Müslümanların, hayatın her alanında geri kalmışlıkları somut bir
realitedir. Geri kalmışlık ya da çöküş toplumun genelini kapsadığı zaman, bunun
temel nedeni kesin olarak tektir. İnsanın düşüncesini ve kanaatini oluşturan
başlıca inanç örgüsü (akidesi), insanın yaşama biçimini, yapıp etmelerini
varlıklar ve hadiselerle ilişkilerini, onlara bakış açısını biçimlendirir. Buna
göre insanın düşüşü veya yücelişi, onun yaşama biçiminin sınırlarını
belirleyen, dünya görüşünü şekillendiren inanma biçimiyle doğrudan bağlantılıdır.
Çünkü o inanma biçimi, insan yeryüzünde yaşadığı sürece, onun bütün
başarılarını üzerine kurduğu yapıp etmelerinin sınırlarını belirler. Bunu
hayatının süresini, maddi ya da fikrî imkânlarını bir tarafa bırakarak yapar.
Bu nedenle akide, her ümmetin, her toplumun, her ailenin, kadın-erkek her
bireyin düşüncelerini oluşturan en başta gelen amil olmalıdır. İnsanın düşünce
serüveninde zaman zaman olumsuz ve çelişkili bazı zikzaklar ortaya çıksa bile
sonuçta onu doğru düşünceye sevk ve ikna eden esasi bir fikrî kıstası
olmalıdır. Bu kriter insanın zaman zaman değişim ve dönüşüme uğrayan
düşüncelerini yeniden düzelterek düzgün bir mecraya sokabilmelidir. Düşünceleri
biçimlendiren bu en baş kural, bir başka deyimle kriter ne denli düzgün,
tutarlı olursa bireysel ve toplumsal açıdan insanlığı o ölçüde yükseltir. Bu
fikrî kaidenin ya da kriterin sağlam ve tutarlı olduğunun kesin delili, onun
insan fıtratı ve tabiatıyla tam bir uyum içerisinde olmasıdır. İnsanın tabiatı ise
sadece huyları ve içgüdülerinin toplamı değil, bunların yanı sıra onun fizikî,
manevi tüm gereksinimleri, içsel ve dışsal eğilimleri toptan bu kavramın
içerisine dâhildir. Hangi fikrî ilke, hangi düşünce sistemi, hangi dünya görüşü
bir parça da olsa insanın bu tabiatından gafil olursa o ölçüde onun felakete ve
kötülüğe sürüklenmesine neden olur. İnsana mutluluk, huzur veren değil de onun
felakete sürüklenmesine neden olan bir düşünce sistemi, kesinlikle sağlam ve
tutarlı bir düşünce olamaz. Çünkü hayatla ilgili insanın beklentisi, felaket ve
kötülüğün karşıtı olan mutluluğu elde etmektir. Kaldı ki insan tabiatı, fıtratı
yani eğilimleri, huyları, yetenekleri, içgüdüleri ve aklı ile neyin kendisi
için iyi, neyin kötü olduğunu tespit etme konusunda tamamen âcizdir. Bundan
dolayı o, var olduğu andan itibaren kendisi için hayırlı ve şerli olanların
birbiriyle çeliştiği durumlarda, neyin doğru neyin yanlış olduğunu kesin
ölçüleriyle anlayamadığı hususunda yüce Allah’ın kendisine yardımcı olmasını
dilemek zorundadır. Çünkü hidayet yollarını her zaman gösteren yalnızca Cenab-ı
Hak’tır.
Bu anlamda bireysel ve ailevi hayat da Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Şerîfle
getirilen ilkeler doğrultusunda tanzim edilmelidir.
Allah Subhanehû ve Teâlâ önce Âdem Aleyhi’s Selam’ı yarattı. Onun
göğüs kafesine, göğüs kafesinin sağ ve sol tarafında olmak üzere toplam on
sekiz adet kaburga koydu. Havva Aleyhi’s Selam’ı yaratmak istediğinde Âdem Aleyhi’s
Selam’ın göğüs kafesinin sol
yanındaki en eğri kaburga kemiğini aldı; bu kaburga, on sekiz kaburganın en
eğri olanıydı. İşte o kaburgadan Havva annemizi yarattı. Bu
yaratılış ameliyesi nedeniyledir ki, dünyaya gelen her kadın, kendisini koruyup
kollayan, hayat işlerinde ona yardım eden, her durumda ona hamilik edecek bir
erkeğe gereksinim duyma özelliğinde yaratılmıştır. Böylelikle yüce Allah Subhanehû ve Teâlâ, ayet-i kerimenin de belirttiği veçhile
erkeklere, kadınların üzerinde artı bir derece vermiştir:
وَلَهُنَّ
مِثْلُ الَّذِي عَلَيْهِنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ
وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكُيمٌ
“Erkeklerin
kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları
vardır. Erkeklerin, kadınlar üzerinde artı bir dereceleri vardır. Allah Azîz’dir,
Hakîm’dir.”[1]
Bu ayetin anlamı, koca ile eşi arasındaki ilişki biçiminin maruf ve en güzel
ilişki biçiminde olmasıdır. Yani bu ikili ilişkide herkes üzerine düşen
görevleri, yüklendiği sorumlulukları gereği gibi yerine getirir, yaptığı işleri
gönül hoşnutluğu ile eda eder.
Ayette geçen [وَلِلرِّجَالِ
عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ] “Erkeklerin, kadınlar
üzerinde artı bir dereceleri vardır.”[2]
ifadesi ile anlatılmak istenen, dünya hayatında erkeklerin konumunun
kadınlardan üstün olması hususudur. Ancak erkeğe verilen bu üstünlük, iş olsun
diye verilmiş bir üstünlük değildir. Bu üstünlük nedeniyle cihad, hayat ve
hayatla ilgili eylemler konusunda düşünme, ailesini korumak için gerekli maddi
ve manevi gücü edinme görevi erkeğe yüklenmiştir. Evet, kadına oranla erkeğin
mirastan aldığı pay daha çoktur fakat bu fazlalık, ailesinin nafakasını sağlama
ve eşinin mihrini verme vazifesini de ona vermiştir. Bunun gibi yargıçlık,
idarecilik (İmamet ve Hilâfet) görevleri onun uhdesine verilmiştir.
Kuşkusuz kadın, Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın erkek kullarına, katından sunduğu bir
lütuftur. Nitekim bu konuda şöyle buyurmuştur:
وَمِنْ
آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِّتَسْكُنُوا إِلَيْهَا
وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً
“O’nun ayetlerinden
birisi de size nefislerinizden sükûn bulacağınız eşler yaratması ve aranıza
dostluk ve muhabbet koymasıdır...”[3]
Yani Allah erkeğe, kendisinde dinginliğe kavuşacağı, aşkını ve
merhametini sunacağı eş verdi. Bu birliktelik sayesinde erkek fizikî ve
psikolojik olarak dinginliğe kavuşuyor. Zira bir erkeğin, evlilik öncesinde hiç
tanımadığı bir kadına, evlendikten sonra aklının ve kalbinin bütün sevgisini ve
ilgisini sunması, Cenab-ı Hakk’ın, insan hayatında yarattığı en büyük
mucizelerden birisidir.
Muhakkak Allah Subhanehû ve Teâlâ kadını da en az erkek kadar saygın yaratmış,
ecir ve sevapta onu erkekle bir tutmuştur. Hâl böyle iken erkeğe yüklediği
sorumluluklar, kadına yüklediklerinden önemlilik ve tehlikelilik bakımından
daha ağır ve daha büyüktür. Zira Cenab-ı Hak ceza konusunda eşit kıldığı gibi ecir ve sevap konusunda da kadınla
erkek arasında bir denklik sağlamıştır.
Öte yandan Allah’ın Arş’ını taşıyan melekler, dualarında kadınlarla
erkekler arasında hiçbir ayrım gözetmezler. Allah Subhanehû ve Teâlâ arşı taşıyan ve inananlara dua eden meleklerin
diliyle bu hususu şöyle ifade etmektedir:
رَبَّنَا
وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ
آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ
الْحَكِيمُ
“Rabbimiz, onları
ve babalarından, eşlerinden, çocuklarından salih olanları, onlara vadettiğin
cennetlerine koy. Kuşkusuz Azîz ve Hakîm olan yalnızca Sensin, Sen.”[4]
Öte yandan başka bir ayette kadın ve erkeğin cennete girme şartını, şu
sözüyle tek kılmıştır:
وَمَنْ
عَمِلَ صَالِحًا مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَىٰ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُولَٰئِكَ
يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ يُرْزَقُونَ فِيهَا بِغَيْرِ حِسَابٍ
“Kadın ve erkekten
kim inanarak salih amel işlerse işte onlar cennete girecek, orada hesapsızca
rızıklandırılacaklardır.”[5]
İslâm’daki bu durum, erkekle kadının birbirine üstün olması durumu
değildir. Burada esas olan onlardan her birisinin kendi doğalarıyla, huy ve
karakterleri ile uyum içerisinde olarak görevlerini belirlemek, onlara sınır
koymaktan ibarettir.
Nasslarda zikredilen ayet ve hadislerin tümü, mutlak anlamda hayatla
ilgili kendisine verilen rollerin doğasına, bu sorumlulukları taşıma gücüne
uygun düşecek yasal düzenlemeleri yapmaktır. Bu durum bir anlamda Allah’ın
kadına olan bir rahmetidir. Çünkü kadın, akli ve bedenî gücüne ters düşecek,
ona ağır gelecek sorumlulukları taşıyamaz.
Öte yandan, insan soyunun devamlılığını kolaylıkla sürdürebilmek için
hayatla ilgili birtakım ağır görevleri yerine getirebilecek güç, yetenek
kendisine verildiği için, bu görevlerin hakkıyla yerine getirilmesi erkeğe
emredilmiştir. O, hem toplumsal yapı içerisindeki vazifelerini ifa etmek hem de
evinde eşine ve çocuklarına gereken hizmetleri sunmak durumundadır.
Kur’an-ı Kerim,
erkek ve kadının bu dünyadaki yalnızlığının karşı cins ile giderileceğini
belirtmekte ve bu birlikteliği de birbirini tamamlar şekilde tanzim etmektedir.
Aile hayatı eşlerin
hem düzenli ve meşru tarzda cinsel ihtiyaçlarını karşılamasına hem de
birbirlerine maddi ve manevi destek olarak hayat arkadaşlığı kurmasına vesile
olmaktadır. Aile hayatında en önemli hususlardan birisi de bütün canlıların
tabiatlarında saklı bulunan “neslini devam ettirme” güdüsünü en tabii ve makul
biçimde karşılıyor olmasıdır. Günümüz Batı toplumlarının ve yavaş yavaş
dünyanın diğer bölgelerine yayılan yaşlı nüfus sorununun kaynağı da aile
hayatının ihmal edilmesidir.
Aile hayatı eşler
arasında kendi hayatlarıyla ilgili olarak cinsel arzu ve ihtiyaçlarını ve manevi
huzur, sükûn ile dayanışma ve paylaşım ihtiyacını karşıladıkları gibi, bütün
canlıların fıtri özeliği olan nesli devam ettirme eğilimlerini de
gerçekleştirmiş olurlar. Bu sebeple de evlilik kurumu, kısaca değinilen bu üç
yönlü arzu ve isteklerin insanlık onuruna uygun tarzda ve meşru bir şekilde
tatmini gerçekleştirmiş olur. İşte çekirdeği kabul edildiği toplumun varlığı bu
temel üzere inşa edildiğinde örnek toplum da inşa edilmiş olur.
Batı dünyasındaki
yozlaşan aile hayatı ve evlilik dışı ilişkiler şeytan işi birer pisliktir.
Nitekim Cabir RadiyAllahu Anh,
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in,
bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
إِنَّ إِبْلِيسَ يَضَعُ عَرْشَهُ عَلَى
الْمَاءِ ثُمَّ يَبْعَثُ سَرَايَاهُ فَأَدْنَاهُمْ مِنْهُ مَنْزِلَةً أَعْظَمُهُمْ
فِتْنَةً يَجِيءُ أَحَدُهُمْ فَيَقُولُ فَعَلْتُ كَذَا وَكَذَا فَيَقُولُ مَا
صَنَعْتَ شَيْئًا قَالَ ثُمَّ يَجِيءُ أَحَدُهُمْ فَيَقُولُ مَا تَرَكْتُهُ حَتَّى
فَرَّقْتُ بَيْنَهُ وَبَيْنَ امْرَأَتِهِ قَالَ فَيُدْنِيهِ مِنْهُ وَيَقُولُ
نِعْمَ أَنْتَ فَيَلْتَزِمُهُ
“İblis tahtını
suyun üzerine kurar, ardından öncü birliklerini göreve gönderir. Onların
İblis’e en yakın olanları, fitne yönünden en etkili olanlarıdır. Onlardan
birisi İblis’in katına gelerek şöyle der: Ben şunları şunları yaptım. İblis
ona: Sen hiçbir şey yapmamışsın! der. Ardından yine onların arasından birisi
gelerek şöyle der: Ben şunları şunları yaptım; öyle ki erkekle karısını birbirinden
ayırdım! İblis onu yanına çağırarak: İşte sen görevini yapmışsın! diyerek onu
onaylar.”
İslâm dini evlilik
kurumuna ilişkin düzenlemeler yaparken, öncelikle evliliğin anılan bu üç yönünü
dikkate almış ve bunun meşru ve maruf dairede nasıl gerçekleştirileceğine
ilişkin belirlemeler getirmiştir. Zina yasağı ve bunun suç telakki edilerek
ağır cezalara çarptırılması, aynı şekilde iffeti lekelemeye yönelik iftiranın
suç sayılıp buna da dünyevi ceza tertip edilmesi bu yönde atılan adımların en
köklüsüdür.
وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنٰٓى اِنَّهُ كَانَ
فَاحِشَةًۜ وَسَٓاءَ سَب۪يلاً
“Zinaya
yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.”[6]
الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا
كُلَّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا مِئَةَ جَلْدَةٍ وَلَا تَأْخُذْكُم بِهِمَا رَأْفَةٌ فِي
دِينِ اللَّهِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ
وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَائِفَةٌ مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ
“Zina eden kadın ve
zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah’a ve ahiret gününe
inanıyorsanız, Allah’ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara
acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir gurup da onlara uygulanan cezaya şahit
olsun.”[7]
وَالَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ
ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاء فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانِينَ جَلْدَةً
وَلَا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَةً أَبَدًا وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
“Namuslu kadınlara
zina isnadında bulunup, sonra (bunu ispat için) dört şahit
getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman
kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkârdırlar.”[8]
Bu suretle gayri
meşru ve nikâhsız beraberlikler çirkin görülmüş ve evlenme teşvik edilmiştir.
Bundan sonraki adım, evlenmeye ilişkin bazı sınırlama ve kayıtların
getirilmesidir. Bu arada evlenilmesi haram olan kadınlar ayrıntılı olarak
sayılmış ve aile hayatına ilişkin hükümler belirlenmiştir.
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ أُمَّهَاتُكُمْ
وَبَنَاتُكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالاَتُكُمْ وَبَنَاتُ الأَخِ
وَبَنَاتُ الأُخْتِ وَأُمَّهَاتُكُمُ اللاَّتِي أَرْضَعْنَكُمْ وَأَخَوَاتُكُم
مِّنَ الرَّضَاعَةِ وَأُمَّهَاتُ نِسَآئِكُمْ وَرَبَائِبُكُمُ اللاَّتِي فِي
حُجُورِكُم مِّن نِّسَآئِكُمُ اللاَّتِي دَخَلْتُم بِهِنَّ فَإِن لَّمْ تَكُونُواْ
دَخَلْتُم بِهِنَّ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ وَحَلاَئِلُ أَبْنَائِكُمُ الَّذِينَ
مِنْ أَصْلاَبِكُمْ وَأَن تَجْمَعُواْ بَيْنَ الأُخْتَيْنِ إَلاَّ مَا قَدْ سَلَفَ
إِنَّ اللّهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا
“Analarınız,
kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeşlerinizin
kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren sütanneleriniz,
sütkardeşleriniz, karılarınızın anaları, gerdeğe girdiğiniz karılarınızdan
evlerinizde bulunan üvey kızlarınız, size haram kılındı. Eğer üvey kızlarınızın
anaları ile gerdeğe girmemişseniz, onlarla evlenmenizde bir vebal yoktur. Öz
oğullarınızın karıları ile evlenmeniz ve iki kız kardeşi birlikte nikâhlamanız
da haramdır. Geçmişte olanlar artık geçmiştir. Şüphesiz ki Allah, Ğafur'dur,
Rahim'dir.”[9]
İslâm’ın bütün bu
düzenlemeleri, Batı toplumlarında gittikçe yayılan ve İslâm beldelerine de
sıçrayan feminist hareketlerden tutun da eşcinsel evliliklere kadar insan
tabiatına aykırı bütün şer fiillerini toplumda yok etmeye yönelik
düzenlemelerdir. Zira bugün istatistikî birçok veri, feminist hareketlerden
zinaya, eşcinsel evliliklerden çocuk istismarına kadar fıtrata aykırı birçok
hususun Batı toplumunu getirdiği noktayı gözler önüne sermektedir. Şeytanî istek
ve arzularını ilah edinmiş Batılı sömürgeci kâfirler hem kendi toplumlarını hem
de yeryüzündeki sair toplumları, en çok da İslâm ümmetini, pazarladıkları,
dayattıkları fasit ideolojileri ile bozmayı başarmışlardır.
Ancak İslâm’da aile bağlarının sağlam bir zemin üzerine kurulmuş olması, İblis’in ve
avenelerinin yeryüzünde yapmak
istediklerinin önündeki en büyük engeldir. Bu nedenle Cenab-ı Hak erkekle
karısı arasındaki ilişkileri çok ayrıntılı olarak hükümlere bağlamıştır. Küçük
büyük demeden hemen hepsinin hükümlerinin kıyamet gününe dek neler olduğunu
bütün detayları ile açıklamıştır.
Buluğ çağına giren çocukların evlendirilmesi noktasında gelen naslar,
ailenin teşkil edilmesine verilen önemi işaret ederken; eşler arasında sevgi,
muhabbet ve bağlılığa dair gelen naslarda ifade edilen sevap ve Allah’ın rızası
da şer’i esaslara dayalı bir yuva kurmanın teşvik edici önemli unsurlarındandır.
وَمِنْ
آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِّتَسْكُنُوا إِلَيْهَا
وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً
“O’nun ayetlerinden
birisi de size nefislerinizden sükûn bulacağınız eşler yaratması ve aranıza
dostluk ve muhabbet koymasıdır...”[10]
İslâm, evliliğe teşvik etmiş ve onu emretmiştir. Zira İbnu Mesud RadiyAllahu Anh’dan, Rasulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den şöyle dediği rivayet edilmiştir:
يَا
مَعْشَرَ الشَّبَابِ مَنِ اسْتَطَاعَ مِنْكُمُ الْبَاءَةَ فَلْيَتَزَوَّجْ
فَإِنَّهُ أَغَضُّ لِلْبَصَرِ وَأَحْصَنُ لِلْفَرْجِ وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ
فَعَلَيْهِ بِالصَّوْمِ فَإِنَّهُ لَهُ وِجَاءٌ
“Ey gençler topluluğu! Sizden kim evlenmeye güç
yetirirse evlensin. Zira o, gözü en iyi sakındırandır ve mahrem yeri en iyi
koruyandır. Kim de güç yetiremezse oruç tutsun. Zira o, onun için (şehvet) kırandır.”[11] Kutâde’den, o da Hasan’dan, o da Samure’den
şöyle dediği rivayet edilmiştir:
ثَلَاثَةٌ حُقَّ عَلَى اللَّهِ
إعَانَتُهُمْ الْمُجَاهِدُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالنَّاكِحُ يُرِيدُ أَنْ
يَسْتَعِفَّ وَالْمُكَاتَبُ يُرِيدُ الْأَدَاءَ
“Üç kişiye yardım etmek
Allah üzerinde bir haktır: Allah yolunda cihad eden kimse, iffetli kalmak için
nikâh isteyen kimse ve eda etmek isteyen mükateb (yazışmalı köle).”[12]
أَنَّ نَبِيَّ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ
عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَهَى عَنِ التَّبَتُّلِ
“Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem, tebettülden
nehyetti.”[13] Buradaki [التَّبَتُّلِ] kelimesi,
nikâhtan ve onu takip eden şeylerden kesilerek ibadete sığınmaktır.
“Karı koca birbirine sevgi ile bakınca
Allahu Teâlâ da onlara rahmet nazarı ile bakar ve ellerini ellerine aldıklarında,
günahları parmakları arasından dökülür.”[14]
Yine bir yuvanın dağılması, boşanma hadisesi hoş karşılanmamış fakat o
yuva karı-kocaya bir zulüm yuvası hâline gelmişse son çare olarak helal
kılınmıştır.
أَبْغَضُ
الْحَلالِ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى الطَّلاقُ
“Allah’ın helal
kıldıkları arasında en sevmediği şey boşanmadır.”[15]
“Kendisinden sorunların doğduğu içtimayı -ki o, erkek ve kadının
birlikteliğidir- İslâm’ın kendisiyle tedavi ettiği nizamın hülasası işte budur.
Bu nizamdan ortaya çıkar ki onun getirdiği şer’î hükümler, bu birliktelikten
doğabilecek fesadı engellemenin, iffetin, takvanın, ciddiyetin ve amelin
bulunduğu ıslahın celbedilmesinin garantörüdür. Bu nizam, hem insanın
kendisiyle sükûnet bulacağı, nefsini teskin edeceği ve sıkıntıdan kurtulacağı özel
bir hayat, hem de cemaatin hayatta ihtiyaç duyduğu saadet ile refahı temin
edecek, üretken bir ciddiyetin olduğu genel hayatı garanti eder. İşte bu
hükümler, içtimai nizamın bir parçasıdır. Çünkü bunlar, erkek ile kadın
arasındaki birlikteliği tanzim eder.”[16]
Hadis ve ayetlerle tertip edilen tüm bu düzenlemeler, Allah’ın, aile
kurumu ve onunla ilgili bütün işlerin düzenlenmesi hususunda belirlediği
kapsamlı ve yetkin hükümlerdir. Bunlara tam olarak teslim olunup
bağlanıldığında aile kurumunun zora düşmesi mümkün değildir. Bu düzenleme aynı
zamanda, her nerede ve hangi yöntemle olursa olsun şeytanın ve avenelerinin aile
kurumuna ve bireye yönelttiği tehdit ve saldırılardan aileyi ve bireyi
korumaktır. Çünkü aile hayatının şer’î ölçülere göre düzenlenmesi bir korunma
biçimidir; kadının şeytanın isteklerine boyun eğmekten sakındırılması bir
korunma biçimidir; kocanın eşinin eksikliklerine, zayıflık ve eksikliklerine
sabretmesi bir korunma biçimidir. Zira Batı dünyası ve şeytanın aveneleri ancak
İslâmi esaslara göre düzenlenerek koruma altına alınmayan aile kurumlarına
darbe indirmede başarılı olabilir.
[1] Bakara: 228
[2] Bakara: 228
[3] Rum: 21
[4] Mü’min: 8
[5] Mü’min: 40
[6] İsrâ: 32
[7] Nûr: 2
[8] Nûr: 4
[9] Nisa: 23
[10] Rum: 21
[11]
Muttefik-un
Aleyh
[12]
el-Hâkim ve
İbn-u Hıbbân, tahriç etti
[13]
Ahmed, tahriç
etti
[14] Râfi’î
[15] Ebu Davud
[16] İslâm’ın
İçtimai Nizamı, Takiyyuddîn En-Nebhânî, Köklü Değişim Yayınları


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış