Hilâfet’in kaldırıldığı
ve İslâm ümmeti için kara gün olan 28 Receb’i bir kere daha geride bıraktık.
Bugün ümmetçe maruz kaldığımız bu zulümlerin, karşılaştığımız musibetlerin asıl
sebebinin, bizleri İslâm’ın adaleti ile yönetecek, canlarımızı, mallarımızı ve
bütün değerlerimizi İslâm ile koruyacak olan Hilâfet Devleti’nin olmamasından
kaynaklandığını biliyoruz. Hilâfet’in kaldırıldığı günden bugüne, Müslümanların
yaşadığı her beldede kan ve gözyaşı eksik olmadı. Memleketleri harabelere dönüştü
ve malları talan edildi.
İslâm’ı kendisine dava
edinen ve Müslümanların dertleri ile dertlenenler ise hem bu zulümleri
haykırırlar hem de bu zulümattan kurtulmanın yolunu gösterirler.
İslâm coğrafyasını
kavuran bu zulümlerin en masum mağdurları şüphesiz ki çocuklardır. Bu ayki yazımda geleceğin sorunları ile daha
şimdiden boğuşmak zorunda kalan, çatışmaların ortasında kalan, olup bitenlere
anlam veremeyen, savaşları yaşayan çocukları konu edinmek istedim. Çünkü çocuklar,
tamamen masum oldukları gibi mazlumiyetleri bütün duyarlı Müslümanların içini
kanatan yaradır.
Bilindiği gibi eskiden
savaşlar genel anlamda cepheler şeklinde idi ve cephelerde çocukların bulunması
da pek nadir görülürdü. Buna rağmen İslâm, savaşlarda kadın ve çocukların ve
savaşa katılmayanların öldürülmelerini haram kılmıştır. Ancak tarihte,
günümüzde olduğu gibi hiç bir savaş hukukuna riayet etmeyen kâfir milletlerin
gerçekleştirdiği istilalar ile kadın, erkek, çocuk ayırımı yapmadan vahşice
katliamlar yaptıklarını biliyoruz.
Son yüzyılda, özellikle
kitle imha silahlarının icat edilmesi ile kâfir devletler, cephelerde askerler
ile savaşmaktan ziyade sivil halkı hedef alan saldırılar gerçekleştirdiler.
Başta ABD olmak üzere, gerek bir başına ve gerekse NATO çatısı altında, bütün kâfir
devletler ve bu devletlerin uşaklığını yapan Müslüman beldelerdeki yöneticiler,
kendileri ile savaşmayan sivil halklara karşı büyük katliamlar yaptılar ve
yapmaya devam etmektedirler.
Kâfirler ve onlara
yardım eden yerel uşakları Filistin, Cezayir, Afganistan, Kafkasya, Arakan,
Irak, Suriye ve diğer İslâm beldelerinde katlettikleri on milyonlarca
insanların içinde milyonlarca çocuk vardı. Son yıllarda medya aracılığı ile
insanlık Arakan, Irak ve Suriye’de işlenen çocuk katliamlarına daha fazla
tanıklık etti. Özellikle Suriye’de sivil halka yönelik yapılan ve halen devam
eden bombalı saldırılarda ve kitle imha silahlarının kullanımlarında binlerce
çocuk katledilmekte ve yaralanmaktadır.
Daha hayatı tanımadan,
çocukluğunu yaşamadan katledilen masum çocukların yüreklerde oluşturduğu
acıların yanında, anne ve babalarını kaybeden yetim ve öksüz kalan çocukların
dramı bir başka acının kaynağı olmuştur. Yine, başka ülkelere göç etmek zorunda
kalanların, kamplarda yaşamak zorunda kalanların tam bir istatistiğini yapmak
mümkün olmasa da sayılarının milyonları geçtiğini görebiliriz.
Genel anlamda
istatistiki bilgiler sunmaktan ziyade, sayıları milyonları geçen bu çocukların
mevcut ve muhtemel gelecekleri üzerinde bir hatırlatma ve uyarıda bulunmak
istedim. Aslında her bir çocuk grubunu ayrı ayrı ele almak gerekir. Bu
savaşlarda en yakınlarını, özellikle anne veya babalarını veya her ikisini
kaybeden çocuklar. Saldırılarda yaralanan ve sakat kalan çocuklar. Yerini
yurdunu, doğduğu toprakları, sokaklarında oyun oynadıkları mahallelerini terk
etmek zorunda kalanlar. Göçüp gittiği yelerde kötü yaşam koşuları ile
karşılaşanlar. Bir yandan farklı kültürler ile karşılaşıp uyum sorunu
yaşayanlar, yabancılık çekenler. Yabacısı oldukları beldelerde horlanıp
dışlananlar. Yoksulluk ile mücadele etme durumunda kalanlar. Kamplarda sadece
hayatta kalmaya çalışanlar. Bütün bunları yaşamayıp sadece savaşı ve ölüm
korkusunu yaşayanlar. Her bir çocuk grubu başlı başına incelenebilir. Birçok
araştırmaya konu olabilir. Ancak ben bütün bunların ortak noktası olabilecek
bir durumdan bahsetmek istiyorum. Bu çocukların yaşadıkları acılar ve
büyüdüklerinde, kendilerine bu zulümleri reva gören kişi, grup ve devletlere
karşı sahip olacakları kin ve nefrettir. Bu konu üzerinde ciddi anlamda
düşünülmesi gereken önemli bir vakıadır.
Fiili saldırı altında
yaşayan bu çocukların ruh hallerini düşünebiliyor musunuz? Patlayan her
bombanın minik yüreklerinde nasıl fırtınalara sebebiyet verdiğini, kurşun
sesleri ile yatıp nasıl rüyalar gördüklerini, zihin dünyalarının nasıl
şekillendiği düşünebiliyor muyuz? Bir uzvunu kaybeden çocuğun, diğer çocuklara
karşı nasıl eksiklik psikolojisine sahip olabileceğini, sokaklarda, parklarda
oynamak isterken kendi ihtiyaçlarını karşılamaktan dahi aciz kaldığında nasıl
bir ruh haline sahip olabileceğini anlayabiliyor muyuz?
Benzer şekilde savaş
ortamını yaşayan, kan gören, ceset gören bu çocukların, açlık ve susuzluk çeken,
sürekli korku dolu anları yaşayan, anne-baba ve yakınlarını kaybeden bu
çocukların, büyüdüklerinde nasıl bir ruh haline sahip olabileceklerini tahmin
edebiliyor muyuz? Yeterli düzeyde beslenemeyen, sağlık hizmetinden yoksun kalan
ve doğru dürüst bir eğitim alamayan bu çocukların gençlik ve yetişkinlik
hallerini tasavvur edebiliyor muyuz?
Yapılan gözlemlerde,
insanın çocukluğunda, annesi, babası, kardeşleri ve diğer yakınları ile kurduğu
ilişkiler ile sonraki hayat şekli arasında sıkı bir bağ olduğu görülmüştür.
Anne ve baba sevgisini görmeyen, itilip kakılan ve hayatın diğer zorlukları ile
karşılaşan çocukların, büyüdüklerinde hayata ve insanlara karşı olumsuz
düşüncelere sahip oldukları gözlenmiştir. Bu çocuklar diğer sosyal çevrelere
uyum sağlamakta, sevgi ve merhamet göstermekte zorluk çekerler. Hayattan beklentileri ve bu
beklentileri uğrunda çabaları az olmaktadır.
Bu şartlarda yetişen
çocukların aynı zamanda hayata karşı ve kendilerine yardım etme imkânı olup da
yardım etmeyenlere karşı da bir kinleri olabilir. Kendilerine uzanacak
merhametli bir el bulamadıklarında tüm insanlığa karşı asi ve öç alma
duygularına sahip olurlar.
Savaş gören veya
çatışmaların ortasında kalan çocukların ruh hallerini araştıran, inceleyen bir
psikolog, psikiyatr veya bir sosyolog değilim. Atılan bombaların, yağmur gibi
inen kurşunların akabinde anne babasını veya yakınlarını kaybetmiş bir çocukla
röportaj da yapmadım. Bir varil bombasının mahallelerine düşmesi sonucu bir
uzvunu kaybetmiş bir çocuğu, kurtarma umudu ile kucağıma alıp bir hastaneye de
koşmadım. Kimyasal gaz atılması sonucu, soluksuz kalıp can veren bir ciğerpareye
dokunmadım. Ağıtlar ve tekbirler eşliğinde bir metrelik mezar çukurunu
kazmadım. Örtüsünü alıp, anne ve babasının mezarının ortasına yatan çocuğun
fotoğrafını da ben çekmedim. Annesinin resmini yere çizip sonra da kucağına
girmeye çalışan küçük kızın başını da okşamadım. Fakat bütün bunları daha
fazlası ile bilen, görüntülerine baktıkça yüreğimin bir mengenede
sıkılırmışçasına hisseden bir babayım ve bir Müslüman'ım.
Genel olarak İslâm
coğrafyasında meydana gelen katliamlar karşısında çoğunlukla içime akar gözyaşlarım.
Minik yavrusunun cansız bedenini kucaklayıp haykıran bir babanın feryadına
ağlarım. Kendi yavrumu o halde tasavvur ettiğimde içim kan ağlar. Ancak,
harabeler ortasında kalan, üstü başı yırtık ve kirlenmiş, ayağında ayakkabısı
olmayan, bir yerinden kan akan yaralı veya katledilmiş bir çocuğu gördüğümde
işte buna dayanamam. Katledilmiş anne veya babasının cesedine sarılan bir
çocuğun görüntüsünden daha fazla beni üzen bir şey yoktur sanırım.
İnsanların canlarını ve
diğer korunması gerekli değerlerini koruyan İslâm’ın yönetimde olmadığı bu
zaman dilimde, küfrün hâkimiyeti sonucu zulmün her yeri kuşattığını görüyoruz. İslâm’dan
nasibini almayanların bu zulümleri dile getirmediklerini ve hatta örtmeye
çalıştıklarını da görüyoruz. Fakat bizler, zalimlerin nasıl bir inkılap ile
devrileceklerine de iman ettik. Ayrıca Rabbimizin zalimlere bir mühlet
verdiğini ve onları nasıl bir azap ile uyardığını, zulme sessiz kalanların
akıbetini de biliyoruz.
Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu;
“Şüphesiz ki Allah, zalime mühlet verir. Bir kere onu yakaladı mı kaçmasına mühlet vermez.” Sonra şu ayeti okudu.
“Rabbin, haksızlık eden
memleketleri (onların halkını) yakaladığında, O’nun yakalayışı işte böyle
(şiddetlidir). Şüphesiz O’nun yakalaması pek elem vericidir, pek çetindir.”[1]
Ümmetin evlatlarını
yetim bırakan, onlara her türlü zulmü reva gören zalimler mutlaka Allah’ın
azabını tadacaklardır. Ancak, karşımızda duran bu realite karşısında
Müslümanlar ne yapmalıdır? Bunun yegâne ve tek bir köklü çözümü vardır. Bu
çözümün İslâm Ümmetini bir bütün olarak koruyup kollayacak bir otoriteyi yani İslâm
Devleti’ni ikame etmek olduğunu biliyoruz. Bunun için var gücümüzle çalışmamız
gerektiğini de biliyoruz. Ancak bununla birlikte geleceğin gençleri ve
yetişkinleri olacak olan bu çocukların sahip olacakları nefretlerini olması
gereken yöne doğru kanalize etmek gerekir.
Kâfir Batı ve onların
yerel uşakları sadece günübirlik saltanatlarını düşünerek yaptıkları bu zulümlerin,
gelecekte kendileri için nasıl büyük bir tehlikeye dönüşeceğinin farkında
değildirler. Bu çocukların büyük bir kısmı, kendilerine zulüm edenleri
görebilecekler. Memleketlerini harabelere dönüştüren, sevdiklerini onlardan
koparanları unutmayacaklar. Ne için muhacir olduklarını, yaşadıkları bütün
sıkıntıların faillerinin kimler olduklarını elbette bilecekler.
Bu çocuklar sadece kâfir
devletlere düşman olmayacaklar. Otuz yılı aşkındır adeta illüzyon ile
Müslümanları kandıran İran Devleti’nin nasıl zalim bir devlet olduğunu,
zalimler ile işbirliği yapıp Müslümanları nasıl katlettiğini bilecekler.
İran’ın Müslümanların kanayan yarası olan Filistin toprakları için yalandan
tehditkar sözlerine kanmayacaklar. Suud’un, Katar’ın ve sözüm ona Müslüman devletlerin
kendilerini nasıl sahipsiz bıraktıklarını hatırlayacaklardır. İllüzyon tekniği
ile İran’ı taklit eden Türkiye devletinin başta Banyas Katliamı olmak üzere hiç
bir ihanetini unutmayacaklardır.
Bu çocuklar, Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın kendi kitabında
bahsettiği şekilde doğusu ve batısı ile bütün kâfirlerin Müslümanlara karşı
nasıl bir fikre sahip olduklarını bilecek ve onlardan intikamlarını
alacaklardır. Savaşları ve acı sonuçlarını
yaşayan bu çocukların korku duvarları olmayacağı için zalimlerim korkulu rüyası
olacaklardır. Ancak unutmayalım ki zalimler ellerindeki güç ve kuvvetin bütün
imkânlarını kullanarak koyun postuna bürünebilirler. Ellerindeki bu çocukların
ebeveynlerinin kanlarını gizleyerek bu yetim çocuklara yalandan şefkat gösterip
onları kandırabilirler.
Zulmü hisseden herkes
mutlaka harekete geçer. Kendilerine doğru bir bakış açısı verilmeyen mazlumlar,
milliyetçi, vatancı hatta mezhep taassubuna yakalanabilirler. Şiddet eksenli
gruplar ile çalışmaları yüksek ihtimaldir.
Ümmetin bu yetim
evlatlarına gereğince sahip çıkmazsak, onlara merhamet etmezsek, sahip olacakları
öfkelerinin hedefinde bizler de olabiliriz. Rabbimiz onlarca ayetinde yetimleri
kollayıp gözetmemizi emretmiyor mu? Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem yetime merhamet etmemizi, yetim hakkı
konusunda Allah’tan sakınmamızı ve Allah’a en sevgili evin, içinde ikram gören
yetimin bulunduğu ev olduğunu bildirmedi mi? İslâm bize yetimlerin ne kadar sevgiye,
merhamete ve korunmaya muhtaç olduklarını bildirmiştir. Bu hususta yaşadığımız
beldelerde bulunan yetim ve muhacirlerin çocuklarına karşı gereken ilgi ve
alakayı göstermeliyiz. Aynı şekilde savaşın sürdüğü beldelerde ve kamplarda
bulunan çocukların ihtiyaçları konusunda da yardımlarımızı eksik etmemeliyiz.
Bundan daha önemli olan
husus, her zaman için zalimleri ve zulümlerini ifşa etmeli, kurtuluşun yolu
olan İslâmî hayatı yeniden başlatmak için fikrî ve siyasi çalışmalarda
bulunmalıyız. Bu hususta gösterilecek ihmalkârlığın vebalinin ne kadar büyük
olacağını bu çocukların durumu tek başına bize göstermektedir.
[1]
Hud Suresi 102


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış