İslâm dini, kuru bir
çamurdan yaratılan insanoğlunu; insan, hayat ve kâinatı ilgilendiren yüksek
fikirler ile muhatap kıldı. Onun âdeta ayaklarını yerden keserek yükseklerin
yükseğini elde etmesini sağladı. Onun izzet ve şerefi elde etmesi için izzet ve
şerefe nasıl ulaşacaklarını ve nasıl korumaları gerektiği düsturunu öğretti.
“Kim izzet ve şeref istiyor idiyse, bilsin ki, izzet ve
şerefin hepsi Allah'ındır. O'na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da
Allah'a amel-i salih ulaştırır.”
Davetçi, müminleri bırakıp
sömürgeci kâfirlerin sözleri ve davranış ölçüleri ile hareket ettiği takdirde yaratıcısının
nimetlerine karşı nankörlük ve neticesinde oluşacak ümitsizlik olgusu ile
karşılaşacaktır. Bunun tezahürü ise insanları ufak, kendini dev gibi görmeye
başlamasıdır. Kendi düşüncelerini üstün, kendi hedeflerini en önemli, kendi
ihtiyaçları en öncelikli, sadece kendi korkularını önemseyen ve kendi konumunu
tehdit edecek her saldırıdan korunmak isteyen bir hale gelir.
Böylece toplumsal hayatın
doğal ilişkilerine nankörlük eder. Ümitsizlik olgusu ile toplumsal hayatın
dışında seyretmeye başlar. Zihniyetini mutlaklaştırıp sadece kendi varlığını
korumayı amaçlar. Ya da nefsiyetini
mutlaklaştırıp kendi varlığını arındırır-kutsallaştırır. Kavmine olan güvenini
yitirir. Ona sunulan nimete yüz çevirip nankör kimseler haline dönüşür.
İşte o zaman kişi kendinde bulunan yüksek fikirler ile beraber kavmine (toplumuna) tepeden bakmaya başlar. Sahip olduğu fikri seviyeye kavminin ulaşamayacağını düşünür. Sahip olduğu fikirler ile topluma inmekten imtina eder. Ya da inmeyi dener mutlaklaştırdığı zihniyetinin ve nefsiyetinin zarar gördüğünü görür görmez kabuğuna çekilir. Toplumun davranışları ona iğreti gelmeye başlar. Toplumla fikirleri arasına sofistike bir anlayış oluşmaya başlar. Ayrıca kavminin içerisinde edinmiş olduğu fikri yükselişini yanlış yorumlaması kişiyi tabii güç yerine suni güçlere yönelip varlığını sünnetullahın dışındaki güçlerde aramaya iter. Topluma yüksek fikirler ile bakmanın konforuna aldanıp davranışlarının kasıtlarındaki kıymet dengesini kaybedip nankörlük boşluğunda sallanır. Toplumsal maslahatlardan ziyade kişisel maslahatlar önceliği olur. وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ
“Onun hayır (fayda) sevgisi de pek şiddetlidir.”(Adiyat
Suresi 8)
Bu anlayış kişide kavmine
olan güven duygusunu zedelemeye sürekler. Bir davetçi için en korkutucu olan da
kişinin kavmine olan güvenini yitirmesidir. Bir kişinin kavmine olan güveni
kalmadıysa allame-i cihan da olsa o kimse ümitsizlikten başka bir netice ile
karşılaşamaz.
Bu sebeple davetçinin kendine, kitlesine ve kavmine
güven husussunda en kritik, dikkat etmesi gerektiği ve kişinin kendisini
sürekli muhasebe etmesi gereken güven konusu kavmine olan güvendir. Eğer
kişi kavmine güveni yitirmiş ise onlar için mücadele etmez. Kavmini hayra davet
etmek için meşakkatlere katlanmaz. Kavmine merhamet nazarıyla bakamaz. Kavmini
kalkındırmak için fedakârlıkta bulunmaz. Kısacası bu hususta kavmine
güvenemeyen bir davetçi kavminin hizmetçisi olma ölçüsünün ne demek olduğunu
anlayamaz.
Konuyu izah etmeye
başlamadan önce yanlış anlaşılmalara mahal vermemek için konunun kastını tekrar
belirtmek isterim. İzah etmekte gayret ettiğim mesele toplumsal güvenin nasıl
tesis edileceği değildir. Ya da toplumun davetçiye güven duyması hususu da
değildir. Elbette ki bu hususlar da önemlidir. Detaylandırmak istediğimiz mevzu
davetçinin kavmine olan güven olgusunun onun için olmazsa olmazı olduğudur.
Kavmine güven şuurunu dinamik tutmalı ve akidesine sabitlemelidir. Kavminin
davetçiye yapmış olduklarından etkilenerek ya da şeytan ve avenelerinin
vesveselerine kanarak kavmine daveti taşımaktan bir an bile vazgeçmemesi
gerektiği hakikatinin izahını yapmaya çalışacağım.
Kişinin Kavmine (toplumuna) Olan Güveni
Davetçinin kavmine güvenini
yitirmesi, sömürgeci kâfirlerin Müslümanlara bakışındaki anlayışları ile
birbirine benzer. Sömürgeci kâfirler de bu ümmetin İslâm ile bir araya gelip
kalkınamayacaklarını, fikri ve cemai birçok hareket varken tekrar tek bir
siyasi varlık kurmalarının imkânsız olduğunu, Müslümanların kendi kendilerini
yönetecek kabiliyetlerinin olmadığını, geri kalmış, düşünme özelliklerini
yitirmiş cahil insanlar olduğunu söylerler. Müslümanları maddi unsurları öne
sürerek eziklik psikolojisine girmeye iterler. Kavmine güveni yitiren kişi de
aynı şekilde kavminin kalkınma yolunda yürümeye layık olmayacağını düşünür.
Müslümanların İslâm’a hazır olmadıklarını eğer İslâm’ı anladıkları şekilde
tatbik edecekler ise demokratik bir yönetimin daha sağlıklı olduğunu.
Müslümanların kalkınmasının bilim ve teknolojiye yönelmeleri ile olacağını
düşünürler. Bir kesim de Müslümanların amellerindeki davranış bozukluklarından
yola çıkarak küfür ile itham ederek Müslümanları tekfir ederler.
Evet, bu şekilde düşünen
kimseler kavmine güvenlerini yitirmiş kimselerdir. Onların anlayışları
birbirlerine ne kadar da çok benziyor değil mi? Eğer davetçi kavmine
güvenmiyorsa taşıdığı davetin cinsinden bir kalkınmanın kavmi için mümkün
olmadığı kanaatini taşır Allah muhafaza. Ezcümle davetçinin kavmini kalkındırma
yolunda başarılı olmasını sağlayacak ilk öncelik kavmine sonsuz güven
hususudur.
Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Taif ve
Devs kavimlerine yaptığı davet çalışması iyice zorlaşınca, Sahabeler bu
kavimlere güvenlerini yitirerek, kavimlerin helak olmaları gerektiğini,
yapabilecekleri bir şeyin kalmadığını düşünerek SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den
beddua etmesi talebinde bulundular. Sahabelerinin bu taleplerini âdeta O’nu
görmedikleri halde O’na inananlara bir haber gönderme edasında, davetin
taşınmasında en önemli unsurun kastını kulaklarımıza fısıldar gibi Sahabesine
şöyle dediği rivayet edilir:
"Allah’ım, Sakif'e (Taif halkına) hidayet
eyle ve onları mü'minlerin arasına kat! Allah’ım, Devs'e hidayet eyle, onları
inananlar arasına kat." (Buhari,
Müslim)
Davetçi toplumu okuma
hususunda İslâm akidesini gerektiği şekilde kullanamadığı takdirde Sömürgeci
kâfirler ile birbirine benzer anlayış şekillerinin tezahür ettiği üç husus ile
karşılaşılır. Davetçi bu üç hususun kendisine bulaşmamasına çok dikkat
etmelidir. Aksi takdirde kavmine olan güven hususunda sorunlar yaşayacaktır.
İster istemez kavmine daveti tebliğ etme hususunda zihninde girdaplar
oluşacaktır.
a-Sahip Olduğu Yüksek Fikirlere Başkasını Layık Görmemek
Kavmine güven hususunda bu
anlayış iki düşünce şeklinde şaşırtıcı benzerlikler göstermektedir. Tekfir
düşüncesi ve uzlet düşünce şekillerinde kişiler kendilerinin taşıdığı fikirlere
bir başkasının layık olmayacağını düşünerek kavmine hep üsten bakan bir anlayış
geliştirirler. Bu kimseler İslâm’ın
onlara sunduğu yüksek fikirler sayesinde bir takım zihinsel ya da nefsiyet
olarak kendilerini geliştirirler. Bu gelişme yükseldikçe kişiler kavimlerinin
düşünme seviyelerinden daha yükseğe çıkarlar. Bu atmosfer kişiye kavmine
kendini anlatamayacak bir hal içerisine ister istemez girmesini sağlar. Bu hal
doğru bir idrak ile anlaşılmaz ise davetçi doğal bir şekilde kavmi ile fikri
çatışma sonucu kavmine karşı güvensizlik labirentinde kaybolur.
Davetçinin annesi ve
babası, kardeşleri, akraba çevresi, komşuları, arkadaş çevreleri ve birçok grup
ile doğal çatışma ortamı sonucu kavmine karşı güvensizlik ortamları
oluşacaktır. Bu fikirsel çatışmalarda eğer fikri seviyesine kavminin
ulaşamayacağını, yüksek fikirler ile topluma inmekten imtina eder yüksek
fikirler ile beraber kavmine(toplumuna) tepeden bakmaya başlar ve mutlaklaştırdığı
zihniyetinin ve nefsiyetinin zarar gördüğünü görür görmez kabuğuna çekilir ise
bu kabuğuna çekilme hali o davetçiyi ya kavmini tekfir etme hastalığına
bulaşmasını sağlar ya da benzer bir anlayışla kavminin alakalarından,
sorunlarından yüz çevirip uzlete çekilme hastalığına bulaşır. Böylece davetçi
kavmine öncülük etme hayrından mahrum kalır.
Uzlet veya tekfir
hastalığı kavmi içerisinde yaşarken kavminin dertleri ile dertlenmekten
davetçiyi beri tutar. Kavminin işlerine önem vermez. Kendini bu cemai işlerden
uzak tutar. Cami ruhunu kaybeder. Kavmi onun için sadece fikirleri ile dayak
atıp bir köşeye attığı adam gibidir.
İnanıp da imanlarına
herhangi bir şer bulaştırmayıp Müslüman kardeşini tahkir etmeyen kimse bu
hastalıktan muhafaza olur. Kavminin sorunları ile dertlenmesi, sorunlarını
çözme azmi gayretinde bulunması, ona liderlik yapabilecek kabiliyete
ulaşabilmesi taşıdığı yüksek fikirlere kavminin de layık olduğunu idrak etmesi
davetçinin kavmine olan güvenini artırmasını sağlar.
b-Kavminin Kalkınmasının Maddi Esaslar ile Olacağını Düşünmek
Kavmine güven konusunda bu
madde fikirsel kaymadan ziyade ameli kayma ile dikkat çeker. Söz konusu ameli kaymayı iki noktada izah
edebilirim. Birincisi ekonomi ile insanların seçimlerini yönlendirilmesi. İkincisi ise cebir ve şiddet ile insanların
seçimlerine yön verilmesi.
Davetçi taşıdığı yüksek
fikirlerin cinsi ve metodu ile kavminin kalkınamayacağını düşünmeye
başladığında ameli olarak kavmini maddi yöntemler kullanarak değiştirme yoluna
gider. Maddi servetler, bilimsel
buluşlar, teknolojik yenilikler ve benzerlerinin kavmini kalkındıracak
dinamikler olduğunu düşünür. Bu sebeple kavminin kötü halini iyi hale çevirecek
unsurun önce fikri yükseliş sonra maddi yükseliş olacağını kabul etmez. Maddi
varlığın her şey üzerine galip gelmesi onun kavmine güvenini yitirmesine sebep
olur. Kavmine sırtını dayamaktansa maddi gücü elinde tutun suni güçlere
yönelir. Gücü elde etmek için kavmine ve kavminin kıymetlerine nankörlük eder.
Kavmine güvenmeyerek
sadece sahip olduğu akide ile kalkınamayacağını düşünerek izzet ve şerefi başka
kimselerin yanında arar. Kavmine güvenmediği için kâmil bir fedakârlıkla kavmi
için mücadele etmez. Menfaatlerini ve mevkiini daha hayırlı görür. Kavmine
yabancılaşmaya, onları hakir görmeye, onlardan uzaklaşmaya ve onlara
duyarsızlık ile mukabele etmeye başlar. Maddi gücü elinde bulunduran sömürgeci kâfir
devletlere hayranlık duymaya, onlara saygı göstermeye, onlara yakınlaşmaya ve
kavminin yerine sırtını dost olması yasaklanan kimselere yaslar. Rasulü’nün “Kişiye şer olarak, Müslüman kardeşini tahkir
etmesi yeter..." sözünü sadece maddi gelişim yapı malzemesi olarak
anlar.
Yine sürekli maddi
zorbalığa müracaat ederek kavminin yüksek fikirleri anlayamayacak seviyede
olduğu zannına kapılır. Kavmini ikna edemeyeceğini düşünerek kavminin
davranışlarını cebir ve şiddet yöntemini kullanarak değiştirmeyi esas alır.
Kavmine güvenmeyip İslâm fikrini kavrayamayacağını düşünen ve kalkınmasının
esasının fikri kalkınma ile olmayacağı zannına kapılan davetçi böylesi hayırlı
bir davayı yok yere heba eder. Kavminin ihtiyaçlarına ve duygularına
yabancılaşmaya başlar. Yaptığı cebir ve şiddet eylemleri ile kavmini böler.
İnsanlar arasına nifak tohumları eker. Sömürgeci kâfir devletlerin kendi elleri
ile yapamadığını o fazlasıyla kavmine yapar. Kavminin fikri bir çalışma ile
değişimine güvenmemesi, hesabını veremeyeceği cürümleri işlemesine sebep olur.
الَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يَلْبِسُواْ إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ أُوْلَئِكَ
لَهُمُ الأَمْنُ وَهُم مُّهْتَدُونَ
“İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar (var ya) işte
korkudan emin olmak onların hakkıdır ve doğru yolu bulanlar da onlardır." (En'âm
Suresi 82)
c-Kavminden Yüz Çevirme ve Lanet Etme
Bu kimseler kavimlerinin
düzeleceğine asla inanmazlar. Bu sebeple kavimlerinin yaptıkları fillerden
dolayı helak olmalarını talep ederler. Bu kimseler taşıdıkları yüksek fikirler
ile kavimierine bakmaya dahi tenezzül etmezler.
Hadisi şerifler bu gerçeği
bizlere hatırlatmaktadır:
"Rasulullah Aleyhissalâtu ve’s Selâm'a: Ey
Allah'ın Resulü! Müşriklere beddua etsen, onları lânetlesen! denilmişti. Allah
Rasulü şu cevabı verdi: Ben rahmet olarak gönderildim, lanetleyici olarak değil!" (Müslim)
"Birbirinize, Allah'ın laneti, Allah'ın
gadabı ve Cehennem temennisiyle bedduada bulunmayın." (Ebu Dâvud, Tirmizî,)
"Mü'min ne ta'n edici, ne lanet edici, ne
kaba ve çirkin sözlü, ne de hayâsızdır." (Tirmizî)
"Lâneti çok yapanlar Kıyamet Günü şefaatçi
olamazlar, şehid de olamazlar." (Müslim,
Ebu Dâvud)
Bu kimseler davetçi
kisvesiyle dolaşanların en şerlileridir. Sahip oldukları yüksek fikirleri idrak
edememenin sonucu toplumsal hayatın doğal ilişkilerine açıkça nankörlük
ederler. Allah Celle Celâlehû da onları
ümitsizlik zindanına hapsederek kavminin kalkınma sürecinden mahrum eder. Böylece
onlar zihniyetini ve nefsiyetini mutlaklaştırıp sadece kendi varlığını korumayı
amaç edinirler. Kavimlerine olan güvenini yitirir, ona sunulan nimete yüz
çevirip nankör kimseler haline dönüşürler.
Daveti taşıyan mümin ve
müminelerin kavimlerine olan güvenlerini hiçbir zaman yitirmemeleri
gerekmektedir. İslâm’ın bu hususa aydınlık edecek sayısız bizlere ulaşan nakli
delilleri varıdır. Batıl nizamların adamları ve şeytanın aveneleri kişinin
kavmine karşı kötü şüpheler oluşturmak ister. Bahsetmiş olduğumuz hususlar ile
saldırarak kişinin kavmine olan güveninin oluşmasına mani olmaya çalışır. Davet
ameliyesinden kavmine olan güveni zedelemeye çalışır. Kavmini hedef alarak: “Bu
toplum düzelmez!”, “Baksana şunların haline her türlü pislik var.”, ”Siz samimi
Müslümansınız, fasit bir toplum için kendinize ve ailelerinize yazık etmeyin ”,
“Şunların yaşayışlarına baksana toplumun çoğu kâfir olmuş” telkinleri ile
davetçinin yaptığı amellerin boşa gitmekte olduğu şüphesini oluşturur.
Sonuç olarak kavmine güven
şuuru davetçinin yüksek fikirlerini cemai ruh ile anlaması doğrultusunda bir
neticeye varacaktır. Kavmine güvenmeyen davetçi kavmi ile iletişim kurmaz.
Kavmi ile yakınlık sağlayamaz. Kavminin derdi ile dertlenemez. Kavminin
korkularını güvene çeviremez. Kavmine yapılan saldırılara karşı göğsünü siper
edemez. Davetçinin kavminin kapısını
çalması elzemdir. Kavminin kapısını açana kadar onun kapısının eşiğinde yatması
davetçinin izzet ve onurunu artırır. Kavmi ile kaynaşması için kavmine güvenip
insanların davetini bilmesi olmazsa olmazıdır. Unutmamalıdır ki kaynaşma
merhalesinin en önemli noktalarından biri kavmine olan güveni hiçbir zaman
yitirmemesidir.
Davetçinin, kendine,
kitlesine ve kavmine güveni sarsılmış kimselere karşı çok dikkatli, çok ciddi
ve çok şiddetli olması gerekir. Aksi takdirde davetin seyrinin kişilerin kendi
elleri ile yaptıkları hatalara heba edilmesi kaçınılmazdır. 3 K’ya güven
sağlandığı takdirde kişi kendine güven duyar. Kitlesine olan güveni artar.
Kavmine güveni oluşturmasıyla kaynaşma işi daha da kolaylaşmış olur. Allah en iyisini bilir.
“İnsanlara karışıp da insanların eziyetlerine
sabreden mü’min, insanlara karışmayıp da onların eziyetlerine sabretmeyen
mü’minden daha hayırlıdır.” (Tırmizi)
إِنَّ الْإِنسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا
“Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır. Kendisine
fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder. Ona hayır(imkân) verildiğinde ise
(o hayrı sadece kendisinde zanneder ) men eder.” (Me’âric Suresi 19-21)


Yorumlar