TÜRKİYE’DE MAHKEMELERİN SERENCAMI

Av. Mustafa Kocamanbaş

Türkiye Cumhuriyeti resmî olarak 1923 yılı 29 Ekimi’nde kuruldu. O gün itibarı ile rejim değişikliği yaşandı ve yeni bir rejim ile; cumhuriyet rejimi ile yeni bir devlet olarak yola devam edileceği, Mustafa Kemal tarafından açıklandı. Ancak bu tarihten daha önce, Temmuz 1923 yılı içerisinde yeni kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’ni temsilen İsmet İnönü, Lozan şehrinde dönemin İtilaf devletleri ile bir takım görüşmeler yapmıştı. Dönemin güçlü devletleri başta İngiltere, Fransa, İtalya olmak üzere bu görüşmelerde İsmet İnönü tarafından temsil edilen müstakbel Türkiye Cumhuriyeti’ni muhatap olarak almaktaydılar. Anlaşılan henüz yeni bir devlet kurulmadan, kurulacak olan devlet uluslararası alanda tanınmaya hazırdı. Bu hususun arkasında yatan ana gaye ise; Osmanlı Hilâfet Devleti’nin yerine demokratik esaslara dayalı kurulacak bir devletin tanınması için -deyim yerindeyse- Batılı devletlerin dünden razı olduğu gerçeğidir. Batılı devletler niçin henüz güçlenmemiş bir devleti tanımaya hazırlardı? Sınırları bile net bir biçimde belli olmayan bir devlet, niçin uluslararası alanda muhatap kabul edilmekte idi?

Özellikle İngilizler tarafından Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde ne kadar yıkım planları yapıldığı kuşku götürmez bir gerçektir. İngilizler Osmanlı’yı yıkma planları yaparken, bir yandan da yerine gelecek devletin temelleri ile uğraşmakta idi. Batılı sinsiliği bunu gerektirir zaten. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda bu gelişme Batılılar için bir sürpriz olmadı, aksine planlarının doğru bir şekilde işlediğinin ispatı oldu.

Tabii bir yandan yeni bir devlet kurulurken bir yandan da o devletin dayandığı temel esaslar şekillenmekte idi. Bu esasların en göze çarpanlarından birisi de hukuk alanında yaşanan gelişmelerdir. Sömürgeci Batılı devletler tarafından Osmanlı’nın her alanına nüfuz edildiği gibi hukuk alanına da ciddi saldırılar olmuş, Osmanlı’da uygulanan İslâm hukukunun içerisine Batı hukuku ve kanunlar dâhil edilmişti. Anlayacağınız Osmanlı’nın yıkılması nasıl planlandı ise; Osmanlı hukukunun da yıkılması aynı şekilde planlanmıştı. Resmî olarak 1923 tarihinden sonra, daha önceden planı yapılmış ve ilk adımları atılmış olan hukuk yıkımı da hız kazanarak devam etti.

“Hukukun yıkılması” demek yepyeni mahkemeler ve yepyeni kanunlar demekti. Peki, bu kanun ve mahkemelerin Türkiye Cumhuriyeti’nde gidişatı nasıl oldu? Bu mahkemeler kime ve nasıl hizmet etti? Mahkemelerin şu andaki son durumları nedir? Somut örnekler ile bu hususlara ışık tutmaya çalışacağım, umarım okur açısından faydalı bir değerlendirme olur.

 

İstiklal Mahkemeleri

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra karşımıza çıkan ve değerlendirme yapmamız gereken ilk mahkemeler İstiklal Mahkemeleridir. İstiklal Mahkemeleri ilk olarak 1923 yılından önce henüz Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan kurulmuştu. Bu mahkemelere “Birinci İstiklal Mahkemeleri” denilmekte idi. İstiklal Mahkemelerinin göze çarpan bazı özellikleri vardı ki; sözde Osmanlı’daki yargı sistemini beğenmeyenlerin resmen kinlerini kustuklarını ispatlamakta idi.

-            İstiklal Mahkemesi kararlarına karşı herhangi bir üst makam yoktu. Yani hakkınızda mahkeme ne hüküm verdiyse, kaleminiz kırılmış demekti. Bu günkü istinaf ve temyiz incelemesi gibi bir karar denetim mekanizması yoktu.

-            İstiklal Mahkemesi kararları derhal uygulanabiliyordu. Hakkınızda idam kararı verildiyse mahkeme salonu çıkışında kararınız infaz edilebiliyordu.

Tüm bu yetkilere sahip İstiklal Mahkemeleri henüz Osmanlı tarih sahnesinden silinmeden önce kuruldu. Peki, İstiklal Mahkemeleri niye kuruldu? Zaten o dönemde Harbi Mahkemeler ve buna benzer mahkemeler zaten Meclis hükümeti tarafından kurulmuştu.

İstiklal Mahkemeleri’nin kuruluşu sırasında tarihî vesikalarda Meclis’te yapılan konuşmalarda bazı hususlar dikkat çekicidir. Bu hususlar şunlardır:

-            Memleketin gençlerinin Meclis hükümeti için silahaltına alınmaya karşı çıkması,

-            Saltanat ve Hilâfet destekçilerinin örgütlenebilmesi,

-            Yağmalama ve asker ailelerini dağa kaldırma olaylarının artması,

-            Casusluk faaliyetlerinin engellenememesi ve buna benzer bazı adli olayların artması.

İstiklal Mahkemeleri, Mustafa Kemal’in denetiminde Meclis’te kuruldu. Görevine başladı. Bu mahkemeler tarafından verilen mahkûmiyet hükümlerinin esasına baktığımız zaman çarpıcı bir sonuç dikkatimizi çekmektedir. İstiklal Mahkemeleri, çok sayıda amaç için kuruldu gözükse de özellikle esasları Mustafa Kemal tarafından belirlenen cumhuriyete ve demokrasiye karşı olanlara yönelik vermiş olduğu kararlar, bu mahkemelerce verilmiş tüm kararların çoğunluğunu teşkil ediyordu. İstiklal Mahkemeleri Mustafa Kemal’in kurmuş olduğu Türkiye rejimini korumak için adeta bir kalkan görevini üstlenmişti. Bu görevini de ilk kurulan İstiklal Mahkemesi çok iyi yapmış; sadece resmî rakamlara göre 1391 idam gerçekleştirmiştir. Bu gelişmelerin akabinde ilk İstiklal Mahkemeleri kaldırılmıştır. Ancak ilerleyen süreçte İstiklal Mahkemeleri’nin tekrar kurulması gereği hissedilmiştir. Bunun görünen ve görünmeyen olmak üzere iki sebebi vardır. Görünen sebepler arasında suç olayları ile baş edilememesi, vatana ihanet eylemlerinin tekrar baş göstermesi, genel asayişin sağlanamaması gösterilmektedir. İşin bir de görünmeyen boyutu vardır ki esas önemli olan nokta ise burasıdır. İstiklal Mahkemeleri’nin esas kuruluş gayesi demokrasi ve cumhuriyet karşıtlığını cezalandırmak, yeni kurulan rejime olası başkaldırıları yok etmekti. Bu amacına da çok iyi hizmet etti. Ancak İstiklal Mahkemeleri’nin kaldırılması ile beraber rejim karşıtı eylemlere bir serbestiyet tanınmış olacaktı ki bu durumun çok da mantıklı olmadığı çok geçmeden fark edildi ve derhal “İkinci İstiklal Mahkemeleri” kuruldu.

Dönemin güç sahibi Mustafa Kemal, İstiklal Mahkemeleri üzerinde büyük bir etkiye sahipti. İstiklal Mahkemeleri’nin Mustafa Kemal’in laiklik ve demokrasi yanlısı görüşlerinin emin bir bekçisi olduğunu söylediğimizde çok da yanlış bir ifade kullanmış olmayız. Keza Şeyh Said ve onunla beraber mücadele edip şehit edilenlerin tamamı tek yönlü bir yargılama ile İstiklal Mahkemesi kararı ile idam edilmişlerdir. Keza tarihî kaynaklarda Şeyh Said ve arkadaşlarının yapmış oldukları mücadele konusundaki savunmaları kesinlikle dinlenmemiştir. Laik rejimin bekasına ters düşen Şeyh Said’in Hilâfet ve Şeriat-ı Garrayı Ahmediyye’nin tekrar hayata geçirilmesi talepleri, “vatana ihanet” olarak değerlendirilmiş ve idam kararı verilmiştir. Özetle İstiklal Mahkemeleri kurulduğu günden ortadan kalktığı güne kadar laiklik ve ulusalcılık yaftası altında Mustafa Kemal’e ve laik rejime hizmet etmiştir. Verilen hükümler adil olmadığı gibi yapılan yargılamalar da objektif yargılama esaslarından uzaktır.

 

Devlet Güvenlik Mahkemeleri - DGM

Devam eden dönemde Türk yargı sisteminin karşılaştığı ceza yargılaması yapan bir diğer mahkeme ise Devlet Güvenlik Mahkemeleri’dir. Devlet Güvenlik Mahkemeleri, Türk hukuk sistemine Fransa hukuk sisteminden alınmadır. Fransa hukuk sistemine ise İtalyan hukuk sisteminden girmiştir. İtalya’da faşist bir iktidar benimseyen Mussolini, devletin güvenliğine karşı işlenen suçlar için bu özel mahkemeleri kurmuştur. İşte Türkiye’de kurulan DGM’lerin kökü faşist İtalya’ya yer almaktadır. DGM’ler, Türk yargı sistemine 15 Mart 1973 tarihinde resmî olarak girdi. DGM’lerin içinde askerî hâkim ve savcılar ile sivil hâkim ve savcılar bir arada bulunmaktaydı. DGM’ler kendine özgü yargı biçimlerine sahipti. DGM’lerin kuruluş gayesi ise kurulduğu kanunda aynen şöyle açıklanmaktaydı:

Anayasa'ya göre, belli bir eylem için o eylemin işlenmesinden sonra özel mahkeme kurulamaz. İşte bunun için belirtilen suçlara ilişkin davalara bakmak üzere daha önceden ve bir ihtisas mahkemesi olarak Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin kurulması kabul edilmiştir.” Ayrıca Devlet Güvenlik Mahkemesinin bakacağı işlerle ilgili olarak devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve hür demokratik düzene karşı işlenen suçlarla, nitelikleri Anayasa’da belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlara bakmakla görevli” denilmiştir. Gerekçede açıklanan belirli suçlar ise devletin güvenliğine karşı işlenen suçlardır. Devletin güvenliğine karşı işlenen suçlar da; terör örgütü kurmak ve yönetmek, terör örgütüne üye olmak, anayasal düzeni değiştirmeye çalışmak ve benzeri suçlardır. İşte bu suçların normal bir mahkemede değil de Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanması yasalaştırılmıştır. Tabii bunun altında yatan sebepler manidardır.

Devlet Güvenlik Mahkemeleri laiklerin, milliyetçilerin ve koyu ulusalcıların iktidarda olduğu bir dönemde kuruldu. Bu dönemin hemen öncesinde 1960 Askerî müdahalesi ile sözde bir takım İslâmi değişimler yaşandığı için askerî güç yönetime el koymuştu. Bu müdahalenin ardından kurulan hükümetler ise -deyim yerindeyse- laiklik ve ulusalcılık kollayıcısı hükümetler olmuştu. DGM’ler ilk kez böyle bir ortamda Süleyman Demirel gibi basiretsiz bir siyasetçinin yönettiği Türkiye’de kurulmuş oldu.

Bu mahkemeler kendine özgü yargılama usulüne ve delil toplama salahiyetine sahip idiler. Mahkeme başkanı hukuk eğitiminden tamamen uzak bir asker olabildiği gibi, mahkeme heyetinde yeri gelir tek bir sivil hâkim bile olmazdı. Hakkınızda var olan iddiaları çürütmek için delil toplama hakkınız bile mevcut değildi. Bu mahkemeler de aynı İstiklal Mahkemeleri gibi tek bir amaca hizmet ediyordu: laik rejimin korunması ve sistemin bekası. Ancak bu mahkemeler kendi içinde o kadar tutarsızlıklar barındırıyordu ki Diyarbakır DGM Savcısı mahkemenin yargılama yapma yetkisine sahip olmadığını ve kapatılması gerektiğini savunmuştu. Aynı şekilde Anayasa Mahkemesi de bu mahkemelerin kuruluş aşamasında bile kanunsuzluklar olduğunu, bu nedenle bir mahkeme olarak kurulamayacağını gerekçe göstererek mahkemeyi kuran kanunu iptal etti. Bunun üzerine uzun tartışmalar yaşandı ve 1976 yılında DGM’ler kapatıldı. DGM’lerin kapatılmasına ise Demirel ve Necmettin Erbakan tarafından kurulan Milliyetçi Cephe Hükümeti karşı çıkmaktaydı. Bugün her ölüm yıl dönümünde mezarı başında Yâ-Sîn’ler okunan bir adam, geçmiş dönemde rejim karşıtı, demokrasi karşıtı olanların gerekirse idamla cezalandırılmasını isteyen bir iktidar üyesiydi. İlginçtir; ilerleyen dönemde Erbakan, Diyarbakır DGM’de yargılanmaktan kendisini kurtaramadı.

Daha sonra, Devlet Güvenlik Mahkemeleri Kenan Evren yönetimindeki ordu mensuplarının darbe yapması ile tekrar kuruldu ve görevlerine kaldığı yerden devam etti.

Devlet Güvenlik Mahkemeleri birçok sol örgütün ve İslâmi hareketlerin dosyalarında yargılama yaptı. Binlerce kişi bu mahkemelerde yargılandı ve ceza aldı. 1986 – 2002 yılları arasında 66.285 kişi bu mahkemelerde hürriyeti bağlayıcı ceza yani mahkûmiyet hükmü aldı. Alınan cezaların çoğunluğu ise yine devletin güvenliğine karşı işlenen suçlar nedeni ile alınan cezalardı. Bu mahkemelerde yapılan yargılamaların tek gayesi; laik ve demokratik Türkiye sistemini devam ettirebilmekti. Devlet Güvenlik Mahkemesi kimden gelirse gelsin, tehdit küçük mü büyük mü bakmaksızın birçok yargılama yaptı. İslâm’ı çarpıtıp insanları dinden ve İslâmiyet’ten uzaklaştırmasına rağmen kamuoyunda “Adnan Oktar” olarak bilinen şahsın faaliyetleri bile devlete tehdit görülerek o dönem DGM tarafından yargılanması yapılmıştır. Laikliğin ve demokrasinin koruyuculuğu görevini Devlet Güvenlik Mahkemeleri de gayet iyi bir şekilde yapmıştır.

 

Özel Yetkili Mahkemeler - ÖYM

Bir sonraki adımda ise karşımıza Özel Yetkili Mahkemeler çıkmaktadır. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nden sonra Türk yargı sistemine dahil edilen mahkemeler ise Özel Yetkili Mahkemeler olmuştur. 2004 yılında Avrupa Birliği ile yapılan uyum çalışmaları sırasında Türk hukuk mevzuatına “Özel Yetkili Mahkemeler” adı altında yeni bir düzenleme getirildi. Düzenlemenin esas gayesi ise Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ni kaldırmaktı ancak DGM’ler kalkarken, bir yandan da bu mahkemeler eliyle elde edilmiş olan gücü de bırakmayacak bir düzenlemeydi, Özel Yetkili Mahkemeler düzenlemesi…

Bu şartlarda ÖYM’ler çıkarılan bir kanuni düzenleme ile kuruldu. ÖYM’lerin amacı; Terörle Mücadele Kanunu kapsamında sayılan bir takım suçlar ile alakalı yargılamalar yapmaktı. Bu yargılamaların konusu ise aynen kendinden önceki mahkemelerin yapmış olduğu devletin güvenliği ile alakalı suçlarla ilgili yargılamalardı. Daha doğrusu bu mahkemeler aynen kendinden önceki İstiklal, Devlet Güvenlik Mahkemeleri gibi terör suçları ile alakalı dosyalara bakmakla görevliydiler. Yani İstiklal Mahkemeleri ile başlayan “düşman ceza hukuku” anlayışı bu mahkemelerin kurulması ile devam ettirilmiş oldu. Burada dikkat çeken husus ise Özel Yetkili Mahkemelerin kurulma amacının AB ile uyum yasaları kapmasında yumuşatılmış olmasıydı. Yapılan bu yumuşatma ise DGM’lerin kaldırılması idi. Ancak gerçekte sadece bir isim değişikliği olmuş; yargılamalar ve verilen hükümler noktasında bir değişiklik olmamıştır.

Devlet Güvenlik Mahkemeleri gerçekte insanları cezalandırmak için adeta suçlu aramakta idi. Bu mahkemeleri kaldırıp bunun yerine “Özel Yetkili Mahkeme” adı ile aynı işi yapan başka mahkemeler getirmek, insanların akılları ile alay etmekten başka bir şey değildir.

ÖYM’ler kendine özgü yargılama biçimlerine sahiplerdi. Aynı zamanda özel yetkili savcılar tarafından da bir takım soruşturmalar açılmakta, bu soruşturmalarda da özel hükümler uygulanmakta idi. Örneklendirecek olursak; özel yetkili savcılar Ceza Muhakemesi Kanunu’nun soruşturma ile ilgili hükümlerine tamamen uymak zorunda değillerdi. Delilleri toplarken aynı kanunun ve Anayasa’nın emredici kurallarına uymak zorunda değillerdi. Bu durumda ise hukuka aykırı olarak elde edilen deliller meselesi gündeme geldi. Soruşturması veya yargılaması yapılan bir kişi hakkında hukuka aykırı yolla delil elde edilse dahi bu delil mahkemelerde ceza gerekçesi olarak yer alabiliyordu. Bu husus, bugün itibarı ile hâlen daha hukukçular arasında bir tartışma konusudur. Bu şekilde birçok insan ÖYM’ler tarafından mağdur edildi.

ÖYM’leri ise özellikle belirli kesimler kendi emellerine alet etmek amacı ile yoğun olarak kullandı. Bu kesimin büyük çoğunluğunu laik-Kemalist zihniyete sahip yargı mensupları oluşturuyordu. Diğer kısmı ise “FETÖ” yapılanmasına mensup yargı mensuplarıydı. “FETÖ” yapılanması yıllar içinde yargı mekanizmasının her noktasına ama her noktasına yerleşmişti. Bu süreci anlatmak bu yazımızın konusu olmadığı için detaylı açıklamalar yapmayacağım bu konuda. “FETÖ” mensuplarının yanı sıra yargı mekanizmasının her noktasında kemikleşmiş bir laik grup da mevcuttu. ÖYM’ler bu iki grup tarafından hassaten İslâmi kesimi hedef almak amacı ile kullanıldı. Savcılar tarafından -hukuka uygun ya da değil bakılmaksızın- deliller toplandı, toplanan deliller ile yargılamalar yapıldı. ÖYM’ler tarafından yapılan bu yargılamalar neticesinde İslâmi kesime ağır cezalar verildi.

Özel Yetkili Mahkemeler yaklaşık 10 yıl boyunca Türkiye’de yargının tek gündem konusu oldu. Vermiş olduğu kararlar, siyasi iktidarların politikalarına paralel dosyalar ile kesinlikle adaletten uzak bir görünüm çizdiler.

İlerleyen dönemde artan tepkiler sonucunda Özel Yetkili Mahkemeler’in kaldırılması için yasal düzenlemeler yapıldı. 2012 yılında başlayan süreç ancak 2014 yılında sona erebildi ve ÖYM’ler kaldırıldı. Artık bu tarihten sonra Türk yargı sistemi içerisinde adaletsizlikler nerdeyse -sözde- tamamen kaldırılmış oluyordu. Tabii ki gerçekler öyle olmadı. Yapılan yasal düzenlemeye aynen şu madde eklendi: “kovuşturmaların kaldığı yerden devamına...” Bu, şu manaya geliyordu: ÖYM’ler kaldırılacak, ancak bugüne kadar yapılanlar veya yarım kalan yargılamalar hakkında da herhangi bir düşme ya da beraat kararı verilmeyecekti. Bununla beraber ÖYM’lerin görev alanına giren özellikle terör suçları ile alakalı gayri resmî olarak her ilde bulunan adalet komisyonları ve başsavcılıklar vasıtası ile özel olarak mahkemeler görevlendirildi. Bu mahkemeler, hassaten terör suçlarına bakmakla görevlendirilmişti. Bu durumda ÖYM’leri kaldırıp insanların mağduriyetlerini gidermemek nasıl açıklanabilir?

Özel Yetkili Mahkemeler de kendinden öncekilerin halefi gibi özellikle Türk yargısında yer edinmiş laik-Kemalist zihniyete hizmet etmekteydi. Düşman ceza hukukunu çok güzel uyguladı. ÖYM’lerin kaldırılması ile ise düşman ceza hukuku bir yandan sevimli görünüp bir yandan ise işine kaldığı yerden devam etti adeta.

 

“Yerli ve Milli” Yargı

Özel Yetkili Mahkemeler sonrası yapılan yargılamalara ve ÖYM’lerin kaldırıldığı tarihe yakından baktığımızda ise yeni gelecek mahkemelerin de bağımsızlık çizgisinden uzak, yine bir takım kesimlere hizmet edeceği açık ve net görülmektedir. ÖYM’ler 2014 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin sunduğu torba kanunlarla kaldırıldı. Bu gelişmenin ardından 15 Temmuz 2016’da darbe yaşandı. Darbe sonrası yargı mekanizmasının yapı taşları bir kez daha değişti. Şu anda ise yine AKP’nin “yerlilik ve millik” söylemleri ile şekillenen bir yargı mekanizması mevcut. Ancak her aşamada görüyoruz ki laik-Kemalist çizgide giden hâkim ve savcılar ise her daim bu yapının içinde olmaya devam ediyorlar. Bir misal; Mayıs 2018’de okullarda okutulan “ant” ile akalı Danıştay iptal kararını vermiş, karar ise Ekim 2018’de açıklanmıştı. AKP tarafından sert tepkilerle karşılaşılınca Danıştay Başkanı Zerrin Güngör Cumhurbaşkanı Erdoğan ile katıldığı bir programda okullarda okutulan ant ile alakalı “tek kıstaslarının hukukun üstünlüğü” olduğunu beyan etti. Bu durum göstermektedir ki; sözde muhafazakâr AKP ne kadar yerli ve milli bir yargı sistemi oluşturmaya çalışmış ise de yargının temel taşlarını hâlâ laik-Kemalist zihniyetteki insanlar yerleştirmektedir.

Özel Yetkili Mahkemeler sonrası gelen bu yerli ve milli yargı hamlesinin sonucunda meydana gelen olaylara baktığımızda, 1921’den beri değişen hiçbir şeyin olmadığını gayet net bir biçimde söyleyebiliriz. Türk yargı sistemi, İslâmi kesimi ve devlete düşman gördüğü diğer kesimleri hedef tahtasına koymuş durumda. 2000’li yıllarda tartışılan hukuka uygun veya aykırı deliller bugün hâlâ konuşulmakta. Dolayısı ile yargıda sistemin ya da mahkemelerin adı değişse de meydana gelen sonuçlar ise ne yazık ki hep aynı.

***

Yargının Türkiye’de siyasal iktidarların adeta kulu, kölesi; daha sert bir deyişle “köpeği” olduğu kuşku götürmez bir gerçeklikle gözler önündedir. Son yaşanan iki olayı zikrederek bu yazımı inşaAllah noktalayacağım: Deniz Yücel ve Rahip Brunson dosyaları. Deniz Yücel, Almanya adına Türkiye’de casusluk yapmakla ve ajanlıkla suçlanmakta idi. Aynı şekilde Brunson da casusluk ve ajanlıkla suçlanmakta idi. Deniz Yücel ile alakalı Almanya makamları Türkiye ile iletişime geçtiler. Açıktan ve gizliden görüşmeler oldu. Almanya Başbakanı Merkel, Deniz Yücel’in bırakılmasında Erdoğan’a oynadığı rol için açıktan teşekkür etti. Deniz Yücel, Müslüman kesimlere uygulanan usul hükümlerinin hepsi yok sayılarak ifadesi bile alınmadan Almaya’ya iade edildi. Aynı şekilde; 18 yıl hapis istemi ile yargılanan Brunson, bir anda ABD Başkanı Trump’ın açıklamaları ve Erdoğan’ın “yargı bağımsızdır, biz işine karışamayız” sözleri sonrası soluğu ABD’de Beyaz Saray’da, Trump’ın yanında aldı.

Yargı mekanizması bir zümre için hoşnut edici bir başka zümre için ise kahredici kararlar veriyor ise adil bir yargıdan bahsedemeyiz. Adil bir yargı yok ise konuşacak bir şey de yoktur. Yargının siyasetin köpeği olduğu hususu gözler önündedir.

Umarız gelecek dönem içerisinde Allah’ın da yardımı ile sadece yargı sistemi ve mahkemelerin isimlerinin değiştiği değil, problemler üreten bu demokratik sistemin tamamen değiştiği günleri görebiliriz.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz