HİLÂFET YOLUNDAN SAPAN, DEMOKRASİ YOLUNDA OYALANAN TÜRKİYE

Hakan Bolat

Bugün, Müslümanların hatırlaması, bilmesi istenmeyen bir gün! Bugün, Türkiye’nin bilinmeyen tarihinin tozlu sayfalarından yırtılıp atıldığı, Müslümanlara unutturulmaya çalışılan bir gün! Türkiye’de yaşayan birçok Müslümanın habersiz olduğu, olması istendiği bir gün! Bugün Hicrî 28 Recep 1342. Müslümanların Hilâfet Devleti’ni “Halifeliğin kuvveti, nüfuzu yok?”, “Cihad-ı Ekber tesirsizdir”, “Osmanlı Hilâfeti aldıktan sonra düşüşe geçti”, “Osmanlı Devleti kolu-kanadı kırılmış, gücünü kaybetmiş bir devlettir” lakırdıları ile siyasi, askeri desiseler ve habis üsluplarıyla sömürgeci kâfir devletlerin yerli ajanlarının elleriyle yıktıkları kara bir gün.  

Hâlbuki Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî tarihinin aksine Hilâfet’in dünya siyasetine etkisi, hasta adam tasvirinin yapıldığı zamanlarda dahi Halife’nin bir ültimatomuna bakmaktaydı. Halifenin ağzından çıkacak bir ufak söz dahi Avrupalı devletlerin kendilerine çekidüzen vermelerine yetiyor, artıyordu. Yine Hilâfet’in varlığı İslâm coğrafyasında kuvvetli bir etkisi vardı. Bu sebeple İngilizler Hilâfet’i kendi elleri ile kaldırmaya cesaret edememişlerdi. İngilizler siyasi faaliyetler ve yasalar ile Hilâfet’i yıkma stratejilerinde Osmanlı’nın okullarında okumuş, İslâmî ilimleri zamanın en iyi eğitmenlerinden ve okullarından tedris etmiş kişilerin, Hilâfet Devleti’nin yıkma kararını almalarını ve çınar misali bir kültürü acımadan katletmelerini sağladı. 

Kim bilebilirdi o insanların, onları yetiştiren ve onları dünyanın en kaliteli eğitimini veren devletlerini arkadan hançerleyebileceğini. Kim bilebilirdi hem şer’î hükümler hem de siyasi ameller acısından böylesi bir kararın vebalinin büyük olmasını bilmelerine rağmen alınabileceğini. Böylece İngilizler sömürgeleri altındaki Müslüman beldelerden gelebilecek tepkileri de üzerlerine çekmemiş oldular.

Türkiye Cumhuriyeti eğitim kurumlarında Müslümanların evlatlarına anlatılan tarih derslerinin aksine Hilâfet Devleti 1.Dünya Savaşı’ndan önce zayıf durumda olmasına ve Batı’nın sanayi devrimi ile ekonomik iveme kazanmasına rağmen Avrupalı devletlerin birçoğundan daha güçlüydü.

Yine tarih derslerinde bizlere öğretilenin aksine Müslümanlar, hasta adam tasviri yapılan devletlerini kendi devletleri olarak görüyor hatta İstanbul’u “Darul Hilafe” ismi ile tanımlıyorlardı. Yani bütün olumsuzluklara rağmen Müslümanların gözleri, kalpleri, akılları İslâm âleminin merkezine odaklanmaktaydı.

Araplar da Türkler gibi her ne kadar çöküntüden kurtuluşun çarelerini arıyor olsalar ve milliyetçilik fikrinden etkilenseler de arayışlarında Hilâfet’in ilgası gibi bir basiretsizlik yoktu. Çabalarının geneli ıslahatçı idi. Ancak kalkınmanın bir ideoloji ile gerçekleşeceğinden bi haber olmaları, zihinlerindeki İslâm’ın fikir ve metodunun belirsizliği onlar arasında kalkınmayı sağlayacak hareketin oluşmasının önünü tıkamaktaydı.

Fakat Hilâfet Devleti 1300 küsur yıllık seyrinde dünyanın en zorba istilası olan Moğol istilasını yaşadı. Avrupa devletlerinin topladığı haçlı ordularını gördü. Zalim yöneticiler ile karşılaştı. Halifeye isyan edenler ile uğraştı. Birçok dil, din, mezhep, ırka ait toplulukları kendi tabiiyetinde yönetti. Buna rağmen hiçbir zaman hiçbir yöneticisi çıkıp da bu devlet kötü durumda, bu devleti biz ayakta tutamayız. Onun için devleti yıkıp yolumuza devam edelim arkadaşlar demedi! Böyle bir basiretsizliği İslâm tarihi hatta dünya tarihi görmedi göremezde!

Neden bu şekilde ağır sözler sarf etiğimi bir de rakamlar ve kaynaklar ile tenkit etiğimizde göreceksiniz;

Hilâfet Devleti’nin Afrika’dan: Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, Sudan, Somali, Cibuti, Eritre, Etiyopya, Gambiya, Gine, Mali, Senegal, Moritanya, Nijer; Ortadoğu’dan: Suriye, Ürdün, Lübnan, Filistin, Bahreyn, BAE, Irak, Suudi Arabistan, Yemen, Kuveyt, Umman ve Türkiye; Asya’dan: Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan, Afganistan, Bangladeş ve Pakistan’ı dâhil edince 40 ülke, 19 milyon km2’lik alan ve 900 milyon nüfustan oluşmaktadır.

Nüfus gücü: Genç erkek ve kadın nüfus ortalamasına sahiptir. Dünya nüfusunun 3/1’ne sahip güçlü bir nüfus yapısı ile düşmanlarına korku salmaktaydı.

Enerji gücü: Dünya petrol rezervlerinin %70’i, dünya kömür rezervlerinin %34’dü,  dünya su kaynaklarının % 46’sına sahip güçlü yer altı kaynakları ile rakiplerini kıskandırmaktaydı.

Jeopolitik gücü:  Asya ve Afrika kıtalarının bütününe hâkim.  Kıbrıs adası, Umman Körfezi, Süveyş kanalı, Akabe kanalı, Karadeniz, Marmara Denizi, Ege Denizi, Akdeniz ve boğazlar.  Ticaret ve enerji hatlarının buluştuğu güçlü bir coğrafyanın tek egemeniydi.

Askeri gücü: Dünya’nın en kalabalık ordularından birisi, en iyi donanmaların ilk üçü arasında, eğitim ve bilgi dağarcığı yüksek, hiyerarşisi kuvvetli bir ordu idi. Düşmanlarının kalbine korku salan, İslâm ümmetinin ve diğer ümmetlerin koruyucusuydu.

İktisadi gücü: Kendine yetebilecek yer üstü kaynaklarına sahipti. Yeterli tarım alanları ve hayvancılık yapabilecek geniş arazileri ile yeryüzüne bereket saçan topraklara hükmetmekteydi. Dünyanın en büyük ticaret yollarına ve merkezlerine sahip idi.

Evet, 9 yaşındaki bir çocuk dahi internette Real Time Strategy oyunlarından birinde ülke seçiminde yazdıklarımıza göz ucuyla bakması ile bu özellikleri üzerinde bulunduran ülkeyi seçmek ister. Ne hikmetse bizim Osmanlı medreselerimizde yetiştirdiğimiz her türlü imkânı seferber ettiğimiz jönlerimiz, böylesi bir gücü seçmeyi ihmal ederek bu gücü direk ortadan kaldırmayı yeğlediler.

İslâm’ın fikir ve metot bütünlüğünün farkına varamamaları ve tabiatındaki fikrî liderliğin etkisini görememeleri, sömürgeci kâfirlerin parlamenter cumhuriyet rejimini taklit etmelerine ya da kanun ithal ederek kalkınma sevdasına sürüklenmelerine sebep oldu.  Böylece İslâm Devleti’ni ve İslâm ümmetini siyasi bir intihara sürüklediler.

Tabii İslâm ümmetine Hilâfet yolundan sapıp demokrasi yolunda oyalanmanın bedeli ağır oldu. İslâm Devleti’nin olmayışının Müslümanlara ağır vebali kimlerin kemiklerini kim bilir nasıl sızlatmaktadır.

Cezayir’de 1954-1962 arası yaklaşık 1,5 milyon Müslüman katledildi.  Keşmir’de 1947'den bu zamana kadar 1 milyondan fazla Müslüman katledildi. Bangladeş’te 1,4 milyon Müslüman katledildi. Yemen’de 1962-1970 arası 150.000 Müslüman katledildi. Filistin’de 1948'den bu zamana kadar 100'000 Müslüman katledildi. Somali’de 1977'den bu zamana kadar 400.000-550.000 arası Müslüman katledildi. Suriye’de 1982’den bu zamana kadar 750.000 Müslüman katledildi. Çeçenistan, Özbekistan, Kosova, Irak milyonlarca Müslüman Hilâfet Devleti’nin mecliste mündemiç olma kararının bedelini ödediler, ödemekteler.

Türkiye’nin verdiği kararın ümmet nezdine bir nebze yansımasıydı bu saydıklarımız. Sizce Türkiye! Hilâfet yolundan saparak münhasır medeniyetler seviyesine çıktı mı?

Tabii ki de hayır!

Türkiye Cumhuriyeti’nin Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü verilerine göre, Müslüman halkın adli tutuklu ve hükümlü sayısı her geçen gün artmakta. İstatistiklere göre, Türkiye’deki suç oranlarındaki artış ilginçtir. Bir zamanlar nüfusu ile övünen bu ümmetin, suç artışı nüfus artış oranını dahi geride bırakmaktadır. Hırsızlığın ne demek olduğunu bilmeyen hukuk tarihine sahip bu toplumda cezaevlerinde hırsızlıktan bulunan tutuklu ve hükümlülerin sayısı 30 bin 922 kişi denmektedir!

Uyuşturucu suçundan cezaevinde bulunanların sayısı ise 26 bin 697 kişidir!

"Kim bir cana kıymamış ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir kimseyi öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir."[1] ayetini şiar edinen bir ümmet bugün adam öldürme suçundan cezaevlerinde 26 bin 578 katili bulundurmaktadır.

Evet, Hilâfet yolundan sapıp, demokrasi yolunda oyalanmanın nesillere bıraktığı izin tüyler ürpertici tablosu ise 12-17 yaş grubunda 794 bin sübyan nezaretlerin, cezaevlerinin demir parmakları arkasında suç stajyerliği yaptırılmaktadır. 18-20 yaş arası delikanlılar bir zamanlar cihat meydanlarında i'la-yi kelimetullah’ın dalgalanması için fetihten fetihlere koşmaktaydı. Şimdi ise 7 bin küsur delikanlımız cezaevlerinde hayatlarını karartmakta, gayelerin gayesinden sapmış, hedefsiz gayesiz beklemektedir.

Demokrasi yolunda oyalanmanın peki Türkiye’deki Müslümanlara iktisadi kaybı ne oldu? Devlet 402 milyar dolar dış borç ile yaşamayı öğrenmek zorunda bırakıldı. Ümmete ait kamu mallarının özelleştirmesi ile 61.8 milyar dolarlık kaynakları ve servetleri yağmalandı. Hane halkı 100 liralık gelirinin 55.2 lirasını borçlanmış halde geçinmektedir. Ümmetin alış veriş hayatında faizin zerresi bile tahayyül edinilemezken bugün ümmetin evlatlarının 72.5 milyar TL olan toplam kredi kart borcu bulunmaktadır.

Yine yüzyıllardır tarım ve hayvancılığın merkezi olmuş, onun sevk ve dağılımını yapan bu topraklar bugün kâfir devletlerin kotaları, genetiğiyle oynanan tohumlar, verimli topraklarının sanayi bölgeleri yaptırılması vb. sebeplerle tarım ve hayvancılık ihtiyacını ithal eden duruma gelmiştir.

Kısaca özetlemek gerekirse Türkiye’nin aldığı bu karar Rabbimizin Beled Suresi’ni tefsir ettiğimizde bildirdiği çizgiyi akıllarımıza getiriyor: “İnsanoğluna sadece akıl ve düşünme faaliyetini takdir ederek onu tek başına dünya hayatına bırakıp gitmedik. Araştırıp ve aydın bir şekilde düşünmesi için iyi ve kötü iki yolu ona gösterdik ki zalimlerden, sapkınlardan olmasın.”

Evet, Türkiye 28 Recep’te bu iki yoldan birisini seçmiştir. Seçtiği yolun doğru mu, yanlış mı olduğunu toplumların değerlendirmesinde ölçü olarak kullanılan kıymetler cetveline bakarak anlayabiliriz. Türkiye Hilâfet yolundan sapıp, demokrasi yolunda yürümeyi seçtiğinden bu zamana kadar toplumsal kıymetlerinin dengesi darmadağın olmuştur.

Hilâfet ile kıyaslandığında toplumunun ne maddi kıymetleri ne ruhi kıymetleri ne ahlaki kıymetleri ne de insani kıymetleri kalmıştır. Yukarda verdiğimiz örneklere bakıldığında bu karar açıkçası Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın kerih gördüğü razı olmayacağı bir karardır.

Türkiye halkının bu hatalı karardan dönmesi tek bir akide ve tek bir fikrî liderliğe, bu akideden neşet eden nizamlara ve hükümlere dayalı olacak Raşid bir Hilâfet’i tekrar kurmasıyla olabilecektir. Bu da ancak ve ancak İslâmî fikri liderlik ile İslâmî hayatı tekrar başlatacak bir çalışmayı seçmesi ile olacaktır.

Türkiye elindeki gücü ve fırsatı bir kaç jön yüzünden heder etmiştir. Kendini bilmez, toplumunu bilmez kimselerin vermiş oldukları bu hatalı karardan dönülüp, tarihinde ve toplumsal hayatının kodlarına işlemiş İslâm dininin dünyaya sunduğu fikrî liderliği siyasal yaşamda temsil edecek Hilâfet nizamını hayatla buluşturmanın yolları aranmalıdır. Müslümanların İslâm’a inandığı gibi kalkınmanın da sadece iman etmiş olduğu din ile olacağına inanması elzemdir. Toplum, iman etmiş olduğu İslâm akidesinin insanın sorunlarını çözebilme kabiliyetini tekrar hatırlamalıdır. Bu fikrî liderliğe sahip olmakla devletlerarası arenada tekrar lider devlet olacağı idrakine kavuşmalıdır. İslâm ümmetine ve diğer toplumlara, halklara adaleti, refahı ve huzuru taşıyabilecek tek yönetim mekanizmasının kendinde olduğunun farkına varmalıdır.

Zira Allahu Teâlâ, İslâm ümmetini sadece İslâm’ın fikrî liderliğine çağırmaya esas kılmış, sapıklıktan ve kula kulluktan kurtarmak için çalışmakla sorumlu olunduğunu bildirmiştir.

"Böylece sizi insanlar üzerine şahitler olmanız, Rasulü de size şahit olması için seçkin bir ümmet kıldık."[2] Türkiye’nin tekrar bu vazifeyi yerine getirebilmesi için demokrasi yolunda oyalanmakta olduğunu bir an önce anlaması gerekmektedir. Türkiye’de yaşayan Müslümanlar demokrasinin sunduğu fikrî liderliğe çağırma hastalığından kurtulmalıdır. Müslümanların sadece İslâm’ın fikrî liderliği altında toplanması ve Hilâfet yolunda ilerlemesi onun için hayati bir mesele halinde karşısında beklemektedir. Aksi takdirde Türkiye’nin her seçiminin vebali katlanarak büyümektedir.



[1] Maide Suresi 32

[2] Bakara Suresi 143


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz