FEMİNİZM FİKRİ AİLE YAPISINI NASIL PARÇALADI

Hatice Yıldız

Kuzu Postuna Bürünmüş Kurt: Feminizm

Bundan yaklaşık olarak elli yıl önce “Modern Feminizm” fikrinin kurucusu olarak bilinen Amerikalı feminist Betty Friedan, yoğun talep gören “Kadınlığın Gizemi” isimli ünlü kitabında, ev hanımlarının kariyer yapma girişiminde bulunmaları hâlinde daha mutlu ve sağlıklı olabilecekleri, iyi bir evlilik hayatı yaşayacakları ve çocuklarının da iyi yetişeceği fikrini ileri sürdü. Yıllar içinde birçok feministin de seslerini duyurmaya başlamaları ile ev hanımlarının iş girişimine teşvik edilmeleri sağlandı. Geçen onlarca yıl içerisinde de feminizm mefhumu, aile hayatında ve sosyal hayatta, özellikle de annelik ve aile kavramı konusunda kadın ve erkeğin cinsiyet eşitliği adı altında belirli hakların, rollerin ve sorumlulukların eşitlenmesinde etkili ve de yıkıcı bir hâl almasına neden oldu.

Bu fikrin yayılmasının insanı yanıltan tarafı da kadınların devlet içinde yanlış olmakla birlikte, siyasi ekonomik eğitim ve tüzel hakları açısından yoksun olmaları idi. Sonuçta bu yeni tanımlamaya karşı çıkan herkes gerici, çağdışı, kadınların haksızlığa uğratılması ve baskı altında tutulması çağrısında bulunan tipler olarak lanse edildi. Cinsiyet eşitliği ve diğer “kadının güçlenmesi (kendi ayakları üzerinde durması)”, “kadın hakları”, “kadın erkek eşitliği” gibi feminist fikir ve terimler şeker tabağında sunularak cazip gösterildi. Böylelikle genel kamuoyu ve özellikle de kadın ikna edildi ve bu batıl fikirleri desteklemesi sağlandı. Ancak bu tamamıyla bir aldatmacaydı. Nitekim feminizm adına yapılan tüm icraatlar toplumdaki kadınlar, çocuklar ve genel olarak aile yapısı açısından felakete yol açan sonuçlar doğurdu. Çünkü sosyal korozif feminizm felsefesi burada kadının kendi kişisel arzularına göre yetki ve görevlerini bencilce tanımlamaya sevk ederek toplum adına kadın, erkek, çocuk açısından doğru bir çözüm getiremedi. Dar bir bakış açısına sahip olan kadın merkezli yaklaşım ister evlilik hayatının düzenlenmesinde ister sosyal hayattaki sorunların çözümünde isterse de ebeveynlik sorumluluklarında olsun pek çok konuda kafa karışıklığına sebep oldu. Ayrıca bu durum asli görevi olan ev hanımı ve annelik rolüne bürünen kadını güçsüz bir kadın hâline getirmiştir. Bu düşünce erkeğin ailesi üzerindeki sorumluluklarını yıpratırken doğal olarak bu sorumlulukları kadına yıkıp ona aşırı derecede stres yüklemiş oldu. Kadına yıkılan sorumluluklardan bir tanesi maddi kazanç konusudur.

 Betty Friedan gibi birçok feministin altın tepside sunduğu eşitlik vaatleri, kadını mutlu bir yaşamdan, iyi bir evlilikten ve kalkınmadan uzak, baskı altında hisseden biri hâline getirdi. ABD’li bir gazeteci ve öğretim görevlisi olan Dale O’Leary aynı zamanda da bir feminizm muhalifi olarak “Toplumsal Cinsiyet Gündemi: Eşitliği Yeniden Tanımlama” adlı kitabında şöyle yazdı: “Feministler kadınların ilerlemesini teşvik ettiklerini iddia ettiler. Fakat bana kadın olmanın ve ilerlemenin ne anlama geldiğine dair çok çarpık bir fikre sahip olduklarını gösterdiler.”

Feministlerden birçoğu anneyi ve geleneksel aile yapısını incelerken erkeği evin ekmeğini kazanan, kadını da ev işleri ve çocukların bakım görevini üstlenmiş biri olarak buldu ve görevler noktasında cinsiyet eşitliğini gerekli gördü. Bu geleneksel aile yapısını çocuk bakımı, ev işleri ve para kazanma konularında eşler arasında eşit olarak paylaşılması şeklinde değiştirmeye çalıştılar hatta bu durum bazı feministlerin tamamen cinsiyetsiz bir aileyi savunacak ölçüye kadar ulaşmasını sağladı. Örneğin 20. yüzyılın liberal feminist yazarı Susan Moller Okin “Gelecekte cinsiyetsizlik olabilir.” demektedir. Gerçekten de bugün bazı Batılı devletlerde aile hayatında erkeklerin ve kadınların geleneksel rollerini sunan fikirler veya imgeler reklamlarda veya eğitim materyallerinde yasaklanmıştır.

Aile hayatına ve toplumun sosyal yapısına zarar veren, hatalarla dolu feminist düşüncelerin zararı yalnızca Batı ülkelerinde yayılmamış, sömürgecilik siyaseti sonucunda İslâm toprakları da dahil olmak üzere bütün dünyayı etkilemiştir. Yine bu fikirler 1924’te Hilâfet’in yıkılmasından sonra İslâm beldelerini yöneten laik sistemler ve hükümetler tarafından yönetilen projelerden biri olmuştur. Laik sistem ve liderlikler, feminizm de dahil olmak üzere Batılı bakış açısını ve ideallerini yasalar, medya, eğitim sistemi aracılığıyla halklarımıza uygulayıp bunları teşvik ettiler. Ayrıca feminizm temelli kadın hareketlerinin toplumda özgürce faaliyet göstermelerine ve gelişmesine izin vererek, Müslüman aile yapısını bozmaya varıncaya dek, yozlaşmış fikirlerini İslâm ümmete yaydılar.

Bununla birlikte, bu seküler rejimler, toplumsal cinsiyet eşitliğini kuvvetli bir şekilde ulusların yasalarına ve politikalarına uygulayan uluslararası anlaşmaları ve konvansiyonları benimsediler. Örneğin cinsiyet eşitliği konusunda küresel bir taahhüdün etkili bir bildirgesinin parçası olan Pekin Eylem Platformu, İslâm dünyasındaki birçok hükümet tarafından 1995’teki BM’nin Kadınlarla İlgili Dünya Konferansı’nda kabul edildi. Hâlbuki kadın hakları ile ilgili birçok uluslararası sözleşmenin ve birçok ulusal eylemin temelini oluşturan bu platform, aile birliğinin yapısını cinsiyet eşitliği çizgileri doğrultusunda yeniden biçimlendirmenin açık bir hedefine sahipti.

Bütün bunların bir sonucu olarak, İslâm ümmeti içindeki birçok kişi toplumsal cinsiyet eşitliğini ve diğer feminizm fikirlerini benimsemiş, İslâm beldelerinin yükselişinin yanı sıra siyasi, ekonomik ve sosyal açıdan da kadınlara saygı ve ilerleme sağlayacağını düşünmüştür. Toplumlarımız, kadınların toplumsal cinsiyet eşitliği de dahil olmak üzere kendi haklarını ve hayattaki rollerini tanımlamaları gerektiği fikrini savunan feminizm kavramlarının temelde İslâmi inançla çeliştiğini anlamadılar. Hâlbuki İslâm’da erkek ve kadınların hakları, rolleri ve görevlerine eşitlik veya kendi arzularına dayalı olmak değil yalnızca Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın kanunlarına dayanmaları esastır. Dahası, Müslüman kadının başarısı, hak ve sorumluluklarını eşitleme yoluyla değil Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın üzerine yüklediği görevlerini yerine getirerek değerli kılacağı inancına dayanır. Allah Subhanehû ve Teâlâ bu gerçeği şöyle açıklamıştır:

  وَمَا كَانَ لِمُؤۡمِنٍ۬ وَلَا مُؤۡمِنَةٍ إِذَا قَضَى ٱللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمۡرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ ٱلۡخِيَرَةُ مِنۡ أَمۡرِهِمۡ وَمَن يَعۡصِ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدۡ ضَلَّ ضَلَـٰلاً۬ مُّبِينً۬ا

“Allah ve Rasulü bir iş hakkında hüküm verdiği zaman, inanmış erkek ve inanmış kadına o iş konusunda seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasulüne karşı gelirse şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.”[1] 

Feminizm fikirleri benimsemiş Müslümanların fark etmedikleri bu kavramların tümü, Batılı devletlerin batıl yaşantılarından dolayı ortaya çıkmıştır. İnsan ürünü olan laik sistemden kaynaklanan siyasi, ekonomik, eğitimsel haklar konusundaki haksızlıklar, baskılar tarihsel deneyimlerden doğmadır. Bu deneyim ise İslâm’ın reddettiği bir tarih ve deneyimdir. Aynı zamanda feminizmin toplumda evlenmeyi, annelik ve aile hayatındaki erkek ve kadınların geleneksel rollerini küçümsediğini, bunun kadın için baskıyı temsil ettiğini ve kadının bu baskıdan nasıl kurtarılması ve statüsünün yükselmesi gerektiğini belirtirken yanlış bir fikir olduğunu da fark edemediler. Son olarak cinsiyet eşitliği ve diğer feminist ideallerin toplumun aile yapısında, kadınlarda, çocuklarda ve genel olarak toplumda meydana getirdiği tahribatın boyutunu gerçekten anlamadılar.

Evli Kadınların Yok Sayılan Hakları

Viktorya çağında bir kadın evlendiğinde kanunen yok sayılırdı.  Evlendikten sonra kocasının mülkü olur ve böylelikle yasal olan tüm hakları kocasına geçerdi. Bu nedenle evlenen kadınlara eşleri tarafından köle muamelesi yapılırdı. Kadının sahip olduğu şahsi parası veya mülkü kendisine sahip olan kocasına teslim edilirdi ki böyle bir durumda bunu kontrol etme keyfiyeti tamamen kocaya ait olurdu. Dahası bir kadının kocasını boşaması, kendisine küfretmiş veya aldatmış olsa bile çok zor hatta imkânsızdı. Açıkçası bir koca hiçbir korku duymadan eşine karşı her türlü şiddeti uygulayabiliyordu. Ayrıca annenin çocukları üzerinde de hiçbir hakkı yoktu. İşte, kadınların evlendiklerinde haklarından mahrum edilmelerinin sonucunda, feminizm savunucularının öncüleri evlilik ve aileyi kadın açısından bir köleleştirme ve ölüm olarak gördü. Örneğin 19. yüzyılda yaşamış olan ünlü Alman filozof ve sosyal bilimci Friedrich Engels “Ailenin, şahsi mülkiyetin ve devletin esası” adlı kitabında şunları yazmıştı: “Modern bir ailede kadının gizli veya açık bir köle olduğu gözlemlenmiştir.O dönemde koca, evde tek başına sözünü dayatırken, kadına olan bakış tamamen bir mülkiyete indirgenmiş, böylelikle kadın şehvetin kölesi ve çocuk doğurma objesi olarak görülmüştü.

Hâl böyle olunca da feministler kadın ve erkeğin cinsel içgüdülerini tatmin edebilmeleri için evlenmelerinin bir sınırlama ve daraltma olduğunu düşünerek evliliğe karşı çıkar oldular. Bunun adına da “kadının cinsel özgürlüğü” diyerek kadına özgürlük, mutluluk ve zevkin ne olduğunu açıkladılar. Aynı zamanda kadına öncelikle “kürtaj yapma hakkı”, “hamile kalmama hakkı” gibi eşitliği andıran tüm fikirleri savunup destek verdiler.

Hâlbuki İslâm’da kadın kendi serveti ve kazancı üzerinde tam yetki sahibidir. Bir kocanın eşinin geliri, serveti veya parası üzerinde hiçbir hak talep etme durumu yoktur. İslâm’la hükmetmiş olan Osmanlı Hilâfet Devleti’nin adli kayıtlarında bir kadının mülkünün kendi rızası olmadan kimse tarafından kiralanıp satılamayacağı veya servetinin harcanamayacağı, böyle bir şey yapıldığı takdirde ise kadının bu kişi hakkında mahkemeye başvurup dava açarak hak talep edebileceği mevcuttur. Ayrıca kadın kendi ticari işlerini kocasından bağımsız olarak yürütebilir. Buna ek olarak, İslâm kadına boşanma hakkı tanımıştır ki kocası ona karşı herhangi bir suiistimal veya ihmalde bulduğu takdirde mahkemeye başvurabilsin. Kadına bir de mihir hakkı tanımıştır ki bu evlenirken erkek tarafından kadına hediye olarak sunulur. İslâm’da, kadına boşanma durumunda çocukların velayeti verilir ve eğer çocuklar ayrım yapacak yaşta iseler çocuğa anne babasından hangisi ile birlikte yaşamak istedikleri konusunda seçim yaptırılır.

Batıya aldanarak kürtaj hakkını desteklemiş olan Müslümanlar ise sadece Allah nazarında bir canlıya kıymanın hükmünü idrak edememiş olmakla kalmayıp, aynı zamanda “kürtaj sorunu”nun liberalizmden kaynaklanmış cinsel özgürlükler ve her şeyden zevk alma düşüncesinin acı sonuçlarından bir tanesi olduğunu da idrak edememişlerdir. Liberalist düşünce aileyi parçalayan, çocukların hayatlarını harap eden ve toplumlarda çöküntüye yol açan bir bakış açısına sahiptir. Bu nedenle kürtajın yasallaştırılması sorunun çözümlenmiş olması anlamına gelmediği gibi kadın ya da devletler için bir ilerlemenin sembolü de olamamıştır. Kürtajın yasallaştırılması ancak suçluluk dolu sapkın bir eylem ve başarısız bir yaşam tarzının ürünüdür.

Geleneksel Evlilik Rolleri

Batılı feministler, geleneksel aile yapısındaki erkeğin ailenin başı olması meselesini erkek egemenliğinin bir sembolü olduğunu öne sürerek, bunun kadına dayatıldığını iddia etti. Büyük olasılıkla bunun iki nedeni vardır. Birincisi, yukarıda da belirtildiği gibi laik Batılı devletlerinin kadını evliliğe ilişkin birçok temel haktan yoksun bırakmış olmaları ve kadının kocasının haksızlıkları ile karşılaşması hâlinde çok az bir tazminat alması durumudur. Sonuç olarak pek çok erkek, yasal cezası olmayacağını bilerek, kadınları istismar etmek ve kötü muamele etmek için aile reisi pozisyonunu kullandı. İkinci olarak feministlerin geleneksel aile yapısının içerisindeki rollere bakışları, erkeğin hiyerarşik olarak kadından daha üstün kabul edilmesi yönünde idi. Kadının ev işleri ve çocuk bakıcısı olarak geleneksel rolü, erkeğin aile içerisindeki rolünden daha aşağı ve düşük olarak değerlendiriliyordu. Buna ek olarak, kadın ve erkekler farklı rollere ayrılmıştı ki bu ayrım cinsiyetten gelen özellik farklarına da aykırı idi. Örneğin erkekler, akıl yürütme, entelektüel güç ve düşünüşlerinde bağımsız olma yeteneğine sahip olarak görülüyordu. Bu nedenle, ailenin başı olacak ve kamusal yaşamda faaliyet gösterecek şekilde donatıldılar. Bu arada, kadınlar duygusal, irrasyonel, pasif olarak görülmüş ve teslimiyet ve bağımlılık niteliklerine sahip olmuştur. Bu nedenle, özel alana hapsolmuşlardı. Voltaire, Rousseau, Diderot ve Montesquieu gibi Batılı laikliğin sözde “aydınlanmış düşünürleri” bile, kadınların erkeklerle aynı değere ve akla sahip olduklarını kabul etmediler. Kadınları doğaları gereği doğru akıl yürütmede yetersiz olduklarını belirtmişler ve onları duygusal varlıklar olduklarından dolayı kamusal alan için uygun olmadıklarını belirtmişlerdir. Bu nedenle feministler, geleneksel aile yapısında kadınların eşit olmayan bir hiyerarşide aşağılık, itaatkâr ve zayıf olduklarını öne sürerek bunu asla kabul etmemeleri gerektiğini savunarak, evlilik fikrine saldırdılar.

İslâm ümmeti içerisinde feminizm düşüncelerinden etkilenenler de İslâm’ın düzenlemesinde kadın ve erkeğin evlilik ve aile yaşamındaki görev ve haklarının farkını adaletsizlik ve kadının aşağılanması olarak değerlendirmeye, buna inanmaya başladılar. Böylece İslâm’da erkeğin liderliği kavramına ve eşin kocaya itaat etme görevine saldırdılar. Ayrıca, İslâm’a göre şekillenmiş evliliklerdeki görev ve hakların da toplumda var olan kadın erkek eşitliği üzerine değiştirilmesi çağrısında bulundular. Örneğin erkek ve kadınların, çocuk yetiştirme ve eve gelir sağlama sorumluluklarını paylaşmaları gerektiğini ve miras ve boşanma yasalarının eşit olması gerektiğini söylediler.

Bununla birlikte, Batılı laik devletlerden farklı olarak İslâm’ın her zaman kadın ve erkeği değer, statü ve akılda eşit gördüğü gibi siyasi, ekonomik, eğitimsel ve yargısal haklarda adaletini hakkıyla da takdir etmediler.

Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَٱللَّهُ جَعَلَ لَكُم مِّنۡ أَنفُسِكُمۡ أَزۡوَٲجً۬ا

“Allah size kendi nefislerinizden eşler yaratandır…”[2]

Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا النِّسَاءُ شَقَائِقُ الرِّجَالِ ما أكرمهُنَّ إلا كريم ولا أهانهُنَّ إلا لئيم

“Kadın erkeğin diğer yarısıdır. Yalnızca asil bir adam kadınlara onurlu bir şekilde davranır. Yalnızca cahil bir adam kadınlara utanç verici davranır.”

Bu nedenle, İslâm’ın erkeği aile reisi olarak belirlemiş olması, erkek üstünlüğü ve tahakküm anlamında değil eşine ve ailesine bakma, koruma ve sorumluluk alma kavramına dayanır. Dahası, İslâm’da evlilik ve aile hayatında erkek ve kadına verilmiş olan farklı roller, görevler ve haklar toplumda var olan kadın erkek sınıflamasına dayanmamakta, aksine ailenin organize edilmesi için tüm aile üyelerinin ihtiyaçları karşılanmaktadır ki aile hayatında uyum sağlanmış olsun. İslâm tek bir kişinin üzerine görev devretmemiş, aksine ailenin doğru bir şekilde işleyebilmesi için zorunlu olan tüm görev dağılımını yapmıştır. Ek olarak erkeklere özel sorumluluklar, kadınlara verilenlerden daha önemli oldukları ile veya sınıflandırılmış veya başarılı olmaları ile bağlantılı değildir; daha doğrusu, bu dünyada ve ahiretteki başarı ve sınıflandırma, Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın emrettiği görevleri yerine getirme çabasına göre ölçülür. Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَا تَتَمَنَّوۡاْ مَا فَضَّلَ ٱللَّهُ بِهِ بَعۡضَكُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٍ۬ لِّلرِّجَالِ نَصِيبٌ۬ مِّمَّا ٱڪۡتَسَبُواْ وَلِلنِّسَآءِ نَصِيبٌ۬ مِّمَّا ٱكۡتَسَبۡنَ وَسۡـَٔلُواْ ٱللَّهَ مِن فَضۡلِهِ إِنَّ ٱللَّهَ ڪَانَ بِكُلِّ شَىۡءٍ عَلِيمً۬ا

“Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri iç çekerek arzu etmeyin. Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var, kadınların da kazandıklarından nasipleri var. Allah’ın lütfundan isteyin; şüphesiz Allah her şeyi bilmektedir.”[3]

Anneliği, Kadının Yeteneklerinin İsraf Edilmesi Olarak Gördüler

Birçok Batılı feminist, kadının evdeki görevleri ve çocuk bakmayı kadının yeteneklerinin israf edilmesi olduğunu savundu. Bunların kadının toplumda ve kamu hayatında gerçek potansiyelini elde etmesine engel olunduğunu ve ufkunu daralttığını iddia ettiler. Onlara göre ev kadınlığı ve annelik boğucu rollerdi ve kadının hayatta ulaşmak istediği gerçek hedef ve hevesler önündeki engeldi. “Evde esir gibi tutulurken” toplum içindeki görevlerini tam yerine getiremeyeceğini, devletin vatandaşları olarak erkeklerle eşit seviyede haklar elde edemeyeceğini iddia ettiler. Mesela 20. yüzyılın en bilinen feministi ve süfrajet hareketi üyesi (kadınların seçme ve seçilme hakkını savunan hareketler) Christabel Pankhurst, ev hayatındaki sorumluluklar için “evli kadınların üzerinde tahammül edilemez yük, zaman ve ekonomik enerji kaybı, ücretsiz (maddi karşılığı olmayan) ve kabul görmeyen işler” olduğunu söylemiştir.

Sonuç itibariyle zamanla birçok feminist; annelikten ve ev kadını olmaktan uzaklaşarak kadınları istedikleri her şey olabilmeye teşvik ettiler... Yeter ki ev kadını ve tam zamanlı anne olmasınlar. Hatta BM’nin 1995 Pekin Deklarasyonu ve Eylem Planı, okul müfredatlarında kadın ve erkeklerin “geleneksel kadın ve erkek rollerinde” gösterilmesini “geleneksel kadın ve erkek rolleri... kadınları toplumda tam ve eşit ortaklık fırsatlarından yoksun bırakmaktadır.” diyerek kınamıştır.

Feministlerin kadının ev kadını ve anne rolünü aşağılamasının altında çeşitli nedenler yatmaktadır. Birincisi, Batılı laik sistemde ev işi, ücretli işe ve saygın kabul edilen evi geçindirme rolüne kıyasla değersizdir. Dolayısıyla evi geçindirmek; eş ve anne olma statüsünden üstün konumlandırılmıştır. İkincisi, Batılı devletler tarihlerinde kadını ev sorumluluklarıyla sınırlandırmış ve ona evin dışında hiçbir rol vermemiştir. Bu durumu bazı kişiler kadınların eğitim, iktisadi ve siyasi haklarından yoksun bırakılması için gerekçe göstermiştir. Çünkü onlara göre tek vazifesi ev kadını ve çocuk bakıcısı olan kadınların böylesi ayrıcalıklara ihtiyacı yoktu. Bundan dolayı feministler eş ve anne olarak görevlerini iyi yerine getiren kadını değil de kendi başarılı kariyeri olan veya en azından kendi geçimini sağlayan kadını başarılı olarak tanımlamıştır. İstihdamı da kadını değerli kılan şey olarak görmüşlerdir. Oysa toplum için en önemli değerlerden bir tanesi başarılı bir şekilde çocuk yetiştirmektir. Sonuç olarak feministler rollerde cinsiyet ayrımının ortadan kaldırılmasını, iş hayatında eşit ücret, aile hayatındaki ev işlerinde ve çocuk bakımında kadın ve erkek arasında eşit görev paylaşımı istediler. Çok tanınmış 20. yüzyıl feministlerinden Susan Okin, “Adalet, Toplumsal Cinsiyet ve Aile” adlı kitabında kadınların çocuk yetiştirmesi hakkında şöyle yazmıştır: “Çocuk yetiştirmek son derece zaman alıcıdır ve tek başına yapan kişiyi eğitim, kazanç veya siyasi makam gibi birçok başka sosyal kazançları elde etmekten alıkoymaktadır… Kadınların ve çocukların zafiyeti ivedilikle giderilmesi gereken bir sorundur. Bu sorunu çözmek için sunulan her türlü çözüm, ücretli ve ücretsiz, üretici ve üretici olmayan emeğin kadın ve erkek arasında eşit paylaşılmasını teşvik etmek ve kolaylaştırmak zorundadır. Herkesin bu tarzda bir hayatı tercih edeceği bir gelecek için çalışmak zorundayız.” İşin ironisi ise kadınların çoğunluğunun en alt sınıf, en düşük ücretli ve en sömürgeci mesleklere itilmiş olmasıydı. Başarıya dair bu arızalı feminist bakış açısının neticesinde sadece kadınların omuzlarına erkeklerin sorumlulukları yüklenmiş, üstelik toplumda statülerine hiçbir getirisi olmayan işlere itilirken önemli eş ve annelik görevlerini de feda etmişlerdir.

İslâm ise hiçbir zaman anneliğe laik Batı’nın gözüyle bakmadı ve hiçbir zaman kadınların ev işleriyle sınırlandırılması gerektiğini düşünmedi. Aksine toplumsal hayatta da özel hayatlarındaki gibi aktif olmaları gerektiğini söyledi. İslâm, toplumda kadının statüsünü yücelten ve hakkıyla yerine getirildiğinde ahirette büyük mükâfatları olan eş ve anne olmaya son derece büyük değer vermiştir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem kadınlara hitaben şöyle buyurmuştur:

 مِهْنَةُ إِحْدَاكُنَّ فِي بَيْتِهَا تُدْرِكُ عَمَلَ الْمُجَاهِدِينَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ

“Sizden birinizin kendi evinde yapacağı bir iş, mücahitlerin yaptığı cihat sevabını kazandırır.”[4]

İslâm her ne kadar kadının birincil görevini eş ve anne olarak tanımlamışsa da hiçbir zaman kadınları toplumda aktif olmaktan alıkoymamıştır ve hiçbir zaman eğitim, iktisadi, hukuki ve siyasi haklarda kadın erkek ayırımı yapmamıştır. Hakikaten de İslâm, kadınların toplumda siyasete dahil olmalarını emretmiştir. Onlara haksızlığın ve fitnenin karşısına dikilmeyi ve yöneticileri muhasebe etmeyi emretmiştir. Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurdu:

 وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ

Mümin erkeklerle, mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar...”[5]

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de hem kadına hem erkeğe hitaben şöyle emretmiştir:

كَلاَّ وَاللَّهِ لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ وَلَتَأْخُذُنَّ عَلَى يَدَىِ الظَّالِمِ وَلَتَأْطُرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ أَطْرًا وَلَتَقْصُرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ قَصْرًا

“Hayır Allah’a yemin olsun ki ya iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız, zalimin eli üzerine (elinizi) tutar(ak zulmüne mâni olur)sunuz ve onu hakka döndürür ve hak üzerinde tutarsınız...”[6]

Bundan dolayı Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem döneminde de, O’nun yönetimini devam ettiren Hilâfet Devleti’nde de Müslüman toplum içerisinde son derece aktif olan kadınların örnekleri çoktur. Onlardan biri Şifa Binti Abdullah RadiyAllahu Anhâ idi. İslâm’ın ikinci halifesi Ömer Bin Hattab RadiyAllahu Anh çeşitli siyasi meselelerde zekâsı ve aydın görüşünden dolayı Şifa Binti Abdullah RadiyAllahu Anhâ’ya sıkça danışır, çoğu kez onun görüşünü diğerlerininkine tercih ederdi. Ayrıca İslâm kadınlara ilim öğrenmeyi emretmiş ve onları dünyalık işlerde de eğitim almaya teşvik etmiştir. İşte bundan dolayı İslâmi yönetim altındaki İslâm medeniyeti binlerce âlime kadınlarla, hem İslâmi hem beşerî ilimlerde uzman kadınlarla doludur. Bundan ziyade kadınların İslâm ile çok müreffeh ekonomik hayatları olmuştur. Kadınlar istediklerinde ticari sözleşmeler yapar ve çalışırlardı. İş hayatına atılmaları için hiçbir sosyal veya ekonomik baskı görmezlerdi. Zira kocalarının, erkek akrabalarının ve devletin onların mâli güvenliğini sağlamakla mükellef olduğunu biliyorlardı. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle demiştir:

 قَدْ أَذِنَ لَكُنَّ أَنْ تَخْرُجْنَ لِحَوَائِجِكُنَّ

“Ey kadınlar! (Allahu Teâlâ) size ihtiyacınızı temin etmeniz için (evlerinizden) çıkmanıza izin vermiştir.”[7]

Osmanlı Hilâfeti’nin şer’î sicil kayıtları, kadınların ekonomik hayatta ciddi anlamda aktif olduklarını ortaya çıkarmıştır. Kayıtlar ayrıca kadınların arsalara, bostanlara, evlere ve başka mülke sahip olduğunu ve bunlardan elde ettikleri gelirlerin tamamen kendilerine ait olduğunu da gösteriyor. 18. yüzyılda Halep’teki kadı sicillerinde, mülk satış işlemlerinde kadınların %63’ünün yer aldığı görülmüştür. Osmanlı Hilâfeti’nin mahkeme kayıtları ayrıca kadınların ticaretle uğraştığını, sözleşmeler yaptığını, farklı projelere yatırım yaptığını, kendi şirketlerini yönettiğini, başkalarının şirketlerinde yönetici pozisyonlarında olduğunu da ortaya koymuştur. Dolayısıyla İslâm tarihinde evlilik, ev görevleri ve annelik; kadınların toplumda aktif bir hayata sahip olmalarına ve hayatın birçok alanında üstün başarılar sergilemesine engel olmamıştır.

Feminizm, Defolu ve Akıl Dışı Bir Fikirdir

Dolayısıyla feminizmin evlilik, annelik ve aile birliğini zalim ataerkil yapılar olduğuna dair defolu bir fikir geliştirmiş olması kadınların beşer icadı Batılı laik nizamlarda maruz kaldıkları adaletsizlikten kaynaklanmaktadır. Kadınlara karşı zulümlerin temelinde yatan sebeplere, yani laik sisteme ve sahip olduğu değer ve inançlara odaklanmak yerine; erkekleri ve geleneksel aile yapılarını öfke ve nefretlerinin hedefi kıldılar. Neticesinde birçok kadının evlilikten tiksinmeye başlaması sadece evliliği zalim ve kadın düşmanı bir kurum olarak görmelerinden dolayı olmamıştır. Aynı zamanda erkekleri şüpheli ve haklarını ellerinden almak için bekleyen düşman olarak görmeye başladılar. Maalesef bu düşünce tarzı birçok Müslüman kadını da etkiledi ve onların evliliği ertelemesine veya evlilikten ve annelikten kaçmasına sebep oldu. Birçoğu İslâm’ın aile hükümlerine şüpheyle ve hatta nefretle bakmaya başladı. Yine kocalarını din kardeşi ve hayat arkadaşı yerine düşman olarak görmeye başladı. Neticesinde evlilik hayatını kuşatması gereken huzur yerine çatışmalar baş gösterdi.

Ayrıca feminism, cinsiyetler arasındaki farklılıkları inkâr ederek gerçeği inkâr eden kökten arızalı ve akıl dışılıklar üzerine kuruludur. Kadınların yaratılıştan gelen fıtratını, insanlığı doğuran yapısını yok saydı, önemsiz ilan ederek bir kenara itti. Yine annenin bir çocuğun hayatında sahip olduğu merkezî konumunu da reddetti. Muhtemel bundan dolayı da Fransız yazar ve feminist Simone de Beauvoir bir keresinde şöyle demişti: “Hiçbir kadına evde kalıp çocuk yetiştirme yetkisi verilmemelidir... Kadınlara böyle bir seçenek tanınmamalıdır. Çünkü böyle bir tercih hakkı verildiğinde çok fazla kadın bunu seçecektir.”

Bunun yanı sıra feminizmin ve cinsiyet eşitliğinin kadınlarla erkekler arasındaki farklılığın kıymetini bilemeyişleri, onları İslâm’ın aile hukukunu, cinsiyetlere göre farklı haklar ve sorumluluklar içermesinden dolayı, kadınlara karşı baskıcı ve ayrımcı olarak yargılamarına neden oldu. Onlar, kadınla erkek arasında tanzim edilmiş bu farklılıkların birbirlerini tamamlamak ve etkili, iyi düzenlenmiş ve ahenkli bir aile yapısı oluşturmak için olduğunu anlayamadılar. Bu aynı zamanda kadına ve çocuklarına mâli bakım, korunma ve destek de sağlamaktadır. Dolayısıyla aileler ve devletler “Cinsiyetleri eşitlemek” uğruna İslâm’ın aile hükümlerini terk edince en çok mağdur olanlar kadınlar ve çocuklar olmuştur.



[1] Ahzab Suresi 36

[2] Âl’i İmran Suresi 195

[3] Nisa Suresi 32

[4] Beyhaki

[5] Tevbe Suresi 71

[6] Ebu Davud

[7] Buhari


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz