وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلاَّ
رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ
تَعْلَمُونَ
“Senden önceki
peygamberlerimiz de kendilerine vahiy indirdiğimiz birer insandı. Eğer
bilmiyorsanız, daha önce kendilerine kitap verilenlere sorunuz.”[1]
I- ULEMA
ANLAYIŞIMIN SERÜVENİ
Bize akletme ve
tefekkür gücünü vererek aramızda mütefekkir kişilerin çıkmasının yolunun açan
vahyin sahibi âlemlerin Rabbine sonsuz hamd-u senalar olsun. Salat ve selam,
yeryüzünü imar eden insanlık önderleri Rasullere, ehlibeytlerine ve
havarilerine olsun. Rabbim onların yolunda olanlardan razı olsun. Bizleri
onlardan eylesin. Rabbim zalimlerin yeryüzünün fesadını mazlumlar eliyle
kaldırsın. Allah ümmete şuur versin ve ulemasına sorumluluklarını görmeyi nasip
etsin.
Yıllar önce “Muttaki
Ulemamız” başlığında bir yazı hazırlamayı planlamıştım. Özellikle ilahiyat
yıllarında, ulema hakkında ifrat ve tefrit noktasına varan tartışmaların olduğu
dönemde... Kimi ulemayı hiçe sayıyor, kimi onlara verilen değeri aşırı
noktalara götürüyordu.
اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ
أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ
لِيَعْبُدُواْ إِلَهًا وَاحِدًا لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا
يُشْرِكُونَ
“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp
hahamlarını; (Hristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rab
edindiler. Oysa bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle
emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları
her şeyden uzaktır.”[2]
Bu ayette Rabbleştirme ve diğer taraftan da ulemamızı değerlendirme söz
konusu. Başka bir izahla; kimileri “şu ulema veya müçtehitler haktır,
diğerleri batıldır” anlayışı ile birçok ulemayı itham altında bırakıyordu.
Veya ulemayı hatasızlaştırıp (K.K. 33/67-68’teki gibi)
Rabbleştirmeyi günümüze getiriyordu. Yine ulemayı, mezhebi izah ederek dar bir
bakış açısı ile bir kısım ulemayı Rableştirirken bir kısmını itham altında
bırakıyorlardı. Bu kargaşalar hâlen devam ediyor. Tarihimizde -son Rasul’den
sonraki tarihi kast ediyorum- de bu ifrat ve tefriti görüyoruz. Şii çizgide,
Ashab-ı Kiram’ın RadiyAllahu Anhum kahir ekseriyeti –haşa- “sapıtmış”
kabul ediliyor. Diğer taraftan kimilerince de Sahabi, hatasız görülüyor.
Rasulullah’tan sonra çıkan tüm kargaşalar -yaşayıp yaşamadığı kesin olmayan-
Yahudi İbni Sebe’ye bağlanıyordu.[3]
Ben de ister istemez bu düşüncelerden etkileniyordum. Rabbime hamd ederim ki
bana okuma aşkını ve merakını vermişti. Dolayısı ile okuyarak belli bir noktaya
vardım ve bu bana çok faydalı oldu. Bu konu ile ilgili yaşadığım serüveni
sizlerle paylaşmayı faydalı görüyorum.
İlahiyatta bu
çalkantıları yaşarken Şeyho Duman hocamla tanıştım ve onunla Arapçaya başladım.
Tabii, o zaman ona derse gidenler, vahhabi ve mezhepsiz oluyordu. Bir gün ona
derse giderken, otobüs durağında sınıf arkadaşım Van Müftüsü’nün oğlu ve Üstad
Necip Fazıl Kısakürek’in şeyhinin torunu ile karşılaştım. Nereye gittiğimi
sorunca; “Şeyho Duman’a derse gidiyorum.” dedim. “Ne o, müçtehit mi
olacan?” deyince benim de canım sıkıldı. “Evet, müçtehit olacam!”
dedim. Bana Van lehçesi ile şunu söyledi: “Kuro, ehlisünnet ve’l-cemaat
-dört mezhebi- haktır. İmam Gazali mezheb kurmak istemiş. Rüyasında Rasulullah
ona dört yol göstermiş ve birisini tutmasını istemiş. Böylece mezhep kurmaktan
vazgeçmiş. Sen yapmak istiyorsun? …” Tabi müçtehit olmak ulaşılmayan zirve
şartlarla izah edilmiş. Bir taraftan da mealle içtihat edenler olmuş. Bir şey
söylemedim ve dersime devam ettim.
İlahiyatta
Mezhepler Tarihi olan Profesör hocamız, “Hanefilik benim ırkımın
mezhebidir.” demişti bir derste. Hayret etmiştim. İmtihanda, “sadece
dört mezhep hak değil; diğer ulema da haktır ve tüm âlimlerimizin kendisinden
istifade edilir.” yazdığım için bana “pek zayıf” vermişti, yani iki.
Evet, bu hocamız profesör idi ve mezheplerle ilgili kitap yazmıştı: Ethem Ruhi
Fığlalı… Kendisinden istifade de ettik tabii…
Evet, okumak,
sevgili hocamın evrensel bakış açısı ve şüphesiz Kur’an bu hastalıklardan
kurtardı beni. O günlerde Muhammed Ebu Zehra’nın “İslâm’da İtikadî ve Fıkhî
Mezhepler Tarihi” kitabı küçük ciltler hâlinde yayınlanıyordu.
Hemen aldım ve okudum. Birçok müçtehit imamın hayatını anlatıyordu. Aklıma şu
soru geldi: Bu imamların hepsi büyük âlim iken nasıl oluyor, batıl olarak
nitelendiriliyor? Hocama bir gün sordum: “Hocam bu kitapta birçok âlim
anlatılıyor. Hepsi muttaki ve güzel âlimler. Neden dördü hakk diğeri batıl
kabul edilmiş?” Hocamın cevabı şu oldu: “Yalçın okumaya devam et sen
kendin anlarsın.” Allah razı olsun Hocamdan. Belki o gün bunun dışında
cevap verse idi, ben de ondan ders almayı bırakır ve evrensel ve vasat bir
düşünceye varamazdım.
Özellikle, son
çağın uleması, İbni Teymiyye, Muhammed b. Abdulvehhab, Mevdudi ve Seyyid
Kutublarla ilgili yazılan kitaplar kafaları bu konuda karma karışık hâle
getiriyordu. O gün çıkan, bazı gazeteler ehlisünnet dışı ile bir sürü müçtehit
imamı itham ediyordu. O günlerde Hüsnü Aktaş abimizin, “Emanet ve Ehliyet”
adlı kitabı çıkmıştı. Hanefi fıkhının ilmihali. Ama ilmihal konusuna da güzel
bir anlam getiriyordu. İlmihal kitabında “Cihad”ın işlenmesi bir
devrimdi. Hemen aldım ve okudum. Oradaki ulema tabakalarını Sahabeden
başlayarak gayet güzel sınıflandırması çok hoşuma gitmişti ve şu cümlesi de çok
hoşuma gitmişti: “Dört mezhep haktır diğerleri batıldır” demek onlarca
müçtehit imamı itham altında bırakmaktır.”[4]
Canlı bir misal, o zaman “Büyük Gazete” diye bir haftalık dergi çıkıyordu.
Orada, Mehmet Şevket Eygi makalesinde özellikle ehlisünnet ve’l-cemaat
dışındaki ulemaya çok ağır ifadeler kullanıyordu. O dergide Mevdudi ile ilgili
Ahmed Davudoğlu’nun bir röportajı yayınlanmıştı. (Bu Davudoğlu, şeyhülislamlık
yapmış ve “Buluğ el-Meram”[5]
adlı fıkıh kitabını şerh ederek Türkçeye çevirmiş Bulgaristanlı Davudoğlu) O
röportajda yer alan şu ifadesi beni dehşete düşürmüştü: “Ben okumadım ama
Mevdudi kaderi inkâr ediyormuş, bir kitabında.”[6]
Kitabı gittim, Hilal Yayınları’ndan aldım ve okudum. İmanın şartlarını
anlatıyor, Mevdudi… Kader konusuna geldiğinde bir boş sayfa bırakmış ve orada
kader konusuna çok önem verdiği için bununla ilgili özel bir risale yazıldığını
ifade etmiş. Düşünün, Şeyhülislam Davudoğlu kitabı okumadan hakkında hüküm
veriyor.
Yine ilahiyat
yıllarında, “Muhammedî Sünnet’in Aydınlanması” adlı kitapla ulemamızın
ilk tabakası olan Ashab-ı Kiram’a ve özellikle Ebu Hureyre’ye atılan iftiralar,
beni çok etkilemişti. -Allah’a hamd-u senalar olsun ve tekrar Hocam’dan Allah
razı olsun- O zamanlarda Kuveyt’te çıkan bir dergiyi sürekli alıyor ve
okuyordum. El-Mücteme; İhvan’ın bir dergisi. O dergide Ebu Reyye’nin kitabını
eleştiren üç makale okumuştum ve o makalelere dayanarak o adama “müfteri”
diyorum. Maalesef hâlen o kişi kaynak gösteriliyor ve Ashab-ı Kiram hakkında
iftiralar atıyorlar. Burada yine Hocam’ın bir güzel sözünü vermek istiyorum: “Yalçın,
biz Kur’an’ı Ashab’tan aldık şayet onları zan altında bırakırsak, Kur’an’ı zan
altında bırakırız.” Özelikle, Batılı oryantalistlerden etkilenerek ulemanın
ilk tabakası başta olmak üzere onlardan sonraki tabakalara da ithamlarda
bulunuluyordu. Bu minvalde, -Allah rahmet etsin- Ali Arslan hoca da, Seyyid
Kutub’u savunmak için özel bir çalışma yapmış.[7]
Ve yine İhlas
Yayınları’nın “Dinde Reformcular” ismiyle yayınladıkları kitaplarda
birçok ulema itham edilerek zan altında bırakılıyordu. Bu kitapların birinde,
Seyyid Kutub’la ilgili bir yazı okumuştum.[8]
Hikmet-i ilahi; kaynak verdikleri kitabın Türkçesi çıkmıştı da onu da alıp
okudum. Gördüm ki, bir önceki sayfa ile sonraki sayfanın bağlamını koparıp
tamamen farklı çıkarımlara varmışlar. Bu çıkarımlarla da bir takım ithamlarda
bulunmuşlar. Kitabı aldım ve doğru Hacı Bayram’a gittim. “Ben sizin yayın
müdürünüzle görüşmek istiyorum.” dedim. “Bekle” dediler, bekledim,
bekledim… ama kimse gelmedi. Durumu oradaki kişiye anlattım ve geldim.
“Fıkhu’s-Sunne”
adlı kitabın yazarı, kitabının girişinde özellikle müçtehit imamların değeri ve
usulleri ile ilgili güzel bir giriş yapmış. Hemen her müçtehit, “bizim
delillerimizi bilmeyen, içtihadımızı almasın”[9]
derken, Kerhi adlı âlimin; “Bizim mezhebimize uymayan ayet müevvel, hadis
merdut’tur/Mezhebimize uymayan ayet tevil edilmeli ve hadis de uydurma kabul
edilmeli.” sözü, ulema hakkındaki toplumsal görüşleri anlatma açısından çok
önemlidir ve beni bu konuya eğilmeye teşvik eden noktalardan olmuştur. Müçtehit
imam delilinin bilinmesini isterken aynı mezhebin âlimi ne dar bir çerçeve
çiziyor…
Ve son bir misal
vereyim… Ankara’da MTTB (Milli Türk Talebe Birliği) olarak üstat Necip Fazıl
Kısakürek için Ankara Maltepe sinema salonunda bir toplantı düzenledik. Gece
afiş asarken bizi tutukladılar. İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk olduğu için
bizi bıraktılar. Sadece ellişer lira ceza verdiler, belediye direklerini
kirlettik diye. Üstadın konuşmasını dinlerken bin pişman oldum, böyle bir gece
düzenlediğimize. İbni Teymiyye’ye “İslâm’ın materyalisti”, Mevdudi’ye “Merdudi
(dinden uzaklaşmış)”, Hamidullah’a “Beidullah (Allah’tan uzak)”
demişti. Yarıda terk ettim salonu.
Evet, tüm bunları
niçin anlattım? Kendi gelişmemi anlatırken, aşağı yukarı aynı olan İslâm
dünyasındaki ulemaya bakış açısını anlatmayı da hedefledim. Okuduğum ve
yaşadığım bu olaylar ve tarihsel tartışmalar ve hatta mezhepler arası savaşlar
bana, “Muttaki Ulemamız” adlı bir makale yazmamı gerektirmişti. Bu
ihtiyacın hâlâ var olduğu kanaatindeyim. Diyanet’in iki aylık dergisinde
Hayreddin Karaman’ın Hanefi ve Şafii mezhepleri arasındaki savaşları anlatan
makalesini hiç unutmuyorum. “Çağımız gençleri bu olup bitenlerden ders
almalı” demiştim. Ve her konuda olduğu gibi bu konuda da vasatı yakalamalı.
وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا
لِّتَكُونُواْ شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا
“Böylece, sizler
insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve
örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık…”[10]
Yazın Ankara’da
Radyo Denge’den Osman Yıldız kardeşim yedi soru hâlinde canlı bir yayın teklifi
yapmıştı ve şimdi de Sevgili Ahmet Sivren kardeşim Köklü Değişim Dergisi’nin
böyle bir konuda makale istediğini bana iletti. Benden makalemi teslim etmem
için talep edilen zaman dardı ama Allah’ın izniyle; gerek birikimlerim ve
gerekse de kaynaklardan hareketle bir çaba ortaya koymaya çalıştım.
Ayrıca Köklü
Değişim’in böyle bir konuyu ele almasını takdire şayan buluyor; kendilerini
tebrik ediyor ve Rabbimin bu işlerinde kendilerine kolaylık vermesini
diliyorum. Bu mühim konunun halen boşlukta olduğuna ve derli-toplu bir
çalışmayı hak ettiğine inandığımı da bu vesile ile ifade etmek istiyorum.
II- BAKIŞ AÇISI VE
KONUNUN ÖNEMİ
Yukarıda ifade
ettiğim olaylar gibi binlerce olay, tarih boyunca -özellikle Rasulullah’tan
sonraki tarihimizde- yaşanmıştır. O sebepten bu meseleye bakışın çok önemli
olduğunu düşünüyorum. Ben bu konuda, bir kaç çalışmamda kendi bakış açımı ve
olması gereken bakış açısını anlatmaya çalıştım.[11]
Önce konuya dair olması gereken bakış açısına değinmek istiyorum.
a- Ulemaya Bakış
Açısı
Yukarıda da
zikrettiğim Bakara Suresi 143. ayet, benim için tüm alanlarda bir ölçüdür;
ifrat ve tefritten uzak, vasat bir bakış açısı; ne ulemayı Rableştirmek ve ne
de hiçleştirmek… Rabbimiz, ulemanın toplumdaki fonksiyonlarını hem pozitif ve
hem de negatif yönleri ile anlatmış. Ulemaya İsrailiyattan, mezhepçilikten uzak
Kur’anî bir perspektifle bakmamız gerekiyor; evrensel bir bakış açısı
kazandırmamız gerekiyor.
Çok ana hatları ile
ulemanın tabakaları şöyle zikredilebilir: Sahabe, tabiin, etbai tabiin,
mutekaddimin ve müteahhirin. Buna bir de 16. asırdan sonraki ve bugünkü
ulemayı katıyorum.
Alan olarak da; muhaddisin/hadisçiler,
muverrihin/tarihçiler, fukaha/fakihler, mütekellimin/kelamcılar,
müçtehidin/mezhep imamları, mutasavvıfin/tasavvuf uleması,
müfessirin/tefsirciler.
Bu değerlendirmemde
tüm alanlardaki ulema arasında ayrım yapmadan bir bakış açısı kazandırmak
istiyorum. Mesela, genelde Mutezile sapık ve Şia uleması da toptan batıl kabul
edilmiştir. Ancak, Mutezile ile ilgili okuduğum “Mutezile ve Hadis”[12]
adlı kitap, bakış açımı daha da genişletirken, Hüseyin Nasr’ın hazırladığı dört
ciltlik kitap da tasavvuf alanında batıl ilan edilen birçok ulema hakkındaki
bakış açımı değiştirdi.[13]
Bununla birlikte Ehlisünnet’i toptan temize çıkaran ve Şia’yı toptan batıl
kabul eden anlayışın da doğru bir anlayış olmadığını düşünüyorum.
b- Ulemanın Önemi
Âlim ve ulemanın
önemi ile ilgili Kur’an-ı Kerim’de bir hayli ayetler vardır. Bu ayetler geniş
açıklama ister fakat ben burada sadece konumla ilgili kısmını ifade etmeye
çalışacağım.
1- Ehli’z-Zikir
Kavramı Ne Anlatıyor?
Kur’an-ı Kerim’de
bir kaç yerde ehli’z-zikr/zikir ehli kavramı geçmektedir. Bunlardan
birisi de konumun başına aldığım ayettir. İki kavramdan oluşan bu isim tamlamasını
güzel kavramak gerekiyor. “Ehil olmak” ve “ehli olmak”, bir şeyde
veya alanda yetkili olmak veya oralı olmaktır. Türkçede de kullanırız: “falan
bu işin ehlidir”, “filan buranın ehlidir”; yetkili olmak veya ondan olmak. “Zikir”,
kavramı da hatırlatmak, hatırlatabilmek, uyarmak, uyandırmak, gündeme getirmek
gibi anlamlara gelir. Nitekim Kur’an’ın isimlerinden biri de zikirdir.
Kur’an’da sıkça, “İbrahim’i zikret”, “Yahya’yı zikret”,
“İsa’yı zikret” (19/16,41,51,54,56), “Allah’ı zikret” (4/103,
7/74) gibi ifadeler geçer. O hâlde bu isim tamlaması, hatırlatma yetkisi
olan, hatırlatabilen, anabilen anlamlarına gelir. Tüm bu anlamlar onların
hatırlatma konularında doğru bilgiye sahip olmalarını da beraberinde getirir.
Zira bilmiyorsa, haberi ve malumatı yoksa nasıl hatırlatabilir? Bu konudaki
ayetler de bunu anlatıyor. Mesela; … Bilmiyorsanız, zikir ehline sorun… (16/43,
21/7) ayeti, “o halde bilenlere sorun” demektir. Bu ayetlerden
anlıyoruz ki Allah Celle Celalehu bilmediğimiz konularda ulemaya başvurmamızı
bize tavsiye ediyor. Böylece kendi heva ve hevesimizden konuşmamış oluruz.
Allah Celle Celalehu onlar için saygın bir ifade kullanıyor. Bu, onların
Allah’ın katında önemli olduğunu ifade ediyor. Onun için Rabbimiz bizi bilmeye
ve öğrenmeye âdeta teşvik ediyor. Tabii bu kavram bozulduğu için bir şey
öğrenmek, âlim olmak anlamına getirilmiş ve ulaşılmaz bir makam olmuş. Burada
vurgulanmak istenen; öğrenmektir, bilmektir, ilim ehli olmaktır.
Ayrıca ehli zikir,
gerçekleri korkusuzca savunduğu gibi, zalim karşısında da canları pahasına
mücadele verirler. “Âlim ve Tağut” adlı kitapçıkta, anlatılan Said b.
Cübeyr ve çağının zalimiyle olan mücadelesi bunun en güzel örneklerinden
biridir.
2- Ulemaya İtaat
Allah’ın Emridir
Yukardaki ayetlerde
“… onlara sorun…” emri geçiyor. Şunun altını çizelim ve
unutmayalım: bizim kastettiğimiz ulema, Allah’ın övdüğü ve tavsiye ettiği
ulemadır. Nisa Suresi’nde çokça okunan bir ayet vardır. O ayette Allah Celle
Celalehu şöyle buyuruyor:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ
اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ
فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ
بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً
“Ey iman edenler!
Allah’a itaat edin. Rasul’e itaat edin ve sizden olan ululemre (idarecilere)
de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret
gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Rasulü’ne arz edin. Bu, daha
iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.”[14] Dikkat ederseniz
üç şeye itaat isteniyor: Allah’a, Rasulü’ne ve ululemre… Ululemr kimdir? Emir
sahipleri. Emri yüklenenler. Bir de şart konuyor: “sizden olan.” Yani
Müslüman olanlar. Yani Allah’a ve Rasulü’ne göre emir verenler. Emir sahipleri
ifadesine, “âlimler ve yöneticiler” anlamı verilmiş. İkisi de aynı
noktaya çıkar. Emir sahibi, âlim olmalı; âlimler, emir sahibi olmalı… İlmi
olmayan, bir konuda bilgisi olmayana işi teslim etmek beraberinde felaketler
getirir. Burada da yine bir sınıftan bahsedilmiyor. Herhangi bir alanda yetki
sahibi olan, yani bilgisi ve ehliyeti olan. Ona itaat gerekir. Konunun
anlaşılması için bir örnek vereyim. Bugün “bilirkişi” diye bir alan var.
Onların tespitlerine uyulur veya onların tespiti itibarlıdır. Bu ayette
bilmenin, öğrenmenin ve okumanın önemi bir kez daha bizzat Allah Celle
Celalehu tarafından bildiriyor. Müfessirler bu ayette geçen “ululemr”
kavramını Müslüman idareciler ve ulema olarak yorumlamışlar.[15]
3- Ulema Hidayete
Ulaştırır
Biz hidayetin
genelde Allah’a ait olduğunu biliriz. Bu doğrudur. Ancak, kelime anlamı ile “hidayet”,
yol göstermek, rehberlik yapmak ve doğruya iletmektir. İşte bu anlamda Allah Celle
Celalehu imamların da hidayete götüreceğini bize hatırlatıyor:
وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا
لَمَّا صَبَرُوا وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ
“Sabrettikleri ve
ayetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru
yola götüren önderler yaptık.”[16] İmam, önder,
rehber, yol gösteren ve emir olandır. Ayette çoğul geçiyor. Burada da yine
bunun ilim sahipleri olduğunu bir kez daha belirtelim. Bilmeyen, ilahi
sınırları tanımayan nasıl imam olabilir? Onlar sapıklığa götürürler. Oysaki
burada anlatılanlar, ilahi sınırları tanıyıp insanlara yol gösterenler olarak
anlatılıyor ve övülüyor. Bir kez daha bizi bir yarışmaya davet ediyor. Bilelim,
öğrenelim, ilim sahibi olalım ki hem kendimize ve hem de insanlara doğru yolu
gösterelim. Hidayet rehberleri olalım. Bugün bir sürü rehberler çıkmış ve
insanları sapıklığa götürüyor. İlimsiz kalan insanlar onlara uyuyor ve yarın
bunlar bundan pişman olacaklar.
4- Ulema Olanlar
Allah’a Karşı Saygılı Olur ve Sorumluluklarını Bilirler
Rabbimiz kitabında
bilenlerin takvaya sahip olduklarını bize anlatıyor. Allah onlar için özel bir
ifade kullanıyor: “Allah’ın kulları.” Normal olarak tüm insanlar ve
cinler, Allah’ın kuludurlar. Ama ayette özellikle bu ifade onlar için
kullanılıyor. Ve insan bu ayeti okudu mu, içinde bir öğrenme aşkı ve şevki
oluşuyor; “ben de öğreneyim, ben de ilim sahibi olayım ve Allah’ın kulları
arasına gireyim.” Şu ayet bunu çok güzel anlatıyor:
وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَابِّ وَالْأَنْعَامِ
مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ كَذَلِكَ إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ
الْعُلَمَاء إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ
“İnsanlardan,
hayvanlardan ve davarlardan da renkleri böyle değişik olanlar vardır. Kulları
içinde ise Allah’tan ancak âlim olanlar ‘içleri titreyerek korkar’. Hiç şüphe
yok Allah, üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır.”[17] Bunlar,
öğrendiklerini yaşayan ulemadır ve bunlar sürekli İslâm toplumunda hem
yaşantıları ve hem de davetleri ile örnek olmuşlar; toplumu yönlendirmişler,
toplumda etkin olmuşlardır.
5- Ulema Boş
Tartışmalar Girmez ve Münakaşadan Uzak Kalırlar
Son olarak Rabbimiz
yine ilim sahiplerini öven bir alanı bize hatırlatıyor. Ayetlerin tartışıldığı
ve münakaşa edildiği bir alanda onlar bundan uzak kalırlar ve “gerçeği Allah
bilir” deyip münakaşaya girmezler. Görüşlerini belirtirler ama onları
mutlak doğrular, nasslar olarak insanlara sunmazlar. Eski kitaplarımızda şu ifade
sık sık okunurdu: “Vallahu a’lem/ve Allah en iyi bilendir” veya “vallahu
a’lemu bimuradihi/Allah buradaki gerçek hedefi en iyi bilendir”. Onlar
yenmek için değil, gerçeğin ortaya çıkması için konuşurlardı. Çokça tartışan
âlimlerden İmam Ebu Hanife oğlunu tartışmadan sakındırırdı. Oğlu bir gün, “Babacığım
sen de çok tartışıyorsun. Peki, neden bize yasaklıyorsun?” deyince “Biz
kardeşimizi yenmek ve onu kâfir yapmak için tartışmıyoruz. Çok dikkatli hareket
ediyoruz. Ama siz, yenmek ve arkadaşınızı tekfir etmek için tartışıyorsunuz”
der. Onlar için yine Allah, “rasihune fi’l-ilmi/ilimde ruhsat sahibi
olanlar” diye buyuruyor ve onları adeta övüyor. Tüm bu örneklerde ilim
sahiplerinin övüldüğünü ve değerli olduklarını okuyoruz. Ama hepsinde de ölçülü
ve vasat bir duruş görüyoruz. Kitabımız böylece bizi öğrenmeye çağırarak davet
ediyor. Bilenlere de ayrıca değer vermemizi istiyor. Bu çabayı bizim de
göstermemizi istiyor.
هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ
مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ
فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ
ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ
اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ
رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ
“O, sana Kitab’ı
indirendir. Onun (Kur’an’ın) bazı ayetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır.
Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve
onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih ayetlerinin ardına düşerler.
Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, ‘Ona
inandık, hepsi Rabbimiz katındandır’ derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri
düşünüp anlar.”[18]
III-ULEMANIN VE
İLMİN DEĞERİ İLE İLGİLİ RİVAYETLER
a- Âlimin Değeri
1- Enes RadiyAllahu
anh Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu
rivayet eder: “İlim talibi olarak yola çıkan kimse dönünceye kadar Allah
yolundadır.”
2- Hamid İbni
Abdurrahman da Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den şöyle rivayet
etmiştir: “Allah kime hayır dilerse onu dinde fakih kılar.” Söz
konusu hadisi açıklayan İbni Hacer hadisin üç hüküm ihtiva ettiğini söyler:
•Dinde
tefekkuh/anlayış, ilim sahibi olmanın fazileti
•Bu ilmi verenin
Allah olduğu
•Ümmetten
bazılarının kıyamete kadar daima hak üzere olacağı…
Hadisin Buhari’deki
metni şöyledir:
“Allah kimin için
hayır dilerse onu dinde anlayış sahibi kılar. Ben taksim ediciyim, esas veren
Allah’tır. Bu ümmet Allah’ın emrini yerine getirmeye devam edecektir. Allah’ın
emri (kıyamet) gelinceye kadar muhalifler ümmetime zarar vermeyecektir.”
3- İşte Allah’ın
Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in kesin kanıtlar olan vahyi terk
edip zannın peşine düşenlere karşı uyarısı. Ukbe İbnu Amir RadiyAllahu anh’dan:
“Zancılardan önce ilim öğrenin yani zanları ile hareket edenlerden önce.”
4- Geçmiş
ümmetlerin başına gelenleri bilen şerefli Nebi ümmetini şöyle uyarıyor: Ebu
Hureyre RadiyAllahu anh’dan: “Feraizi (emir ve nehiyleri),
Kur’an’ı öğrenin ve onları insanlara öğretin, ben şüphesiz öleceğim, aranızdan
ayrılacağım.” Hadisin başka bir kaynakta şu kısmı da mevcuttur: “Feraizi
bilmeyen âlimin durumu, kafası olmayan birisi gibidir.” Hadisin başka
bir versiyonunda Rasulullah’ın endişesini İbni Mesud şöyle bildiriyor: “Ben
gidici bir kimseyim. Bu ilim kaldırılacak. Öyle ki iki kişi feraiz hususunda
ihtilafa düşecek. Ancak aralarında ihtilafı halledecek bir kimse
bulamayacaktır.” Başka bir yerde: “Feraizi öğrenin. Zira
o, ilmin yarısıdır. Bilesiniz ümmetimden ilk çekip alınacak ilim de odur.” Yukarıda
verdiğimiz ayetleri gayet açık bir şekilde tefsir ediyor bu hadis. Daha nice hadisler
vardır ki hem teşvik hem de uyarı mahiyetindedir.
5- Amr İbni Asım
oğlundan Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “İlim
üçtür, bunlardan başkası fazilettir: muhkem bir ayeti öğrenmek, bir sünneti
yaşamak, adaletli taksim yapmak.” Allah’ın Rasulü SallAllahu
Aleyhi ve Sellem ümmeti öğrenmeye, öğretmeye sürekli teşvik etmiştir. Onun
için kısa zamanda ölü bir toplumdan diri bir toplum doğmuştur. Bu toplum
insanlık tarihini yeniden kurmuştur. İşte âlimin cahile farkı ile ilgili
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in beyanı. Yukarıda adı verilen
kaynakta, Kur’an’ı okumanın fazileti ile ilgili bir hayli rivayet vardır.[19]
b- İlmin Değeri
1- Ebu Hureyre’den
şöyle rivayet edildi: “Rasulullah şöyle söylüyordu: Allah’ım bana
öğrettiğini bana faydalı kıl. Bana faydalı olanı öğret, ilmimi artır, her hâl
üzere Allah’a hamd olsun.”
2- Yine
farklı bir yolla Ebu Hureyre’den şöyle rivayet edilir: “Kim Allah rızası
aranacak bir ilmi, dünyaya ait bir makama (menfaate) ulaşmak için öğrenirse,
cennetin kokusunu almayacaktır.”
3- Yahya’nın
oğlu Muhammed değişik bir yoldan Abdullah’ın oğlu Cabir’den şöyle rivayet etti:
“Âlimlerle yarışmak ve büyüklük tasarlamak için ilim öğrenmeyin. Yine
sefihlere gösteriş yapmak ve münakaşa etmek için de öğrenmeyin. Onunla
meclislerde tercih yapmayın. Kim böyle yaparsa ateş, ateş....”
4- Ehzam’ın
oğlu Zeyd değişik bir yoldan İbn Ömer’den şöyle rivayet etti: “Rasulullah
buyurdu ki: “Allah rızasından veya Allah’tan başkası için ilim öğrenirse
ateşten yerini hazırlasın”[20]
Ebu Hureyre’den şöyle rivayet edildi: “Rasulullah şöyle söylüyordu: “Allah’ım
bana öğrettiğini faydalı kıl. Bana faydalı olanı öğret, ilmimi artır, her hâl
üzere Allah’a hamd olsun.”[21]
Kur’an’daki ayetler ve Nebevî rivayetler bize bir hakikati anlatıyor. İslâm
dininde ve toplumunda ulema, nebilerin varisleridir. Onların sorumluluklarını
yüklendiklerini anlatıyor. Bu sorumluluğu yerine getirmeyenleri de Rabbimiz
bize anlatıyor.
IV- BEL’AM VEYA
İLMİ KENDİSİNE FAYDA VERMEYEN ULEMA
Gerek Kur’an ve
gerek insanlık ve İslâm tarihinde -ki ben bunun Hz. Âdem’le başladığı
kanaatindeyim- öğrendiklerini yaşamayan ulema da mevcut olmuş. Aslında bu,
başlı başına ele alınması gereken ciddi bir konudur. Mustafa Çelik bu konuyu
kısmen de olsa işlemiş, “Saray Mollaları” adlı kitabında.[22]
Ben burada sadece kısa kısa örnekler vereceğim.[23] Bu
misaller aynı zamanda Kur’an öncesi kitapları yüklenen ulemanın durumunu
açıkladığı gibi, Kur’an’dan sonraki ulemanın da negatif yönünü anlatıyor.
Tarihte bunlara “ulema-i sû’/kötü ulema”, “saray uleması” veya Kur’an’ın
tabiri ile “bel’am” olarak tanımlanmış. Bunları tek tek ve kısa kısa
okuyalım.
a- Kendisini Rabbleştiren
Ulema
Rabbimiz son
kitabında bu tip ulemayı iki yerde zikretmekte ve son Rasul’un ümmetini “aynı
duruma düşmeyin” diye uyarmaktadır. İki yerde canlı misal veriliyor.
Birincisini yukarda zikir ettim.
اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ
أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ
لِيَعْبُدُواْ إِلَهًا وَاحِدًا لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا
يُشْرِكُونَ
“Allah’ı bırakıp,
hahamlarını; (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rab
edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle
emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları
her şeyden uzaktır.”[24] Dikkat edilirse
ayetlerde “ahbar” ve “ruhban” diye iki sınıf geçmektedir. Burada
onları Rableştirilenler sadece kınanmıyor, aynı zamanda kendilerini Rableştirenler
de kınanıyor. Ahbar; Yahudi uleması, ruhban; Hıristiyan uleması için
kullanılmış. Bunların karşılığını son ümmette de bulmak mecburiyetindeyiz.
Yoksa ayetleri hayattan çıkarmış oluruz. Rabbimiz de zaten -Allahu a’lem- onun
için anlatıyor bize. İkinci misal çok daha canlı bir misal.
Kur’an-ı Kerim Ahzab
Suresi 67. Bu ayet, oldukça aktüel tarifler getiriyor. Hem Rasulullah’tan önce
hem Rasulullah’tan sonra ve hem de günümüz yaşanan kültürünü anlatıyor.
Özellikle, “sadât” ve “kubera”. Sadat: efendiler,
seyyidler, liderler. Kubera: büyükler, atalar, emirler, önderler…
يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ
يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَا أَطَعْنَا اللَّهَ وَأَطَعْنَا الرَّسُولَا
وَقَالُوا
رَبَّنَا إِنَّا أَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَاءنَا فَأَضَلُّونَا السَّبِيلَا
رَبَّنَا
آتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْنًا كَبِيرًا
“Yüzlerinin ateşte
bir yandan bir yana döndürüleceği gün, keşke Allah’a ve Rasul’e itaat edeydik,
diyecekler. Yine şöyle diyecekler: Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve
büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara iki
kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat.”[25]
b- Yüklendikleri Vahyî
Gerçeklerin Hakkını Vermeyen Ulema
مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ
لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ
الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ
الظَّالِمِينَ
“Tevrat’la yükümlü
tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin
durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini inkâr eden topluluğun hâli ne kötüdür!
Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.”[26] Bunlar da kitap
yüklü ulemadır. Tabii Tevrat ve İncil’e bağlı olarak bunu anlarsak “Kur’an
yüklüler” kurtulur. Hâlbuki Rabbimiz, “siz bunlar gibi olmayın” diyor.
Tarihimize ve günümüze bakarsak bunu çok güzel anlarız. Nitekim nice tefsir,
hadis, fıkıh ve kelam murahhaslarının, profesörlerinin otoriteye tâbi olup
onların önünde temenna çektiklerini görmekteyiz.
c- İnsanları Dalalete
Götüren Ulema
Bu, üzerinde tez
yazılabilecek oldukça geniş bir alandır. Dini, gizleyen, tahrif eden, ilhad
yapan ve tağuti otoritelere teslim eden ulema. Bunlarla ilgili sadece ayetler
vereceğim.
•İlahi Ayetleri Gizleyenler:
إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلَ
اللّهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلاً أُولَئِكَ مَا
يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ إِلاَّ النَّارَ وَلاَ يُكَلِّمُهُمُ اللّهُ يَوْمَ
الْقِيَامَةِ وَلاَ يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
“Onlar ki, Allah’ın
Kitap’tan inzal ettiğini (varlığın hakikati ve Sünnetullah bilgisini) gizleyip
onu (hakikatlerini) az bir paraya (dünyasal değere) satarlar; işte onlar
bâtınlarını (dünyalarını) ateşten (yakıcı) başka bir şeyle doldurmuş olmazlar.
Kıyamet sürecinde Allah onlarla konuşmaz ve onları tezkiye etmez. Onlar için
feci azap vardır.”[27]
•Dinde İlhad Yapanlar:
وَلِلّهِ الأَسْمَاء الْحُسْنَى فَادْعُوهُ
بِهَا وَذَرُواْ الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي أَسْمَآئِهِ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُواْ
يَعْمَلُونَ
“En güzel isimler
Allah’ındır. O’na o güzel isimleriyle dua edin ve O’nun isimleri hakkında
gerçeği çarpıtanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasına
çarptırılacaklardır.”[28]
•Dini Tahrif Edenler:
فَبِمَا نَقْضِهِم مِّيثَاقَهُمْ لَعنَّاهُمْ
وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةً يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَن مَّوَاضِعِهِ
وَنَسُواْ حَظًّا مِّمَّا ذُكِّرُواْ بِهِ وَلاَ تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلَىَ
خَآئِنَةٍ مِّنْهُمْ إِلاَّ قَلِيلاً مِّنْهُمُ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْ إِنَّ
اللّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
“Kesin sözlerini,
taahhütlerini bozmaları sebebiyle onları lânetledik, kafalarını kalınlaştırdık
ve kalplerini katılaştırdık. Kelimeleri, ifadeleri, aslî manalarından
uzaklaştırarak tahrif ediyorlar, değiştiriyorlar, maksadının dışında tefsir
ediyorlar, gayesine aykırı te’viller yapıyorlar. Kendilerine öğretilen, tebliğ
edilen Tevrat’ın hükümlerinin önemli bir bölümünü de unuttular. İçlerinden pek
azı hariç, onları taahhütlerini bozarak, daima hainlik ederlerken görürsün.
Yine de sen onları sorgusuz sualsiz affet. Azarlamadan, kınamadan hoşgörülü
davran. Allah iyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının
emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına
yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya,
iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için
dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan Müslüman
idarecileri, Müslümanları sever.”[29]
•Hakkı Batılla Karıştıranlar:
يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ
الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ
“Ey geçmiş
kitapları sahiplenenler, niçin gerekçeli, hikmete dayalı gelen hak kitaba
bâtılı karıştırıyor, hakkı bâtıla âlet ediyor, bile bile hakikati, Muhammed’in
hak Peygamber olduğu gerçeğini, ilâhi hükümleri gizliyorsunuz?”[30]
d- Otoriteyi Ayakta
Tutan ve Halkı İlmi İle Kandıran Ulema
Bu sınıf, bel’am
sınıfıdır. İlahi ayetleri biliyorlar. Risalete dair ilimleri vardır ancak bunu
heva ve heveslerine göre kullanıyorlar ve bu şekilde halkı kandırıyorlar.
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ الَّذِيَ آتَيْنَاهُ
آيَاتِنَا فَانسَلَخَ مِنْهَا فَأَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوِينَ
وَلَوْ
شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلَكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلَى الأَرْضِ وَاتَّبَعَ
هَوَاهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ إِن تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ
تَتْرُكْهُ يَلْهَث ذَّلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا
فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
“Kendisine
ayetlerimizi verdiğimiz, ilmî ve dinî bilgisi olan şu alçağın yaptıklarını da
onlara, Yahudilere oku. O menfaat karşılığı ayetlerimizden, kitabımızdan
uzaklaştı, ihmal etti. Şeytan ve şeytanî güçler onu peşine taktı. Hain
düşünceler taşıyanlardan, hak yoldan sapanlardan biri oldu. Sünnetimiz,
düzenimizin yasaları içinde, irademizin tecellisine uygun olsaydı, elbette onu
bu ayetlerimiz sayesinde yüksek mevkilere getirirdik. Fakat o, dünyada
ebedîleşeceğini zannederek, mala ve zevke düşkünlüğü saplantı hâline getirdi.
Şahsî arzu ve ihtiraslarının peşine düştü. Onun ibret verici hâli, tıpkı
köpeğin hâline benzer. Sen onun üstüne varsan da havlayarak saldırır, kendi
haline bıraksan da havlayarak saldırır. Ayetlerimizi yalanlayan kavimler de
aynen böyledir. Bu tür kıssaları iyice anlat. Düşünmelerine vesile olur.”[31] Bunlar ilahi vahyi
insanlara açıklamaları gerekirken, tam tersi şeyler yapıyorlar. Tefsir
kitapları bu tiplere “bel’am” diyorlar. A’raf Suresi’nin 175-176’ncı
ayetleri münasebetiyle ismi çeşitli tefsir ve tarih kitaplarına girmiş olan
Bel’am İbn Bâura (veya Bel’am İbn Eber)’nın; İsrâiloğullarından, devler
ülkesinden, Yemen diyarından veya Ken’an ilinden Allah’ın dinini öğrenmiş, ilim
ve irfan sahibi, duası müstecap, yanında Allah’ın ismi a’zamı bulunan ve fakat
sonradan itaatsizliğe düşmüş bir kimse olduğu şeklinde rivayetler vardır. Her
ne kadar Lût Aleyhi’s Selam’ın kızlarından biri ile evlenmiş olduğu
söylenirse de, bunun Yahudiler tarafından Müslümanlar aleyhine uydurulmuş bir
iftira olduğu bilinmektedir.[32]
e- Dini Dünya
Karşılığı Satan ve Kitapta Şirk Koşan Ulema
Bunlarda yazar aynı
zamanda, yazdıkları ile rableşen ve ilahlaşan ulemadır
فَوَيْلٌ
لِّلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هَذَا مِنْ
عِندِ اللّهِ لِيَشْتَرُواْ بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَوَيْلٌ لَّهُم مِّمَّا
كَتَبَتْ أَيْدِيهِمْ وَوَيْلٌ لَّهُمْ مِّمَّا يَكْسِبُونَ
“Asıl, kutsal
kitaplardaki tahrifatı elleriyle yazılı hâle getirenlerin, kutsal kitap
uyduranların; uydurduklarını servet, makam, mevki gibi geçici dünya
menfaatlerine çevirmek, birkaç pula satmak için, bir de: ‘Bu Allah katındandır’
diyenlerin vay hâline! Elleriyle yaptıkları yazılı tahrifattan dolayı vay
ehlikitabın başına geleceklere! Elde ettikleri kazançtan dolayı vay ki, vay
onlara!”[33] İşte bunlar,
yazdıklarını ilahi vahye eş tutan ve hatasız olduğunu iddia eden ulema
sınıfı… İslâm toplumu bu ulema tipinden
çok çekti ve hâlen de çekmektedir.
Bu ayetler, genel
anlamları olduğu gibi birinci derecede ulemayı yani kitaptan haberi olanları
anlatır. Halkı kandırırlar ve otoritelere tâbi kılarlar. Bizim için çok canlı
ayetlerdir. Hilâfet’in saltanata dönüşmesi dönemi olan Emevilerden günümüze
kadar bu maddelerde anlattığı ulema tipi çokça görülmüştür. Yani, günümüz
tabiri ile din ve devlet veya dünya ve devletin ayrım gördüğü laik anlayışın
bizim dünyamıza girdiğinden itibaren bu felaketler yaşanmış ve yaşanmaktadır.
Bunların tek derdi; menfaat ve makam, ilahi ayetleri az bir dünya karşılığında
satmaktır.
VII-SONUÇ VE
DEĞERLENDİRME
Ulemanın farklı
görüşü -ki bu ihtilaftır- ile ilgili bir rivayet vardır: “Ümmetin
ihtilafı rahmettir.”[34]
Bu rivayetin uydurma ve zayıf olduğu noktasında bir takım tespitler yapılmış.
Muasır hadis âlimlerinden el-Albani, “aslı olmayan bir rivayettir”,
diyor. İhtilaf, görüş farklılığı ve zenginliğidir. Bu anlamı ile ulemamızın
farklı içtihatlarının olması bizim içi çok çözüm yollarının olmasıdır ve
güzeldir.[35]
Onların hepsinden de istifade etmemiz gerekiyor.
Ulemanın ve ilmin
İslâm dininde, toplumunda yerinin ve değerinin çok yüksek olduğunu görüyoruz.
Ebu Hanife, “el-Âlim ve'l-Müteallim” adlı eserinde bu konuda oldukça
güzel kurallar veriyor. Bir hususu burada bir kez daha vurgulamakta fayda var:
Ulemaya, evrensel bir bakışla bakmamız, hepsinden istifade etme yaklaşımı
içinde olmamız gerekiyor.
“Bu Amerikan adamıdır”, “bu Siyonist’tir” “şu
İngiliz ajanıdır”
gibi ucuz karalamalar adil değildir. Geçmiş ve aktüel birikimimizden istifade
etmeliyiz ve günümüze getirerek faydalanmalıyız. Yani tahlil edici bir yöntem
kullanarak almalı veya reddetmeliyiz. Bu Kur’an’ın İsrailiyat’a veya
kendisinden önceki ulemaya getirdiği bakıştır.[36]
RASULULLAH’TAN
SONRA GÜNÜMÜZE KADAR ULEMA
İslâm toplumunun
hastalıklara başladığı üç asırdan beri nerede bir uyanış varsa başında bir
önder vardır. 18. yy’dan bu yana İslâm coğrafyasındaki İslâmi hareketleri
inceleyin, başında muttaki bir imam vardır. Sudan’da Mehdi hareketi, Afrika’da Senusi
hareketi, Mısır’da İhvan hareketi, Lübnan, Ürdün, Irak’ta İhvan, Hizb-ut Tahrir,
Cezayir’de Ulema haraketi, Hind Yarımadası’nda Cemaati İslâmiye, Türkiye’de ilk
çıkışı ile Nurculuk, Süleymancılık ve Şeyh Said hareketlerinin başında muttaki
onlarca imam vardır. Bunların hepsi incelenmeli, yanlış ve doğruları görülerek
onlardan istifade edilmeli. İran’da Şah’ı deviren İslâmi devrim… tüm bunlar
bize ışık tutan çalışmalar ve hareketlerdir. Afganistan’da İhvan, Ulema ve son Taliban
hareketi. Avrupa’da, Bosna’da, Aliya İzzetbegoviç’in başında bulunduğu Müslüman
gençler. İngiltere’de Kelim Sıddıki, ve daha nice mücadelelerin başında ulema
bulunmaktadır. Osmanlı’nın son dönemlerinde gündeme gelen Afgani ve arkadaşlarının
bile çabaları incelemeli ve faydalanılabilecek noktalar tespit edilmelidir.
Osmanlı’nın
yıkılışından bu yana kurulan, küçük ulusal, devletçikleri ayakta tutan da maalesef
yine ulemadır. AbdunNasır, bağımsız olan, Ezher’i maaşa bağladı ve tağutiliğin
emrine geçirdi. Suud’un ve tüm Arap despotların ayakta durmasını sağlayan
yukarda anlattığım ulema-i sû’dur. Kemalizm Türkiye’de ilan ettiği laik ve
demokratik cumhuriyetin halk nezdinde kabulünü -laik akideye aykırı olduğu
bilindiği hâlde- dini ve ulemayı kullanarak sağlamaya çalışmıştır. Atatürk
devrimlerini yanına Diyanet İşleri Başkanını alarak yaptığı gezilerle halka
kabul ettirdi. Şapkayı başkanın başına geçirdi ve bu şekilde yanında gezdirdi.
Ama kellesi pahasına bunu reddeden yiğit ulema ipe gitti. İşte bu ulema bize
ışık tutuyor. Bugün, dün de olduğu gibi onurlu ulemaya ihtiyacımız çok ciddi
boyutlardadır. İslâm dünyasında, idam edilen ulemamız; Cezayir’de bin Badis, Libya’da
Ömer Muhtar, Mısır’da Hasan El-Benna, Seyyid Kutup ve arkadaşları, Irak’ta
Abdulaziz el-Bedri, Türkiye’de İskilipli Atıf, Said-i Kürdi, Şeyh Said, Süleyman
Hilmi, Suriye’de onlarca ulema, Bangladeş’te ve Suud’da idam edilen ulema ve
İslâm toplumunu yani İslâm Hilâfeti’ni yeniden ikame etme mücadelesi canı
pahasına veren ulemamız inşallah, şehadet şerbetini içen İmam Ebu Hanife gibi
onurlu ulema günümüz Müslümanlarını yeniden uyandıracaktır. İnanıyorum ki bu
muhlis ulema, dini gizleyen ve onu dünyalık az bir bedel karşılığında
otoritelere satan, tahrif eden negatif ulemaya karşı üstlerine düşen önderliği
yapıp ümmete ışık olacaktır. Rabbim, bu özlemini duyduğumuz ulemayı bu ümmete
nasip eylesin. Bize bu diriliş kervanında er olmayı nasip etsin. Bu makalemi yazmama
vesile olan, Köklü Değişim çalışanlarının da bu kervanın diriliş erlerinden
olduğuna inanıyorum. Teşekkür ediyorum. Bu yol şüheda yoldur. Rabbim onlardan
eylesin.
[1] Nahl Suresi 43
[2] Tevbe Suresi 31
[3] Bu konuda Abdulbaki
Gülpınarlı’nın kısa da olsa güzel bir çalışması var.
[4] Emanet ve Ehliyet, Yusuf
Kerimoğlu, Giriş kısmı
[5] Buluğ El-Meram Subul
Es-Selam, Sönmez Yayınları, Hacer el-Askalani
[6] İslâm’ın Anlaşılmasına Doğru,
Ebu Ala el-Mevdudi
[7] Seyyid Kutub Savunması,
Ali Arslan, Arslan Yayınları, Seyyid Kutub'un İslam Dünya Görüşü adlı kitaba
önsöz
[8] Dinde Reforumcular, H.
Hilmi Işık, İhlas Yayınları
[9] Fıkhu’s-Sunne, Muhammed
Ali Sabuni
[10] Bakara Suresi 143
[11] Bir Hayırda Çalışmanın
İlkeleri, Yalçın İçyer
[12] Mutezile ve Hadis,
Hüseyin Hansu, Otto Yayınları
[13] İslam Felsefe Tarihi,
Seyyid Hüseyin Nasr - Oliver Leaman
[14]
Nisa Suresi 59
[15] Bir Hayırda Yarışmanın
İlkleri, Yalçın İçyer ve tefsir kitaplarının (4/59) tefsiri
[16]
Secde Suresi 24
[17]
Fatır Suresi 28
[18]
Âl-i İmran Suresi 7
[19] Fezail El-A'mal, Yusuf
Kandehlevi, Risale yayınları
[20] İbn Mace, Es-Sünen, H.
No: 251, 252, 254, 258. Ayrıca şu hadislere bakabilirsiniz: 256-260
[21] İslami Şahsiyet Ders
Kitapları (1. ve 2. Kitap), Yalçın İçyer, ve Kandehlevi age.
[22] Saray Mollaları, Mustafa
Çelik, Misak Yayınları
[23] İslami Şahsiyet Ders
Kitapları (2. ve 3. Kitap), Kitman, İlhad ve İsrailiyat bölümleri
[24]
Tevbe Suresi 31
[25]
Ahzab Suresi 66-68
[26]
Cuma Suresi 5
[27]
Bakara Suresi 174
[28]
Araf Suresi 180
[29]
(K.K. 5/13, 4/47, 5/41,2/75)
[30]
(K.K. 3/71, 2/42)
[31]
(K.K. 7/175-176)
[32] Taberî,
Tefsiru't-Taberî, Mısır, 1373/1954, IX, 119-120; Fahruddin er-Râzî,
Mefâtîhu'l-Gayb, Mısır, 1308, XV, 54; D. B. Macdonald, İA, "Bel'âm İbn
Bâura" Mad. Şamil İslam Ansk. Belam maddesi
[33]
Bakara Suresi 75
[34] Muhammed Nasr ed-Din
Albani, Silsile Ed'Daif 57.Hadis
[35] Yalçın İçyer, “İhtilaf
Kevni Bir Sünnetir” adlı hutbe
[36] Abdullah Aydın, Tefsirde
İsrailiyat veya Yalçın İçyer Şahsiyet kitapları İsrailiyat bölümü


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış