Hilâfet’in
ilgasından önce ve sonra, süreç içerisinde Müslümanlar ve İslâmi hareketler,
yaşadıkları dönemin en etkin-popüler fikir ve düşüncelerinden etkilendiler. Bu
bazen iyi niyetle atılan adımlar sonrasında, çoğunlukla da kötü niyet ve
kasıtlı adımlar neticesinde oluştu. Örneğin Müslümanların kelam ilmi ve felsefe
ile tanışması İslâm davetinin farklı coğrafyalardaki milletlere taşınması
neticesinde oldu. Müslümanlar bu süreçte Yunan felsefesi ile tanıştılar ve bu
felsefenin ilgilendiği tüm konulara İslâm’ın bir cevabının olması gerektiğini
düşündüler. Bu cevaplara ulaşmak için çok fazla gayret gösterdiler. Sonuçta
Yunan felsefesinden etkilenme neticesinde kelam ilmi kapsamında “Kaza ve Kader”
gibi konularda iyi niyetle yorumlar ortaya koydular. Ancak sonucu hatalı olan
bu yorumlama gayretlerinde kendilerini vakıanın kendisine teslim ettiler. Yani
felsefi düşünce zemininde kelami konulara kendilerini mahkûm ettiler. Bu durum İslâm
tarihi boyunca Müslümanların akli ve gaybi konularda hatalı inanışlarına sebep
oldu. Müslümanlar kaderiyeci anlayışa meylettiler ve durağanlaştılar. Onların
bu durumu iyi niyetle izah edilebilir. Zira Yunan felsefesine cevap yetiştirmek
için ortaya koydukları gayret ve bundan murad ettikleri hedef bir şekilde hüsn-ü
niyet ile izah edilebilir.
Ancak
laiklik, demokrasi, çoğulculuk, ılımlılık, aşırıcılık gibi düşüncelere meyil
hüsn-ü niyet ile izah edilemez. Zira bu düşüncelerin Müslümanların yaşadığı
beldelere sızması, alan bulup davetinin yapılması özel bir plan ve belirli bir
kasıt dâhilinde olmuştur. Yine vatancılık ve milliyetçilik gibi düşüncelere
davet edenleri, bu düşüncelerin bayraktarlığını yapanları, bu düşünceleri
Batı’dan alıp İslâm beldelerine taşıyan ve yayanları iyi niyetli sınıfta
göstermek mümkün değildir. Tüm bu düşünceler İslâm’a muhalif, İslâm akidesi ile
taban tabana zıt, Müslümanlar için tehlikeli fikirler olmakla beraber bu
fikirlerin taşıyıcıları da kendileri kadar tehlikelidir. Bunlar kötü niyetli
kişiler, gruplar ve kitlelerdir.
Müslümanların
ve İslâmi hareket-cemaatlerin bu fikirler karşısında bilmesi gereken en önemli
şey onların İslâm’a karşı çıkarılmış tehlikeli mefhumlar olduğudur. Kâfirler İslâm
ile mücadelede onun otoritesi olan Hilâfet’i işte bu fikriler ile yıktılar.
Vatancılık ve milliyetçilik ile büyük bir coğrafyayı parçaladılar. Hilâfet’i
yıktıktan sonra da Müslümanları kendi hâllerine bırakmadılar. Zira yeniden
kalkınmak, eski izzet ve gücüne kavuşmak için Müslümanların his ve şuurunun,
daima uyanık hâlde olduğunu gördüler. Zira samimi ve imanlı evlatlarının
eliyle, bu hisler harekete geçecektir; bunu çok iyi biliyorlardı. Bu sebeple
kâfir devletler, İslâm kuvvetinin sadece onun yürütme organında sınırlı
olmadığını fark ettiler. Müslümanların fikirlerine Batı kültürünü
bulaştırmalarıyla ve nefsi zayıf olan bazı Müslümanları kendi taraflarına
çekmeleriyle umduklarını gerçekleştiremediklerini fark ettiler. Sonuçta Batılı
fikirlerin sadece belli başlı kişilerde değil Müslümanların genelinde tesirli
olması için çalıştılar ve hâlâ çalışıyorlar.
Onun
için kâfirler, nasıl ki bugün demokrasi gibi batıl düşüncelerin, laiklik gibi
küfür fikirlerinin Müslümanlar arasında yayılması ve kabul görmesi için
çalışıyorlarsa, geçmişte ümmetin bölünüp parçalanmasını sağlayan vatancılık ve
milliyetçilik gibi fasit, dar ve bozuk fikirlerin yayılmasını, Müslümanlar
arasında taraftar bulmasını ve en önemlisi Müslümanlar tarafından kabul
görmesini istiyorlar. Özellikle vatancılık ve milliyetçilik düşüncesine meylin
içgüdüsel bir meyil olduğunun farkındalar, İslâm’a taban tabana zıt olmasına
rağmen bu ayrılıkçı fikirleri İslâm ile güzelleştirmeye gayret gösteriyorlar.
O
hâlde bu planlı çalışmaya karşı Müslümanların tavrı ne olmalı, Müslümanlar
yükselen Milliyetçilik karşısında nasıl bir tavır almalı, vatancı ve milli
duygular üzerinden Müslümanların uyutulmalarının önüne nasıl geçilmeli, millilik
dayatmasına karşı nasıl cevap verilmeli?
Müslümanlar
ve İslâmi hareketler bu süreçte kendilerine düşen İslâmi sorumluluğun önem ve
ehemmiyetini çok iyi kavramak zorundadırlar. Zira her bir Müslüman ve her İslâmi
hareket iyiliği emretme kötülüklerden sakındırma farzı ile sorumludur.
Allah
Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ
يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ
الْمُنكَرِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Sizden, hayra çağıran, iyiliği
emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler
onlardır.”[1]
Allah
Subhanehû ve Teâlâ düzeltici ve ıslah ediciler hakkında da şöyle
buyurmuştur:
وَلَوْلاَ دَفْعُ اللّهِ
النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَّفَسَدَتِ الأَرْضُ
“Eğer Allah’ın insanların bir kısmının
(kötülüğünü) diğerleriyle savması olmasaydı, elbette yeryüzü ifsat olurdu.”[2]
Yine
Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَلَوْلَا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ
بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لَّهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ
يُذْكَرُ فِيهَا اسْمُ اللَّهِ كَثِيرًا
“Eğer Allah, bir kısım insanların
(şerlerini) diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak suretle
manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah’ın isminin bolca anıldığı
mescitler yıkılır giderdi.”[3]
Müslümanlar
bu ayetler ışığında hareket etmeli ve tavır almalıdırlar. Yukarıdaki ayetlerin
her ikisinde “Allah insanların bir
kısmını diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi” ifadesi geçmektedir. Bu
ifadeye bakıldığında yeryüzünde iki kısım insanın olduğunu görüyoruz. Bir kısım
insan yeryüzünde kötülük ve şer çıkarıyor, diğer bir kısım insan ise yeryüzünde
iyilik ve hayrı yayıyor. İşte Allah Subhanehû ve Teâlâ şerli insanların
kötülüklerini hayırlı insanların iyilikleri ile def edeceğini beyan buyuruyor.
Eğer Allah Subhanehû ve Teâlâ bunu yapmamış olsaydı yeryüzü tamamen
fesada uğrardı.
Biz
Müslümanlar ve İslâmi hareketler olarak, kötülük ve fesadı yayan, şer
bulaştıran insan ve toplulukların karşısında olmalıyız. Milliyetçilik ve
vatancılık yeryüzünde fesat çıkaracak en tehlikeli fikirlerdendirler. Zira
Milliyetçilik asabiyettir, milliyetçilik ırkçılıktır, bölücülüktür.
Milliyetçilik insanları kanına, soyuna ırkına göre ayırır ve insanlara bu
ayrıma göre değer ve kıymet verir. Milliyetçilik insanları Türk, Kürt, Arap,
Acem vb. ırklara ve soylara tasnif eder. Hâlbuki İslâm Müslümanları birbirine
kardeş olarak görür, onların ırkları ve soyları, kanları ve neseplerinin farklı
olması önemli değildir. Bu İslâm için hiçbir şey ifade etmez. İslâm geldiğinde
kabile savaşlarını ve insanlar arasındaki bütün düşmanlıkları bitirmiştir. İslâm
Peygamberi aile bağları üzerinden güdülen bütün kan davalarını ayağının altına
aldığını ifade etmiştir. Müslümanlar da böylece bir tek bir ümmet olmuşlardır.
Allah
Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ
إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
“Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse
kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah'a karşı gelmekten sakının ki size
merhamet edilsin.”[4]
Rasulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle
buyurmaktadır:
لَيْسَ
مِنَّا مَنْ دَعَا إِلَى عَصَبِيَّةٍ وَلَيْسَ مِنَّا مَنْ قَاتَلَ عَلَى
عَصَبِيَّةٍ وَلَيْسَ مِنَّا مَنْ مَاتَ عَلَى عَصَبِيَّةٍ
“Asabiyete davet eden
bizden değildir, asabiyet üzere savaşan bizden değildir, asabiyet üzere ölende
bizden değildir.”[5]
Tüm
bu ayet ve hadisler ışığında Müslümanlar olarak biz ve İslâmi hareketler, İslâm
dışı tüm düşünce ve fikirlere mesafeli olmamız gerektiğini, demokrasi ve
laikliği reddetmemiz gerektiğini, milliyetçilik ve vatancılık fikirlerini
elimizin tersi ile itmemiz gerektiğini söyleyebilmeliyiz. Zira laiklik ve demokrasi
ifsat eder, şirke götürür, harama sürükler. Milliyetçilik ise böler, parçalar,
ötekileştirir, düşmanlık ve husumet oluşturur. Milliyetçilik İslâm’dan
değildir, bizden değildir, biz ondan beriyiz, biz Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ümmeti
olarak onu (milliyetçiliği) ayaklarımızın altına aldık, demeliyiz.
Peki,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, AK Parti iktidarı ve diğer muhalefet partilerinin,
politikacıların, Diyanet vb. tüm kurum ve kişilerin Müslümanlara dayattıkları millilik
ve yerlilik meselesine karşı tavrımız ne olmalı? Müslümanları, İslâmi cemaat ve
hareketleri milli olmaya zorlayan bu dayatmaya nasıl tavır almalıyız?
Aynen
şu şekilde:
1-
Öncelikle şunu tek bir dilden hep bir ağızdan haykırmalıyız. İslâm bir tanedir.
İslâm’ın milli olanı, yerli olanı, geleneksel ve modern olanı olmaz, olamaz ve
bundan sonra da olmayacak. Her kim İslâm’ın başına bu tür bir sıfat eklemeye
kalkıyorsa bileceğiz ki bunu yapanlar İslâm’a ihanet eden, dini bozmaya çalışan
insanlardır, gruplardır. Nasıl ki ılımlı ve radikal İslâm yoksa yerli ve milli İslâm
da yoktur. Geleneksel ve modern İslâm’da yoktur. Her kim bunu yapmaya
kalkıyorsa diyeceğiz ki; sizler İslâm ile oynayarak onu bozmaya çalışan şer
odaklarının, açıkça Batılı oryantalistlerin hizmetkârlarısınız.
2-
Özellikle iktidarda bulunan siyasilere şunu haykırmalıyız: Siz laiklik esası
üzere kurulmuş bir devletin hizmetçilerisiniz. Bu laik demokratik küfür
devletinin meclis açılışında, hükümetlerin tanıtımında, resmi bayram
törenlerinde Kur’an ve İslâm’ı istismar ediyorsunuz. Hem dini hayattan ve
devletten ayıran laiklik akidesine bağlılık yemini ediyorsunuz hem de bu yemin
ve tanıtım törenlerine Kur’an-ı Kerim tilaveti ile başlıyorsunuz. Elinizi İslâm’ın
üzerinden çekin, bizleri, dışı İslâm ile süslü elbiseleriniz ile
kandıramazsınız. Siz Müslümanların İslâmi duygularını yerlilik, millilik ve
milliyetçilik sloganları ile kullanıyorsunuz, kullandırtmayacağız!
3-
“Anayasa ve tüm kanunlarını Batı’dan ithal eden, demokrasi ve laiklik gibi Batı
menşeili düşüncelere sarılan sizler; ne milli ne de yerli olabilirsiniz. Siz
ancak Hilâfet’i kaldıran laik İngilizci parlamenter sitem yerine Amerikancı başkanlık
sistemini inşa edecek kadar yerli ve milli olabilirsiniz. Dolayısıyla siz
aslında sahibinizin malısınız. Sizin milliyetçiliğinizin rengini dilini dahi
Batı yani Amerika belirlemektedir.” diyebilmeliyiz.
4-
“Sizler Müslümanları Kemalist ideoloji gibi tek kalıba sokmaya çalışıyorsunuz.
Onlar bütün Müslümanları şapka takmaya zorladılar, onlar bütün Müslümanları tek
tip kıyafet giymeye zorladılar, onlar Müslüman kadınların tesettürü ile
oynadılar, onlar çocuklarımıza okullarda koro hâlinde marşlar söylettiler ve
kendi inkılaplarını dayattılar. Ancak Müslümandan İslâm’ı ve imanı sökemediler.
Şimdi de siz laik rejimin istediği tek tip Müslüman, tek tip cemaat var etmeye
çalışıyorsunuz, operasyonlar çekerek Müslümanları korkutmaya çalışıyorsunuz.
Biz sizin dayatmalarınıza asla boyun eğmeyeceğiz. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu nasihatine
bağlı kalacağız: Ebu Sa’id RadiyAllahu
Anh anlatıyor:
لَا
يَحْقِرْ أَحَدُكُمْ نَفْسَهُ، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ كَيْفَ يَحْقِرُ
أَحَدُنَا نَفْسَهُ؟ قَالَ: يَرَى أَمْرَ الِلَّهِ عَلَيْهِ فِيهِ مَقَالٌ، ثُمَّ
لَا يَقُولُ فِيهِ، فَيَقُولُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ:
مَا مَنَعَكَ أَنْ تَقُولَ فِي كَذَا وَكَذَا؟ فَيَقُولُ: خَشْيَةُ النَّاسِ،
فَيَقُولُ فَإِيَّايَ كُنْتَ أَحَقَّ أَنْ تَخْشَى
“Resulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: Hiçbiriniz
kendisini tahkir etmesin. Bir kimse öyle bir şey görür ki, onunla ilgili
bir şey söylemesi Allah'ın onun üzerindeki hakkıdır. Fakat o, bu hususta
konuşmaz. (Yani, insanlardan çekinip konuşmamakla nefsini tahkir etmiş,
alçaltmış olur). Allah da (kıyamet
günü ona): Şu şu hususta seni
konuşmaktan engelleyen neydi? Der. O da: Rabbim insanlardan korktum, der. Allah
da: En çok korkulması gereken benim, der.”[6]
5-
Sizler aldatıcılarsınız, demokrasi ile Müslümanları aldattınız, yalan
söylediniz ve oylarını aldınız. İslâm’ın getireceğiz, dediniz ama şimdi
Müslümanlara laik cumhuriyeti sevdirmeye çalışıyorsunuz. Şimdi de milliyetçilik
ve yerlilik ile Müslümanların duygularını kaşıyorsunuz. Siz meydanlarda
gerçekleşmeyeceğine kesin inandığınız sözler veriyorsunuz. Sizler yapmayacağınız
sözleri söylüyorsunuz. Bu sebeple biz size güvenmiyoruz. Zira ancak doğru ve
sadık adamlara güvenilir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem sizin
hakkınızda aynen şöyle buyuruyor:
سَيَأْتِي عَلَى النَّاسِ سَنَوَاتٌ خَدَّاعَاتُ
يُصَدَّقُ فِيهَا الْكَاذِبُ وَيُكَذَّبُ فِيهَا الصَّادِقُ وَيُؤْتَمَنُ فِيهَا
الْخَائِنُ وَيُخَوَّنُ فِيهَا الأَمِينُ وَيَنْطِقُ فِيهَا الرُّوَيْبِضَةُ قِيلَ
وَمَا الرُّوَيْبِضَةُ قَالَ الرَّجُلُ التَّافِهُ فِي أَمْرِ الْعَامَّةِ
“İnsanlara öyle aldatıcı
seneler gelecek ki, o zaman yalancılar doğrulanacak, doğru sözlü olanlar da
yalanlanacaklardır. O zaman hainlere itimat edilecek, emin olanlar da ihanetle
suçlanacaklardır. İşte o zaman ruveybida konuşacaktır. Denildi ki ruveybida da
nedir? Buyurdu ki: Kamunun işleri hakkında (söz sahibi olan) müptezel adamdır.”[7]
[1]
Ali İmran Suresi 104
[2]
Bakara Suresi 251
[3]
Hac Suresi 40
[4]
Hucurat Suresi 10
[5]
Ebu Davud
[6]
İbni Mâce
[7]
İbni Mâce


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış