ÜÇ “K” YA GÜVEN OLMAZSA DAVETÇİ OLUNMAZ! -3-

Hakan Bolat

İslâm dini, kuru bir çamurdan yaratılan insanoğlunu; insan, hayat ve kâinatı ilgilendiren yüksek fikirler ile muhatap kıldı. Onun âdeta ayaklarını yerden keserek yükseklerin yükseğini elde etmesini sağladı. Onun izzet ve şerefi elde etmesi için izzet ve şerefe nasıl ulaşacaklarını ve nasıl korumaları gerektiği düsturunu öğretti.

“Kim izzet ve şeref istiyor idiyse, bilsin ki, izzet ve şerefin hepsi Allah'ındır. O'na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah'a amel-i salih ulaştırır.”

Davetçi, müminleri bırakıp sömürgeci kâfirlerin sözleri ve davranış ölçüleri ile hareket ettiği takdirde yaratıcısının nimetlerine karşı nankörlük ve neticesinde oluşacak ümitsizlik olgusu ile karşılaşacaktır. Bunun tezahürü ise insanları ufak, kendini dev gibi görmeye başlamasıdır. Kendi düşüncelerini üstün, kendi hedeflerini en önemli, kendi ihtiyaçları en öncelikli, sadece kendi korkularını önemseyen ve kendi konumunu tehdit edecek her saldırıdan korunmak isteyen bir hale gelir.

Böylece toplumsal hayatın doğal ilişkilerine nankörlük eder. Ümitsizlik olgusu ile toplumsal hayatın dışında seyretmeye başlar. Zihniyetini mutlaklaştırıp sadece kendi varlığını korumayı amaçlar.  Ya da nefsiyetini mutlaklaştırıp kendi varlığını arındırır-kutsallaştırır. Kavmine olan güvenini yitirir. Ona sunulan nimete yüz çevirip nankör kimseler haline dönüşür.

İşte o zaman kişi kendinde bulunan yüksek fikirler ile beraber kavmine (toplumuna) tepeden bakmaya başlar. Sahip olduğu fikri seviyeye kavminin ulaşamayacağını düşünür. Sahip olduğu fikirler ile topluma inmekten imtina eder. Ya da inmeyi dener mutlaklaştırdığı zihniyetinin ve nefsiyetinin zarar gördüğünü görür görmez kabuğuna çekilir. Toplumun davranışları ona iğreti gelmeye başlar.  Toplumla fikirleri arasına sofistike bir anlayış oluşmaya başlar. Ayrıca kavminin içerisinde edinmiş olduğu fikri yükselişini yanlış yorumlaması kişiyi tabii güç yerine suni güçlere yönelip varlığını sünnetullahın dışındaki güçlerde aramaya iter. Topluma yüksek fikirler ile bakmanın konforuna aldanıp davranışlarının kasıtlarındaki kıymet dengesini kaybedip nankörlük boşluğunda sallanır. Toplumsal maslahatlardan ziyade kişisel maslahatlar önceliği olur.                                                                                                                                                               وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ      

“Onun hayır (fayda) sevgisi de pek şiddetlidir.”(Adiyat Suresi 8)  

Bu anlayış kişide kavmine olan güven duygusunu zedelemeye sürekler. Bir davetçi için en korkutucu olan da kişinin kavmine olan güvenini yitirmesidir. Bir kişinin kavmine olan güveni kalmadıysa allame-i cihan da olsa o kimse ümitsizlikten başka bir netice ile karşılaşamaz.

Bu sebeple davetçinin kendine, kitlesine ve kavmine güven husussunda en kritik, dikkat etmesi gerektiği ve kişinin kendisini sürekli muhasebe etmesi gereken güven konusu kavmine olan güvendir. Eğer kişi kavmine güveni yitirmiş ise onlar için mücadele etmez. Kavmini hayra davet etmek için meşakkatlere katlanmaz. Kavmine merhamet nazarıyla bakamaz. Kavmini kalkındırmak için fedakârlıkta bulunmaz. Kısacası bu hususta kavmine güvenemeyen bir davetçi kavminin hizmetçisi olma ölçüsünün ne demek olduğunu anlayamaz.

Konuyu izah etmeye başlamadan önce yanlış anlaşılmalara mahal vermemek için konunun kastını tekrar belirtmek isterim. İzah etmekte gayret ettiğim mesele toplumsal güvenin nasıl tesis edileceği değildir. Ya da toplumun davetçiye güven duyması hususu da değildir. Elbette ki bu hususlar da önemlidir. Detaylandırmak istediğimiz mevzu davetçinin kavmine olan güven olgusunun onun için olmazsa olmazı olduğudur. Kavmine güven şuurunu dinamik tutmalı ve akidesine sabitlemelidir. Kavminin davetçiye yapmış olduklarından etkilenerek ya da şeytan ve avenelerinin vesveselerine kanarak kavmine daveti taşımaktan bir an bile vazgeçmemesi gerektiği hakikatinin izahını yapmaya çalışacağım.

Kişinin Kavmine (toplumuna) Olan Güveni

Davetçinin kavmine güvenini yitirmesi, sömürgeci kâfirlerin Müslümanlara bakışındaki anlayışları ile birbirine benzer. Sömürgeci kâfirler de bu ümmetin İslâm ile bir araya gelip kalkınamayacaklarını, fikri ve cemai birçok hareket varken tekrar tek bir siyasi varlık kurmalarının imkânsız olduğunu, Müslümanların kendi kendilerini yönetecek kabiliyetlerinin olmadığını, geri kalmış, düşünme özelliklerini yitirmiş cahil insanlar olduğunu söylerler. Müslümanları maddi unsurları öne sürerek eziklik psikolojisine girmeye iterler. Kavmine güveni yitiren kişi de aynı şekilde kavminin kalkınma yolunda yürümeye layık olmayacağını düşünür. Müslümanların İslâm’a hazır olmadıklarını eğer İslâm’ı anladıkları şekilde tatbik edecekler ise demokratik bir yönetimin daha sağlıklı olduğunu. Müslümanların kalkınmasının bilim ve teknolojiye yönelmeleri ile olacağını düşünürler. Bir kesim de Müslümanların amellerindeki davranış bozukluklarından yola çıkarak küfür ile itham ederek Müslümanları tekfir ederler.

Evet, bu şekilde düşünen kimseler kavmine güvenlerini yitirmiş kimselerdir. Onların anlayışları birbirlerine ne kadar da çok benziyor değil mi? Eğer davetçi kavmine güvenmiyorsa taşıdığı davetin cinsinden bir kalkınmanın kavmi için mümkün olmadığı kanaatini taşır Allah muhafaza. Ezcümle davetçinin kavmini kalkındırma yolunda başarılı olmasını sağlayacak ilk öncelik kavmine sonsuz güven hususudur.

Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Taif ve Devs kavimlerine yaptığı davet çalışması iyice zorlaşınca, Sahabeler bu kavimlere güvenlerini yitirerek, kavimlerin helak olmaları gerektiğini, yapabilecekleri bir şeyin kalmadığını düşünerek SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den beddua etmesi talebinde bulundular. Sahabelerinin bu taleplerini âdeta O’nu görmedikleri halde O’na inananlara bir haber gönderme edasında, davetin taşınmasında en önemli unsurun kastını kulaklarımıza fısıldar gibi Sahabesine şöyle dediği rivayet edilir:  

"Allah’ım, Sakif'e (Taif halkına) hidayet eyle ve onları mü'minlerin arasına kat! Allah’ım, Devs'e hidayet eyle, onları inananlar arasına kat." (Buhari, Müslim)

Davetçi toplumu okuma hususunda İslâm akidesini gerektiği şekilde kullanamadığı takdirde Sömürgeci kâfirler ile birbirine benzer anlayış şekillerinin tezahür ettiği üç husus ile karşılaşılır. Davetçi bu üç hususun kendisine bulaşmamasına çok dikkat etmelidir. Aksi takdirde kavmine olan güven hususunda sorunlar yaşayacaktır. İster istemez kavmine daveti tebliğ etme hususunda zihninde girdaplar oluşacaktır.

a-Sahip Olduğu Yüksek Fikirlere Başkasını Layık Görmemek

Kavmine güven hususunda bu anlayış iki düşünce şeklinde şaşırtıcı benzerlikler göstermektedir. Tekfir düşüncesi ve uzlet düşünce şekillerinde kişiler kendilerinin taşıdığı fikirlere bir başkasının layık olmayacağını düşünerek kavmine hep üsten bakan bir anlayış geliştirirler.  Bu kimseler İslâm’ın onlara sunduğu yüksek fikirler sayesinde bir takım zihinsel ya da nefsiyet olarak kendilerini geliştirirler. Bu gelişme yükseldikçe kişiler kavimlerinin düşünme seviyelerinden daha yükseğe çıkarlar. Bu atmosfer kişiye kavmine kendini anlatamayacak bir hal içerisine ister istemez girmesini sağlar. Bu hal doğru bir idrak ile anlaşılmaz ise davetçi doğal bir şekilde kavmi ile fikri çatışma sonucu kavmine karşı güvensizlik labirentinde kaybolur.

Davetçinin annesi ve babası, kardeşleri, akraba çevresi, komşuları, arkadaş çevreleri ve birçok grup ile doğal çatışma ortamı sonucu kavmine karşı güvensizlik ortamları oluşacaktır. Bu fikirsel çatışmalarda eğer fikri seviyesine kavminin ulaşamayacağını, yüksek fikirler ile topluma inmekten imtina eder yüksek fikirler ile beraber kavmine(toplumuna) tepeden bakmaya başlar ve mutlaklaştırdığı zihniyetinin ve nefsiyetinin zarar gördüğünü görür görmez kabuğuna çekilir ise bu kabuğuna çekilme hali o davetçiyi ya kavmini tekfir etme hastalığına bulaşmasını sağlar ya da benzer bir anlayışla kavminin alakalarından, sorunlarından yüz çevirip uzlete çekilme hastalığına bulaşır. Böylece davetçi kavmine öncülük etme hayrından mahrum kalır.

Uzlet veya tekfir hastalığı kavmi içerisinde yaşarken kavminin dertleri ile dertlenmekten davetçiyi beri tutar. Kavminin işlerine önem vermez. Kendini bu cemai işlerden uzak tutar. Cami ruhunu kaybeder. Kavmi onun için sadece fikirleri ile dayak atıp bir köşeye attığı adam gibidir.

İnanıp da imanlarına herhangi bir şer bulaştırmayıp Müslüman kardeşini tahkir etmeyen kimse bu hastalıktan muhafaza olur. Kavminin sorunları ile dertlenmesi, sorunlarını çözme azmi gayretinde bulunması, ona liderlik yapabilecek kabiliyete ulaşabilmesi taşıdığı yüksek fikirlere kavminin de layık olduğunu idrak etmesi davetçinin kavmine olan güvenini artırmasını sağlar.

b-Kavminin Kalkınmasının Maddi Esaslar ile Olacağını Düşünmek

Kavmine güven konusunda bu madde fikirsel kaymadan ziyade ameli kayma ile dikkat çeker.  Söz konusu ameli kaymayı iki noktada izah edebilirim. Birincisi ekonomi ile insanların seçimlerini yönlendirilmesi.  İkincisi ise cebir ve şiddet ile insanların seçimlerine yön verilmesi. 

Davetçi taşıdığı yüksek fikirlerin cinsi ve metodu ile kavminin kalkınamayacağını düşünmeye başladığında ameli olarak kavmini maddi yöntemler kullanarak değiştirme yoluna gider.  Maddi servetler, bilimsel buluşlar, teknolojik yenilikler ve benzerlerinin kavmini kalkındıracak dinamikler olduğunu düşünür. Bu sebeple kavminin kötü halini iyi hale çevirecek unsurun önce fikri yükseliş sonra maddi yükseliş olacağını kabul etmez. Maddi varlığın her şey üzerine galip gelmesi onun kavmine güvenini yitirmesine sebep olur. Kavmine sırtını dayamaktansa maddi gücü elinde tutun suni güçlere yönelir. Gücü elde etmek için kavmine ve kavminin kıymetlerine nankörlük eder.

Kavmine güvenmeyerek sadece sahip olduğu akide ile kalkınamayacağını düşünerek izzet ve şerefi başka kimselerin yanında arar. Kavmine güvenmediği için kâmil bir fedakârlıkla kavmi için mücadele etmez. Menfaatlerini ve mevkiini daha hayırlı görür. Kavmine yabancılaşmaya, onları hakir görmeye, onlardan uzaklaşmaya ve onlara duyarsızlık ile mukabele etmeye başlar. Maddi gücü elinde bulunduran sömürgeci kâfir devletlere hayranlık duymaya, onlara saygı göstermeye, onlara yakınlaşmaya ve kavminin yerine sırtını dost olması yasaklanan kimselere yaslar. Rasulü’nün Kişiye şer olarak, Müslüman kardeşini tahkir etmesi yeter..." sözünü sadece maddi gelişim yapı malzemesi olarak anlar.

Yine sürekli maddi zorbalığa müracaat ederek kavminin yüksek fikirleri anlayamayacak seviyede olduğu zannına kapılır. Kavmini ikna edemeyeceğini düşünerek kavminin davranışlarını cebir ve şiddet yöntemini kullanarak değiştirmeyi esas alır. Kavmine güvenmeyip İslâm fikrini kavrayamayacağını düşünen ve kalkınmasının esasının fikri kalkınma ile olmayacağı zannına kapılan davetçi böylesi hayırlı bir davayı yok yere heba eder. Kavminin ihtiyaçlarına ve duygularına yabancılaşmaya başlar. Yaptığı cebir ve şiddet eylemleri ile kavmini böler. İnsanlar arasına nifak tohumları eker. Sömürgeci kâfir devletlerin kendi elleri ile yapamadığını o fazlasıyla kavmine yapar. Kavminin fikri bir çalışma ile değişimine güvenmemesi, hesabını veremeyeceği cürümleri işlemesine sebep olur.

الَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يَلْبِسُواْ إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ أُوْلَئِكَ لَهُمُ الأَمْنُ وَهُم مُّهْتَدُونَ

“İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar (var ya) işte korkudan emin olmak onların hakkıdır ve doğru yolu bulanlar da onlardır." (En'âm Suresi 82)

c-Kavminden Yüz Çevirme ve Lanet Etme

Bu kimseler kavimlerinin düzeleceğine asla inanmazlar. Bu sebeple kavimlerinin yaptıkları fillerden dolayı helak olmalarını talep ederler. Bu kimseler taşıdıkları yüksek fikirler ile kavimierine bakmaya dahi tenezzül etmezler.

Hadisi şerifler bu gerçeği bizlere hatırlatmaktadır:

"Rasulullah Aleyhissalâtu ve’s Selâm'a: Ey Allah'ın Resulü! Müşriklere beddua etsen, onları lânetlesen! denilmişti. Allah Rasulü şu cevabı verdi: Ben rahmet olarak gönderildim, lanetleyici olarak değil!" (Müslim)

"Birbirinize, Allah'ın laneti, Allah'ın gadabı ve Cehennem temennisiyle bedduada bulunmayın." (Ebu Dâvud, Tirmizî,)

"Mü'min ne ta'n edici, ne lanet edici, ne kaba ve çirkin sözlü, ne de hayâsızdır." (Tirmizî)

"Lâneti çok yapanlar Kıyamet Günü şefaatçi olamazlar, şehid de olamazlar." (Müslim, Ebu Dâvud)

Bu kimseler davetçi kisvesiyle dolaşanların en şerlileridir. Sahip oldukları yüksek fikirleri idrak edememenin sonucu toplumsal hayatın doğal ilişkilerine açıkça nankörlük ederler. Allah Celle Celâlehû da onları ümitsizlik zindanına hapsederek kavminin kalkınma sürecinden mahrum eder. Böylece onlar zihniyetini ve nefsiyetini mutlaklaştırıp sadece kendi varlığını korumayı amaç edinirler. Kavimlerine olan güvenini yitirir, ona sunulan nimete yüz çevirip nankör kimseler haline dönüşürler.

Daveti taşıyan mümin ve müminelerin kavimlerine olan güvenlerini hiçbir zaman yitirmemeleri gerekmektedir. İslâm’ın bu hususa aydınlık edecek sayısız bizlere ulaşan nakli delilleri varıdır. Batıl nizamların adamları ve şeytanın aveneleri kişinin kavmine karşı kötü şüpheler oluşturmak ister. Bahsetmiş olduğumuz hususlar ile saldırarak kişinin kavmine olan güveninin oluşmasına mani olmaya çalışır. Davet ameliyesinden kavmine olan güveni zedelemeye çalışır. Kavmini hedef alarak: “Bu toplum düzelmez!”, “Baksana şunların haline her türlü pislik var.”, ”Siz samimi Müslümansınız, fasit bir toplum için kendinize ve ailelerinize yazık etmeyin ”, “Şunların yaşayışlarına baksana toplumun çoğu kâfir olmuş” telkinleri ile davetçinin yaptığı amellerin boşa gitmekte olduğu şüphesini oluşturur.

Sonuç olarak kavmine güven şuuru davetçinin yüksek fikirlerini cemai ruh ile anlaması doğrultusunda bir neticeye varacaktır. Kavmine güvenmeyen davetçi kavmi ile iletişim kurmaz. Kavmi ile yakınlık sağlayamaz. Kavminin derdi ile dertlenemez. Kavminin korkularını güvene çeviremez. Kavmine yapılan saldırılara karşı göğsünü siper edemez.  Davetçinin kavminin kapısını çalması elzemdir. Kavminin kapısını açana kadar onun kapısının eşiğinde yatması davetçinin izzet ve onurunu artırır. Kavmi ile kaynaşması için kavmine güvenip insanların davetini bilmesi olmazsa olmazıdır. Unutmamalıdır ki kaynaşma merhalesinin en önemli noktalarından biri kavmine olan güveni hiçbir zaman yitirmemesidir.

Davetçinin, kendine, kitlesine ve kavmine güveni sarsılmış kimselere karşı çok dikkatli, çok ciddi ve çok şiddetli olması gerekir. Aksi takdirde davetin seyrinin kişilerin kendi elleri ile yaptıkları hatalara heba edilmesi kaçınılmazdır. 3 K’ya güven sağlandığı takdirde kişi kendine güven duyar. Kitlesine olan güveni artar. Kavmine güveni oluşturmasıyla kaynaşma işi daha da kolaylaşmış olur. Allah en iyisini bilir.

“İnsanlara karışıp da insanların eziyetlerine sabreden mü’min, insanlara karışmayıp da onların eziyetlerine sabretmeyen mü’minden daha hayırlıdır.” (Tırmizi)

إِنَّ الْإِنسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا

“Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır. Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder. Ona hayır(imkân) verildiğinde ise (o hayrı sadece kendisinde zanneder ) men eder.”  (Me’âric Suresi 19-21)


Yorumlar

  1. Adem Yaşar

    Hakan hocam allah sizden razı olsun Rabbim bu yazınınızdan anlamyı ve idrak etmeyi bizlere nasip etsin

  2. Mehmet Ali Eroglu

    Allah razı olsun kardeşim davetciye ışık tutacak bir yazı Rabbim ecrini artırsın inş

  3. Mehmet ENÜCÜK

    Allah razı olsun hakan hocam çok güzel bir yazı dizisi yazmışsınız Rabbim ecrinizi artırsın inşaAllah

  4. Bilal Aydoğan

    Gerçekten mükemmel bir yazı. Davetçilerin düştükleri bu yanlışları güzel bir üslupla anlatmış. Rabbim idrak edebilmeyi nasip etsin. Kavmimize olan güvenimizi kaybetmememiz için bizlere yardım eylesin. (AMİN)

  5. Esat Buz

    Allah razı olsun üstadım İzzeti batı mecrasında arayan liderlerin yönlendirmiş olduğu bir toplumun esas alması gereken ince noktaları belirtmişsiniz.

  6. Yakup Özdemir

    Çok ğüzel bir yazi dizisi rabbim bizlere okuyup anlamayi nasip etsin somurgeci kafirler ve ajani olan devletlerin tuzagina düşüp davadan ve davetten geri kalmamak icin olunup anlasilip amel edilmesi gereken konular

  7. Tuba SİVREN

    önemli bir yazı dizisi Allah razı olsun.

Yorum Yaz