışıldığı ve münakaşa edildiği bir alanda onlar bundan uzak kalırlar ve “gerçeği Allah bilir” deyip münakaşaya girmezler. Görüşlerini belirtirler ama onları mutlak doğrular, nasslar olarak insanlara sunmazlar. Eski kitaplarımızda şu ifade sık sık okunurdu: “Vallahu a’lem/ve Allah en iyi bilendir” veya “vallahu a’lemu bimuradihi/Allah buradaki gerçek hedefi en iyi bilendir”. Onlar yenmek için değil, gerçeğin ortaya çıkması için konuşurlardı. Çokça tartışan âlimlerden İmam Ebu Hanife oğlunu tartışmadan sakındırırdı. Oğlu bir gün, “Babacığım sen de çok tartışıyorsun. Peki, neden bize yasaklıyorsun?” deyince “Biz kardeşimizi yenmek ve onu kâfir yapmak için tartışmıyoruz. Çok dikkatli hareket ediyoruz. Ama siz, yenmek ve arkadaşınızı tekfir etmek için tartışıyorsunuz” der. Onlar için yine Allah, “rasihune fi’l-ilmi/ilimde ruhsat sahibi olanlar” diye buyuruyor ve onları adeta övüyor. Tüm bu örneklerde ilim sahiplerinin övüldüğünü ve değerli olduklarını okuyoruz. Ama hepsinde de ölçülü ve vasat bir duruş görüyoruz. Kitabımız böylece bizi öğrenmeye çağırarak davet ediyor. Bilenlere de ayrıca değer vermemizi istiyor. Bu çabayı bizim de göstermemizi istiyor.

هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ

“O, sana Kitab’ı indirendir. Onun (Kur’an’ın) bazı ayetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih ayetlerinin ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, ‘Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır’ derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.”[18]

III-ULEMANIN VE İLMİN DEĞERİ İLE İLGİLİ RİVAYETLER

a- Âlimin Değeri

1- Enes RadiyAllahu anh Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet eder: “İlim talibi olarak yola çıkan kimse dönünceye kadar Allah yolundadır.”

2- Hamid İbni Abdurrahman da Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den şöyle rivayet etmiştir: “Allah kime hayır dilerse onu dinde fakih kılar.” Söz konusu hadisi açıklayan İbni Hacer hadisin üç hüküm ihtiva ettiğini söyler:

•Dinde tefekkuh/anlayış, ilim sahibi olmanın fazileti

•Bu ilmi verenin Allah olduğu

•Ümmetten bazılarının kıyamete kadar daima hak üzere olacağı…

Hadisin Buhari’deki metni şöyledir:

“Allah kimin için hayır dilerse onu dinde anlayış sahibi kılar. Ben taksim ediciyim, esas veren Allah’tır. Bu ümmet Allah’ın emrini yerine getirmeye devam edecektir. Allah’ın emri (kıyamet) gelinceye kadar muhalifler ümmetime zarar vermeyecektir.”

3- İşte Allah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in kesin kanıtlar olan vahyi terk edip zannın peşine düşenlere karşı uyarısı. Ukbe İbnu Amir RadiyAllahu anh’dan: “Zancılardan önce ilim öğrenin yani zanları ile hareket edenlerden önce.”

4- Geçmiş ümmetlerin başına gelenleri bilen şerefli Nebi ümmetini şöyle uyarıyor: Ebu Hureyre RadiyAllahu anh’dan: “Feraizi (emir ve nehiyleri), Kur’an’ı öğrenin ve onları insanlara öğretin, ben şüphesiz öleceğim, aranızdan ayrılacağım.” Hadisin başka bir kaynakta şu kısmı da mevcuttur: “Feraizi bilmeyen âlimin durumu, kafası olmayan birisi gibidir.” Hadisin başka bir versiyonunda Rasulullah’ın endişesini İbni Mesud şöyle bildiriyor: “Ben gidici bir kimseyim. Bu ilim kaldırılacak. Öyle ki iki kişi feraiz hususunda ihtilafa düşecek. Ancak aralarında ihtilafı halledecek bir kimse bulamayacaktır.” Başka bir yerde: “Feraizi öğrenin. Zira o, ilmin yarısıdır. Bilesiniz ümmetimden ilk çekip alınacak ilim de odur.” Yukarıda verdiğimiz ayetleri gayet açık bir şekilde tefsir ediyor bu hadis. Daha nice hadisler vardır ki hem teşvik hem de uyarı mahiyetindedir.

5- Amr İbni Asım oğlundan Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “İlim üçtür, bunlardan başkası fazilettir: muhkem bir ayeti öğrenmek, bir sünneti yaşamak, adaletli taksim yapmak.” Allah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem ümmeti öğrenmeye, öğretmeye sürekli teşvik etmiştir. Onun için kısa zamanda ölü bir toplumdan diri bir toplum doğmuştur. Bu toplum insanlık tarihini yeniden kurmuştur. İşte âlimin cahile farkı ile ilgili Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in beyanı. Yukarıda adı verilen kaynakta, Kur’an’ı okumanın fazileti ile ilgili bir hayli rivayet vardır.[19]

b- İlmin Değeri

1- Ebu Hureyre’den şöyle rivayet edildi: “Rasulullah şöyle söylüyordu: Allah’ım bana öğrettiğini bana faydalı kıl. Bana faydalı olanı öğret, ilmimi artır, her hâl üzere Allah’a hamd olsun.”

2- Yine farklı bir yolla Ebu Hureyre’den şöyle rivayet edilir: “Kim Allah rızası aranacak bir ilmi, dünyaya ait bir makama (menfaate) ulaşmak için öğrenirse, cennetin kokusunu almayacaktır.”

3- Yahya’nın oğlu Muhammed değişik bir yoldan Abdullah’ın oğlu Cabir’den şöyle rivayet etti: “Âlimlerle yarışmak ve büyüklük tasarlamak için ilim öğrenmeyin. Yine sefihlere gösteriş yapmak ve münakaşa etmek için de öğrenmeyin. Onunla meclislerde tercih yapmayın. Kim böyle yaparsa ateş, ateş....”

4- Ehzam’ın oğlu Zeyd değişik bir yoldan İbn Ömer’den şöyle rivayet etti: “Rasulullah buyurdu ki: “Allah rızasından veya Allah’tan başkası için ilim öğrenirse ateşten yerini hazırlasın”[20] Ebu Hureyre’den şöyle rivayet edildi: “Rasulullah şöyle söylüyordu: “Allah’ım bana öğrettiğini faydalı kıl. Bana faydalı olanı öğret, ilmimi artır, her hâl üzere Allah’a hamd olsun.”[21] Kur’an’daki ayetler ve Nebevî rivayetler bize bir hakikati anlatıyor. İslâm dininde ve toplumunda ulema, nebilerin varisleridir. Onların sorumluluklarını yüklendiklerini anlatıyor. Bu sorumluluğu yerine getirmeyenleri de Rabbimiz bize anlatıyor.

IV- BEL’AM VEYA İLMİ KENDİSİNE FAYDA VERMEYEN ULEMA

Gerek Kur’an ve gerek insanlık ve İslâm tarihinde -ki ben bunun Hz. Âdem’le başladığı kanaatindeyim- öğrendiklerini yaşamayan ulema da mevcut olmuş. Aslında bu, başlı başına ele alınması gereken ciddi bir konudur. Mustafa Çelik bu konuyu kısmen de olsa işlemiş, “Saray Mollaları” adlı kitabında.[22] Ben burada sadece kısa kısa örnekler vereceğim.[23] Bu misaller aynı zamanda Kur’an öncesi kitapları yüklenen ulemanın durumunu açıkladığı gibi, Kur’an’dan sonraki ulemanın da negatif yönünü anlatıyor. Tarihte bunlara “ulema-i sû’/kötü ulema”, “saray uleması” veya Kur’an’ın tabiri ile “bel’am” olarak tanımlanmış. Bunları tek tek ve kısa kısa okuyalım.

a- Kendisini Rabbleştiren Ulema

Rabbimiz son kitabında bu tip ulemayı iki yerde zikretmekte ve son Rasul’un ümmetini “aynı duruma düşmeyin” diye uyarmaktadır. İki yerde canlı misal veriliyor. Birincisini yukarda zikir ettim.

اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ لِيَعْبُدُواْ إِلَهًا وَاحِدًا لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

“Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.”[24] Dikkat edilirse ayetlerde “ahbar” ve “ruhban” diye iki sınıf geçmektedir. Burada onları Rableştirilenler sadece kınanmıyor, aynı zamanda kendilerini Rableştirenler de kınanıyor. Ahbar; Yahudi uleması, ruhban; Hıristiyan uleması için kullanılmış. Bunların karşılığını son ümmette de bulmak mecburiyetindeyiz. Yoksa ayetleri hayattan çıkarmış oluruz. Rabbimiz de zaten -Allahu a’lem- onun için anlatıyor bize. İkinci misal çok daha canlı bir misal.

Kur’an-ı Kerim Ahzab Suresi 67. Bu ayet, oldukça aktüel tarifler getiriyor. Hem Rasulullah’tan önce hem Rasulullah’tan sonra ve hem de günümüz yaşanan kültürünü anlatıyor. Özellikle, “sadât” ve “kubera”. Sadat: efendiler, seyyidler, liderler. Kubera: büyükler, atalar, emirler, önderler…

يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَا أَطَعْنَا اللَّهَ وَأَطَعْنَا الرَّسُولَا وَقَالُوا رَبَّنَا إِنَّا أَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَاءنَا فَأَضَلُّونَا السَّبِيلَا رَبَّنَا آتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْنًا كَبِيرًا

“Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, keşke Allah’a ve Rasul’e itaat edeydik, diyecekler. Yine şöyle diyecekler: Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat.”[25]

b- Yüklendikleri Vahyî Gerçeklerin Hakkını Vermeyen Ulema

مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

“Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini inkâr eden topluluğun hâli ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.”[26] Bunlar da kitap yüklü ulemadır. Tabii Tevrat ve İncil’e bağlı olarak bunu anlarsak “Kur’an yüklüler” kurtulur. Hâlbuki Rabbimiz, “siz bunlar gibi olmayın” diyor. Tarihimize ve günümüze bakarsak bunu çok güzel anlarız. Nitekim nice tefsir, hadis, fıkıh ve kelam murahhaslarının, profesörlerinin otoriteye tâbi olup onların önünde temenna çektiklerini görmekteyiz.

c- İnsanları Dalalete Götüren Ulema

Bu, üzerinde tez yazılabilecek oldukça geniş bir alandır. Dini, gizleyen, tahrif eden, ilhad yapan ve tağuti otoritelere teslim eden ulema. Bunlarla ilgili sadece ayetler vereceğim.

•İlahi Ayetleri Gizleyenler:

إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلَ اللّهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلاً أُولَئِكَ مَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ إِلاَّ النَّارَ وَلاَ يُكَلِّمُهُمُ اللّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلاَ يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

“Onlar ki, Allah’ın Kitap’tan inzal ettiğini (varlığın hakikati ve Sünnetullah bilgisini) gizleyip onu (hakikatlerini) az bir paraya (dünyasal değere) satarlar; işte onlar bâtınlarını (dünyalarını) ateşten (yakıcı) başka bir şeyle doldurmuş olmazlar. Kıyamet sürecinde Allah onlarla konuşmaz ve onları tezkiye etmez. Onlar için feci azap vardır.”[27]

•Dinde İlhad Yapanlar:

وَلِلّهِ الأَسْمَاء الْحُسْنَى فَادْعُوهُ بِهَا وَذَرُواْ الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي أَسْمَآئِهِ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ

“En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimleriyle dua edin ve O’nun isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasına çarptırılacaklardır.”[28]

•Dini Tahrif Edenler:

فَبِمَا نَقْضِهِم مِّيثَاقَهُمْ لَعنَّاهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةً يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَن مَّوَاضِعِهِ وَنَسُواْ حَظًّا مِّمَّا ذُكِّرُواْ بِهِ وَلاَ تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلَىَ خَآئِنَةٍ مِّنْهُمْ إِلاَّ قَلِيلاً مِّنْهُمُ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

“Kesin sözlerini, taahhütlerini bozmaları sebebiyle onları lânetledik, kafalarını kalınlaştırdık ve kalplerini katılaştırdık. Kelimeleri, ifadeleri, aslî manalarından uzaklaştırarak tahrif ediyorlar, değiştiriyorlar, maksadının dışında tefsir ediyorlar, gayesine aykırı te’viller yapıyorlar. Kendilerine öğretilen, tebliğ edilen Tevrat’ın hükümlerinin önemli bir bölümünü de unuttular. İçlerinden pek azı hariç, onları taahhütlerini bozarak, daima hainlik ederlerken görürsün. Yine de sen onları sorgusuz sualsiz affet. Azarlamadan, kınamadan hoşgörülü davran. Allah iyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan Müslüman idarecileri, Müslümanları sever.”[29]

•Hakkı Batılla Karıştıranlar:

يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ

“Ey geçmiş kitapları sahiplenenler, niçin gerekçeli, hikmete dayalı gelen hak kitaba bâtılı karıştırıyor, hakkı bâtıla âlet ediyor, bile bile hakikati, Muhammed’in hak Peygamber olduğu gerçeğini, ilâhi hükümleri gizliyorsunuz?”[30]

d- Otoriteyi Ayakta Tutan ve Halkı İlmi İle Kandıran Ulema

Bu sınıf, bel’am sınıfıdır. İlahi ayetleri biliyorlar. Risalete dair ilimleri vardır ancak bunu heva ve heveslerine göre kullanıyorlar ve bu şekilde halkı kandırıyorlar.

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ الَّذِيَ آتَيْنَاهُ آيَاتِنَا فَانسَلَخَ مِنْهَا فَأَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوِينَ وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلَكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلَى الأَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ إِن تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَث ذَّلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

“Kendisine ayetlerimizi verdiğimiz, ilmî ve dinî bilgisi olan şu alçağın yaptıklarını da onlara, Yahudilere oku. O menfaat karşılığı ayetlerimizden, kitabımızdan uzaklaştı, ihmal etti. Şeytan ve şeytanî güçler onu peşine taktı. Hain düşünceler taşıyanlardan, hak yoldan sapanlardan biri oldu. Sünnetimiz, düzenimizin yasaları içinde, irademizin tecellisine uygun olsaydı, elbette onu bu ayetlerimiz sayesinde yüksek mevkilere getirirdik. Fakat o, dünyada ebedîleşeceğini zannederek, mala ve zevke düşkünlüğü saplantı hâline getirdi. Şahsî arzu ve ihtiraslarının peşine düştü. Onun ibret verici hâli, tıpkı köpeğin hâline benzer. Sen onun üstüne varsan da havlayarak saldırır, kendi haline bıraksan da havlayarak saldırır. Ayetlerimizi yalanlayan kavimler de aynen böyledir. Bu tür kıssaları iyice anlat. Düşünmelerine vesile olur.”[31] Bunlar ilahi vahyi insanlara açıklamaları gerekirken, tam tersi şeyler yapıyorlar. Tefsir kitapları bu tiplere “bel’am” diyorlar. A’raf Suresi’nin 175-176’ncı ayetleri münasebetiyle ismi çeşitli tefsir ve tarih kitaplarına girmiş olan Bel’am İbn Bâura (veya Bel’am İbn Eber)’nın; İsrâiloğullarından, devler ülkesinden, Yemen diyarından veya Ken’an ilinden Allah’ın dinini öğrenmiş, ilim ve irfan sahibi, duası müstecap, yanında Allah’ın ismi a’zamı bulunan ve fakat sonradan itaatsizliğe düşmüş bir kimse olduğu şeklinde rivayetler vardır. Her ne kadar Lût Aleyhi’s Selam’ın kızlarından biri ile evlenmiş olduğu söylenirse de, bunun Yahudiler tarafından Müslümanlar aleyhine uydurulmuş bir iftira olduğu bilinmektedir.[32]

e- Dini Dünya Karşılığı Satan ve Kitapta Şirk Koşan Ulema

Bunlarda yazar aynı zamanda, yazdıkları ile rableşen ve ilahlaşan ulemadır

فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هَذَا مِنْ عِندِ اللّهِ لِيَشْتَرُواْ بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَوَيْلٌ لَّهُم مِّمَّا كَتَبَتْ أَيْدِيهِمْ وَوَيْلٌ لَّهُمْ مِّمَّا يَكْسِبُونَ

“Asıl, kutsal kitaplardaki tahrifatı elleriyle yazılı hâle getirenlerin, kutsal kitap uyduranların; uydurduklarını servet, makam, mevki gibi geçici dünya menfaatlerine çevirmek, birkaç pula satmak için, bir de: ‘Bu Allah katındandır’ diyenlerin vay hâline! Elleriyle yaptıkları yazılı tahrifattan dolayı vay ehlikitabın başına geleceklere! Elde ettikleri kazançtan dolayı vay ki, vay onlara!”[33] İşte bunlar, yazdıklarını ilahi vahye eş tutan ve hatasız olduğunu iddia eden ulema sınıfı…  İslâm toplumu bu ulema tipinden çok çekti ve hâlen de çekmektedir.

Bu ayetler, genel anlamları olduğu gibi birinci derecede ulemayı yani kitaptan haberi olanları anlatır. Halkı kandırırlar ve otoritelere tâbi kılarlar. Bizim için çok canlı ayetlerdir. Hilâfet’in saltanata dönüşmesi dönemi olan Emevilerden günümüze kadar bu maddelerde anlattığı ulema tipi çokça görülmüştür. Yani, günümüz tabiri ile din ve devlet veya dünya ve devletin ayrım gördüğü laik anlayışın bizim dünyamıza girdiğinden itibaren bu felaketler yaşanmış ve yaşanmaktadır. Bunların tek derdi; menfaat ve makam, ilahi ayetleri az bir dünya karşılığında satmaktır.

VII-SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Ulemanın farklı görüşü -ki bu ihtilaftır- ile ilgili bir rivayet vardır: “Ümmetin ihtilafı rahmettir.”[34] Bu rivayetin uydurma ve zayıf olduğu noktasında bir takım tespitler yapılmış. Muasır hadis âlimlerinden el-Albani, “aslı olmayan bir rivayettir”, diyor. İhtilaf, görüş farklılığı ve zenginliğidir. Bu anlamı ile ulemamızın farklı içtihatlarının olması bizim içi çok çözüm yollarının olmasıdır ve güzeldir.[35] Onların hepsinden de istifade etmemiz gerekiyor.

Ulemanın ve ilmin İslâm dininde, toplumunda yerinin ve değerinin çok yüksek olduğunu görüyoruz. Ebu Hanife, “el-Âlim ve'l-Müteallim” adlı eserinde bu konuda oldukça güzel kurallar veriyor. Bir hususu burada bir kez daha vurgulamakta fayda var: Ulemaya, evrensel bir bakışla bakmamız, hepsinden istifade etme yaklaşımı içinde olmamız gerekiyor.

 “Bu Amerikan adamıdır”, “bu Siyonist’tir” “şu İngiliz ajanıdır” gibi ucuz karalamalar adil değildir. Geçmiş ve aktüel birikimimizden istifade etmeliyiz ve günümüze getirerek faydalanmalıyız. Yani tahlil edici bir yöntem kullanarak almalı veya reddetmeliyiz. Bu Kur’an’ın İsrailiyat’a veya kendisinden önceki ulemaya getirdiği bakıştır.[36]

RASULULLAH’TAN SONRA GÜNÜMÜZE KADAR ULEMA

İslâm toplumunun hastalıklara başladığı üç asırdan beri nerede bir uyanış varsa başında bir önder vardır. 18. yy’dan bu yana İslâm coğrafyasındaki İslâmi hareketleri inceleyin, başında muttaki bir imam vardır. Sudan’da Mehdi hareketi, Afrika’da Senusi hareketi, Mısır’da İhvan hareketi, Lübnan, Ürdün, Irak’ta İhvan, Hizb-ut Tahrir, Cezayir’de Ulema haraketi, Hind Yarımadası’nda Cemaati İslâmiye, Türkiye’de ilk çıkışı ile Nurculuk, Süleymancılık ve Şeyh Said hareketlerinin başında muttaki onlarca imam vardır. Bunların hepsi incelenmeli, yanlış ve doğruları görülerek onlardan istifade edilmeli. İran’da Şah’ı deviren İslâmi devrim… tüm bunlar bize ışık tutan çalışmalar ve hareketlerdir. Afganistan’da İhvan, Ulema ve son Taliban hareketi. Avrupa’da, Bosna’da, Aliya İzzetbegoviç’in başında bulunduğu Müslüman gençler. İngiltere’de Kelim Sıddıki, ve daha nice mücadelelerin başında ulema bulunmaktadır. Osmanlı’nın son dönemlerinde gündeme gelen Afgani ve arkadaşlarının bile çabaları incelemeli ve faydalanılabilecek noktalar tespit edilmelidir.

Osmanlı’nın yıkılışından bu yana kurulan, küçük ulusal, devletçikleri ayakta tutan da maalesef yine ulemadır. AbdunNasır, bağımsız olan, Ezher’i maaşa bağladı ve tağutiliğin emrine geçirdi. Suud’un ve tüm Arap despotların ayakta durmasını sağlayan yukarda anlattığım ulema-i sû’dur. Kemalizm Türkiye’de ilan ettiği laik ve demokratik cumhuriyetin halk nezdinde kabulünü -laik akideye aykırı olduğu bilindiği hâlde- dini ve ulemayı kullanarak sağlamaya çalışmıştır. Atatürk devrimlerini yanına Diyanet İşleri Başkanını alarak yaptığı gezilerle halka kabul ettirdi. Şapkayı başkanın başına geçirdi ve bu şekilde yanında gezdirdi. Ama kellesi pahasına bunu reddeden yiğit ulema ipe gitti. İşte bu ulema bize ışık tutuyor. Bugün, dün de olduğu gibi onurlu ulemaya ihtiyacımız çok ciddi boyutlardadır. İslâm dünyasında, idam edilen ulemamız; Cezayir’de bin Badis, Libya’da Ömer Muhtar, Mısır’da Hasan El-Benna, Seyyid Kutup ve arkadaşları, Irak’ta Abdulaziz el-Bedri, Türkiye’de İskilipli Atıf, Said-i Kürdi, Şeyh Said, Süleyman Hilmi, Suriye’de onlarca ulema, Bangladeş’te ve Suud’da idam edilen ulema ve İslâm toplumunu yani İslâm Hilâfeti’ni yeniden ikame etme mücadelesi canı pahasına veren ulemamız inşallah, şehadet şerbetini içen İmam Ebu Hanife gibi onurlu ulema günümüz Müslümanlarını yeniden uyandıracaktır. İnanıyorum ki bu muhlis ulema, dini gizleyen ve onu dünyalık az bir bedel karşılığında otoritelere satan, tahrif eden negatif ulemaya karşı üstlerine düşen önderliği yapıp ümmete ışık olacaktır. Rabbim, bu özlemini duyduğumuz ulemayı bu ümmete nasip eylesin. Bize bu diriliş kervanında er olmayı nasip etsin. Bu makalemi yazmama vesile olan, Köklü Değişim çalışanlarının da bu kervanın diriliş erlerinden olduğuna inanıyorum. Teşekkür ediyorum. Bu yol şüheda yoldur. Rabbim onlardan eylesin.



[1] Nahl Suresi 43

[2] Tevbe Suresi 31

[3] Bu konuda Abdulbaki Gülpınarlı’nın kısa da olsa güzel bir çalışması var.

[4] Emanet ve Ehliyet, Yusuf Kerimoğlu, Giriş kısmı

[5] Buluğ El-Meram Subul Es-Selam, Sönmez Yayınları, Hacer el-Askalani

[6] İslâm’ın Anlaşılmasına Doğru, Ebu Ala el-Mevdudi

[7] Seyyid Kutub Savunması, Ali Arslan, Arslan Yayınları, Seyyid Kutub'un İslam Dünya Görüşü adlı kitaba önsöz

[8] Dinde Reforumcular, H. Hilmi Işık, İhlas Yayınları

[9] Fıkhu’s-Sunne, Muhammed Ali Sabuni

[10] Bakara Suresi 143

[11] Bir Hayırda Çalışmanın İlkeleri, Yalçın İçyer

[12] Mutezile ve Hadis, Hüseyin Hansu, Otto Yayınları

[13] İslam Felsefe Tarihi, Seyyid Hüseyin Nasr - Oliver Leaman

[14] Nisa Suresi 59

[15] Bir Hayırda Yarışmanın İlkleri, Yalçın İçyer ve tefsir kitaplarının (4/59) tefsiri

[16] Secde Suresi 24

[17] Fatır Suresi 28

[18] Âl-i İmran Suresi 7

[19] Fezail El-A'mal, Yusuf Kandehlevi, Risale yayınları

[20] İbn Mace, Es-Sünen, H. No: 251, 252, 254, 258. Ayrıca şu hadislere bakabilirsiniz: 256-260

[21] İslami Şahsiyet Ders Kitapları (1. ve 2. Kitap), Yalçın İçyer, ve Kandehlevi age.

[22] Saray Mollaları, Mustafa Çelik, Misak Yayınları

[23] İslami Şahsiyet Ders Kitapları (2. ve 3. Kitap), Kitman, İlhad ve İsrailiyat bölümleri

[24] Tevbe Suresi 31

[25] Ahzab Suresi 66-68

[26] Cuma Suresi 5

[27] Bakara Suresi 174

[28] Araf Suresi 180

[29] (K.K. 5/13, 4/47, 5/41,2/75)

[30] (K.K. 3/71, 2/42)

[31] (K.K. 7/175-176)

[32] Taberî, Tefsiru't-Taberî, Mısır, 1373/1954, IX, 119-120; Fahruddin er-Râzî, Mefâtîhu'l-Gayb, Mısır, 1308, XV, 54; D. B. Macdonald, İA, "Bel'âm İbn Bâura" Mad. Şamil İslam Ansk. Belam maddesi

[33] Bakara Suresi 75

[34] Muhammed Nasr ed-Din Albani, Silsile Ed'Daif 57.Hadis

[35] Yalçın İçyer, “İhtilaf Kevni Bir Sünnetir” adlı hutbe

[36] Abdullah Aydın, Tefsirde İsrailiyat veya Yalçın İçyer Şahsiyet kitapları İsrailiyat bölümü


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz