Allah
Subhanehû ve Teâlâ, insanoğluna
yaratılış özelliği olarak belirli duygular bahşetmiştir. Karşı cinse duyulan
ilgi insanoğlunun neslini devam ettirmesi için olması gibi bu duygular onun
hayata tutunuşunu sağlar. Aynı şekilde ailesine olan bağlılık, kabilesine ve
ırkına olan bağlılık yine insanın hayata tutunuşu ile alakalıdır.
Allah
Subhanehû ve Teâlâ yaratılıştan gelen
duygu ve dürtüleri belirli kurallar ile bir düzen altına almış ve insanın
doğruya ulaşması için peygamberler vasıtası ile insanlığa bildirmiştir. Bu
kurallara uyan doğru yolu bulur ve hayatını Allah’ın razı olacağı bir düzen
içinde devam ettirir. Böylece hem dünya hayatında hem de ahirette kazananlardan
olur. Doğrulardan uzaklaşanlar ise elbette hüsrana uğrayan dalalete sapmış
kişiler olarak Allah’ın huzurunda hesap vereceklerdir.
Makale
konumuzun temelini oluşturan kavmiyetçilik insanlık tarihi boyunca sık sık
karşımıza çıkan bir olgudur ve içgüdüsel bir dürtüdür. Hayatta kalabilme ve
hayatın zorluklarıyla mücadele edebilme duygusunun (bekâ içgüdüsü) dışa
vurumudur.
Milliyetçilik
üzerine yapılan sosyolojik araştırmalar ve kuramlar arasında en dikkat çeken
Primordializm görüşüdür. Bu kurama göre milliyetçilik içgüdüseldir.
İnsanoğlu
küçük ya da büyük topluluklar içinde yaşamaktadır. Kavim diye isimlendirilen bu
topluluklar ortak bir dile, ortak değerlere, ortak hedeflere sahip insan
topluluğuydu. Bu topluluk içinde dünyaya gelen birey öncelikle ailesiyle
tanışır ve onlarla sıkı ilişkiler kurar. Ailesi ona hayatı tanıtır. Onu
kötülüklerden korur ve tüm ihtiyaçlarını karşılar. İşte bu süreçte insana
yaratılışta verilen duygular ile birleşir ve ailesine karşı sarsılmaz bir bağ
oluşmasını sağlar. Kişi yaşadığı toplumda ailesinin diğer ailelerden üstün
olmasını ister ve bunun için gayret gösterir. Aile içinde yaşayan birey aynı
zamanda aynı dili konuştuğu, aynı değerlere sahip olduğu bir topluluk içinde
yaşar. İçinde yaşadığı bu topluluk sadece aynı dili konuşmaz, aynı zamanda
ailesinin ve kendisinin de koruyucusudur. Bilir ki birlikte yaşadığı topluluğa
karşı yapılan bir saldırı kendi varlığını ve ailesinin varlığını da tehdit
etmektedir. Öyleyse sadece ailesini değil içinde yaşadığı topluluğu da koruması
gerekmektedir. Bu farkındalık yaşadığı topluluğa karşı bir sevgi oluşturur.
İşte
tam da burada kavmiyetçilik ile kavmini sevme arasındaki ince çizgiyi ele
almamız gerekmektedir. Kavmini sevme beka içgüdüsünün insan nezdinde ortaya
çıkmasıdır. Kavmiyetçilik ise bu dürtünün Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın çizmiş olduğu kurallar silsilesinin dışına
çıkmasıdır. Yani kavmini diğer kavimlerden üstün görme fikrinin insanda vücut
bulmasıdır.
Hayatın
boşluk kabul etmediği değişmez bir kaidedir. İllaki insanlar bir fikri kabul
etmek ve bu fikrin gerekliliklerini yerine getirmek zorundadır. Fetret dönemleri
Allah’ın mesajının insanlara ulaşmadığı dönemlerdir. İşte bu dönemlerde
insanoğlu kavmiyetçilik fikrine sarılmıştır. Elbette sadece fetret döneminde
kavmiyetçilik baş göstermemiştir. Bilakis Allah’ın risaletinden yüz çevrildiği
zamanlarda da kavmiyetçilik kendini göstermiştir.
Şimdi
buraya kadar aktardıklarımızı tarihsel süreçle ilişkilendirelim ki gerçekliği
test edilsin.
İlk
önce Peygamber efendimiz dönemine gidelim ve o dönemki Arap Yarımadası’na bir
göz atalım.
Arap
Yarımadası; aile, kabile ve aşiret bağlarının en kuvvetli olduğu coğrafyaydı.
Öyle ki kabilelerin birbirine üstün gelme hırsı yüzyıllarca süren savaşlara
sahip olmuştu. Kavmiyetçiliğin nasıl bir hastalık olduğu ve insanlığı nasıl bir
kaosa sürüklediğini bu tarihte, bu coğrafyada yaşananlara tanıklık ettiğimizde
açık bir şekilde görebiliriz. Mekke’de yaşayan bir Arap, ailesinin ismiyle
anılırdı. Kureyş kabilesinin Haşimoğlulları soyundan gelen Abdulmuttalip oğlu
Muhammed gibi. Öncelik Haşimoğulları soyuna aittir, sonra Kureyşli olmak gelir.
Araplar kendi soylarından gelen bir kişiyi ne yaparsa yapsın sonuna kadar
desteklerdi. Velev ki yaptığı iş kötü bir iş olsun ya da toplum tarafından
kerih karşılansın. Efendimizi ve onun nezdinde Haşimoğulları ve
Muttalipoğullarına uygulanan ambargo ve sonrasında yaşananlar bu bağın gücünü
göstermesi açısından önemlidir. Aynı şekilde Medine’de Evs ve Hazreç kabileleri
arasında yaşanan husumet ve bitmek bilmeyen savaşlar kabileler arasındaki
kuvvetli bağı ortaya koymaktadır. Cahiliyye döneminde yaşananlar siyer
kitaplarında fazlasıyla mevcuttur, bu nedenle örnekleri olabildiğince kısa
tutuyorum, dileyen oraya müracaat edebilir. Bizim asıl üzerinde durmaya
çalıştığımız konu kabileler arasında oluşan bu bağın kaynağının ne olduğudur.
Cahiliye dönemini incelediğimizde görüyoruz ki insanları birbirine bağlayan bir
fikir olmadığı zaman kavmiyetçilik hortluyor ve fikrin yerini alıyor. İnsanlar
bu bağa sarılıyor ve bu bağı kutsuyor. Nitekim Allah’ın risaleti ulaştığında efendimiz
insanlığa doğru bir fikir ile hitap etmeye başladığında kavmiyetçilik bağı
yerini fikir bağına bırakıyor. Yüzyıllardır birbiriyle savaşan Evs ve Hazreç
kabileleri arasındaki düşmanlığı yok edip, onları kardeş kılıyor.
Bu
gerçekliliği bir kenara not edip tarihsel yolculuğumuza devam edelim. Ortaçağ
Avrupasındayız.
Roma
imparatorluğu kavimler göçü neticesinde yıkıldıktan sonra Avrupa’ya feodalite hâkim
oldu. Krallar toprakları soylu aileler arasında paylaştırarak küçük yönetimler
oluşturdu. Her birim kendi başına ayrı bir devlet gibi hareket ediyordu.
Soylular ve rahipler ayrıcalıklı sınıflardı. Köylülerin toprak üzerinde hiçbir
hakkı yoktu. Neredeyse Avrupa’nın tamamı aynı şekildeydi. Tam bir keşmekeşlik hâkimdi.
Feodal sistem yerini mutlak krallıklara bıraktığında din, toplumu birbirine bağlayan
en önemli unsur olarak ön plana çıktı. Kral halk üzerinde hâkimiyetini sağlamak
için kiliseyi kullandı, kilise de kralı.
Aydınlanma
düşüncesi Avrupa’yı kuşatma altına aldığında kilise ve onun akla ziyan dinsel
yorumları kaybeden taraf oldu ve dinin Batı toplumu üzerindeki etkisi neredeyse
yok oldu. Böylelikle halkı birbirine bağlayan bağ da koptu. Fransız İhtilali
ile birlikte “milliyetçilik akımı” yani kavmiyetçilik boşluk doldurma görevini
ifa etmek için hayat sahnesindeki yerini aldı.
Milliyetçilik
akımı devlete bağımlı bireyler yetiştirme projesi olarak başlamıştır. Ulus
devlet projesi dedikleri de aynıdır. Aynı dili konuşan ve aynı kültürü paylaşan
insanların bir arada yaşadığı devleti temsil eder.
Avrupa’da
yaşanan bu gelişmelerin Osmanlıya yani İslâm dünyasına yansıması fazla uzun
sürmedi. İki açıdan telafisi imkânsız zararlara yol açtı. İlk önce Osmanlı’nın Avrupa’daki
topraklarında yaşayan farklı milletler kendi bağımsızlıklarını ilan etmek için
ayaklandı. İkincisi Osmanlı Hilâfeti’nin yıkılmasındaki en önemli faktörün
fişeği ateşlendi. Türk-Arap çekişmesi.
Milliyetçilik
akımı Fransız İhtilali ile birlikte boy göstermiş, sahibi Fransa gibi görünmüş
olsa da ona siyasi kimlik kazandıran İngiltere’dir. İngilizler siyasi
kavmiyetçiliği başarılı bir şekilde yürütmüş ve Osmanlıyı içten içe yavaş yavaş
parçalamış, sonra da yok etmiştir.
Batı’ya
okumaya giden Türk ve Arap gençlerin zihnini bu fikir ile zehirleyerek
ülkelerine göndermiş ve bu zehrin yaşadığı topraklardaki diğer insanlara ulaşmasını
sağlamıştır.
Bu
fikir etrafında siyasi yapılanmalar oluşmuş Jön Türklerin karşısına Jön Araplar
geçmiştir. Kavimsel ayrılık körüklenmiş ve cahiliye âdetleri hortlamıştır.
Batı’da
eğitim gören kadrolar İttihat ve Terakki adı altında birleşip iktidarı ele
geçirdiğinde işin ehline verilmesi prensibi hiçe sayılıp Arap komutanlar yerine
Türk komutanlar, Arap yöneticiler yerine Türk yöneticiler getirilmiştir. Bu
uygulama siyasi milliyetçilik çalışması yürüten İngilizleri sevindirerek
ayrılık tohumlarının filiz vermesini sağlamıştır.
Bilinmesi
gerekir ki Osmanlıyı savaşlar yıkmamıştır. Osmanlıyı bilimsel geri düşme de
yıkmamıştır. Osmanlıyı siyasi milliyetçilik projesi yıkmıştır.
Buraya
kadar anlattıklarımızdan da açığa çıktığı üzere kavmiyetçilik gerçek manada
insanları birbirine bağlamak için ideal bir bağ değildir. Onun genlerinde
husumet ve çekişme yatmaktadır.
Normal
durumlarda yani yaşadığı toplumun tehlike altında olduğunu hissetmediği
durumlarda zayıf ve etkisizdir. Futbol maçlarında aynı kavimden olan, aynı dili,
aynı kültürü paylaşan insanların birbirlerine karşı gösterdikleri düşmanlık ve
şiddet bu bağın ne kadar etkisiz olduğunu göstermektedir.
Tüm
bunlara rağmen Osmanlıyı yıkmayı başarmış ve yerine ulus devlet esasına dayalı
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını sağlamıştır. Osmanlı’nın yerine kurulan
Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan bugüne kadar Türk kavmiyetçiliği esasını
korumuştur. Öyle ki Osmanlı’nın çok kültürlü mirası zorbalıklarla yok edilmeye
çalışılmıştır. Kürt kavminden olan kardeşlerimiz dışlanmış ve sömürgeci kâfirlerin
tuzaklarına itilmiştir. Dağlara, taşlara “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazacak kadar
bağnaz ve despot bir siyaset izlenmiştir. Anne babası Kürt olan, ana dili
Kürtçe olan, Türkçe bilmeyen minik yavrularımıza her gün bıkmadan usanmadan,
ara vermeden ve onların psikolojisini düşünmeden; “Türküm, doğruyum,
çalışkanım” dedirterek yalan söyletilmiş ve kendini ifade edemeyen/etmesi yasak
olan bir nesil inşa edilmiştir.
Allah
aşkına Türk olmak insanın kendi elinde olmadığı bir şey olduğu hâlde insan Türk
olmakla nasıl övünebilir? Türk olmanın üstünlüğü nereden gelir?
Şayet
bu dediğiniz doğru ise o zaman Allah’ın Rasulü’nü yalanlamış olmuyor musunuz?
“Allah
indinde en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır. Arabın Arap olmayana bir
üstünlüğü yoktur. Arap olmayanının da Arap üzerine bir üstünlüğü yoktur. Beyaz
derili olanın siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Siyah derili olanın da
beyaz derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.”[1]
“Ne
mutlu Türküm diyene” demek Türk kavmini diğer kavimlerden üstün görmektir ki bu
açıktır. Öyleyse ya Allah’ın elçisi yalan söylüyor (haşa) ya da siz yalan
söylüyorsunuz. Allah’ın Rasulü’nün yalan söylemesi söz konusu olmadığına göre
sizler yalancısınız!
Daha
düne kadar sizler bu ülkede insanların Kürtçe konuşmasını yasakladınız.
İnsanlara değer verirken ırkına, diline göre değer verdiniz. Kendinizin ana
diliniz olmayan İngilizce yahut başka bir dili ne kadar kötü ve bozuk
kullandığınıza bakmaksızın anadili Kürtçe olan birinin Türkçe’yi tam manasıyla
konuşamadığı gerekçesiyle aşağıladınız.
Türkiye
Cumhuriyeti tarihi gerçekten zulümlerle dolu. Türkçülük sevdasıyla işlenmiş
zulümlerle…
Şimdi
sorarım size Osmanlıyı yıkan milliyetçilik Türkiye Cumhuriyetini nasıl
kalkındıracak!? İnsanları ayrıştıran bu fikir bizi nasıl birleştirecek?
Elbette
birleştiremez! Ayrılıkları derinleştirmekten başka hiçbir şey yapmayacaktır.
Ulus
devlet modeli ve onun besleyicisi “milliyetçilik” Batı’nın Osmanlı Hilâfeti’ni
yıkıp İslâm ümmetini parçalara ayırmak için kullandığı şeytani bir tuzaktır.
Şayet bu tuzaktan kurtulmak istiyorsanız öncelikle milliyetçilik fikrine savaş
açacaksınız. Onun insanları nerelere sürüklediğinizi göstereceksiniz.
Batı
dünyasının her cepheden İslâm ümmetine saldırmaya devam ettiği şu günlerde
siyasilere düşen görev İslâm ümmetini yeniden birleştirmektir. Peki, bu nasıl
olacak?
Öncelikle
İslâm’ın ideolojik vasıflarıyla birlikte hayat sahnesine yeniden dönmesi
gerekmektir. Hayat sahnesine dönen İslâm, cahiliye döneminde olduğu gibi
kalpleri yeniden birleştirecek ve ümmeti yeniden tek vücut kılacaktır. Dağılan
ordular toplanacak, çalınan servetler geri alınacak, sömürü düzeni son bulacak
ve sömürgeciler ülkelerine geri dönecektir.
İslâm
ümmetinde birleşme potansiyeli tarihsel bir hakikat olarak saklı durmaktadır.
Farklı dillere sahip olmuş olsalar bile aynı akideye inanıp bu akideden çıkan
hükümlere teslim olmaktadırlar. Tek sorun başlarındaki yöneticilerin korkak
karakterleri ve sömürgecilerle iş birliği hâlinde güttükleri siyasettir.
Elbette
İslâm ümmeti ölüm uykusundan uyanacak ve hak ettiği yere yükselecektir. Bu
hayal değil. Uzak hiç değil!


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış