Makalenin başlığı okunduğunda ilk izlenim Ege’de yeni bulunan çok büyük bir fay hattından, bölgede meydana gelecek en hafif sarsıntıda bile her an yerle bir olacak koca bir şehirden, buna mükabil kentsel dönüşümden bahsedecek izlenimi veriyor olabilir. Ancak böyle bir niyetimizin olmadığını hemen belirteyim. Böyle bir başlık tercih edilmesinin sebebi Ege Adaları’nın kaleme alınan yazının satırlarına yüklenenden daha ağır bir yük taşıyor olması ve içerisinde bulunduğu kritik zaman diliminin aleyhinde hızla ilerlemesidir.
Bilindiği gibi Anadolu Yarım Adası’nın doğal uzantıları olan Ege Denizi kıta sahanlığı adalar, Lozan’da tek kurşun bile sıkmadan, bir kalemde masa başında bedelsiz elden çıkartılırken bu ihanet; akıl almaz bir şekilde denizde yüzen başı boş birkaç kayalık denilerek geçiştirilmiştir. Sonradan bir kısım bürokrat ağzıyla yeminler edilip milliyetçilik naraları atılıp, boş bir hamaset ile coşulmuşsa da bu trajikomik bir tiyatrodan ileri gitmemiştir. Nitekim bugünki durum ortadadır.
Oysa insanoğlu var olduğu günden beri üzerinde hayat bulduğu toprağı önemsemiş, kimi zaman sadık bir yar, kimi zaman ana vasfıyla birlikte anmıştır. Üzerinde yaşayan millet, devletlerle birlikte anılan kara parçası “yurt”, “vatan” kavramlarıyla taçlandırılmış, bir milletin bekası için toprak hayat memat mesabesinde olmuştur. Sınır ihlalleri kırmızı çizgi olarak devletlerarası siyasette kabul görmüş, bir adım ilerisi hiç tartışmasız savaş sebebi sayılmıştır. Abdülhamid Han’ın dediği gibi; "Vatan toprağı kanla alınmıştır, kanla verilir her ne şartta olursa olsun bu topraklar satılamaz başkalarına devredilemez kanımızın son damlasına kadar bu toprakları savunacağız...”
Bundan tam bir asır önce 18 Ekim 1912’de İtalyanların el çabukluğu marifeti ile Ege Adaları üzerindeki hâkimiyetimiz son buluyordu. Trablusgarp Harbi devam ederken Balkan Harbi’nin patlak vermesi sonucu yeni açılan bu cephe adalar açısından çok önemli vahim sonuçlar doğurmaktaydı. Zira adalar İstanbul ve Anadolu'nun ileri karakolları mesabesindeydi.
Bu hayati önem taşıyan son derece vahim tabloyu dönemin Osmanlı, Sadrazamı Sait Paşa şöyle özetler: “Adaların bence çok büyük ehemmiyeti vardır. ‘Adaları veririm Trablus'u vermem’ fikrinde değilim. Adaların ehemmiyeti çok fazladır. Binaenaleyh adaların kurtarılmasına çalışmalı. Hatıra gelecek şeyler vücuda gelecek olursa yalnız İstanbul değil, Anadolu sahilleri de tehlikeye girer.”
Sait Paşa’nın bu sözleri elem duyulan sonun başlangıcı gibidir adeta. Yıllar sonra bile zafer mi, hezimet mi? şeklinde hâlâ tartışılan Lozan’da durum içler acısıdır. Lozan'da ikinci adam durumunda olan delege Dr. Rıza Nur, Almanya'da basılan hatıralarında Lozan görüşmeleri sırasında Ege adaları ile ilgili düşüncelerini şöyle aktarır:
"... Bunların (adalar) bir kısmı Yunanlıların, bir kısmı da İtalyanların elinde (On iki adayı kastediyor). Vakıa Anadolu sahilleri için kaçakçılık ve eşkıyalık, iktisadi vaziyet cihetiyle adalar mühimdirler. Hatta Anadolu'ya tecavüz için mükemmel hareket üssü olabilirler. Fakat Türkiye'de onları ne almak, ne de sonra muhafaza etmek kuvveti var. Deniz aşırı muhafazalar büyük masraflar ister. Yalnız Çanakkale Boğazı'nın ağzını tıkayan bir iki adayı almalıyız ve alabilirsek kâr. Öbür tarafı uğraşmaya değmez. Yunan, İtalyan kimin elinde olursa olsun. İkisi de bize tecavüz edecek mahiyette...!”
Lozan’da anlaşılması zor olan bir diğer meselede Türk danışmanların (müşavir) hazırladığı raporda Ege Adaları’nın en önemlilerinden biri olan Limni Adası’nın unutulmuş, rapora konulmamış olmasıdır. Adalar gibi hayati önemi bulunan bir konuda müşavirlerin ilgisizlik veya bilgisizlik sonucu Limni Adası’nı unutmaları, anlaşılabilir bir durum değildir. Diplomatik olarak bir yüzkarası olan bu olay üzerine Lord Curzon, komisyonda Türk heyetine alaycı konuşma ve imalarda bulunmuştur. Yakın tarihin manidar bir o kadarda trajik sayfalarını bu vesikalarla gözler önüne serdikten sonra son derece önemli olan ve bu haliyle Türkiye’ye güvenlik zafiyeti yaşatan adalar meselesine bugünki riski daha da netleşmek maksadıyla stratejik açıdan bakalım.
Anadolu’yu kuzeyden güneye bir dizi halinde kapatan Ege Adaları’nın stratejik önemini daha iyi anlamak için adaların kıyılarımıza uzaklıkları önem arz etmektedir. Bu zaviyeden bakıldığında adaların Anadolu’ya çok yakın oldukları görülmektedir. Askeri doktrinler ve silahlı kuvvetlerin savunma ve saldırı stratejilerinin anakuramları göz önünde bulundurulduğunda özellikle bu adaların bir dünya savaşında en büyük yıkımları yapmak için kullanılabilecek doğal platformlar olmaları ve olası bir savaşta sahibine çok önemli avantajlar sağlayacağı tespit edilmektedir. Ayrıca adalardan gelecek olası bir saldırının kabul edilebilecek olandan kat kat daha fazla bir kayıpla sonuçlanacağı değerlen dirilmektedir. Ege Adaları üzerinde egemenlik kuran devletler bu adaları ileri birer üs, lojistik, dağılma ve toplanma merkezleri olarak faydalı bir şekilde kullanmıştır. Çünkü adalar savunma ve saldırı stratejisi açısından doğal hareket noktalarıdır.
Bu konumları gereği adalar geçmiş ve günümüz büyük devletleri için cazibe merkezleri, siyasi denge unsurları olmuştur. Osmanlı bakiyesi bu toprakların varisi olarak dünya siyasi arenasına çıkan Türkiye ise 90 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca adalar meselesine gereği gibi sahip çıkamamıştır. Günümüze kadar çözüme dair uygulanan tüm politikalar üst üste konulup toplandığında karşımıza çıkan tabloda lehimize gelişen hiç bir şey yoktur.
İşte Ege Adaları meselesi bu kadar önemli iken Cumhuriyet dönemi son siyasi iradesi AKP, genel anlamda uygulanamaz, başlamadan fiyaskoyla biten komşu ülkelerle sıfır sorun hareket stratejisini bir kulaç daha ileri taşıyarak şimdilerde dünya siyaset gerçeğinden uzak, içi boş 2023, 2071 gibi yeni vizyon ve hedeflerle günü kurtarmak telaşındadır.
Aksini iddia edecek olanlar için hatırlatalım; doğusundan batısına stratejik açıdan çok hassas, sıcak bir bölgede, siyasi dengelerin sınırların değiştiği bir coğrafyada batı komşumuz Yunanistan’la Ege Denizi kıta sahanlığı ve adalar noktasında yakın geçmişte çok sıcak gelişmeler yaşanmış hatta bir kaç kez savaşın eşiğinden dönülmüştür. Son yıllarda Türk, Yunan ilişkileri normalleşmiş gibi görünüyorsa da gerçek hiçte öyle değildir. Bu sessizliğin sebebi küresel güçlerin çıkarları gereği normalleşmedir.
Konuya ilişkin son bir hatırlatma; sınırları içerisinde bile ekonomik, siyasi askeri bir çok hususta tam bir istikrar sağlayamamış Türkiye, AKP ve yandaş medya aracılığı ile Neo Osmanlı, yükselen bölgesel güç boş sedaları ile uyutulmaktadır. Fakat Türkiye’nin bu karizması Alaaddin’in sihirli lambası gibi adalar meselesi birileri tarafından okşanırsa işte o zaman hepten çizilecek, takke düşüp kel gözükecektir.
Son tahlilde Batı sınırımız ve konumlarını ortaya koyduğumuz adalar konusunda ardına kadar açık bu tehdit gelecekte nelere mal olabilir, hiç düşündünüz mü? Oysa küresel bir güç olabilmek, yeniden dünya siyasetine yön verebilmek; İslami ideolojik bir tercihten geçmektedir. Aksi takdirde bugünümüze ve yarınımıza ipotek konulacaktır.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış