Hamdolsun Allah’a, selam
olsun başta Allah’ın RasulÜ olmak üzere seçkin kılınan kullarına. Allahu Teâlâ’dan
ümmetimize izzet, şeref ve zafer yolunu nasip etmesini temenni ederim. O öyle
bir Allah’tır ki hem işitendir, hem bilendir. Yaptığımız amellerin halis bir
niyet ile O’nun rızasına yaraşır olmasını ve Kelime-i Tevhid’in yükselmesini
niyaz ederim.
1967 senesinde gasıp
Yahudilerle, Arap ülkelerinin yaptığı savaşı biliriz. Arap ülkelerindeki
insanların azı hariç ekseriyeti, Yahudilerle olacak bu savaşta zafer
bekliyorlardı. Muhakkak ki her Müslüman bunun böyle olmasını ister. Ancak,
bildiğimiz gibi Allah’ın yeryüzünde değişmeyen sünnetleri vardır. Kim ki bu
sünnetleri okuduysa, öğrendiyse ve araştırdıysa o zaman bu zaferin Müslümanlara
değil, Yahudilere ait olacağını görürdü.
Çünkü Müslümanlar bu
savaşa parçalanmış gruplar halinde girdiler, bu durum savaştan önce zaten bariz
bir şekilde kendini gösteriyordu. Ayrılık ve gruplaşma, Allah’ın sünnetinde
olduğu gibi zafer getirmedi. Düşman ise saflarını düzeltti ve birleştirdi. Bu
da onlara kuvvet getirdi. Müslümanlarda, boş kelimeler, övünüşler, izzetin ve
şerefin Arapların olduğu gibi düşünceler hâkimdi. Ki, bu düşünceler düşmanın
kurşunu ile karşılaşıldığında kolayca yok olabilen düşüncelerdi. Onlarda, kendisine
siper olacak sağlam bir akide ve doğru bir hedef yoktu.
Düşman ise, Allah’ın
yarattığı seçilmiş bir millet olduğu düşüncesindeydi. Her ne kadar bu inanış fasit
de olsa, o zaman diliminde İslâmî beldelerin ihanet içinde olan devlet
liderlerinin inancından daha kuvvetliydi.
Müslümanlar bu savaşa,
nifak tohumları saçan, yalan söyleyen hilekârlarla ve yapamayacağı şeyi
söyleyenlerle beraber girdiler. Düşman kapıda iken, affedersiniz, dansözlerin
oynadığı gecelerde sabahlayan ve o gecelerde kadeh tokuşturan generallerin
arkasında nasıl zafer elde edilebilirdi ki?
Eğer durumlar böyle iken,
zafer bizim olsaydı muhakkak ki Allah’ın sünneti değişmiş olacaktı ki o hiç
değişmeyecektir. Eğer biz kaybetmiş ve hüsran olmuş isek, işte bu
beklenilendir, sünnetullahtır.
Bakın, bu yenilgiye
şahitlik etmiş bir zat o zamanı nasıl anlatıyor: “Pazartesi günü harp
başladı. İnsanlar radyolarının başına toplandılar. Birinci geceyi, Arap
askerlerinin Tel Aviv’e girmesi arzusuyla sabahlayarak geçirdiler. Üzülerek
söylüyorum ki ben de, o sabahlayanlardandım. Aklım bana diyordu ki; zafer
olmayacak, Allah’ın sünnetlerine muhalefet yoktur. İsteğim ve hırsım ise bana
şöyle söylüyordu; bekle, sünnetler değişiyor ve sen tahmin ettiklerinde
yanılıyorsun. Yenilgi, Çarşamba günü kendini gösterdi. Sonra Perşembe’ye kadar
devam ederek herkes duruma şahit oldu. Lakin çoğu insan, buna inanmakta
direndiler, bunun bir tuzak olduğunu ileri sürdüler, ancak öyle değildi.”
Kardeşlerim! Bu gayb
değildi. Bunu bilmek, gaybı bilmek de demek değildi. Şüphesiz, gaybı Allah’tan
başka kimse bilmez. Ancak, Kur’an’ı bütün incelikleriyle tahlil edersek, bu
durumu kavrayıp, anlamak zor da değildir.
Bu arada şer sesleri şu an
olduğu gibi o zaman da seslerini yükseltiyorlar ve şöyle diyorlardı:
“Yenilgi nedir? Rasulullah, Uhud Savaşı’nda yenilmemiş midir? Vehne düşmeyin,
üzülmeyin, eğer siz müminler iseniz gerçekten üstünsünüz.”
Oysaki sebepler
edinmeksizin hiçbir şekilde zafer yoktur. Yenilgi varsa, Müslümanların bu
yenilgiye itilişiyle ilgili noktaların da bilinmesi gerekir. Zafere ulaşmanın
yolu nedir, bilinmesi gerekir.
İslâm akidesine sahip mü’min
Müslümanlar için zafere ulaşmanın yolu gizli değildir. Velakin, İslâm’a varis
olan ve kalpleri imanla hareket etmeyen Müslümanlar, zafere ulaşmanın yolunu
bilmezler. İşte bu sebeptendir ki onlar, düşmanlarının süsleyip onlara
şırıngaladığı akidelerle bürünmüşlerdir.
Yukarıdaki paragraflarda,
kendiliğinden ortaya çıkan soru “Kimliğimiz nedir?” sorusudur. Biz Müslüman
mıyız, yoksa Türk, Arap, Kürt müyüz? Veyahut da sadece Müslüman Türkler,
Müslüman Araplar, Müslüman Kürtler miyiz? Yoksa dağılmış memleketler topluluğu
muyuz? Her şeyden evvel onun için çalışan ve onun için yaşama gereği duyan
vatan için bir millet miyiz, yoksa biz İslâm akidesi dışında mezhepler ve
akideler topluluğu muyuz? Bu sorulara cevap verebilmemiz için bilmemiz
gerekenler var.
Şöyle ki; Türk, Arap, Kürt
olmak, ne bir akide ne de bir hayat nizamı sağlar. Bu tür kavmiyetçilik, rağbet
ve emellerimizi dağınık kılmıştır.
İslâm geldiğinde tüm
milletleri bir ümmet yaptı. İşte bu bir ümmet oluşun, izzet ve şerefin
derecelerinin evlasıdır. Sonra onlara kâmil bir akide ve kâmil bir şeriat
koydu. Bütün insanları imana davet etti. İşte bu şümullü davet, izzet ve şerefin
yollarında ikinci derecedir. İslâm, bunların tahakkuk etmesi yolunda onlara
ilim ve kuvveti emretmiştir.
İşte ne zaman ki,
düşmanların itelemesiyle tekrar Türkçülüğe, Arapçılığa, Kürtçülüğe bir geri
dönüş oldu, o zaman kendilerinin bir şey olmadığını anladılar. Biz şimdi nasıl
olur da milliyetçilik şiarını İslâm şiarının üstünde tutarız?
Dolayısıyla, çeşitli
devletler halinde oluşumuz şaz olan bir konum olup, bir olan ümmetin tabiatına
aykırıdır. Bütün herkes muhlisler, yöneticiler, gençler; adalet ve hayrın
tahakkuku, herkesin hakkının korunması, bir devlete sahip bir İslâm ümmetinin
gerçekleşmesi için el ele verip, bu şaz olan konumu yıkmalıdır.
Peki, zafere nasıl
ulaşacağız? Allahu Teâlâ’ya inanan Müslümanlar, O’na vefa ettiler. Allah’a
mallarını ve canlarını teslim ettiler, bunun mukabilinde Allahu Teâlâ onlara
dünyada iken zafer, ahirette de Cennet vadetti. Allahu Teâlâ buyuruyor ki:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى تِجَارَةٍ
تُنجِيكُم مِّنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ
بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ
وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ
طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِّنَ
اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ
“Ey iman edenler! Sizi
elim bir azaptan kurtaracak olan bir ticaret söyleyeyim mi? Allah’a ve Rasulüne
inanmanız, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşmanız. Eğer
bilirseniz bu sizin için hayırlıdır. O, günahlarınızı bağışlar, altından
ırmaklar akan Cennetine ve Adn Cennetlerindeki iyi yerlere koyar. İşte, bu
sizin sevdiğiniz en büyük kurtuluştur. Müminleri yakın bir zaferle müjdele.” [Saf Suresi 10-13] Bu
ayetlerden de anlaşılacağı üzere, ilk İslâm’ı yayanlar bu ticarette
başarmışlar, mallarını ve canlarını bu yolda satarak bu ticaretin büyük
meyvesinden faydalanmışlardır.
Bu öyle bir akidedir ki
kişi, bütün gücünün ve bütün gayesinin bir hedefte toplandığını hisseder. Ve
yine bu öyle bir akidedir ki kişinin sahip olduğu bütün parasından ve akan
bütün kanından onu mesul eder. Yeryüzünde bu akideden başka daha kuvvetli bir
akide bulunamaz. Ve yeryüzünde böyle bir akideye inanan fertten başka bir fert
daha kuvvetli olamaz.
Diğer taraftan, toplumun
birliği ve bütün Müslümanların arasını bağlayan kuvvetli bir rabıta mevcuttu.
Bu ancak, Allah’ın sabit kaideler üzerine kurduğu kardeşlik ve birliktir.
Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ أَنفَقْتَ مَا فِي الأَرْضِ جَمِيعاً
مَّا أَلَّفَتْ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلَكِنَّ اللّهَ أَلَّفَ بَيْنَهُمْ إِنَّهُ
عَزِيزٌ حَكِيمٌ
“Allah, onların kalpleri
arasını birleştirdi. Yeryüzünde olanların hepsini infak etsen, onların kalpleri
arasını birleştiremezsin. Lakin Allah, onların aralarını buldu. Çünkü O,
Aziz’dir, Hâkim’dir.”
[Enfal Suresi 63]
Sağlam bir akide ve sevgi
dolu bir kardeşlikten teşekkül eden bu ümmetten, başka ne umulabilir. İşte bu
böyle bir ümmettir ki ne önünde surlar durabilir ne de onu kimse mağlup
edebilir.
Makalemin başlarında 1967
yılında Müslümanların yenilgiye itilmesinden bahsetmiştim. Şimdi, zafere ulaşan
Müslümanların da durumlarını anlatmış olduğumuza göre iki durumu kıyaslamamız
daha kolay olacaktır.
Bu ümmet, sebepler
edinerek zafere ulaşmıştır. Bu sebeplerin yok oluşu ile de şüphesiz zafer de
yok olmuştur. Özet olarak; ümmetin akidesi sağlam bir akide üzerine bina
olmuştu, aralarındaki kardeşlik ve birlik bağları da birbirinden ayrılmaz
kopmaz bir durumdaydı. Ancak ne var ki, böyle olmayanlar müstesna, zamanımızda
bunun yerini dünya sevgisi ve cimrilik aldı. Hal böyle iken, dünya sevgisi,
cimrilik, gruplaşma ve ihtilafların çoğalması gibi vehim durumlar içerisinde
bocalayan bir ümmete zafer nasıl yazılsın?
Bu ümmetin kuvvetinin
sırrı, düşmanlarımız tarafından idrak edilmiştir. O öyle bir kardeşlik ve
muhkem bir nizamdır ki kalpler birbirine yakınlaşmıştır. Ama ne var ki, Hilâfet
kaldırıldıktan sonra, Allah’ın kanunları yerine insan aklıyla konulan yeni
kanunlar konulmuş ve böylece Allah ile ümmet arasındaki sıla kesilmiş oldu.
Şimdi sorulması gereken
soru şudur: Biz nasıl bu hâl üzere olduk? Bu ümmet yeniden dirilebilir mi?
Bugün yeryüzünde İslâm
akidesinden başka, apaçık bir akide yoktur. Şüphe yok ki bir kişi eğer Allah’ın
kitabını ve Rasulullah’ın sünnetini okuduysa kâmil bir anlayışla bu akideyi
anlayacaktır.
Eğer ümmetimiz zafere
gidiş yolunu tespit edebilirse, İslâm’ın gölgesinde akidesini
birleştirebilirse, şeriat birliğini sağlayabilirse, onunla gerçek hayata
inebilirse; önünde düşmanlarını bilmekten başka bir şey kalmamış demektir.
Böylece bu ümmet izzet ve zafere ulaşacaktır. Öyleyse, İslâm ümmetinin düşmanı
kimdir?
İslâm ümmetinin düşmanlığı,
akidesinin başlamasıyla beraber doğar. Bu ümmetin düşmanları, dininin düşmanlarıdır.
Aynı zamanda bu ümmetin düşmanları, akidesinin parçalanmasına ve parçalayanlara
yardım ve yataklık edenlerdir. Kâfirler, akidemizle savaşanlardır. Her kim buna
imtina gösterirse, onun dostluğuna itibar etmek caiz değildir.
Allah’ın kitabında ve
Rasulullah’ın sünnetinde bu düşmanlara olan itibar ve dostluğun şiddetle men
edilişi aşağıdaki ayetlerden anlaşılmaktadır.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ
وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ
فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
“Ey iman edenler! Yahudi
ve Hristiyanları dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse o onlardan
demektir. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” [Maide Suresi 51]
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ
أَوْلِيَاء تُلْقُونَ إِلَيْهِم بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَاءكُم
مِّنَ الْحَقِّ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ أَن تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ
رَبِّكُمْ إِن كُنتُمْ خَرَجْتُمْ جِهَادًا فِي سَبِيلِي وَابْتِغَاء مَرْضَاتِي
تُسِرُّونَ إِلَيْهِم بِالْمَوَدَّةِ وَأَنَا أَعْلَمُ بِمَا أَخْفَيْتُمْ وَمَا
أَعْلَنتُمْ وَمَن يَفْعَلْهُ مِنكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاء السَّبِيلِ
“Ey inananlar! Benim de
düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar, size gelen
gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Oysa onlar, Rabbiniz olan
Allah'a inandığınızdan ötürü sizi ve Peygamberi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer
sizler Benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız onlara nasıl
sevgi gösterirsiniz? Ben, sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim.
İçinizden onlara sevgi gösteren kimse, şüphesiz doğru yoldan sapmıştır.” [Mümtehinne Suresi 1]
İnşaAllah, ümmet,
düşmanının kim ve doğrunun kim olduğunu, kime inanacağını ve kime karşı tedbir
alacağını iyi bilerek, Allah’ın yardımıyla yeniden dirildiği zaman ve ikinci Râşidî
Hilâfet Devleti’ni kurduğunda, bu ümmetin karşısına çıkacak hiçbir güç muktedir
olamayacaktır.


Yorumlar