SAVAŞLARIN MASUM MAZLUMLARI; ÇOCUKLAR

Aydın Usalp

Hilâfet’in kaldırıldığı ve İslâm ümmeti için kara gün olan 28 Receb’i bir kere daha geride bıraktık. Bugün ümmetçe maruz kaldığımız bu zulümlerin, karşılaştığımız musibetlerin asıl sebebinin, bizleri İslâm’ın adaleti ile yönetecek, canlarımızı, mallarımızı ve bütün değerlerimizi İslâm ile koruyacak olan Hilâfet Devleti’nin olmamasından kaynaklandığını biliyoruz. Hilâfet’in kaldırıldığı günden bugüne, Müslümanların yaşadığı her beldede kan ve gözyaşı eksik olmadı. Memleketleri harabelere dönüştü ve malları talan edildi.

İslâm’ı kendisine dava edinen ve Müslümanların dertleri ile dertlenenler ise hem bu zulümleri haykırırlar hem de bu zulümattan kurtulmanın yolunu gösterirler.

İslâm coğrafyasını kavuran bu zulümlerin en masum mağdurları şüphesiz ki çocuklardır.  Bu ayki yazımda geleceğin sorunları ile daha şimdiden boğuşmak zorunda kalan, çatışmaların ortasında kalan, olup bitenlere anlam veremeyen, savaşları yaşayan çocukları konu edinmek istedim. Çünkü çocuklar, tamamen masum oldukları gibi mazlumiyetleri bütün duyarlı Müslümanların içini kanatan yaradır.

Bilindiği gibi eskiden savaşlar genel anlamda cepheler şeklinde idi ve cephelerde çocukların bulunması da pek nadir görülürdü. Buna rağmen İslâm, savaşlarda kadın ve çocukların ve savaşa katılmayanların öldürülmelerini haram kılmıştır. Ancak tarihte, günümüzde olduğu gibi hiç bir savaş hukukuna riayet etmeyen kâfir milletlerin gerçekleştirdiği istilalar ile kadın, erkek, çocuk ayırımı yapmadan vahşice katliamlar yaptıklarını biliyoruz.

Son yüzyılda, özellikle kitle imha silahlarının icat edilmesi ile kâfir devletler, cephelerde askerler ile savaşmaktan ziyade sivil halkı hedef alan saldırılar gerçekleştirdiler. Başta ABD olmak üzere, gerek bir başına ve gerekse NATO çatısı altında, bütün kâfir devletler ve bu devletlerin uşaklığını yapan Müslüman beldelerdeki yöneticiler, kendileri ile savaşmayan sivil halklara karşı büyük katliamlar yaptılar ve yapmaya devam etmektedirler.

Kâfirler ve onlara yardım eden yerel uşakları Filistin, Cezayir, Afganistan, Kafkasya, Arakan, Irak, Suriye ve diğer İslâm beldelerinde katlettikleri on milyonlarca insanların içinde milyonlarca çocuk vardı. Son yıllarda medya aracılığı ile insanlık Arakan, Irak ve Suriye’de işlenen çocuk katliamlarına daha fazla tanıklık etti. Özellikle Suriye’de sivil halka yönelik yapılan ve halen devam eden bombalı saldırılarda ve kitle imha silahlarının kullanımlarında binlerce çocuk katledilmekte ve yaralanmaktadır.

Daha hayatı tanımadan, çocukluğunu yaşamadan katledilen masum çocukların yüreklerde oluşturduğu acıların yanında, anne ve babalarını kaybeden yetim ve öksüz kalan çocukların dramı bir başka acının kaynağı olmuştur. Yine, başka ülkelere göç etmek zorunda kalanların, kamplarda yaşamak zorunda kalanların tam bir istatistiğini yapmak mümkün olmasa da sayılarının milyonları geçtiğini görebiliriz.

Genel anlamda istatistiki bilgiler sunmaktan ziyade, sayıları milyonları geçen bu çocukların mevcut ve muhtemel gelecekleri üzerinde bir hatırlatma ve uyarıda bulunmak istedim. Aslında her bir çocuk grubunu ayrı ayrı ele almak gerekir. Bu savaşlarda en yakınlarını, özellikle anne veya babalarını veya her ikisini kaybeden çocuklar. Saldırılarda yaralanan ve sakat kalan çocuklar. Yerini yurdunu, doğduğu toprakları, sokaklarında oyun oynadıkları mahallelerini terk etmek zorunda kalanlar. Göçüp gittiği yelerde kötü yaşam koşuları ile karşılaşanlar. Bir yandan farklı kültürler ile karşılaşıp uyum sorunu yaşayanlar, yabancılık çekenler. Yabacısı oldukları beldelerde horlanıp dışlananlar. Yoksulluk ile mücadele etme durumunda kalanlar. Kamplarda sadece hayatta kalmaya çalışanlar. Bütün bunları yaşamayıp sadece savaşı ve ölüm korkusunu yaşayanlar. Her bir çocuk grubu başlı başına incelenebilir. Birçok araştırmaya konu olabilir. Ancak ben bütün bunların ortak noktası olabilecek bir durumdan bahsetmek istiyorum. Bu çocukların yaşadıkları acılar ve büyüdüklerinde, kendilerine bu zulümleri reva gören kişi, grup ve devletlere karşı sahip olacakları kin ve nefrettir. Bu konu üzerinde ciddi anlamda düşünülmesi gereken önemli bir vakıadır. 

Fiili saldırı altında yaşayan bu çocukların ruh hallerini düşünebiliyor musunuz? Patlayan her bombanın minik yüreklerinde nasıl fırtınalara sebebiyet verdiğini, kurşun sesleri ile yatıp nasıl rüyalar gördüklerini, zihin dünyalarının nasıl şekillendiği düşünebiliyor muyuz? Bir uzvunu kaybeden çocuğun, diğer çocuklara karşı nasıl eksiklik psikolojisine sahip olabileceğini, sokaklarda, parklarda oynamak isterken kendi ihtiyaçlarını karşılamaktan dahi aciz kaldığında nasıl bir ruh haline sahip olabileceğini anlayabiliyor muyuz?

Benzer şekilde savaş ortamını yaşayan, kan gören, ceset gören bu çocukların, açlık ve susuzluk çeken, sürekli korku dolu anları yaşayan, anne-baba ve yakınlarını kaybeden bu çocukların, büyüdüklerinde nasıl bir ruh haline sahip olabileceklerini tahmin edebiliyor muyuz? Yeterli düzeyde beslenemeyen, sağlık hizmetinden yoksun kalan ve doğru dürüst bir eğitim alamayan bu çocukların gençlik ve yetişkinlik hallerini tasavvur edebiliyor muyuz?

Yapılan gözlemlerde, insanın çocukluğunda, annesi, babası, kardeşleri ve diğer yakın­ları ile kurduğu ilişkiler ile sonraki hayat şekli arasında sıkı bir bağ olduğu görülmüştür. Anne ve baba sevgisini görmeyen, itilip kakılan ve hayatın diğer zorlukları ile karşılaşan çocukların, büyüdüklerinde hayata ve insanlara karşı olumsuz düşüncelere sahip oldukları gözlenmiştir. Bu çocuklar diğer sosyal çevrelere uyum sağlamakta, sevgi ve merhamet göstermekte zorluk çekerler. Hayattan beklentileri ve bu beklentileri uğrunda çabaları az olmaktadır.

Bu şartlarda yetişen çocukların aynı zamanda hayata karşı ve kendilerine yardım etme imkânı olup da yardım etmeyenlere karşı da bir kinleri olabilir. Kendilerine uzanacak merhametli bir el bulamadıklarında tüm insanlığa karşı asi ve öç alma duygularına sahip olurlar.

Savaş gören veya çatışmaların ortasında kalan çocukların ruh hallerini araştıran, inceleyen bir psikolog, psikiyatr veya bir sosyolog değilim. Atılan bombaların, yağmur gibi inen kurşunların akabinde anne babasını veya yakınlarını kaybetmiş bir çocukla röportaj da yapmadım. Bir varil bombasının mahallelerine düşmesi sonucu bir uzvunu kaybetmiş bir çocuğu, kurtarma umudu ile kucağıma alıp bir hastaneye de koşmadım. Kimyasal gaz atılması sonucu, soluksuz kalıp can veren bir ciğerpareye dokunmadım. Ağıtlar ve tekbirler eşliğinde bir metrelik mezar çukurunu kazmadım. Örtüsünü alıp, anne ve babasının mezarının ortasına yatan çocuğun fotoğrafını da ben çekmedim. Annesinin resmini yere çizip sonra da kucağına girmeye çalışan küçük kızın başını da okşamadım. Fakat bütün bunları daha fazlası ile bilen, görüntülerine baktıkça yüreğimin bir mengenede sıkılırmışçasına hisseden bir babayım ve bir Müslüman'ım.

Genel olarak İslâm coğrafyasında meydana gelen katliamlar karşısında çoğunlukla içime akar gözyaşlarım. Minik yavrusunun cansız bedenini kucaklayıp haykıran bir babanın feryadına ağlarım. Kendi yavrumu o halde tasavvur ettiğimde içim kan ağlar. Ancak, harabeler ortasında kalan, üstü başı yırtık ve kirlenmiş, ayağında ayakkabısı olmayan, bir yerinden kan akan yaralı veya katledilmiş bir çocuğu gördüğümde işte buna dayanamam. Katledilmiş anne veya babasının cesedine sarılan bir çocuğun görüntüsünden daha fazla beni üzen bir şey yoktur sanırım.

İnsanların canlarını ve diğer korunması gerekli değerlerini koruyan İslâm’ın yönetimde olmadığı bu zaman dilimde, küfrün hâkimiyeti sonucu zulmün her yeri kuşattığını görüyoruz. İslâm’dan nasibini almayanların bu zulümleri dile getirmediklerini ve hatta örtmeye çalıştıklarını da görüyoruz. Fakat bizler, zalimlerin nasıl bir inkılap ile devrileceklerine de iman ettik. Ayrıca Rabbimizin zalimlere bir mühlet verdiğini ve onları nasıl bir azap ile uyardığını, zulme sessiz kalanların akıbetini de biliyoruz.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu;

“Şüphesiz ki Allah, zalime mühlet verir. Bir kere onu yakaladı mı kaçmasına mühlet vermez.” Sonra şu ayeti okudu.

“Rabbin, haksızlık eden memleketleri (onların halkını) yakaladığında, O’nun yakalayışı işte böyle (şiddetlidir). Şüphesiz O’nun yakalaması pek elem vericidir, pek çetindir.”[1]

Ümmetin evlatlarını yetim bırakan, onlara her türlü zulmü reva gören zalimler mutlaka Allah’ın azabını tadacaklardır. Ancak, karşımızda duran bu realite karşısında Müslümanlar ne yapmalıdır? Bunun yegâne ve tek bir köklü çözümü vardır. Bu çözümün İslâm Ümmetini bir bütün olarak koruyup kollayacak bir otoriteyi yani İslâm Devleti’ni ikame etmek olduğunu biliyoruz. Bunun için var gücümüzle çalışmamız gerektiğini de biliyoruz. Ancak bununla birlikte geleceğin gençleri ve yetişkinleri olacak olan bu çocukların sahip olacakları nefretlerini olması gereken yöne doğru kanalize etmek gerekir.

Kâfir Batı ve onların yerel uşakları sadece günübirlik saltanatlarını düşünerek yaptıkları bu zulümlerin, gelecekte kendileri için nasıl büyük bir tehlikeye dönüşeceğinin farkında değildirler. Bu çocukların büyük bir kısmı, kendilerine zulüm edenleri görebilecekler. Memleketlerini harabelere dönüştüren, sevdiklerini onlardan koparanları unutmayacaklar. Ne için muhacir olduklarını, yaşadıkları bütün sıkıntıların faillerinin kimler olduklarını elbette bilecekler.

Bu çocuklar sadece kâfir devletlere düşman olmayacaklar. Otuz yılı aşkındır adeta illüzyon ile Müslümanları kandıran İran Devleti’nin nasıl zalim bir devlet olduğunu, zalimler ile işbirliği yapıp Müslümanları nasıl katlettiğini bilecekler. İran’ın Müslümanların kanayan yarası olan Filistin toprakları için yalandan tehditkar sözlerine kanmayacaklar. Suud’un, Katar’ın ve sözüm ona Müslüman devletlerin kendilerini nasıl sahipsiz bıraktıklarını hatırlayacaklardır. İllüzyon tekniği ile İran’ı taklit eden Türkiye devletinin başta Banyas Katliamı olmak üzere hiç bir ihanetini unutmayacaklardır.

Bu çocuklar, Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın kendi kitabında bahsettiği şekilde doğusu ve batısı ile bütün kâfirlerin Müslümanlara karşı nasıl bir fikre sahip olduklarını bilecek ve onlardan intikamlarını alacaklardır.  Savaşları ve acı sonuçlarını yaşayan bu çocukların korku duvarları olmayacağı için zalimlerim korkulu rüyası olacaklardır. Ancak unutmayalım ki zalimler ellerindeki güç ve kuvvetin bütün imkânlarını kullanarak koyun postuna bürünebilirler. Ellerindeki bu çocukların ebeveynlerinin kanlarını gizleyerek bu yetim çocuklara yalandan şefkat gösterip onları kandırabilirler.

Zulmü hisseden herkes mutlaka harekete geçer. Kendilerine doğru bir bakış açısı verilmeyen mazlumlar, milliyetçi, vatancı hatta mezhep taassubuna yakalanabilirler. Şiddet eksenli gruplar ile çalışmaları yüksek ihtimaldir.

Ümmetin bu yetim evlatlarına gereğince sahip çıkmazsak, onlara merhamet etmezsek, sahip olacakları öfkelerinin hedefinde bizler de olabiliriz. Rabbimiz onlarca ayetinde yetimleri kollayıp gözetmemizi emretmiyor mu? Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem yetime merhamet etmemizi, yetim hakkı konusunda Allah’tan sakınmamızı ve Allah’a en sevgili evin, içinde ikram gören yetimin bulunduğu ev olduğunu bildirmedi mi? İslâm bize yetimlerin ne kadar sevgiye, merhamete ve korunmaya muhtaç olduklarını bildirmiştir. Bu hususta yaşadığımız beldelerde bulunan yetim ve muhacirlerin çocuklarına karşı gereken ilgi ve alakayı göstermeliyiz. Aynı şekilde savaşın sürdüğü beldelerde ve kamplarda bulunan çocukların ihtiyaçları konusunda da yardımlarımızı eksik etmemeliyiz.

Bundan daha önemli olan husus, her zaman için zalimleri ve zulümlerini ifşa etmeli, kurtuluşun yolu olan İslâmî hayatı yeniden başlatmak için fikrî ve siyasi çalışmalarda bulunmalıyız. Bu hususta gösterilecek ihmalkârlığın vebalinin ne kadar büyük olacağını bu çocukların durumu tek başına bize göstermektedir.

 


[1] Hud Suresi 102


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz