Dindar sözcüğü
isimlerin başına kullanılan bir sıfattır.
Örneğin “dindar adam”, “dindar kadın”, “dindar genç”
ya da “dindar nesil” dediğimizde bir sıfat tamlaması yapmış oluruz. Din Arapça bir kavram olmasına rağmen “dindar”
kavramı din kavramından kuralsız bir şekilde türetilmiş ve
Türkçeleştirilmiştir. Türk dil kurumu “dindar”
kavramını şu şekilde tarif ediyor: “Din inancı güçlü, din kurallarına bağlı
kimse.” Bu tarif üzerinden yürüdüğümüzde dini inancın ve din kurallarının
ne olduğunu anlamamız gerekiyor ki, bir insanın ya da bir neslin dindar
olabilmesinin yolunun nereden geçtiğini öğrenmiş olabilelim. Ancak daha önce,
günümüzde “dindar nesil”
kavramının çokça kullanılmasının gerekçesini bir şekilde izah etmemiz
gerekiyor. Şunu görmemiz gerekiyor; dindar nesil yetiştireceğiz iddiasının
sahibi olan iktidar ve etrafındaki siyasal İslâmi çevre, bu iddiayı her zamanki
gibi bir vakıadan etkilenme sonucu mu ortaya atıyor, yoksa İslâmi bir nesil
yetiştirme fikri ve projesi ile mi yola koyuluyor? Bunun için bir asırlık yakın
tarihe bakmamız gerekiyor.
Yüzyıllardır savaş
meydanlarında İslâm Devleti’ni dize getiremeyen Batı, Müslümanların bu yenilmez
gücünün sırrının ne olduğunu araştırdı ve gördü ki namağlup olan bu devlet
gücünü ordularının büyüklüğünden değil halkının, askerlerinin, bilim
adamlarının ve âlimlerinin inancından, imanından alıyor. Batı, nihayetinde bir
tespit yaptı ve İslâm’daki eğitim sistemini ifsat etmek için var gücü ile
çalışmaya başladı. İslâm Devleti İslâmi eğitim sisteminde âlimler yetiştirdiği
gibi, bilim adamları, askerler, komutanlar da yetişiyordu. Bu yönü ile okullar
adeta birer karargâh konumundaydı. Burada yetişen seçkin İslâmi şahsiyetler
öğrendikleriyle amel ediyorlardı, en önemlisi ise dünyalarını ahiretle
mezcediyorlar yani dünya ile ahiret arasında kopmaz sapasağlam bir bağ
kuruyorlardı. İşte bu bağın koparılması adına Batı, yüzyıllar boyunca her türlü
çalışmayı yaptı. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere İslâm topraklarını işgal
eden sömürgeci kâfirler, işgallerini kalıcılaştırmak, dayattıkları sömürge
rejimlerini benimsetmek ve Batılı fikir ve değerlere inanan nesiller
yetiştirmek üzere eğitim siteminin üzerinde önemle durdular. Bu sebeple Batı,
Hilâfet’i yıkıp dini hayattan tamamen uzaklaştırıncaya kadar sinsi ve gizli
çalışmalar yürüttü. Beyrut, Paris, Londra ve İstanbul’da kurduğu cemiyetler ve
okullar ile Müslüman öğrencileri zehirledi. Buralarda yetişen gençler Hilâfet’in
yıkılması için çalışan Jön Türkler ve İttihatçılardır işte. Hilâfet kaldırılıp
din hayattan tamamen uzaklaştırılınca da eğitim kurumları baştan aşağı yeniden
şekillendirildi, ders müfredatları yeniden tasarlandı ve bütünüyle İslâm’dan
uzak bir toplumun alt yapısı inşa edildi. Bu sinsi politika Türkiye’de, halkı
Müslüman olan diğer ülkelere nazaran daha şiddetli ve baskıcı bir biçimde
uygulandı.
Malum Hilâfet’in
kaldırılması ve Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Türkiye’de eğitim ve öğretim
sistemine neşter vuruldu, öğretim birleştirildi, medreseler kapatıldı, inkılap
adı altında Arap alfabesi yani Kur’an’ın dili olan Arapça kaldırılıp yerine
Latin alfabesi getirilerek halk bir gecede cahil bırakıldı. Yani on dört asır
boyunca dünyaya hükmetmenin temelini oluşturan İslâmi eğitim sistemi
kaldırıldı, yerine hiçbir zaman dünya üzerinde muktedir olamayacak Batılı
eğitim sisteminin temelleri atıldı. Kendilerine göre devrim olarak
niteledikleri bu inkılapları yapan laik Kemalist ideoloji sahipleri Onuncu Yıl
Marşı’nda geçen “On yılda on beş
milyon genç yarattık her yaştan” sözü ile şunu anlatıyorlardı
aslında: “Biz yeni oluşturduğumuz
Batılı laik eğitim sistemi ile geçmişle olan tüm bağımızı kopardık.” Ne yazık ki yaptıkları, söylediklerini
tasdik ediyor. Bahsettikleri o “on beş milyon genç” 94 yıldır dünyaya
yön vermiş tek bir icraat veya icada imza atamadı, lakin her yaştan laik ve
demokratik kafa ile yetişmiş bir neslin varlığı yadsınamaz bir gerçektir.
Peki, bugün
yetiştirilmesi planlanan dindar nesil, on yılda yetişen on beş milyon gencin
karşıtı mı olacak? Yani bu dindar nesli yetiştirmeyi isteyen, planlayan ve dillendirenler,
94 yıllık Kemalist laik dönem ile tüm bağlarını koparmayı mı amaçlıyor, yoksa
başka bir formül mü var ellerinde? Zira laikler eski ile yani onlara göre İslâm
ile olan tüm bağlarını kopararak Kemalist gençlik yetiştirdiler. Muhafazakâr
Müslümanlar da şu an var olan ve uygulamada bulunan laik demokratik sistem ve
düşünce ile tüm bağlarını koparacaklar mı? Makalenin püf noktası bu sorudur.
Zira bu sorunun cevabı, dindar nesil yetiştirmeyi amaçlayanların bunu bir
düşünce, bir fikir veya bir proje olarak mı, yoksa on yılda on beş milyon laik
genç yetiştirenlere nazire olsun diye inat olarak mı planlıyorlar bunu ortaya
çıkaracaktır. Bu soru ise Türk Dil Kurumu’nun “dindar” kavramına yüklediği tarifin açığa kavuşturulması ile
cevap bulacaktır.
Dindar: Din inancı güçlü, din kurallarına bağlı kimse
Bu tarifi neye göre
ve nasıl değerlendireceğiz? Din inancı güçlü olan kimse ile zayıf olan kimse,
dinin kurallarına bağlı olan ile bağlı olmayan kimseyi nasıl ayırt edeceğiz?
Önce inanç-iman konusunu ortaya koyalım sonra dinin kuralları neler ona
bakalım.
İnanç - İman: Vakıaya mutabık delile dayalı kesin
tasdiktir. İnsanoğlu; insan, hayat ve kâinatı müşahede eder, zira bunlar
insanın hissedebildiği algıladığı vakıalardır. Sonra bunların nasıl var
oldukları ve hayatın öncesi hakkında düşünür. Daha sonra bunların yok olmaları
yani hayatın sonrası hakkında düşünür. Son olarak da hayat öncesi ve hayat
sonrasının hayatla ilişkisini kurar ve buradan bir hükme varır. Vardığı bu
hüküm imandır. O hâlde müminin imanı şöyledir: İnsan, hayat ve kâinattaki her
şey, aciz, eksik ve sınırlıdır. Bu sebeple tüm bunlar başka bir şeye
muhtaçtırlar. O şeyi yoktan var eden ise yaratıcıdır. İnsanı hayatı ve kâinatı
yoktan var eden bir yaratıcı muhakkak olmalıdır ve vardır. Hayatın öncesi işte
o yaratıcıdır. O yaratıcı Allah Subhanehu
ve Teâlâ’dır. Hayat sonrasında ise hesap günü vardır ve o hesap gününü de
var eden Allah Subhanehu ve Teâlâ’dır.
İşte insan, hayat öncesi ve hayat sonrasının hayat ile ilişkisini kurarak iman
sahibi olur. Bu ilişki şu şekilde kurulur: İnsanın, kendisini yoktan var eden
yaratıcının hayat ile ilgili emir ve nehiylerine göre yaşaması gerekir, zira
hayat sonrasında tüm bunlardan hesaba çekilecektir. Çünkü hayat ölüm ile bitmez
ve ölümden sonra da bir hayat vardır. İşte bu inanç sistemi yani bu fikir
insanı kalkındırır.
Şimdi bu tariften
sonra şu soruyu soralım; böyle bir inanç sistemi olan, böyle bir imanı ve
hayata dair böyle bir fikri olan nesilden ateist, deist, demokrat, makyavelist,
modernist, liberal, seküler vs. bireyler çıkar mı? İstisnalar olabilir belki
ama dindar nesil yetiştirmeyi amaçlayan âlimler, öğretmenler, eğitmenler,
akademisyenler, lise ve üniversiteler bugün dini inancı bozuk binlerce, yüz
binlerce öğrenci yetiştiriyorlar ve bu durum istisna olarak kabul edilemez.
Durum böyle ise
Türk Dil Kurumu “dindar” kelimesini yanlış tarif ediyor ya da bu tarif,
vicdani manada sadece “kocakarı” inancını içeriyor.
Din kuralları: İnsan yaşadığı hayat içerisinde
çevresindekiler ile her daim ilişki kurar. Bu ilişkileri şu üç bölümde
toplayabiliriz: İnsanın kendisi ile olan ilişkisi; yiyecek, içecekler ve ahlak
gibi… İnsanın Rabbi ile olan ilişkisi; ibadetler ve akide gibi… İnsanın diğer
insanlar ile olan ilişkisi; ukubat ve muamelat gibi (ticaret, evlilik, boşanma
vb.) Özetle İnsanın, saydığımız bu üç bölümdeki ilişkilerini bir nizam ve
düzene göre yürütmesi gerekir. İşte bu nizam ve düzeni belirleyen kuralların
tümüne şer’î hükümler ya da din kuralları diyoruz.
Şimdi bir kez daha
soralım; eğer din kuralları bunlar ise bugünkü nesil neden faize karşı
durmuyor, neden zinaya hayır demiyor, neden içki ve kumarın serbest olmasını
kabulleniyor ve sorumluları muhasebe etmiyor, neden helal ve harama riayet
etmiyor, neden namaz kılmıyor, neden şer’î ahkâma uygun olmayan şekilde
ilişkiler kuruyor?
Neden, neden,
neden…?
Hem dindar nesil
yetiştirmek istiyor hem de tüm bu nedenlerin cevabını bireyselcilik ile
açıklıyorsanız yani tüm bunlardan sorumlu olan bizatihi bireylerin kendileridir
diyorsanız kusura bakmayın dindar nesil yetiştirmezsiniz. Çünkü dini inanç ve
din kuralları birbirinden ayrılmaz bir bütünlük içinde olmalıdır. Birey nasıl
ki bir akide, inanç üzerine ise devlet de toplum da bir akide ve inanç üzerine
kurulu olmalıdır. Birey nasıl ki Rabbi ve kendisi ile ilişkili meselelerde dini
kuralları esas alıyorsa devlet de halkı ve tüm toplum ile olan ilişkilerinde ve
insanların birbirleri ile olan ilişkilerinde dini kuralları yaşatıyor
olmalıdır. Bu olmazsa okullarda dindar nesil yerine karma karışık şahsiyetlerin
çıkacağı bir nesil yetişir. Bunu yakın zamanda yapılan araştırmalar apaçık
göstermektedir.
4 Mart 2018
tarihinde İKDAM Eğitim Derneği ve Uluslararası Öncü Eğitimciler Derneği
tarafından Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün destekleriyle “Gençlik ve İnanç” konulu bir çalıştay gerçekleştirildi. Din Öğretimi Genel Müdürü
Nazif Yılmaz’ın başkanlık ettiği çalıştayın ilk oturumunda Prof. Dr. Adnan
Bülent BALOĞLU, Prof. Dr. Şaban Ali DÜZGÜN ve Prof. Dr. İbrahim COŞKUN tebliğ
sundular. DİKAB Öğretmeni Nazlı Tutku KALFA, Konya Vaizesi Ümmügülsüm PARLAR,
Doç. Dr. Soner DUMAN ve İHL Meslek Dersleri öğretmeni Ayşegül EROĞLU’nun
sunumlarının olduğu ikinci oturuma Konya İl Müftüsü Prof. Dr. Ali AKPINAR
başkanlık yaptı. Son oturuma ise Prof. Dr. Adem ŞAHİN başkanlık yaptı. Oturumda
TİDEF Koordinatörü İbrahim VELİ, Yrd. Doç. Hikmetullah ERTAŞ ve DİKAB Öğretmeni
İbrahim YARDIM tebliğ sundular.
Çalıştayın sonuç
bildirgesinin hazırlanasında, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ve İHL Meslek Dersi
öğretmenlerinden oluşan 50 kişilik katılımcı öğretmenin beş grup hâlinde
yaptığı müzakereler tesirli oldu. Tüm gruplar eş zamanlı olarak aynı soruları
tartışmışlar ve çıkan sonuçlar tüm katılımcılarla kısaca paylaşılmış. Sonuç
bildirgesinde çok ilginç tespitler var.
Sonuç bildirgesi
maddelerinden bazılarını bu yazıda değerlendirmek istiyorum.
1- İtikadî anlamda sorunları olan gençlerde
özellikle deizm -yani Allah’ın hayata müdahalesini reddetmek- inancı ön plana
çıkmakta, ateizm bu bağlamda daha geride kalmaktadır.
Bu madde Türkiye
gündeminde çok konuşulan bir konudan, deizmden bahsediyor. Deizmin Türkiye
gündeminde konuşulmasına sebep olan kişi Prof. Dr. İhsan FAZLIOĞLU’dur. Önce o
getirdi gündeme sonra Gerçek Hayat Dergisi'nden Emeti SARUHAN "Anne Ben Deist Oldum"
başlıklı haber yazısı ile konuyu dikkatlere sundu. Peşinden Prof. Dr. Hayrettin
KARAMAN ve birkaç yazar daha gündemine aldı ve deizm siyasi partilerin grup
toplantılarının gündemini belirleyen ana gündem konusu oldu.
Bir diğer adı “Yaradancılık”
olan deizm, temelde tüm dinleri reddediyor, tek tanrıya inanıyor ancak o
inandığı tanrının dünya hayatına ve evrene müdahalesini de reddediyor yani
vahyi kabul etmiyor ve dolayısıyla dinsel bilgiye akıl yoluyla
ulaşılabileceğini savunuyor. Tüm bu özellikler sekülerizm yani laiklik ile ne
kadar da benzeşiyor değil mi? Çünkü aynı şekilde laiklik de vahyin hayata
müdahalesini reddediyor ve aklı hakem kabul ediyor. Deizm ile ilgili bu
bilgilere ulaşınca aklıma hemen şu meşhur söz geldi: "Kişi laik olmaz devlet laik olur." Öyle ya devletin laik olmasının
insanlar için bir bağlayıcılığının olmadığını zihinlere zerk eden bu düşünce
şunu gerektiriyor: "Kişi deist
devlet laik olur." Siz
düşünebiliyor musunuz, bir Müslüman evinde ve camide İslâm’ı yaşayacak ama sokağa çıkınca o İslâm’ı unutacak,
çarşıda, pazarda, devlet dairelerinde, yargıda, askerî kurumlarda vb. hiçbir
yerde o İslâm olmayacak. Yani Müslüman inandığı Allah’ın hayata müdahalesini
engelleyen bir sistem ile karşı karşıya... Sosyal hayatta, devletin nizamında
ve düzeninde Allah’ın hükmü yoksa, benim hayatımda da olmasın diyor deist
kısaca…
Bu zihniyete göre
devletin laik olması çok normal, yaratıcının hayata müdahalesini engellemesi
çok çok normal, hatta böyle olunca onlara devlet modern devlet olmuş oluyor!
Amma Müslüman muhafazakâr gençlerin, imam hatip öğrencilerinin deist olduğu
vahameti ile karşılaşılınca incelenmesi gereken patolojik ve psikolojik bir
sorun olarak gençler masaya yatırılıyor. Ortada patolojik bir sorun var, var
olmasına da masaya yatırılacak olan deist olduğunu açıklayan gençler ve gençlik
değil, gençliği bu bataklığa sürükleyen devletin kendisidir. Çünkü devlet, İslâm
dini ile ilgili tüm hükümleri hayatın dışına itti, dini hayattan söküp attı,
mezcedilmesi gereken madde ile ruhu birbirinden ayırdı ve böylece dini, sadece
ibadetler ve ahlaktan ibaret sayarak, bireyin özgür iradesine bıraktı.
Durum böyle iken
ilahiyatçılar sorunu bireyci bir yaklaşımla çözmeye çalışıyorlar, psikologlar
sorunu aile ile gençler arasındaki iletişim bozukluğuna bağlıyorlar,
eğitimciler sorunu müfredatta bulunan eksikliklerde arıyorlar ve böylece
sorunun asıl kaynağını görmezden geliyorlar. Siyasetçilere gelince onlar
sorunla yüzleşmekten adeta kaçıyorlar, milliyetçi parti lideri Devlet Bahçeli,
Türk gençliği deist olmaz diyerek Türklerin İslâm öncesi durumunu inkâr eden
bir faşizan tavır ile meseleyi örtbas etmeye çalışıyor. İktidar partisi lideri
Erdoğan ise konu hakkında Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz’ı kürsüye çağırarak
bilgi alıyor. İsmet Yılmaz talimatı almış bir bürokrat olarak hemen ertesi gün
TV’lerde dolaşıp deist sorunu diye bir sorun yok, “Konya’da yapılan
çalıştayın bildirgesinde ifade edilen sorunlar doğru, gerçekçi ve bilimsel
değil” diyor. Hâlbuki bu çalıştaya katılanlar bu ülkenin akademisyenleri ve
lise öğretmenleri. Onların yaptığı tespit dikkate değer değilse kimin tespiti
dikkate değer olacak?
Kısaca şunu
söyleyebiliriz: Asıl sorun deist olduğunu söyleyen gençleri bu düşünceye
sürükleyen laik devletin kendisidir, laik eğitim zihniyetinin köhneliğidir ve
laikliğin bireylere verdiği düşünce ve inanç hürriyetleridir. Laik eğitim
sistemi ile dindar nesil yetişmez, dindar nesil İslâmi eğitim sistemi ile
yetişir. O sistemde din uygulanan ve yaşanılan bir hayat nizamı olacağı için
gençlerin deizm ya da ateizm gibi batıl ve sapkın düşüncelere kayması söz
konusu olmayacaktır. Zira o zaman İslâmi zihniyet ve nefsiyet ile yetişecek
nesiller İslâmi olmayan yani gayri İslâmi sapkın fikir ve düşüncelere karşı
hazırlıklı olacaklardır. Laikliğin, demokrasinin ve özgürlüklerin tehlikesini
bileceklerdir.
2- Gençler arasında en çok sorulan itikadî
sorulardan biri, kötülük meselesi çerçevesinde “Neden Tanrı’nın yeryüzünde
kötülüklere müdahale etmediği ve sessiz kaldığı” sorusudur.
Bu tespit hem
sosyal hem siyasal hem de toplumsal tüm meseleler hakkında ortada olan bir
gerçeği ifşa ediyor. Bu gerçek, Müslüman gençleri deist ya da ateist olmaya
itiyor. Nedir peki yeryüzündeki kötülükler:
Güçlüler zayıfları eziyor, zenginler fakirleri sömürüyor, para ile
insanlar kadınları ve her şeyi satın alabiliyor, çocuklar istismar ediliyor,
organ mafyaları ülkeler dolaşıp canlı canlı insanları ameliyat masalarına
yatırıyor, gençlik uyuşturucu bataklığında ölüyor, gıda ve doğal olan her şey
hormonlu hâle getirilip genetiği değiştiriliyor... Dahası var elbette ama
burada yazmakla bitmez. Bunların yanında Batılı sömürgeciler Afrika ve
Ortadoğu’yu işgal ediyor, milyonlarca Müslümanı katlediyor, Afrika’da çocuklar
açlık ve susuzluktan ölüyor, zalimler zulümlerine devam ediyor, mazlumlar
yardım edecek kimseyi bulamıyor, zindanlar masum ve mağdur Müslümanlar ile
dolup taşıyor, yine zindanlar gaspçı, hırsız, katil, cani ve tecavüzcüler ile
doluyor.
Bu saydığım
sorunların hepsi de insandan yani beşerî varlıktan geliyor. Zalimler kötülükleri
kendileri bizzat yapıyor, sömürgeciler askerleri ile gelip işgal ediyor yani
tüm kötülükler insanların eli ile oluyor. Ancak benim Müslüman genç kardeşim bu
kötülüklere müdahale edilmesini Allah’tan bekliyor. Allah muhakkak buna
kadirdir, zalimlere ve mücrimlere bu dünyada ya da ahirette had bildirecek
adalet ve güç Allah’ındır. Ancak burada sorun bu kötülüklere dur diyecek bir
iyinin olmamasıdır. Bu kötülükleri yeryüzünden toptan silecek bir iradenin
beşerî bir gücün olmamasıdır.
Hâlbuki bu iş ile
sorumlu olanlar insanlardır. Allah Subhanehu
ve Teâla şöyle buyuruyor:
وَقَاتِلُوهُمْ
حَتَّى لاَ تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدِّينُ كُلُّهُ لِلّه فَإِنِ انتَهَوْاْ
فَإِنَّ اللّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
“Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar
onlarla savaşın. Eğer (küfürden) vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah onların
yaptıklarını hakkıyla görendir.”[1]
Din yalnız Allah’ın
olmayınca, dinin emirleri devlet ve siyasette hüküm bulmayınca, kâfir Batılı
ülke ve yöneticiler zulüm ve sömürüde sınır tanımıyorlar. Onların bu
cürümlerine dur diyecek ve had bildirecek cesur halifeler de olmadığı için
Müslümanlarda ümit tükeniyor ve bir ezilmişlik hâli başlıyor. Bu durum onları
sorunun Allah’tan kaynaklandığı düşüncesine meylettiriyor.
3- Hiçbir sınır ve kural tanımayan tek yönlü
bir özgürlük anlayışı, popüler kültürün inanç ve ahlak hâline gelmesi, haz
merkezli yaşam tarzı itikadî ve ahlaki problemleri artırmaktadır.
Özgürlük anlayışını
Müslüman gençliğe sunan sistem demokratik sistem değil mi? Düşünce ve fikir
hürriyetini, şahsi hürriyetleri ve mülk edinme hürriyetini halkına bir lütuf
gibi sunan yöneticiler bu demokratik sistemin yöneticileri değil mi? Evet!
Gerektiğinde bu özgürlükleri kendileri lehine tek taraflı kullananlar da onlar
değil mi? Gençliği ve tüm halkı popüler kültür ile yetiştiren, sabah akşam TV
ekranlarından izleyicileri bu popüler kültüre teşvik eden dizi ve sinema
filmlerini yayınlayan sistem bu ülkenin kanun ve nizamları ile yürüyen sistem
değil mi? Hayattaki mutluluk ve saadet anlayışına Batılı bir insan gibi
baktıran, her şeyden en yüksek dozda haz ve lezzeti almak için yaşamayı
iletişim kanalları ile gençliğe vaaz eden sistem bu sistem değil mi? Bu sistem
itikadî ve ahlaki problemleri artırmayacak da başka ne yapacak?
Şimdi en başa dönelim
ve o soruyu tekrar soralım; “Dindar
Nesil Kim Tarafından Nasıl Yetiştirilecek?”
Türkiye’deki laik
eğitim sisteminin bozuk ve niteliksiz olduğu hiç kimsenin inkâr edemediği bir
gerçektir. Okuma yazma öğretiminden bilim dallarının öğretimine, meslek eğitiminden
akademik başarıya, sınav sisteminden dershane ve kurs yamalarına kadar pek çok
konuda sorunlar bulunmaktadır. Hükümetlerin bu sorunlar karşısındaki tutumu,
genellikle sistemin işleyişini değiştirmek, öğretmen açığını kapatmaya yönelik
ara çözümler üretmek, müfredatı çorbaya çevirmek, sınavları kaldırmak veya yeni
sınavlar icat etmek, dershanelerin önünü açmak veya kapatmak, Batılı eğitim
modelinden ilham almak, yenilikler ithal etmek vs. gibi çözümlerin ötesine
geçememektedir. Oysa bozuk olan şey bunlar değil, bozuk olan şey sistemin
temelidir ve ne ilginçtir ki hiç gündeme gelmeyen konu da budur.
Müslümanların
İslâm’a bir ideoloji olarak bakmalarına engel olarak dindar nesil
yetiştirilemez. Aksine laik demokratik sistemi reddeden ve bu Batılı fikirler
ile tüm bağları koparan bir irade ile dindar nesil yetiştirilir. Ümmetin
geleceğini tehdit eden ve gençliği heder eden Batılı bakış açısı yıkılmadıkça,
sağlıklı, verimli, kaliteli, stratejik düşünen, ümmetin kalkınması ve İslâm’ın
hâkimiyeti için kafa yoran ve harekete geçen bir nesil oluşturulması mümkün
olmayacaktır. Aksine bugün görüldüğü gibi tembel, üretmeyen ve günden güne
çürümeye devam eden bir gençlik yetişecektir.
Sömürgeciliğin İslâm
beldelerindeki idamesi sağlanarak dindar nesil yetiştirilemez. Zira
sömürgeciler sadece topraklarımızdaki maddi kaynakları sömürmüyor, sadece
topraklarımızı işgal etmiyorlar aksine onlar zihinlerimizi ve akıllarımızı da
işgal ediyorlar.
Kâfirlere kin ve
öfke ile büyüyen nesil dindar nesil olabilir. Müslüman gençliğin kâfirlere ve
küfre karşı öfkesini “Kur’an-ı Kerim’i
bu salonlarda değil camilerde, mezarlıklarda ve türbelerde okuyun!” diye
uyaranlar dindar nesil yetiştiremezler. Yöneticilerin yaptıkları bu bariz
yanlışları, haramları, cürümleri, nisyan ve nifakları söylemekten öğrencilerini
men eden âlimler dindar nesil yetiştiremezler. Demokratik sistemler üzerinde
sahip olunan iktidarları nimet görerek gerçek nimeti yok sayıp İslâm’ın
rahmetini tepenler dindar nesil yetiştiremezler. Devlet kurumlarındaki kritik
kadroları ele geçirmek için üniversitelerde öğrenci peşinde koşanlar dindar
nesil yetiştiremezler. Ancak olsa olsa devlete memur yetiştirirler.
Şu hâlde böyle bir
sistemin ürettiği gençliğin, siyasi uyanıklığa sahip olması mümkün müdür?
Batı’ya hayran olmaması mümkün müdür? Küfrün tuzaklarına düşmemesi mümkün
müdür? Küresel sömürgecilik ağına düşmemesi mümkün müdür? Böyle bir sistemin,
fikrî, siyasi ve cemai liderler üretmesi mümkün müdür? Böylesine taklitçi,
kopyacı ve ezberci bir sistemin, icat eden, keşfeden, üreten, geliştiren,
kalkındıran bir nesil yetiştirmesi mümkün müdür? Dininden, dilinden,
tarihinden, coğrafyasından uzaklaştırılmış böyle bir nesilden, ataları gibi
dünyanın en önde gelen ilim adamları, fikir adamları, siyaset adamları, aksiyon
adamları olabilir mi?
Bu sistemin
ürettiği erkeklerden baba, kızlardan anne, evliliklerden aile, çocuklarından
dünyayı aydınlatacak kâşifler ve mucitler çıkar mı? Hayatı Allah’a kulluk
üzerine kurulan, mücadelesi Rasulullah SallAllahu Aleyhi
ve Sellem’in
siretine dayanan, çabası İslâm’ı yüceltmek uğrunda olan, derdi ümmetini
insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet konumuna yükseltmek olan bir nesil
doğar mı?
Hayır! Hayır!
Hayır!


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış