“Dinî ve millî inançların bağdaşmasından, İsveçli hukuk profesörü Gaston
Jezz'in dediği gibi: Dünyanın en sağlam aile ocağı doğdu ve bu varlık hiçbir
milletin tarihinde görülmemiş şekilde umumi hayatı inşa etti. Ben, Garplı bir
aile hukuku profesörü olarak diyeceğim ki, Türk milletinin aile nizamını
elinden alınız, geride çok bir şeyler kalmaz.”[1]
İçinde bulunduğumuz son yüz yıl İslâm ümmeti için sadece
savaşların, işgallerin, parçalanmanın ve siyasi istikrarsızlığın yüzyılı
olmakla kalmadı, daha ziyade İslâm ümmeti sahip olduğu tüm İslâmi değerlerinin
ve yaşam tarzlarının da muntazaman ve amansız bir şekilde ifsat edilmesine
tanık oldu/oluyor. Beldelerimizde liberal, laik, demokratik, kapitalist
kanunlar ve uluslararası anlaşmalara dayalı olarak laik kadın kuruluşları ve
STK’lar oluşturulmuş, bunların sesleri duyurulmuştur. İfsat edici gayri İslâmi
fikirler, değerler ve yaşam tarzları laik eğitim, medya ve başka kültürlendirme
araçlarıyla yayılmış ve yayılması teminat altına alınmış, aynı zamanda İslâmi
değerler küçümsenmiş, ayıplanmış ve gerici ilan edilmiştir. Değerlerin
bozulması sadece birkaç ferdin yozlaşmasına yol açmakla kalmayıp aksine gelecek
nesilleri muhtaç oldukları sosyal yapılardan ve özelde sağlıklı aile yapısından
mahrum etmiştir. Bütün çalışmalarda öncelikli olarak toplumun temel taşı anne
ve eğitimci olan kadın hedef alınmıştır. Zira kadının değişmesi; ailenin ve
dolayısıyla tüm toplumun değişmesi anlamına gelmektedir.
Mustafa Kemal’in “En
büyük başarım!” dediği yeni cumhuriyetin bekası için “din ve vicdan özgürlüğüne sahip” modern bireylerden oluşan bir toplumu oluşturmak hayati öneme
sahipti. 1923 yılında Bursa'da halka yaptığı bir
konuşmada şöyle diyordu: "Yeni Türkiye
ne zamana ne de ihtiyaca uymayan mecellenin hükümlerine bağlı kalamaz. En uygar
uluslar derecesinde hukuk kurallarımızı da iyileştireceğiz. Yüz sene, beş yüz
sene, bin sene evvel yaşayan bir toplum için yapılan yasalarla bugünkü toplumu
yönetmeye kalkışmak gaflettir, cehalettir."
Ancak Hilâfet ve şer’î mahkemeler yerinde durdukça dinî
hukuktan laik hukuka geçmenin imkânsız olduğu aşikârdı. Nihayet 3 Mart 1924’te
Hilâfet, ardından 8 Nisan 1924’te de şer’îi mahkemeler kaldırılınca, modern
çağdaş bir medeni kanun oluşturmak için çalışmalar yeniden başlatıldı. Türk medeni
kanunu tasarısının hazırlanması için hukukçu milletvekillerinden, öğretim
üyeleri, yargıç ve avukatlardan oluşan 26 kişilik bir komisyon kuruldu. Bu
komisyon, İsviçre Medeni Kanunu'nu Türkçeye çevirdi ve yeni bir metin
oluşturdu. Tasarı, Meclis Adalet Komisyonu'nda hiçbir değişikliğe uğramadan
kabul edildi. Komisyon raporunda, İsviçre Medeni Yasası'nın uygar ülkelerin en
başarılı yasalarından biri olduğu, içerdiği hükümlerin toplumsal ve ekonomik
yaşam bakımından çağın gereksinimlerini karşılayacak nitelikte olduğu
belirtildi ve 17 Şubat 1926'da kabul edildi. 4 Nisan 1926 tarihli Resmî
Gazete'de yayımlanan yasa, 6 ay sonra 4 Ekim 1926’da yürürlüğe girdi. Bu yasayı
devamı niteliğinde görülen borçlar yasası izledi. Aynı komisyon İsviçre Borçlar
Yasası'nı da Türkçeye çevirdi ve tasarı hâline getirdi. 22 Nisan 1926'da kabul
edilerek 8 Mayıs 1926 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan yasa, medeni kanun ile
aynı tarihte yürürlüğe girdi.
"Medeni" ve "borçlar" yasalarının
yürürlüğe konulması Avrupa'da büyük yankı uyandırdı. Cumhuriyetin ilk
yıllarında, Lozan Antlaşması çerçevesinde İstanbul’da danışman olarak bulunan
hukukçu Prof. Georges Sauser Hall "Türkiye'de
Avrupa Hukukunun Benimsenmesi" adlı kitabında, "İslâm devletlerinin en
güçlüsü, bin yıllık geçmişe varan töreleri, altı aylık bir sürede yürürlükten
kaldırıyor. Tarih, hiçbir ülkede bu kadar köklü ve ani değişikliği örnek
gösteremez. Bir ülkede ve bir toplum üzerinde yapılmış bundan daha cesur bir
deneyim yoktur." değerlendirmesinde bulunmuştu.[2]
Gerçekten de laik ve demokratik esaslara dayalı yeni Türk
Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle artık İslâm hukuku tamamıyla terkedilmiş
ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin diğer Batılı devletlerden bir farkı kalmamıştır.
Ayrıca laik hukuk anlayışı toplumun her kesiminde, toplumsal hayatın her
alanında uygulanır hâle getirilmiştir. Medeni kanunun aileyi tanzim tarzı ile İslâm
hukukunun tanzim tarzı arasında çok büyük farklar ve hatta tam bir zıtlık
olduğu laiklerce de Müslümanlarca da tartışmasız kabul edilmektedir. İslâm dışı
laik ve demokratik esaslar üzerine şekillendirilmiş aile hukuku kapsamındaki
nişanlanma, evlenmenin koşulları ve hükümleri, boşanmanın koşulları ve
sonuçları, mal rejimleri, aile konutu, soy bağı, evlat edinme, velayet, nafaka
hakkı, vesayet, kayyımlık gibi her türlü konu İslâm’ın öngördüğü hükümlerden
farklılık arz etmektedir. Örneğin medeni kanunun kabulü sonrasında artık
Türkiye’de Resmî nikâh zorunlu hâle getirilmiştir. Sadece dinî nikâhla yapılan
evlilikler hükümsüz sayılmıştır. Sonucunda İslâm’a göre boşanma, nafaka, miras
ve soy bağı gibi evliliğe bağlı hükümler tatbik edilemez olmuştur. Yine tek
eşle evlilik zorunluluğu getirilerek, İslâm’ın helal kıldığı çok eşlilik suç
sayılmıştır, zina kapsamında cezalandırılmıştır. On yıllarca resmî nikâhsız
anneden doğan çocuklar nüfus cüzdanı dahi alamamıştır. Boşanma hakkı düzenlenmiş ve kadınların laik
anlayışa göre boşanabilmeleri hak sayılmıştır. Kadınlara, kocalarının izni
olmadan, istedikleri işte çalışabilme hakkı tanınmıştır. Böylece kadın ve
erkekler arasında ekonomik ve sosyal alanlarda eşitlik sağlama iddiası ile
boşanmaların başlıca nedenlerinden birisine kapı açılmıştır. Evlenme yaşına alt
sınır getirilmiştir, böylece kendi iradesiyle de olsa, 17 yaştan küçüklerin
evlenmesi suç sayılıp kocaya 8 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası verilmektedir.
Cumhuriyetin ilerleyen yıllarında kapitalist güçlerin
icat ettiği her türlü uluslararası anlaşma ve karara imza atan ülkeler arasında
Türkiye ilk sıralarda yer almıştır. Bunlardan birisi de Birleşmiş Milletler’in
1981 yılında kararlaştırdığı “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın
Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW)”dir.
Türkiye bu sözleşmeyi 1985 yılında imzalayıp onayladı. CEDAW’dan ziyade Avrupa
Sosyal Şartı, Çocuk Hakları Sözleşmesi, ILO, OECD, AGİK gibi kuruluşların
sözleşme, karar ve tavsiyelerinin Kahire Dünya Nüfus ve Kalkınma Konferansı
Eylem Planı’nın, 4. Dünya Kadın Konferansı Eylem Planı ve Pekin Deklarasyonu’nun
iç hukukta uygulanması yönünde çalışmalar sürdürülmektedir. Sözde kadınların
evlilik, boşanma, kamu yaşamı ve bedenleriyle ilgili pek çok hakkını koruma
altına almayı amaçlayan bu sözleşmeler, kadınları erkeklerle eşit sayarak aile
içinde ve toplumda aşılması güç sorunlara yol açmıştır. Kadına Karşı Her Türlü
Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ni onaylayan Türkiye’de, kadın politikaları
geliştirmek amacıyla ulusal mekanizma olarak 1990 yılında kurulan Kadının
Statüsü Genel Müdürlüğü (KSGM), sorunların parlamentoya taşınmasında ve
kadınlar lehine kararlar alınmasında etkili çalışmalar yürütmektedir. O
zamandan beri sayısız anayasal ve kanuni değişiklikler yapıldı. Özellikle
1980’li yıllarda ivme kazanan kadın hareketleri, kadınlar ile ilgili her soruna
“kadın bakış açısıyla yaklaşma ilkesi”ni
yerleştirme çabasını sürdürmektedir.
Tarihi sıralamayla Türkiye’de aile hukukunun
laikleştirilmesine birkaç örnek vermek gerekirse şunları sayabiliriz:
·1990 - Kadının çalışmasını, kocanın iznine bağlayan
Medeni Kanun'un 159. maddesi iptal edildi.
·1996 - Türk Ceza Kanunu'nun erkeğin zinasını suç olarak
düzenleyen 441. maddesi iptal edildi.
·1998 - Kadının zinasını suç olarak düzenleyen Türk Ceza
Kanunu'nun 440. maddesi iptal edildi.
·2001 - Anayasa'nın 41. maddesine; “Aile Türk toplumunun
temelidir” ifadesinden sonra gelmek üzere “ve eşler arasında eşitliğe dayanır”
hükmü eklendi.
·2002 - CEDAW Ek İhtiyari Protokolü onaylandı. Yeni Türk
Medeni Kanunu yürürlüğe girdi. Kanun ile getirilen düzenlemeyle “Aile reisi
kocadır" hükmü değiştirilerek “evlilik birliğini eşler beraber yönetirler”
hükmü getirilmiştir.
·Eski Medeni Kanuna göre evin ve çocukların geçimi kocaya
ait iken yeni medeni kanunda, “Eşler, birliğin giderlerine güçleri oranında
emek ve malvarlıklarıyla birlikte katılırlar" şeklinde düzenleme
yapılmıştır.
·Yeni kanun ile evlenme yaşı kadın ve erkek için
eşitlenerek yükseltilmiş ve 17 yaşını doldurma şartı getirilmiştir. Ancak hâkim
olağanüstü durumlarda ve pek önemli bir sebeple (hamilelik gibi) 16 yaşını
doldurmuş olan erkek veya kadının evlenmesine izin verebilir.
·2004 - Anayasanın 10. ve 90. maddeleri değiştirilerek
yürürlüğe girdi ve milletlerarası anlaşmalarla ulusal kanunların aynı konuda
farklı hükümler içermesi durumunda “çıkabilecek ihtilaflarda milletlerarası
anlaşma hükümleri esas alınır” hükmü eklendi. Bu çerçevede CEDAW Sözleşmesi de
ulusal düzenlemeler karşısında üstün konuma getirildi.
·2006'da Başbakanlığa bağlı Kadının Statüsü Genel
Müdürlüğü "Aile İçi Şiddetle Mücadele El Kitabı"nı yayınladı. Bu
kitabın içerikleri İslâmi içtimai nizamla birebir çelişen yaklaşımlar
içermektedir.
·2012'de "6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına
Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun" yürürlüğe girdi.
·Başbakanlık 2007-2010, 2012-2015 ve 2016-2020 dönemleri
için "Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı" yayınladı.
Bu eylem planları öncelikle İstanbul Sözleşmesi’ni ve tüm uluslararası
sözleşmeleri yerine getirmek üzere hazırlandı.
Özellikle 2012’de yürürlüğe giren 6284 sayılı kanunda
yapılmış olan şiddet tanımı ve kanunun uygulama şekli yürürlüğe girdiği günden
beri kadına karşı şiddeti önlemek yerine daha hazin vakıaların meydana
gelmesine, Türkiye’de binlerce aile faciası yaşanmasına yol açmıştır.
Bütün bu laik, demokratik, liberal ve modern prensipler
üzerine kurulu kanunların Türkiye’de aile hayatı üzerindeki etkileri bilimsel
olarak da ortaya koyulmuştur:
Mesela kadın istihdamının kocadan bağımsız bir hak olarak
teşvik edilmesinin boşanmaların artmasına ve doğurganlığın azalmasına yol
açtığı tespit edilmiştir. Çalışan kadınların evliliğini devam ettirmekle
kariyer arasında seçim yapmak zorunda olduğu ortaya çıkmıştır. Kadınların
çalışma hayatına atılması ailede çocuk, yaşlı ve hasta bakım hizmetleri başka
kişi ve kurumlara devredilmek zorunda kalıyor, bu da aile için ek maliyetlere
ve huzursuzluğa yol açabiliyor.
Bununla birlikte Türk Medeni Kanunu’nu yani genelde aile
hukuku, özelde evlenmeyle ilgili kanun ve düzenlemeler şeklinde uygulamak
kesinlikle Allah’ın hükmünü tatbik etmek değildir. Zira Müslümanlar amellerinde
şer'î hükümlerle hükmetmekle ve ona göre hareket etmekle mükelleftirler.
Herhangi bir amelde “şer’î hükme muhalif olmayan bir şeyi kabul etmek” şer’î
hükmün kendisini almak değildir. Aksine sadece şer’î hükme “muhalif” olmayan
fakat şer’î hükümden başka bir şeyi almaktır. Kısacası bu şer’î hükmü kabul
etmek değildir!
Nitekim Türk Anayasası’nın ve Medeni Kanunu’nun ve bunlar
üzerine kurulu diğer tüm kanunların Batı’dan alınmış olması, bunların anayasanın
90. maddesiyle her türlü düzenlenmesinin de uluslararası kanun ve anlaşmalara
uydurulması zorunluğu da, laik, liberal, demokratik sistemde en üstün kanun
koyucunun kim olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Lakin bizler Müslümanlar olarak iman ettiğimizi ikrar
ettiğimiz andan itibaren sadece ve sadece Allah Subhanehû ve Teâlâ’ya ve nizamlarına teslim olacağımıza yemin ettik.
Allah Subhanehû ve Teâlâ’dan
başkasının koyduğu hükümler, bizleri dünya hayatında ancak felaket ve çöküntüye
itmiştir, ahiret hayatımızı da tehlikeye atmaya devam etmektedir…
[1] Cemal Kutay, Pembe Mendil
[2] Sauser-Hall, Georges: La réception des droits européens en Turquie


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış