Kuzey Kıbrıs
Türkiye Cumhuriyeti’nde 11 Ekim 2020 tarihinde ilk turu yapılan ve ardından 18
Ekim’de ikinci turda Türkiye’nin desteklediği Ulusal Birlik Partisi’nin (UBP)
adayı Ersin Tatar’ın oyların 51.74’ünü almasıyla sonuçlanan seçimler hem
Türkiye hem de dünya gündeminde önemli bir yer işgal etti. Özellikle Erdoğan’ın
açıkça desteklediği Ersin Tatar’ın cumhurbaşkanı olması, Türkiye medyasında
büyük bir sevinç ve övgülerle karşılandı. Dünya medyası ise Ersin Tatar’ın
seçilmesini, “Ankara’nın zaferi” olarak ve “Erdoğan’ın adamı
Milliyetçi-Muhafazakâr aday kazandı” diyerek duyurdu.
Peki, gerçekten
Ersin Tatar’ın zaferi Kıbrıs için bir zafer midir? Solcu bir aday olan eski
Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın seçimi kaybetmesi ve muhafazakâr bir aday olan
Tatar’ın kazanması Kıbrıs için bir çözüm müdür? İşte bu makalemizde bu konuyu
masaya yatırıp tarihî süreç içerisinde Kıbrıs meselesini ele alacak ve asıl
sorunu ortaya koyarak yegâne çözümü göstermeye çalışacağız.
Bilindiği gibi
Kıbrıs, Raşid Halife Osman RadıyAllahu
Anh zamanında Miladi 649 yılında fethedilmiş ve İslâm orada hızlıca
yayılmıştır. Miladi 964 yılında
Bizanslılar Kıbrıs’a saldırarak burayı ele geçirmişler ve ardından 1191 yılında
da 3. Haçlı Seferleri sırasında İngiltere’nin eline geçmişti. İlk Osmanlı
Halifesi Yavuz Sultan Selim Han, Ridaniye Seferi ile Mısır’dan Hilâfet’i
devraldıktan sonra Kıbrıs ile ilgilenmeye başladı. Fakat kısa süren ömrü
nedeniyle buna muvaffak olamadı. Yerine geçen oğlu II. Selim nihayet altı
asırlık küfür yönetimine, 2 Temmuz 1571 günü son vererek Kıbrıs’ı aslı olan
İslâm topraklarına dâhil etmeye muvaffak oldu.
Dolayısıyla Kıbrıs İslâmî bir belde ve İslâmî bir adadır. Rumlar ve
diğerleri gibi orada kalan kâfirlerin hükmü, orada hiçbir otoriteleri olmayan
zımmîler olmalarıdır. Müslümanların diğer beldelerinde olduğu gibi, onların da
bu beldedeki konumları ancak budur!
Bundan sonra 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı patlak verdiği sırada İngiltere, Osmanlı
Devleti’nin bu savaşta Almanya ile ittifak yapmasını bahane ederek, Kıbrıs
üzerinde Osmanlı ile yaptığı önceki bir anlaşmayı bozduğunu ilan edip Kıbrıs’ı
ilhak etti. Kıbrıs’ın resmen ilhakı 05 Kasım 1914’te duyuruldu.
Ardından 1925 yılının Mart ayında Kıbrıs’a bir İngiliz yönetici atandı ve
Kıbrıs’ın İngiliz Sömürge Tâcı’na (Crown Colony) bağlı bir sömürge
olduğu ilan edildi. Kıbrıs’ın İngiliz Sömürge Tâcı’na ilhak durumu resmî olarak
1959 yılına kadar devam etti. 1959 yılında ise Kıbrıs resmen “Bağımsız
Cumhuriyet” olarak ilan edildi.
Ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Kıbrıs’ta durum istikrarlı olarak
İngiltere’ye dönmedi. Çünkü İngilizler, yol açtığı tahribat nedeniyle savaştan
içe dönük bir zafiyetle çıktı. Sonra İngiltere’nin devletlerarası sahnedeki
ağırlığı azaldı. Devletlerarası sahnede birinci devlet olarak Amerika barizleşti
ve Batılı devletlerin özellikle de İngiltere ve Fransa’nın sömürgeleri üzerinde
hegemonya kurmaya göz dikti. Kıbrıs ise tam gözünün önünde idi. Amerika,
Kıbrıs’ın Ön Asya, Avrupa ve Ortadoğu siyaseti açısından önemini değerlendirip
Batılı devletleri, bilhassa İngiltere ve Fransa’yı sömürgelerinden çıkarmak
üzere Amerika’nın tahrikiyle baş gösteren sömürgeleri tasfiye operasyonu
adı altında oradaki İngiliz nüfuzunu bitirmeye azmetti. Amerika’nın Kıbrıs’a
yönelik adımları işte böylece başladı.
Amerika, o dönemde kendisine dostluğu bulunan Yunanistan üzerinden
dolaylı veya doğrudan bir şekilde Kıbrıs’a müdahalelerde bulundu. Adayı
Yunanistan’a ilhak etmek suretiyle, İngiliz nüfuzunu oradan çıkarmak ve
Amerikan nüfuzunu ortaya yerleştirmek için çeşitli hamlelerde bulundu. İki
taraf arasında çatışma şiddetini artırınca İngiltere, Ada üzerinde (Güney
Kıbrıs’ın Akrotiri ve Dikelya bölgesinde) yaklaşık 256 km2’lik bir
alanı kaplayan iki büyük askerî üs inşa etmeye girişti. Bu iki üsten,
tümüyle İngiliz egemenliği altında istifade etti.
Amerika’nın, Ada’yı Yunanistan’a ilhak etme çalışmalarına karşı
İngiltere, samimi ajanı Başpiskopos Makarios’u, Yunanistan’a ilhak değil de
bağımsızlık talebiyle liderlik etmeye yöneltti. Diğer taraftan İngiltere, Ada’nın
Yunanistan’a ilhakına karşı çıkmak üzere (Taksim fikriyle) Türkleri de
harekete geçirdi. Böylece İngiltere, Amerika’nın plânını baltalayarak
Kıbrıs’taki varlığını koruyabildi. 5-11 Kasım 1959 tarihleri arasında devam
eden Zürih Görüşmeleri ve hemen ardından imzalanan ve Kıbrıs’ta Ada’nın
geleceğine ilişkin önemli konularda hem Türklere hem de Yunanlılara veto hakkı
tanıyan 27 maddelik Bağımsızlık Anlaşması (Zürih Anlaşması) ile
Cumhuriyete dönüştürerek Kıbrıs Adası’na bağımsızlığını vermek suretiyle de
oyununu tamamladı.
İngiltere, 20 Ocak 1960 tarihinde Kıbrıs’ı İngiliz Milletler Topluluğu’na
üye yaparak egemenliğini daha da pekiştirdi.
Ada üzerinde İngiltere ve Amerika arasındaki çatışma iki cepheden tüm
hızıyla devam etti. Bir cephe, İngiliz nüfuzunun kovulması ve İngiliz askerî
üslerinin kaldırılması, diğer cephe ise İngiltere’nin nüfuzunu ve üslerini
koruma girişimleri idi.
1974 yılına gelindiğinde ise Amerika, Kıbrıs’ta başarılı bir askerî darbe
yaparak Kıbrıs yönetiminde bulunan Makarios’u kovdu. Bu darbenin amacı,
gerginlikleri sona erdirmek ve istikrar sağlandıktan sonra İngiliz üslerini
kaldırmanın başlangıcı olacak şekilde Ada’nın tümü üzerinde mevcut yönetim için
tam bir egemenlik dayatmaktı. Lâkin İngiltere bu darbeye, Ada’ya Türk askerî
çıkartması yaptırarak karşılık verdi.
Zira terör eylemlerinin artması ve Kıbrıs’taki Türklerin ciddi bir tehdit
altında olmasını bahane eden Türkiye, İngiltere’nin teşvik, tasdik ve
tahrikiyle müdahaleye hazırlanmaya başladı. Müdahaleden hemen önce İngiltere’ye
giden Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit, İngilizlerle müdahaleyi görüştü. Bu
arada ortağı Necmettin Erbakan, Ecevit İngiltere’den dönünceye kadar gerekli
hazırlıkları tamamladı. Amerikan darbesinden 15 gün sonra, takvimler 20 Temmuz
1974’ü gösterdiğinde ise müdahale gerçekleşti.
Amerika, o zamanki Amerikan Yönetimi’nin Nixon döneminde Water-Gate
Skandalı ile meşgul olmasından dolayı bu darbeyi engelleyemedi. Türkiye’nin
bu askerî müdahalesiyle İngilizler, ipleri yeniden ele almayı başardı.
Ekim 1981’de ise, Yunanistan’da yapılan seçimlerden sonra iktidara
Amerikan uşağı Andreas Papandreu gelmişti. Papandreu hemen Kıbrıs’a gitti ve
konuşmasında, İngiltere’ye çattı, garantör devlet olarak Yunanistan’ın harekete
geçeceğini, Türkiye ve Kıbrıs’taki Türklere karşı Kıbrıs’ta bir “Haçlı seferi”
başlattıklarını, meselenin devletlerarası bir mesele olduğu için Birleşmiş
Milletler’e götürülmesi gerektiğini söyledi. Bir başka ifadeyle Amerikan
politikasını seslendirdi. Ardından BM, Rum tarafının başvurusu üzerine,
“işgalci” dediği Türk ordusunun derhâl Kıbrıs’tan çekilmesine, mülteciler için
“isteğe bağlı olarak” geri dönmesine dair bir tavsiye kararı aldı. Buna mukabil
İngiltere, 15 Kasım 1983’te KKTC’nin [Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin]
kurulmasıyla “Kıbrıs Meselesi”ne o an için son noktayı koymuş ve İngiltere,
Kıbrıs’taki nüfuzunu korumayı başarmıştır.
Tabii ki o günden sonra da Kıbrıs üzerindeki ABD-İngiltere (Avrupa)
çatışması çeşitli vesilelerle devam etti. Her iki kesim de Ada üzerindeki hâkimiyet
için hem Kıbrıs’taki ajanları hem de Türkiye ve Yunanistan üzerinden manipüle
etmeye, çeşitli hamleler yapmaya bugüne kadar devam etmektedir.
Dolayısıyla son seçimde Erdoğan’ın desteklediği Ersin Tatar’ın seçilmesi
sadece ABD’nin sevk ve hareket kabiliyetini artıracak bir gelişmeden başka bir
şey değildir. Bu durum ne Kıbrıs halkı için ne de Kıbrıs’ın geleceği için bir
çözümdür.
Kıbrıs, sahih bir çözüm ile çözümlenmediği sürece, askıda kalan dikenli
bir mesele olarak duracaktır. Bu sahih çözüm ise aslî kökeni olan Osmanlı
Hilâfet Devleti’ne veya bugünkü haliyle Türkiye’ye bir bütün olarak iade
edilmesinden başkası değildir. Büyük devletlere hizmet eden etnik temelli
çözümler ise hiç şüphesiz sömürgeci çözümlerdir. Gerçek çözüm, ancak ve sadece
Ada’nın İslâmî aslına bir bütün olarak döndürülmesidir ki bundan başka hiçbir
çözüm yoktur.
Ancak ne gariptir ki İslâm âlemindeki mevcut ajan devletler, sürekli olarak
Müslüman Türk tarafının karşısında ve kâfir Yunan tarafının yanında yer almaya
devam etmektedirler. Kuzey Kıbrıs ilan edildiği zaman, Müslüman beldelerdeki
devletlerden hiçbir devlet orada ve Ada’da Müslümanların egemenliğinden yana
değildi. Oysa bu devletler, Ada’nın tamamı üzerindeki Rum egemenliğini
tanıyorlardı.
Muhakkak ki Müslümanların başındaki yöneticilerin, Müslümanların önemli
meselelerine karşı alçakça tavırlar takınmaları bu yöneticilerin, kimliklerinde
isimlerinin başına yazdırdıkları İslâm’a göre hareket etmedikleri gibi,
halklarının maslahatlarına göre de hareket etmediklerini göstermektedir.
Bilakis onlar, sadece büyük sömürgeci kâfir devletlerden olan efendilerinin
çıkarlarına göre hareket etmektedirler.
Bizler farkındayız ki Müslümanların beldelerindeki bu ajan yöneticiler,
Müslümanların meselelerinden herhangi bir meseleyi dahi benimsemeye cesaret
edemezler. Onların iğrenç durumu, sadece Kıbrıs’ta değil, Ümmetin her
meselesinde meşhurdur. Şüphesiz onların tek derdi, sadece efendilerini hoşnut
etmektir. Müslümanların beldeleri varmış yokmuş, kalmış yıkılmış, hiç mi hiç
umurlarında değildir.
Lâkin bizler yine farkındayız ki Allah’ın izniyle bu ümmeti hayırlı bir
gelecek beklemektedir. Bu yöneticiler eninde sonunda yok olup gidecektir. Allah’ın
izniyle Râşidî Hilâfet mutlaka kurulacaktır. Sonra gidip Kıbrıs’ı Dâr-ul
İslâm’a ilhak edecek ve onu Doğu Akdeniz’in parlayan yıldızı haline
getirecektir ki önceden olduğu gibi fâtihlerin ilk hareket noktası olan bir
merkez hâline gelsin.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış