Türkiye Cumhuriyeti resmî olarak
1923 yılı 29 Ekimi’nde kuruldu. O gün itibarı ile rejim değişikliği yaşandı ve
yeni bir rejim ile; cumhuriyet rejimi ile yeni bir devlet olarak yola devam
edileceği, Mustafa Kemal tarafından açıklandı. Ancak bu tarihten daha önce,
Temmuz 1923 yılı içerisinde yeni kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’ni temsilen
İsmet İnönü, Lozan şehrinde dönemin İtilaf devletleri ile bir takım görüşmeler
yapmıştı. Dönemin güçlü devletleri başta İngiltere, Fransa, İtalya olmak üzere
bu görüşmelerde İsmet İnönü tarafından temsil edilen müstakbel Türkiye
Cumhuriyeti’ni muhatap olarak almaktaydılar. Anlaşılan henüz yeni bir devlet
kurulmadan, kurulacak olan devlet uluslararası alanda tanınmaya hazırdı. Bu
hususun arkasında yatan ana gaye ise; Osmanlı Hilâfet Devleti’nin yerine
demokratik esaslara dayalı kurulacak bir devletin tanınması için -deyim
yerindeyse- Batılı devletlerin dünden razı olduğu gerçeğidir. Batılı devletler
niçin henüz güçlenmemiş bir devleti tanımaya hazırlardı? Sınırları bile net bir
biçimde belli olmayan bir devlet, niçin uluslararası alanda muhatap kabul
edilmekte idi?
Özellikle İngilizler tarafından
Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde ne kadar yıkım planları yapıldığı kuşku
götürmez bir gerçektir. İngilizler Osmanlı’yı yıkma planları yaparken, bir
yandan da yerine gelecek devletin temelleri ile uğraşmakta idi. Batılı
sinsiliği bunu gerektirir zaten. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda bu gelişme
Batılılar için bir sürpriz olmadı, aksine planlarının doğru bir şekilde
işlediğinin ispatı oldu.
Tabii bir yandan yeni bir devlet
kurulurken bir yandan da o devletin dayandığı temel esaslar şekillenmekte idi.
Bu esasların en göze çarpanlarından birisi de hukuk alanında yaşanan
gelişmelerdir. Sömürgeci Batılı devletler tarafından Osmanlı’nın her alanına
nüfuz edildiği gibi hukuk alanına da ciddi saldırılar olmuş, Osmanlı’da
uygulanan İslâm hukukunun içerisine Batı hukuku ve kanunlar dâhil edilmişti.
Anlayacağınız Osmanlı’nın yıkılması nasıl planlandı ise; Osmanlı hukukunun da
yıkılması aynı şekilde planlanmıştı. Resmî olarak 1923 tarihinden sonra, daha
önceden planı yapılmış ve ilk adımları atılmış olan hukuk yıkımı da hız
kazanarak devam etti.
“Hukukun yıkılması” demek yepyeni mahkemeler ve yepyeni
kanunlar demekti. Peki, bu kanun ve mahkemelerin Türkiye Cumhuriyeti’nde
gidişatı nasıl oldu? Bu mahkemeler kime ve nasıl hizmet etti? Mahkemelerin şu
andaki son durumları nedir? Somut örnekler ile bu hususlara ışık tutmaya
çalışacağım, umarım okur açısından faydalı bir değerlendirme olur.
İstiklal Mahkemeleri
Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan
sonra karşımıza çıkan ve değerlendirme yapmamız gereken ilk mahkemeler İstiklal
Mahkemeleridir. İstiklal Mahkemeleri ilk olarak 1923 yılından önce henüz
Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan kurulmuştu. Bu mahkemelere “Birinci İstiklal
Mahkemeleri” denilmekte idi. İstiklal Mahkemelerinin göze çarpan bazı
özellikleri vardı ki; sözde Osmanlı’daki yargı sistemini beğenmeyenlerin resmen
kinlerini kustuklarını ispatlamakta idi.
-
İstiklal Mahkemesi kararlarına karşı herhangi bir üst
makam yoktu. Yani hakkınızda mahkeme ne hüküm verdiyse, kaleminiz kırılmış
demekti. Bu günkü istinaf ve temyiz incelemesi gibi bir karar denetim
mekanizması yoktu.
-
İstiklal Mahkemesi kararları derhal uygulanabiliyordu.
Hakkınızda idam kararı verildiyse mahkeme salonu çıkışında kararınız infaz
edilebiliyordu.
Tüm bu yetkilere sahip İstiklal
Mahkemeleri henüz Osmanlı tarih sahnesinden silinmeden önce kuruldu. Peki,
İstiklal Mahkemeleri niye kuruldu? Zaten o dönemde Harbi Mahkemeler ve buna
benzer mahkemeler zaten Meclis hükümeti tarafından kurulmuştu.
İstiklal Mahkemeleri’nin kuruluşu
sırasında tarihî vesikalarda Meclis’te yapılan konuşmalarda bazı hususlar
dikkat çekicidir. Bu hususlar şunlardır:
-
Memleketin gençlerinin Meclis hükümeti için silahaltına
alınmaya karşı çıkması,
-
Saltanat ve Hilâfet destekçilerinin örgütlenebilmesi,
-
Yağmalama ve asker ailelerini dağa kaldırma
olaylarının artması,
-
Casusluk faaliyetlerinin engellenememesi ve buna
benzer bazı adli olayların artması.
İstiklal Mahkemeleri, Mustafa
Kemal’in denetiminde Meclis’te kuruldu. Görevine başladı. Bu mahkemeler
tarafından verilen mahkûmiyet hükümlerinin esasına baktığımız zaman çarpıcı bir
sonuç dikkatimizi çekmektedir. İstiklal Mahkemeleri, çok sayıda amaç için
kuruldu gözükse de özellikle esasları Mustafa Kemal tarafından belirlenen
cumhuriyete ve demokrasiye karşı olanlara yönelik vermiş olduğu kararlar, bu
mahkemelerce verilmiş tüm kararların çoğunluğunu teşkil ediyordu. İstiklal
Mahkemeleri Mustafa Kemal’in kurmuş olduğu Türkiye rejimini korumak için adeta
bir kalkan görevini üstlenmişti. Bu görevini de ilk kurulan İstiklal Mahkemesi
çok iyi yapmış; sadece resmî rakamlara göre 1391 idam gerçekleştirmiştir. Bu
gelişmelerin akabinde ilk İstiklal Mahkemeleri kaldırılmıştır. Ancak ilerleyen
süreçte İstiklal Mahkemeleri’nin tekrar kurulması gereği hissedilmiştir. Bunun
görünen ve görünmeyen olmak üzere iki sebebi vardır. Görünen sebepler arasında
suç olayları ile baş edilememesi, vatana ihanet eylemlerinin tekrar baş
göstermesi, genel asayişin sağlanamaması gösterilmektedir. İşin bir de
görünmeyen boyutu vardır ki esas önemli olan nokta ise burasıdır. İstiklal
Mahkemeleri’nin esas kuruluş gayesi demokrasi ve cumhuriyet karşıtlığını
cezalandırmak, yeni kurulan rejime olası başkaldırıları yok etmekti. Bu amacına
da çok iyi hizmet etti. Ancak İstiklal Mahkemeleri’nin kaldırılması ile beraber
rejim karşıtı eylemlere bir serbestiyet tanınmış olacaktı ki bu durumun çok da
mantıklı olmadığı çok geçmeden fark edildi ve derhal “İkinci İstiklal Mahkemeleri”
kuruldu.
Dönemin güç sahibi Mustafa Kemal,
İstiklal Mahkemeleri üzerinde büyük bir etkiye sahipti. İstiklal
Mahkemeleri’nin Mustafa Kemal’in laiklik ve demokrasi yanlısı görüşlerinin emin
bir bekçisi olduğunu söylediğimizde çok da yanlış bir ifade kullanmış olmayız.
Keza Şeyh Said ve onunla beraber mücadele edip şehit edilenlerin tamamı tek
yönlü bir yargılama ile İstiklal Mahkemesi kararı ile idam edilmişlerdir. Keza
tarihî kaynaklarda Şeyh Said ve arkadaşlarının yapmış oldukları mücadele konusundaki
savunmaları kesinlikle dinlenmemiştir. Laik rejimin bekasına ters düşen Şeyh
Said’in Hilâfet ve Şeriat-ı Garrayı Ahmediyye’nin tekrar hayata geçirilmesi
talepleri, “vatana ihanet” olarak değerlendirilmiş ve idam kararı
verilmiştir. Özetle İstiklal Mahkemeleri kurulduğu günden ortadan kalktığı güne
kadar laiklik ve ulusalcılık yaftası altında Mustafa Kemal’e ve laik rejime
hizmet etmiştir. Verilen hükümler adil olmadığı gibi yapılan yargılamalar da
objektif yargılama esaslarından uzaktır.
Devlet Güvenlik Mahkemeleri - DGM
Devam eden dönemde Türk yargı
sisteminin karşılaştığı ceza yargılaması yapan bir diğer mahkeme ise Devlet
Güvenlik Mahkemeleri’dir. Devlet Güvenlik Mahkemeleri, Türk hukuk sistemine
Fransa hukuk sisteminden alınmadır. Fransa hukuk sistemine ise İtalyan hukuk
sisteminden girmiştir. İtalya’da faşist bir iktidar benimseyen Mussolini,
devletin güvenliğine karşı işlenen suçlar için bu özel mahkemeleri kurmuştur.
İşte Türkiye’de kurulan DGM’lerin kökü faşist İtalya’ya yer almaktadır. DGM’ler, Türk yargı sistemine 15 Mart 1973 tarihinde
resmî olarak girdi. DGM’lerin içinde askerî hâkim ve savcılar ile sivil hâkim
ve savcılar bir arada bulunmaktaydı. DGM’ler kendine özgü yargı biçimlerine
sahipti. DGM’lerin kuruluş gayesi ise kurulduğu kanunda aynen şöyle
açıklanmaktaydı:
“Anayasa'ya göre, belli bir eylem için o eylemin işlenmesinden sonra özel
mahkeme kurulamaz. İşte bunun için belirtilen suçlara ilişkin davalara bakmak
üzere daha önceden ve bir ihtisas mahkemesi olarak Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin
kurulması kabul edilmiştir.” Ayrıca Devlet
Güvenlik Mahkemesinin bakacağı işlerle ilgili olarak “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğüne ve hür demokratik düzene karşı işlenen suçlarla, nitelikleri
Anayasa’da belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve devletin iç ve dış
güvenliğini ilgilendiren suçlara
bakmakla görevli” denilmiştir. Gerekçede açıklanan belirli
suçlar ise devletin güvenliğine karşı işlenen suçlardır. Devletin güvenliğine
karşı işlenen suçlar da; terör örgütü kurmak ve yönetmek, terör örgütüne üye
olmak, anayasal düzeni değiştirmeye çalışmak ve benzeri suçlardır. İşte bu
suçların normal bir mahkemede değil de Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde
yargılanması yasalaştırılmıştır. Tabii bunun altında yatan sebepler manidardır.
Devlet Güvenlik
Mahkemeleri laiklerin, milliyetçilerin ve koyu ulusalcıların iktidarda olduğu
bir dönemde kuruldu. Bu dönemin hemen öncesinde 1960 Askerî müdahalesi ile
sözde bir takım İslâmi değişimler yaşandığı için askerî güç yönetime el
koymuştu. Bu müdahalenin ardından kurulan hükümetler ise -deyim yerindeyse-
laiklik ve ulusalcılık kollayıcısı hükümetler olmuştu. DGM’ler ilk kez böyle
bir ortamda Süleyman Demirel gibi basiretsiz bir siyasetçinin yönettiği
Türkiye’de kurulmuş oldu.
Bu mahkemeler
kendine özgü yargılama usulüne ve delil toplama salahiyetine sahip idiler.
Mahkeme başkanı hukuk eğitiminden tamamen uzak bir asker olabildiği gibi,
mahkeme heyetinde yeri gelir tek bir sivil hâkim bile olmazdı. Hakkınızda var
olan iddiaları çürütmek için delil toplama hakkınız bile mevcut değildi. Bu
mahkemeler de aynı İstiklal Mahkemeleri gibi tek bir amaca hizmet ediyordu:
laik rejimin korunması ve sistemin bekası. Ancak bu mahkemeler kendi içinde o
kadar tutarsızlıklar barındırıyordu ki Diyarbakır DGM Savcısı mahkemenin
yargılama yapma yetkisine sahip olmadığını ve kapatılması gerektiğini
savunmuştu. Aynı şekilde Anayasa Mahkemesi de bu mahkemelerin kuruluş
aşamasında bile kanunsuzluklar olduğunu, bu nedenle bir mahkeme olarak
kurulamayacağını gerekçe göstererek mahkemeyi kuran kanunu iptal etti. Bunun
üzerine uzun tartışmalar yaşandı ve 1976 yılında DGM’ler kapatıldı. DGM’lerin
kapatılmasına ise Demirel ve Necmettin Erbakan tarafından kurulan Milliyetçi
Cephe Hükümeti karşı çıkmaktaydı. Bugün her ölüm yıl dönümünde mezarı başında Yâ-Sîn’ler
okunan bir adam, geçmiş dönemde rejim karşıtı, demokrasi karşıtı olanların
gerekirse idamla cezalandırılmasını isteyen bir iktidar üyesiydi. İlginçtir; ilerleyen
dönemde Erbakan, Diyarbakır DGM’de yargılanmaktan kendisini kurtaramadı.
Daha sonra, Devlet
Güvenlik Mahkemeleri Kenan Evren yönetimindeki ordu mensuplarının darbe yapması
ile tekrar kuruldu ve görevlerine kaldığı yerden devam etti.
Devlet Güvenlik
Mahkemeleri birçok sol örgütün ve İslâmi hareketlerin dosyalarında yargılama
yaptı. Binlerce kişi bu mahkemelerde yargılandı ve ceza aldı. 1986 – 2002 yılları arasında 66.285 kişi bu mahkemelerde hürriyeti
bağlayıcı ceza yani mahkûmiyet hükmü aldı. Alınan cezaların çoğunluğu ise yine
devletin güvenliğine karşı işlenen suçlar nedeni ile alınan cezalardı. Bu
mahkemelerde yapılan yargılamaların tek gayesi; laik ve demokratik Türkiye
sistemini devam ettirebilmekti. Devlet Güvenlik Mahkemesi kimden gelirse
gelsin, tehdit küçük mü büyük mü bakmaksızın birçok yargılama yaptı. İslâm’ı
çarpıtıp insanları dinden ve İslâmiyet’ten uzaklaştırmasına rağmen kamuoyunda “Adnan
Oktar” olarak bilinen şahsın faaliyetleri bile devlete tehdit görülerek o
dönem DGM tarafından yargılanması yapılmıştır. Laikliğin ve demokrasinin
koruyuculuğu görevini Devlet Güvenlik Mahkemeleri de gayet iyi bir şekilde
yapmıştır.
Özel Yetkili
Mahkemeler - ÖYM
Bir sonraki adımda
ise karşımıza Özel Yetkili Mahkemeler çıkmaktadır. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nden
sonra Türk yargı sistemine dahil edilen mahkemeler ise Özel Yetkili Mahkemeler
olmuştur. 2004 yılında Avrupa Birliği ile yapılan uyum çalışmaları sırasında
Türk hukuk mevzuatına “Özel Yetkili Mahkemeler” adı altında yeni bir
düzenleme getirildi. Düzenlemenin esas gayesi ise Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ni
kaldırmaktı ancak DGM’ler kalkarken, bir yandan da bu mahkemeler eliyle elde
edilmiş olan gücü de bırakmayacak bir düzenlemeydi, Özel Yetkili Mahkemeler
düzenlemesi…
Bu şartlarda ÖYM’ler
çıkarılan bir kanuni düzenleme ile kuruldu. ÖYM’lerin amacı; Terörle Mücadele
Kanunu kapsamında sayılan bir takım suçlar ile alakalı yargılamalar yapmaktı.
Bu yargılamaların konusu ise aynen kendinden önceki mahkemelerin yapmış olduğu
devletin güvenliği ile alakalı suçlarla ilgili yargılamalardı. Daha doğrusu bu
mahkemeler aynen kendinden önceki İstiklal, Devlet Güvenlik Mahkemeleri gibi
terör suçları ile alakalı dosyalara bakmakla görevliydiler. Yani İstiklal Mahkemeleri
ile başlayan “düşman ceza hukuku” anlayışı bu mahkemelerin kurulması ile
devam ettirilmiş oldu. Burada dikkat çeken husus ise Özel Yetkili Mahkemelerin
kurulma amacının AB ile uyum yasaları kapmasında yumuşatılmış olmasıydı.
Yapılan bu yumuşatma ise DGM’lerin kaldırılması idi. Ancak gerçekte sadece bir
isim değişikliği olmuş; yargılamalar ve verilen hükümler noktasında bir
değişiklik olmamıştır.
Devlet Güvenlik Mahkemeleri
gerçekte insanları cezalandırmak için adeta suçlu aramakta idi. Bu mahkemeleri
kaldırıp bunun yerine “Özel Yetkili Mahkeme” adı ile aynı işi yapan başka
mahkemeler getirmek, insanların akılları ile alay etmekten başka bir şey
değildir.
ÖYM’ler kendine
özgü yargılama biçimlerine sahiplerdi. Aynı zamanda özel yetkili savcılar
tarafından da bir takım soruşturmalar açılmakta, bu soruşturmalarda da özel
hükümler uygulanmakta idi. Örneklendirecek olursak; özel yetkili savcılar Ceza
Muhakemesi Kanunu’nun soruşturma ile ilgili hükümlerine tamamen uymak zorunda
değillerdi. Delilleri toplarken aynı kanunun ve Anayasa’nın emredici
kurallarına uymak zorunda değillerdi. Bu durumda ise hukuka aykırı olarak
elde edilen deliller meselesi gündeme geldi. Soruşturması veya yargılaması
yapılan bir kişi hakkında hukuka aykırı yolla delil elde edilse dahi bu delil
mahkemelerde ceza gerekçesi olarak yer alabiliyordu. Bu husus, bugün itibarı
ile hâlen daha hukukçular arasında bir tartışma konusudur. Bu şekilde birçok
insan ÖYM’ler tarafından mağdur edildi.
ÖYM’leri ise
özellikle belirli kesimler kendi emellerine alet etmek amacı ile yoğun olarak
kullandı. Bu kesimin büyük çoğunluğunu laik-Kemalist zihniyete sahip yargı
mensupları oluşturuyordu. Diğer kısmı ise “FETÖ” yapılanmasına mensup yargı
mensuplarıydı. “FETÖ” yapılanması yıllar içinde yargı mekanizmasının her
noktasına ama her noktasına yerleşmişti. Bu süreci anlatmak bu yazımızın konusu
olmadığı için detaylı açıklamalar yapmayacağım bu konuda. “FETÖ” mensuplarının
yanı sıra yargı mekanizmasının her noktasında kemikleşmiş bir laik grup da
mevcuttu. ÖYM’ler bu iki grup tarafından hassaten İslâmi kesimi hedef almak
amacı ile kullanıldı. Savcılar tarafından -hukuka uygun ya da değil
bakılmaksızın- deliller toplandı, toplanan deliller ile yargılamalar yapıldı. ÖYM’ler
tarafından yapılan bu yargılamalar neticesinde İslâmi kesime ağır cezalar
verildi.
Özel Yetkili Mahkemeler
yaklaşık 10 yıl boyunca Türkiye’de yargının tek gündem konusu oldu. Vermiş
olduğu kararlar, siyasi iktidarların politikalarına paralel dosyalar ile
kesinlikle adaletten uzak bir görünüm çizdiler.
İlerleyen dönemde
artan tepkiler sonucunda Özel Yetkili Mahkemeler’in kaldırılması için yasal
düzenlemeler yapıldı. 2012 yılında başlayan süreç ancak 2014 yılında sona
erebildi ve ÖYM’ler kaldırıldı. Artık bu tarihten sonra Türk yargı sistemi
içerisinde adaletsizlikler nerdeyse -sözde- tamamen kaldırılmış oluyordu. Tabii
ki gerçekler öyle olmadı. Yapılan yasal düzenlemeye aynen şu madde eklendi: “kovuşturmaların kaldığı yerden
devamına...” Bu, şu manaya geliyordu: ÖYM’ler kaldırılacak,
ancak bugüne kadar yapılanlar veya yarım kalan yargılamalar hakkında da
herhangi bir düşme ya da beraat kararı verilmeyecekti. Bununla beraber ÖYM’lerin
görev alanına giren özellikle terör suçları ile alakalı gayri resmî olarak her
ilde bulunan adalet komisyonları ve başsavcılıklar vasıtası ile özel olarak
mahkemeler görevlendirildi. Bu mahkemeler, hassaten terör suçlarına bakmakla
görevlendirilmişti. Bu durumda ÖYM’leri kaldırıp insanların mağduriyetlerini
gidermemek nasıl açıklanabilir?
Özel Yetkili Mahkemeler
de kendinden öncekilerin halefi gibi özellikle Türk yargısında yer edinmiş
laik-Kemalist zihniyete hizmet etmekteydi. Düşman ceza hukukunu çok güzel
uyguladı. ÖYM’lerin kaldırılması ile ise düşman ceza hukuku bir yandan sevimli
görünüp bir yandan ise işine kaldığı yerden devam etti adeta.
“Yerli ve Milli”
Yargı
Özel Yetkili Mahkemeler
sonrası yapılan yargılamalara ve ÖYM’lerin kaldırıldığı tarihe yakından
baktığımızda ise yeni gelecek mahkemelerin de bağımsızlık çizgisinden uzak,
yine bir takım kesimlere hizmet edeceği açık ve net görülmektedir. ÖYM’ler 2014
yılında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin sunduğu torba kanunlarla kaldırıldı. Bu
gelişmenin ardından 15 Temmuz 2016’da darbe yaşandı. Darbe sonrası yargı
mekanizmasının yapı taşları bir kez daha değişti. Şu anda ise yine AKP’nin “yerlilik
ve millik” söylemleri ile şekillenen bir yargı mekanizması mevcut. Ancak
her aşamada görüyoruz ki laik-Kemalist çizgide giden hâkim ve savcılar ise her
daim bu yapının içinde olmaya devam ediyorlar. Bir misal; Mayıs 2018’de
okullarda okutulan “ant” ile akalı Danıştay iptal kararını vermiş, karar ise
Ekim 2018’de açıklanmıştı. AKP tarafından sert tepkilerle karşılaşılınca
Danıştay Başkanı Zerrin Güngör Cumhurbaşkanı Erdoğan ile katıldığı bir
programda okullarda okutulan ant ile alakalı “tek kıstaslarının hukukun
üstünlüğü” olduğunu beyan etti. Bu durum göstermektedir ki; sözde muhafazakâr
AKP ne kadar yerli ve milli bir yargı sistemi oluşturmaya çalışmış ise de
yargının temel taşlarını hâlâ laik-Kemalist zihniyetteki insanlar yerleştirmektedir.
Özel Yetkili Mahkemeler
sonrası gelen bu yerli ve milli yargı hamlesinin sonucunda meydana gelen
olaylara baktığımızda, 1921’den beri değişen hiçbir şeyin olmadığını gayet net bir
biçimde söyleyebiliriz. Türk yargı sistemi, İslâmi kesimi ve devlete düşman
gördüğü diğer kesimleri hedef tahtasına koymuş durumda. 2000’li yıllarda tartışılan
hukuka uygun veya aykırı deliller bugün hâlâ konuşulmakta. Dolayısı ile yargıda
sistemin ya da mahkemelerin adı değişse de meydana gelen sonuçlar ise ne yazık
ki hep aynı.
***
Yargının Türkiye’de
siyasal iktidarların adeta kulu, kölesi; daha sert bir deyişle “köpeği” olduğu
kuşku götürmez bir gerçeklikle gözler önündedir. Son yaşanan iki olayı
zikrederek bu yazımı inşaAllah noktalayacağım: Deniz Yücel ve Rahip Brunson
dosyaları. Deniz Yücel, Almanya adına Türkiye’de casusluk yapmakla ve ajanlıkla
suçlanmakta idi. Aynı şekilde Brunson da casusluk ve ajanlıkla suçlanmakta idi.
Deniz Yücel ile alakalı Almanya makamları Türkiye ile iletişime geçtiler.
Açıktan ve gizliden görüşmeler oldu. Almanya Başbakanı Merkel, Deniz Yücel’in
bırakılmasında Erdoğan’a oynadığı rol için açıktan teşekkür etti. Deniz Yücel,
Müslüman kesimlere uygulanan usul hükümlerinin hepsi yok sayılarak ifadesi bile
alınmadan Almaya’ya iade edildi. Aynı şekilde; 18 yıl hapis istemi ile
yargılanan Brunson, bir anda ABD Başkanı Trump’ın açıklamaları ve Erdoğan’ın “yargı
bağımsızdır, biz işine karışamayız” sözleri sonrası soluğu ABD’de Beyaz Saray’da,
Trump’ın yanında aldı.
Yargı mekanizması
bir zümre için hoşnut edici bir başka zümre için ise kahredici kararlar veriyor
ise adil bir yargıdan bahsedemeyiz. Adil bir yargı yok ise konuşacak bir şey de
yoktur. Yargının siyasetin köpeği olduğu hususu gözler önündedir.
Umarız gelecek dönem içerisinde Allah’ın da yardımı ile sadece yargı sistemi ve mahkemelerin isimlerinin değiştiği değil, problemler üreten bu demokratik sistemin tamamen değiştiği günleri görebiliriz.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış