Haksızlığa uğrama duygusu insan psikolojisinde derin izler bırakır.
Öyle ki bu duygunun hâkim olduğu zamanlar kişilik bozuklukları dahi
yaşanabilmektedir. Sanırım bu gerçekliğe en güzel örnek Habil ile Kabil
kıssasıdır. Kabil, Allah’a adamış olduğu kurban kabul edilmediğinde haksızlığa
uğradığını düşündü ve duygularına teslim oldu. Normal zamanda yapmayacağı bir
şey yaptı ve kardeşini öldürdü. İşte o günden beri insan kendi adaletini
uygulamaya başladı ve zulümlerin, katliamların kapısını açtı.
Adaletin ne olduğu noktasında farklı yaklaşımlar mevcuttur. Kimileri
yasalara uygun olan her şeyin adaletli olduğunu söylerken bazıları adaletin her
zaman yasalarla sınırlı olmadığını bazen yasaların adaleti değil adaletsizliği
doğurduğunu iddia etmektedir. Elbette bu sosyolojik tartışmalar bizi pek de
ilgilendirmemektedir. Zira Müslümanların adaleti aramak gibi bir dertleri
yoktur. Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın indirdiği hükümlerin
istisnasız tamamı adaletin kendisidir. Tek sorun, bu hükümleri uygularkenki
insani hatalar, eksiklikler, zafiyetlerdir. İnsanın olduğu yerde bunların
yaşanması doğaldır. Önemli olan hükümleri uygulayanlar değil, hükümlerin
kendisidir. Uygulayıcılar değişir ama hükümler değişmez.
Asırlar boyunca İslâm ile adalet yan yana zikredildi. İslâm’ın adaleti
ile insanların kalbi İslâm’a ısındı ve bu güzelliğe teslim oldular. Ümmette
zamanla oluşan fikrî zayıflık, doğal olarak adalete yansıdı. Nihayetinde İslâm
Devleti’nin yıkılışıyla birlikte adalet de yeryüzünden uçup gitti.
Kapitalizmin dünyayı ele geçirmesinin ardından göreceli bir adalet
hayata hâkim oldu. Fransa örneğinde olduğu gibi halk devrimi şeklinde
gerçekleşen toplumsal değişimlerde yasalar halk için, halkın huzurlu ve güvenli
bir şekilde yaşaması için konuldu ve uygulandı. Türkiye gibi tepeden inme
devrimlerde ise tam aksine rejimi halktan korumak için yasalar koyuldu. İşte bu
temel farklılık neticesinde Türkiye gibi ülkelerde “göreceli adalet” dahi söz
konusu değildir.
Cumhuriyetin kuruluş felsefesi, İslâm ile olan tüm bağları koparma hedefli
faşist felsefedir. “Ümmetçilikten ulusçuluğa geçiş” olarak da
isimlendirilen bu süreçte adalet, hukuk, insaf aramak imkânsızdır.
Devleti oluşturan tüm kurumlar tek bir amaç için vardır o da yeni kurulan
Cumhuriyeti ne pahasına olursa olsun korumak. Kimden? İngilizlerden mi? Hayır!
Fransızlardan mı? Hayır! İtalyanlardan mı? Hayır! Kimden? Kendi halkından!
Tüm kurumları gibi yargı da Cumhuriyeti korumayı kendine görev edinmiş
bir kurumdur. Dolayısıyla yargı için birey önemli değildir, önemli olan devlettir
ve aldığı tüm kararlarda bunu açık bir şekilde göstermiştir.
Türkiye yargısının sicili oldukça bozuktur. Türkiye yargısının halk
ile tanışması İstiklal Mahkemeleri ile olmuştur. Savaş dönemini bir kenara
bırakırsak Cumhuriyetin ilanı ile birlikte kurulan İstiklal mahkemeleri korkunç
kararlara imza atmış ve bu halka sayısız acı tattırmıştır. Bu mahkemeler vahşette
ve sertlikte sınır tanımıyordu. Muhalif tüm unsurlar İstiklal Mahkemeleri
maharetiyle susturuldu ve dikta rejimi pekiştirildi.
Diktatör rejimlerin ortak özelliği halkını potansiyel tehlike olarak
görmesidir. Bu psikoloji her an tetikte olmayı ve her an varlığını
hissettirmeyi gerektirir. Bu nedenle -adı ister İstiklal Mahkemeleri olsun
ister Sıkı Yönetim Mahkemeleri olsun ister Devlet Güvenlik Mahkemeleri olsun
isterse de Ağır Ceza Mahkemeleri olsun fark etmez- adları değişmiş olsa da yargı/mahkemeler,
diktatör rejimlerin vazgeçilmez savunma silahıdır.
Yargının nasıl işlediğini göstermesi açısından güncel bir örnek
verecek olursak Hizb-ut Tahrir yargılanmaları sanırım en çarpıcı örnek
olacaktır.
Mevcut Terörle Mücadele Kanunu (TMK) birkaç değişiklikten sonra bugünkü
hâlini almıştır. 3713 sayılı TMK.’nda “silahsız terör örgütü” ile alakalı bir
madde vardı. Hizb-ut Tahrir üyeleri bu maddeden yargılanıyorlar ve silahsız
terör örgütüne üye olmak suçlamasıyla 2 yıl 6 ay ceza alıyorlardı. Avrupa
Birliği Uyum Yasaları çerçevesinde terörün tanımı değişti ve cebir ve şiddet ön
şart olarak kabul edildi. Yani bir oluşumun terör örgütü olabilmesi için cebir
ve şiddeti yöntem olarak kabul etmesi gerekmektedir. Cebir ve şiddet yoksa
terör de yok demektir. Nitekim bu değişiklik ile aralarında şahsımın da
bulunduğu birçok Hizb-ut Tahrir üyesi cezaevlerinden tahliye edildi. Yargı bir
an görevini unuttu ama bu unutkanlık fazla sürmedi. 2005 yılında Yargıtay
hiçbir gerekçe göstermeye ihtiyaç hissetmeksizin “Hizb-ut Tahrir terör
örgütüdür” diyerek tarihe utanç vesikası olarak geçecek bir içtihatta
bulundu. Ardından olanlar oldu. Bu içtihadın peşinden giden mahkemeler Hizb-ut
Tahrir üyelerine bu sefer 7 yıl 6 ay ceza vermeye başladılar. Tek gerekçe; Yargıtay
içtihadı!
Özel Yetkili Mahkemelerde yargılanmalar, tiyatro gibidir. Hâkimler
uzun süren yargılamalarda sizi hiç dinlemez. Avukatları hiç dinlemez ama dinler
gibi yapar. Soru sormanıza müsaade etmez, sorduğunuz sorulara cevap verme
nezaketini göstermez sadece kayıt altına alır. Mahkeme safahatında hâkimlere ve
savcıya sorduğumuz en can alıcı sorulardan biri; “Hizb-ut Tahrir, cebir ve
şiddete fikir olarak karşı olduğu hâlde nasıl terör örgütü olarak kabul
edersiniz?” sorusudur. Bu soruya hiçbir zaman cevap alamadık…
Özel Yetkili Mahkemelerde öyle bir mekanizma kurulmuş ki bir şekilde
bu mahkemelere atanan yargıçlar bu mekanizmanın içinde kaybolup gitmekte ve -çok
azı istisna- hepsi dönen çarka uyum sağlamaktadır. Yoksa bu hâkimlerin orada
barınmaları imkânsızdır. Adalet Bakanlığı’nda Müsteşar Yardımcısı görevini
yürüten eski bir hâkimle makamında görüşme imkânım olmuştu. Kendisinin de Özel
Yetkili Mahkemelerde görev aldığını ve Hizb-ut Tahrir yargılanmalarında
bulunduğunu ifade etti. Hizb-ut Tahrir'in terör örgütü olamayacağını söylemiş
olmasına rağmen hâkim olarak görev yaparken mecburen ceza verdiğini ancak bu
cezayı mümkün olduğunca en alt sınırdan vermeye gayret ettiğini söylemişti.
Bu yazının hazırlanması aşamasında, Anayasa Mahkemesi (AYM) Yılmaz
Çelik’in bireysel başvurusunu neticelendirdi. Özetle; Yargıtay’ın akıllara
zarar içtihadını Hizb-ut Tahrir’i terör örgütü olarak kabul etmek için yetersiz
olduğuna hükmetti. Anayasa Mahkemesi’nin 14 üyesinden dördünün itirazına rağmen
oy çokluğuyla alınan kararda Hizb-ut Tahrir’e alenen hukuksuzluk yapıldığının
altı çok net bir şekilde çizildi. An itibariyle yerel mahkemenin AYM tarafından
verilen bu karara uyarak yeniden yargılama yapması bekleniyor.
Bu kararla birlikte Hizb-ut Tahrir yargılamaları için yeni bir sürecin
başladığı düşünülebilir fakat dediğimiz gibi 2005 senesinde AB Uyum Yasaları
sürecinde olduğu gibi Hizb-ut Tahrir’e yönelik olarak yargı bazen unutkanlık
yapabiliyor. Sürecin nasıl işleyeceğini önümüzdeki günlerde hep birlikte göreceğiz.
Fakat yargı erkinin hukuksuzluklarından payını alan sadece Hizb-ut
Tahrir değil tabii ki… Dünden bugüne çok çeşitli yapılardan, farklı çevrelerden
ve İslâmi cemaatlerden kişi ve gruplar yargı mağduru olarak mahkeme
zabıtlarındaki yerlerini aldılar.
Bu kişi ve gruplardan kimisi, memleketin doğusunda bir Kürt ailenin
çocuğu olarak doğmuş olmaktan başka suçu(!) olmayan birileri olurken kimisi de
28 Şubat sürecinde yanlış zamanda yanlış yerde olan mütedeyyin insanlar
olabiliyor. Kimi zaman bir sosyalist, kimi zaman bir milliyetçi, kimi zaman bir
tarikatçı, kimi zaman da bir “radikal dinci” olarak bu memleketin insanları,
yasaların terör suçu olarak vasfetmediği faaliyetlerin mahkeme heyetlerince, “terörist
olduklarında şüphe etmediklerinden” cezalandırılıp ömürlerini zindanlarda
çürütebilmekteler maalesef.
Öte yandan gerek anayasada gerekse de sair kanunlarda dünden bugüne
sayısız kereler değişiklikler yapılmak suretiyle suçun önlenmesi, toplumda
yasalara ve adalete güvenin sağlanması hedeflenmiştir. Fakat ne suçlar
önlenebilmiş ne de toplumda yargıya, adalete güven sağlanabilmiştir.
Zaman zaman -özellikle seçimler öncesinde- iktidarların oy devşirmek
ve halkın takdirini almak noktasında af kanunları çıkartılmış ve cezaevleri
boşaltılmıştır. Kısa sürede tekrar dolan cezaevlerinin müdavimleri de yine
maalesef özellikle İslâmi siyasi talepleri olan Müslümanlar olmuştur.
Yasal değişiklikler, kısmi ve genel af uygulamaları halkı -bir nevi-
“tavlama” tekniği olarak kullanılırken; özellikle Doğu ve Güneydoğu illerinde ve
Ankara’daki Mamak Cezaevi gibi bazı meşhur cezaevi ve karakollarda görülen
işkence uygulamaları da -kimi zaman doğrudan kimi zaman da dolaylı bir şekilde
yargı mekanizmasının bilgisi ve kontrolünde- bir “sindirme” aracı olarak mevcut
statüko tarafından kullanılmıştır.
Daha karakola götürülürken işkencenin tadına bakan kimi zanlıların,
karakolda zorla imzalatılan ikrar beyanlarının ve hükmü önceden kesilmiş bir
takım yargısız infazların yaşandığı günleri yaşayalı çok uzun bir zaman olmadı.
Cumhuriyetin ilanından bugüne, dönem dönem artan-azalan bir seyir izleyen
yargısız infazlar, bazen de kamuoyunun manipüle edilmesi suretiyle yasal bir
zemin ve kamuoyunun zımnen muvafakati ile de yapılabilmiştir. Örneğin; 15
Temmuz darbe girişimi sonrasında oluşan atmosferde hemen hemen her iktidar
muhalifinin “darbeci” yapının bir unsuru olarak itham edilmesini bu minvalde
zikredebiliriz. Üstelik bu ithamların kimisinin yargısal süreçlerinin
sonuçlanmadığı ve hatta kimisinin de yargıya bile intikal etmediği, sadece
zandan ibaret olduğu düşünüldüğünde iş daha da vahim bir hâl almaktadır.
Yargı’nın toplum nezdindeki karnesi, yukarıda sayılan hususlar üst
üste konulduğunda hiç de iç açıcı değildir. Ayrıca, önce ulusalcı-Kemalist
kliklerin, sonra Gülen yapılanmasının ve ardından Hükümete yakın “yerli ve
milli” bakış açısına sahip hâkim ve savcıların taraflı ve önyargılı kararları
ile siyasi karakterli yaz-boz kararların, toplumda böylesi olumsuz bir kanaatin
oluşmasında etkisi büyüktür. Hal
böyleyken, adaleti temsil edemediği, daima güçlünün yanında, mevcut statükonun
hizmetinde olduğu aşikâr olan yargının, kamuoyu araştırmaları ve güven
anketlerinde “en güvenilir kurumlar sıralaması”nda sonlarda gelmesi de gayet
normal.
Bu sebeple hukukun üstünlüğü ilkesini, diline pelesenk etmiş yargı
erkinin, üstünlerin hukukunun bir aracı olduğunu da burada tespit etmek
gerekir. Zira Türk yargı tarihi, mahkeme heyetlerinin kulaklarına fısıldanmış
ya da sanıklar hakkında başka odalarda kapalı kapılar ardında verilmiş nice
kararları sadece bir tasdik makamı gibi onayladıklarına da şahittir.
Dededen toruna kaç nesildir toplumda yargıya karşı oluşmuş ciddi güven
sorununun kısmi ya da genel af ile aşılması da elbette ki mümkün değildir. Zira
af, iktidarların yargının itibarını kurtarma çabasının tezahürü -ve tabii ki oy
devşirmenin bir vesilesi- olarak başvurdukları son çarelerden biridir. Fakat
af, kronik toplumsal sorunlara ya da insanlardaki adalet ve güven arayışlarına
bir merhem olmaktan öte daha farklı sorunların doğmasına ve güvenin daha da zedelenmesine
sebebiyet verecektir.
Bir ıslah aracı ya da suçun karşılığı olarak suçluya verilen cezanın
affedilmesi, şüphesiz ceza mekanizmasının amacının tam tersine bir sonucu
doğuracaktır. İnsanlar arasında kin ve husumetlerin doğması, suçlunun sebep
olduğu mağduriyetin katlanarak çoğalması, cezanın caydırıcılığının zedelenmesi
suretiyle suç işlemede artışların olması gibi durumlardan ötürü af, ne bir
sorun çözücüdür, ne de bir adalet ve huzur vesilesidir.
Af mekanizması, devletlerin kendilerine karşılık işlenmiş suçlarda
başvurduğu hâlde anlaşılabilir bir olgu iken, mağdur olan kişi ya da tebaa
adına bir suçluyu devletin affetmesi hususunda aklen ve fıtraten anlaşılamaz
bir husustur.
Hasılıkelam; beşerî ideolojiler ve bunların temsil edildiği
devletlerde adalet, genellikle “egemenlerin adaleti” şeklinde bir mahiyet arz etmiştir.
Hukuklarını oluştururken her ne kadar “ilkeli” ve “iltimassız” ifadeler içeren
metinleri yasa kitaplarına koymuşlarsa da uygulamada siyasi konjonktürün ya da
olağanüstü hallerin etkisi görülmüştür.
Dolayısıyla dünyanın içinde bulunduğu durum, mevcut şartlardan
etkilenmeyecek, insan vakıasına vakıf olarak insanın sorunların kapsamlı ve
köklü bir şekilde çözecek İslâm nizamına muhtaçtır. İslâmi ukubat nizamı, vahiy
kaynaklı ve insan vakıasına vakıf yaratıcı tarafından belirlenmiş hükümleri
içerir olduğundan yeterliliğe sahip yegâne ideolojidir. Zira İslâm’da adam
kayırma, yargıya müdahale, keyfe keder yasa yapma/değiştirme yoktur.


Yorumlar