İDAM MI, KISAS MI?

Kurtuluş Sevinç

Geçmişten Günümüze Bir Cezai Uygulama Olarak İdam

İdam; bir suçun karşılığı olarak mahkûmun hayatına son verilmesi şeklindeki ceza türüdür. Bu ceza geçmişte birçok çeşidiyle birçok toplum tarafından kullanılmıştır. Günümüzde de ellinin üzerinde devlette hâlen uygulanmaktadır. Devletlerin idam uygulamaları hakkındaki Uluslararası Af Örgütü’nün tasnifinde de 140 ülkenin hukuken ya da fiilen idam karşıtı, 58 ülkenin de idam taraftarı olduğu yönündedir.[1]

Erken dönem orta çağ olarak isimlendirilen dönem öncesinde idama benzer uygulamaların varlığından bahsedilmektedir. O dönemde Vergeld Cermen kavimleri arasında öldürülen akrabası için kan tazminatı olarak suçluyu öldürme ya da diyet alma hakkı olan, ismini kavmin adından alan “Vergeld” uygulaması söz konusuydu.

Orta çağda engizisyon mahkemeleri ile idam cezası uygulanırken Fransız İhtilali sürecinde monarşi yanlılarının giyotin ile idamına şahit olundu. Bu dönemden yaklaşık 150 yıl sonra Çarlık Rusya’sının yıkılması sürecinde ve sonrasında Komünist Parti idamları baş gösterdi. Soğuk savaş yıllarında da dünyada idamlar devam etti.

Türkiye Özelinde İdam

Günümüzde bildik anlamda idam cezasının en yaygın olarak kullanıldığı ülkeler istatistiki olarak Asya ülkeleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de ise idam cezaları 1920'de Meclis’in kuruluşundan, 1984'te idam cezalarının fiilen kaldırılmasına kadar geçen 64 yıllık dönemde yürürlükte olmuş ve uygulanmıştır. Bu süreç içerisinde TBMM tarafından onaylanan ve infazı gerçekleştirilen idam cezası sayısı 15'i kadın toplam 712’dir.

1984 tarihi itibariyle 2002 yılına kadar idamın yasal olarak varlığı söz konusu olsa da fiilen uygulama olmadı. 1991 yılında çıkarılan bir af yasasıyla 500 civarında idam cezası dosyası, 10 yıl ağır hapse dönüştürülmüş ardından 2002 yılında savaş ve terör suçlarıyla sınırlandırılan idam cezası yasası 2004 yılında gerçekleştirilen AB uyum yasaları çerçevesinde tamamen kaldırılmıştır.

Uygulandığı ülkelerde idam cezası genellikle tasarlanmış cinayet, casusluk, vatana ihanet gibi suçlar için tatbik edilmişken bazen de askerî hukukun belirlediği korkaklık, firar, asilik ve ayaklanma gibi suçları içermiştir. Bunlarla birlikte bazı ülkeler uyuşturucu kaçakçılığı suçuna da idam cezası uygulamıştır. Yine Asya ülkelerinden olan Çin gibi bazı ülkelerde insan kaçakçılığı ve ciddi yolsuzluk davaları idam cezası ile sonuçlanabilmektedir. Bu sayılan suçlarda idam cezasının uygulanabilmesine bir sınırlandırma olarak yaş engeli konulmaktadır. Dolayısıyla genellikle 18 yaş altı ve 65 yaş üstü suçlular için idam uygulaması olmamaktadır.

Batı’da İdam

İdam cezası günümüzde tartışmalı bir konudur. İdam cezasını destekleyenler, kişiyi suç işlemekten caydırdığını ve cinayet gibi bazı suçlarda hak edilen cezanın verildiğini iddia ederlerken, idam cezası karşıtları, müebbet hapis cezası ile idamın caydırıcılık konusunda hiçbir farkı olmadığını, idam uygulamasının insan haklarını çiğnediğini, yanlış infazlara yol açtığını, ülkelerin avam ve ileri gelenleri arasında uygulamada da ayrımcılığın olduğunu iddia ederek karşı çakmaktalar.

İdam cezası Batı’da, genellikle kendilerini “hukuk devleti” olarak kabul eden devletler tarafından benimsenmemektedir. Şu anda Avrupa Konseyi üyesi ülkelerde idam cezası yoktur. Bununla birlikte yine bir Batı ülkesi olan ABD, idam cezalarının en sık şekilde uygulandığı bir ülke konumundadır. 1976 yılından bu yana ülke genelinde 1.437 kişi idam edilmiştir. ABD’de idam cezası eyaletlere göre farklılık göstermekte, 50 eyaletten 31'inin yasalarında yer almaktadır. ABD’de idam cezası ile ilgili tartışmaların yanı sıra infaz yöntemleri de tartışma konusudur. Eskiden elektrikli sandalye ile infazların gerçekleştiği ABD’de son yıllarda yaygın olarak kullanılan zehirli iğne yöntemi de eleştirilere neden olmaktadır.

İdamın Uygulanma Yöntemleri

Geçmişten günümüze idam cezasının uygulama şekilleri ise farklılık göstermektedir. Aç ve susuz bırakmaktan tutun da asarak öldürmeye, kurşuna dizmekten, arkadan kafasına ateş ederek öldürmeye, boğazını sıkarak, çarmıha gererek, fillerle ezerek, elektrikli sandalyede elektrik vererek, gaz odalarında gaz vererek, giyotin veya kılıç ile keserek, iğne-enjeksiyon ile uyutarak/zehirleyerek, taşlayarak, testere ile bacak arasından başlamak suretiyle ikiye bölerek, yılan çukuruna atarak veya diğer şekillerde zehirleyerek öldürmeye kadar birçok çeşidi ile uygulanmıştır. Bunlardan bazıları hâlen de uygulanmaktadır.

Uygulamalar genellikle halka açık alanlarda bir nevi “ibret-i âlem” olsun diye gerçekleştirilirken zaman zaman hapishanelerde ya da askerî alanlarda halktan uzak olarak uygulandığı da olmuştur, olmaktadır.

Cumhuriyet Türkiyesi’nde infazlar 1965 yılına kadar gündüzleri ve halkın izleyebilmesi için alenen uygulanmıştır. İnfazlar genellikle İstanbul’da Sultanahmet Meydanı, Ankara’da Samanpazarı diğer illerde de benzer yerlerde herkesin şahit olabileceği şekilde gerçekleştiriliyordu. 1965 yılında İnfaz Kanunu’nda yapılan düzenleme neticesinde bu tarihten 1984 yılına kadar olan infazlar cezaevi avlularında, güneş doğmadan önce, gizli olarak yapılmıştır. Bir kişi askerî suçtan dolayı idam cezası aldığında ise infaz kurşuna dizilerek gerçekleştirilirdi.

Cezai Uygulamalar Açısından İslâm Hukukunda İdam

Tüm dünyanın da kabul edeceği üzere cezalar, insanları suç işlemekten alıkoymak için vardır. Suçun, kötü bir fiil olduğuna kimse itiraz da etmez. İhtilaf hem neyin suç olduğu hususunda hem de bu belirlenmiş suç tanımına uygun fiile nasıl bir ceza uygulanacağı konusundadır. Ayrıca infaz kanunları yani suça verilen cezanın uygulanış biçimi de ayrı bir ihtilaf konusudur.

Böyle olunca öncelikle yeryüzündeki suç ve suça dair ceza ile bu cezaların infazı hakkındaki kanunların menşei konusuna girmek gerekmektedir. Tüm dünyada, uygulanan hukuk açısından; bazı İslâm beldelerinde İslâm’a uygunluk arz etse ve hatta İslâm’dan olduğu için kısmen uygulansa da tam anlamıyla bir hukuk sistemi olarak İslâm hukukunun tatbik edildiğinden bahsetmek mümkün değildir. Dolayısıyla tüm dünya ülkelerinde uygulanan hukuk sistemi gayri İslâmi ve insan aklından neşet eden medeni hukuka dayanmaktadır. Neticeleri açısından bakıldığında da var olma gayelerine uygun sonuçlar doğurmadıkları ortadadır. Nitekim suçu engellemek şöyle dursun her türlü aşırılık doludizgin hayatı kuşatmıştır. Dünyanın genelinde can ve mal güvenliğinden bahsetmek maalesef söz konusu değildir. Bu durumun en önemli sebebi, henüz kendisini bile kuşatamamış âdemoğlunun kendisi ve tüm dünya insanlarının can ve mal güvenliğini temin konusunda aklını yetkin görmesidir. Hâlbuki neyin suç olması gerektiğinde dahi isabet edememiş insan aklının hayatı düzenleyen nizamlarda merkez kabul edilmesi insanlığa karşı işlenmiş bir cinayettir. Bu cinayet, insanın suç tarifini ve verilecek caydırıcı cezaları kendisinin yapmasının sonucudur. Nitekim hemen hemen her gün bu düzenlemelerin heder ettiği can ve mal kaybına şahitlik etmekteyiz.

İslâm’da ise suç, şeriatın “suç” olarak belirlediği davranışlardır. Bu sebeple şeriat tarafından “suç” olarak tanımlanmayan bir davranış suç sayılmaz. Ayrıca şeriat kötü fiili/suçu günah saymaktadır. Dolayısıyla İslâm hukukunda “günah” ile “suç” aynı anlama gelmektedir. İslâm’a göre suç ya da diğer adıyla günah ise “insanın kendisi, Rabbi ve diğer insanlarla olan ilişkilerini düzenleyen İslâm nizamına karşı hareket etme” olarak ifade edilmektedir. Nitekim insanı ve insandaki içgüdüler ile uzvî ihtiyaçları Allah yaratmıştır. İnsanda var olan bu özellikler, insandaki canlılığın gereği olarak var olup insanı bunları doyurulmaya iter. Bu sebeple insan, kendisinde var olan bu ihtiyaçları gidermek için harekete geçer ve ihtiyacını gidermek için diğer insanlarla ilişkiye geçer. Bu ilişkilere dair hukukun şeriat tarafından düzenlenmesinin gerekliliği, Allah’ın kulunu kulundan daha iyi tanıdığı hakikatinden dolayıdır; zira insanı ve insandaki içgüdüler ile uzvî ihtiyaçları yaratan Allah Subhanehû ve Teâlâ’dır.

Bu açıklamalardan sonra İslâm’daki, insanın dünya ve ahiret saadetini tesis etmek için suç olarak belirlenen hususlara dair uygulanan cezalar arasında yer alan öldürme yani idam cezasına bakabiliriz. Bu ceza halifenin, tazir cezası kapsamında suçlunun öldürülmesini emretmesi şeklinde uygulanabileceği gibi zina eden muhsanın öldürülmesinde, lutilik, devletin selametine saldırma, Müslüman iken herhangi bir şekilde küfürde ısrar etme vb. durumlarda uygulanmaktadır.

İslâm şeriatının uyguladığı bu cezalarda caydırıcılık iki açıdan gerçekten hayat bulur. Birincisi; suç olarak belirlenen husus Allah’ın hadlerindendir, dolayısıyla bir beşerin koyduğu kanun olarak bakılmaz ve hafifsenmez. İkinci olarak; bu dünyada verilen cezalar suçluyu ahirete temiz gönderir. Nitekim Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

كُنَّا عِنْدَ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهم عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي مَجْلِسٍ فَقَالَ بَايِعُونِي عَلَى أَنْ لاَ تُشْرِكُوا بِاللَّهِ شَيْئًا وَلاَ تَسْرِقُوا وَلاَ تَزْنُوا وَقَرَأَ هَذِهِ الايَةَ كُلَّهَا فَمَنْ وَفَى مِنْكُمْ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ وَمَنْ أَصَابَ مِنْ ذَلِكَ شَيْئًا فَعُوقِبَ بِهِ فَهُوَ كَفَّارَتُهُ وَمَنْ أَصَابَ مِنْ ذَلِكَ شَيْئًا فَسَتَرَهُ اللَّهُ عَلَيْهِ إِنْ شَاءَ غَفَرَ لَهُ وَإِنْ شَاءَ عَذَّبَهُ

“Biz Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in meclisinde iken bize: Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmayacağınıza, hırsızlık yapmayacağınıza ve zina etmeyeceğinize dair bana biat ediniz! dedi ve bu ayeti (kadınlarla ilgili biat ayetini) okudu. Sizden kim buna vefalı olursa onun ecri Allah’a aittir. Kim bundan bir şey yaparsa onun için cezalandırılır. Bu (ukûbat) onun için kefarettir ve kim ondan bir şey yapar da Allah onu örterse, O (Allah), onu dilerse affeder veya dilerse ona azap verir.”[2]

Bu hadis dünya hayatındaki bir suçun karşılığı olarak uygulanan cezanın devlet tarafından uygulanması hâlinde suçludan ahiretteki azabı kaldırdığına dair açık bir ifadedir.

Kısasta Hayat Vardır

İslâm şeriatının caydırıcılık konusunda ortaya koymuş olduğu bir diğer hukuki uygulama kısastır. Kısas hükmünün varlığı gerçek manada bir caydırıcılık içermektedir.

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ يَا أُوْلِي الاَلْبَابِ

“Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır.”[3]

Ayetin tefsirinde Ebu’l Âlâ el Mevdudi şöyle demiştir:

“Bu ayet aşırıya kaçıp ölüm cezasını tamamen ortadan kaldıranlara karşı çıkar. Başka çarelere başvurmaksızın ölüm cezası üzerinde durmak nasıl insanlık dışı ise bazı "medenî" ülkelerde yapıldığı gibi ölüm cezasını tamamen kaldırarak cinayeti teşvik etmek de aynı derecede insanlık dışıdır. Bu nedenle Allah, kısasta hayat olduğunu bildirmektedir. Eğer bir toplum insan hayatına gereken kutsallığı vermezse, katili korumaya çalışırsa suça bir prim vermiş ve binlerce masum insanın hayatını tehlikeye atmış demektir.”[4]

Kısas hükmü insanlık lehine bir hükümdür. Kısas hükmünün gereği olarak öldüren bir kimsenin öldürülmesi büyük bir hikmettir. Kısas, canı/hayatı devam ettiren, koruyan bir hükümdür. Katil öldürüleceğini bildiği zaman öldürmekten vazgeçer ve böylece hayatlar devam etmiş olur.

Vehbe Zuhayli, tefsirinde ayet ile ilgili şu açıklamalarda bulunur:

“İslâm'dan önce katil çeşitli şekillerde cezalandırılıyordu. Yahudilerde kısas, Hristiyanlarda diyet, cahiliye dönemi Araplarında ise intikam alma alışkanlığı yaygın idi. Katilden başkası öldürülüyor, kimi zaman kabile başkanı veya katilin kabilesinden birden çok kişi öldürülüyordu. Hatta bir kişiye karşılık on kişi, kadına karşılık bir erkek, köleye karşılık bir hür istedikleri de oluyordu. Daha sonra İslâm kısas cezasını öngördü. Çünkü bu ceza insanları öldürme suçundan alıkoyar. Yaşadığımız bu çağda da bu ceza suçu engelleyicidir, caydırıcıdır. Çünkü hapis, kan dökücü suçluları suçtan alıkoyamamaktadır. Yüce Allah'ın yasaması ise en âdil, en hikmetli, sağlam ve en doğru olandır. Çünkü yüce Allah insanların neler ile ıslah olacaklarını, kendi yarattığı ümmetleri ve kavimleri neyin terbiye ettiğini en iyi bilendir. Şeriat kısas yerine diyet almayı da mubah kılmıştır. Kısas toplumun istikrarlı ve rahat bir hayata sahip olmasına yardımcı olur. Öldürme suçunun işlenmesine caydırıcı bir engel teşkil eder. Çünkü başkasını öldürdüğü takdirde, ona karşılık öldürüleceğini bilen kimse öldürmekten uzak durur.”[5]

Eskiden olduğu gibi günümüzde de yakınları öldürülenlerde şahit olduğumuz intikam duygusu çoğu zaman bastırılamamakta, ölenin yakınlarındaki duygusal fırtınalar dinmemekte, nabızları düşmemektedir. Bunun akabinde de kan davalarına varan kötü sonuçlar meydana gelmektedir. İşte kısas hükmü ateşleri düşürmekte, kanları soğutmaktadır. Ayrıca bu hükmün içinde kısasın affedilip diyetin kabul edilmesi veya diyetsiz olarak affetme imkânı da mevcuttur. Dileyen diyete razı olabilir dileyen diyetsiz affedebilir.

Kısas hükmü insana ve onun haklarına bir saygıdır. Öldüreni ölenin yakınlarından başka bir merciinin affetmesi ise ölenin hakkına tecavüzdür. İslâm, öldürenin bağışlanmasını tavsiye etmektedir. Ancak, bu af yetkisi, yalnızca ölenin yakınlarına aittir. Onlar dilerse affederler, dilerse diyet alırlar. Lakin affetmezlerse, suçlunun cezası verilmelidir.

Buradan, af yetkisinin kimin elinde olması gerektiği konusuna da değinmek elzemdir. Nitekim hemen hemen tüm ülkelerde dönemin şartlarına göre değişik yasal düzenlemelerle gerek doğrudan gerekse endirekt af uygulamalarına şahit olmaktayız.

Türkiye tarihinde ilk genel af 7 Ocak 1922'de çıkarıldı. Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından 26 Aralık 1923'de ikinci bir genel af çıkarıldı. Cumhuriyet'in kuruluşunun 10. yıldönümü dolayısıyla 26 Ekim 1933'de yeni bir genel af yasası daha çıkarıldı. Daha sonraları da birçok af söz konusu oldu. Şöyle ki: 20 Mart 1924: Genel affa ek kanun. 16 Nisan 1924: Türkiye'den ayrılan topraklarda yaşayanlar için genel af. 11 Aralık 1924: Meni Müskirat Kanunu (Sarhoşluk veren şeylerin önlenmesi) kapsamında mahkûm olanların affı. 23 Mayıs 1929: Kabahatlerin affı. (Kabahatlilerin affı ve bazı cürümlerin takibat ve tecili hakkında kanun) 26 Ekim 1933: Genel af. 8 Ocak 1936: Tunceli affı (Tunceli ilinde yaşayan ve nüfus kütüklerine kaydolmamış olanlar ile asker kaçakları hakkındaki af) 14 Ocak 1938: Tunceli affı konusundaki yasanın yenilenmesi. 29 Haziran 1938: İstiklal Mahkemeleri'nde mahkûm olanlar hakkında çıkarılan yasa. 19 Nisan 1940: Depremde yararı görülen mahkûmların affı. 26 Aralık 1941: Depremde yararı görülen mahkûmların affı. 2 Ağustos 1944: Müttefik devletlerin tebaasında bulunan mahkûmların affı. 14 Haziran 1946: Basın affı. 4 Temmuz 1950: Kısmi genel af. 11 Mart 1954: Orman suçlarının affı. 11 Şubat 1957: Ateşli silahlara ilişkin af. 23 Haziran 1958: Orman suçlarının affı. 28 Haziran 1960: 27 Mayısçıların affı. (Hürriyet Mücadelesi Uğrunda İşlenen Bazı Suçların Affına Dair Geçici Kanun) 28 Haziran 1960: Ruhsatsız silah taşıyanlara ilişkin af. 10 Eylül 1960: Milli korunma suçları affı. 26 Ekim 1960: Genel af. 18 Kasım 1960: Genel affa ek kanun. 10 Mayıs 1962: 22-23 Şubatçıların affı. (Asker kişiler tarafından 22-23 Şubat 1962 darbe kalkışması dolayısıyla ve daha önce bu olaylara esas oluşturacak kovuşturmalara ilişkin af) 16 Ekim 1962: Demokrat Partililerin (DP) affı. (Anayasayı ihlal suçundan Yüksek Adalet Divanı'nca mahkûm edilenlerin cezalarının, kısmen affı hakkında kanun) 23 Şubat 1963: Genel af. 18 Temmuz 1963: Milli korunma affı. 8 Nisan 1965: Demokrat Partililerin (DP) affına ilişkin kanuna ek. 3 Ağustos 1966: Genel af. 19 Temmuz 1967: Genel af kanununa ek. 26 Aralık 1967: 20-21 Mayısçıların affı. (20-21 Mayıs 1963 darbe kalkışmasından mahkûm edilenler için çıkarılan af kanunu.) 15 Mayıs 1969: Kısmi genel af. 26 Haziran 1973: Orman suçlarının affı. 15 Mayıs 1974: Genel af. 24 Şubat 1976: Şoför affı. (Cumhuriyet'in 50. yılı dolayısıyla çıkarılan aftan kısmen yararlanan sürücülerin, mesleklerini icra etmelerine olanak sağlayan yasal düzenleme.) 2 Ağustos 1977: Haşhaş ekicilerinin affı. 26 Ocak 1978: 1974'te çıkarılan genel af kanununa bir bent eklenmesine dair kanun. 25 Eylül 1980: Ateşli silahlar konusundaki af kanunu. 25 Aralık 1985: Memurların disiplin cezalarının affı. 25 Mart 1988: Ceza indirimi öngören kanun. 18 Haziran 1992: Memurların disiplin suçlarının affı. 12 Nisan 1991: Terörle Mücadele Kanunu’nun geçici 4. maddesi uyarınca öngörülen şartla salıverme. 6 Mayıs 1993: Öğrenci affı. 1 Haziran 1994: Türk Parası'nın Kıymetini Koruma Hakkında Kanun kapsamındaki suçların affı. 7 Haziran 1995: Öğrenci affı. 28 Ağustos 1999: Basın yoluyla işlenen bazı suçların ertelenmesine dair kanun. (Anayasa Mahkemesi'nce kısmen iptal edildi.) 28 Ağustos 1999: Öğrenci affı (Cezaların affı hakkındaki kanuna bir geçici madde eklenmesine ilişkin kanunun Cumhurbaşkanı'nca veto edilmesine karşın öğrenci affı yürürlüğe girdi.) 28 Ağustos 1999: Cezaların infazı hakkındaki kanuna bir geçici madde eklenmesine dair kanun.

Çokluğundan paragrafın sonuna kadar gelmekte zorlandığınız bu hususlara bir de infaz kanunda yapılan değişiklikler gibi adı af olmayan uygulamalar neticesi meydana gelen salıvermeler de eklendiğinde karşımıza sayılamaz miktarda af kararı çıkmaktadır.

Hâlbuki af, suçluya devletin bir payesi olmamalıdır. Yukarıda tarihleri verilen tüm af uygulamaları şu iki hususu gözler önüne sermektedir. Birincisi; ülkemizde uygulanan yasaların ve suç addedilen hususların hemen hemen hiçbirinin halkımız nezdinde değeri yoktur. Fırsat bulunduğunda yasalar çiğnenmektedir. Bu kanunların Allah korkusundan çekinilerek dizginlenen şer’î sınırları yoktur. İkincisi; bu kanunlar beşer yapımı olmaları hasebiyle suçu engelleyememiştir. Çünkü insan, insan için kanun koymada yeterli değildir. Konulan kanun ve cezalar caydırıcılıktan uzaktır.

En büyük garabet ise affetme hakkının devlette olmasıdır. Hâlbuki mağdur, kahir ekseriyetle halktır. Halkın, mağdurun görüşü bile alınmadan devlet, suçluyu affedebilmektedir.

Günümüzde bazı kimseler, kısas cezasını, recm cezasını, el kesme cezasını ağır bularak İslâm şeriatına karşı çıkmaktalar. Müslümanlıklarını devam ettirmek adına da zamanın değiştiğini ve İslâm’ın güncellenmesi gerektiğini ifade etmekteler. Asıl olanın caydırıcılık olduğunu, bunu da başka cezalarla sağlamanın mümkün olduğunu savunmaktalar. Ancak görüldüğü üzere insanlar ne beşerî kanunlara saygı duyulmakta ne de verilen cezalar yasalara karşı gelmekten insanları uzaklaştırmaktadır.

İslâm şeriatına ait kısas gibi hükümler birisi katilin diğeri maktulün hayatı olmak üzere iki hayatı koruma altına alır. Nitekim kısas anarşinin, haddi aşmanın ve öldürmelerde zulmün yayılmasını engeller, suçu mümkün olan en dar çerçeveye sıkıştırıp bırakır. Ayrıca maktulün velisi olan kişiyi, acı çekeni rahatlatır; gönlündeki kin ateşini, intikam duygusunu söndürür. Dahası diyet hususunda katilin asabesinin de yükümlülüğü olduğundan otokontrol mekanizması daima aktiftir. Oğlundan, yeğeninden ve onların çocuklarından mesul olmak, onların yapacaklarından etkilenmek, suçun oluşmasını engelleyici önlemlerin en sağlıklısını oluşturur, aile bağlarını kuvvetlendirir. Dahası bu bağ daha çok gençlerdeki muhtemel suça meylettirecek durumları tecrübeli aile büyükleri eliyle baştan engeller.

Tüm cezaların mantığı öncelikle caydırıcılığıdır. İnsan, toplum ve sair unsurların tüm haklarının yegâne garantisi Allahu Teâlâ’nın ilahi hükümleridir. Bu hükümlerden yüz çevirenler hem gerçek adaletten hem de herkese ait hakları gereği gibi yerine getirmekten mahrum kalırlar. Adaletten mahrum kalmak demek zulüm, baskı, ezilme, horlanma ve hakkını alamama gibi durumlara maruz kalmak demektir.

Hâl böyleyken, “idam mı, kısas mı?” tartışmasına, kulun hükmü karşısında Allah’ın hükmünün tartışmasız en sağlıklı ve fıtrata uygun olduğunu ortaya koymak suretiyle cevap da vermiş olduğumuzu düşünüyorum. Zira bir tarafta beşer hukuku karşısında insanlığın gelmiş olduğu durum, diğer tarafta ise tarihin altın sayfalarında İslâm şeriatının tatbikiyle oluşan “insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmet”in oluşturduğu toplum… Düşünenler için durum ortada…

كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلَوْ آمَنَ أَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُم مِّنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَأَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ

“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz. Kitap ehli de inansalardı elbette kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler de var. Ama pek çoğu fasık kimselerdir.”[6]



[1] Bu veriler 2016 yılına aittir

[2] Buhari

[3] Bakara Suresi 179

[4] Tefhim ul-Kur’an

[5] Tefsir ul-Munir

[6] Âl-i İmran Suresi 110


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz