AÇLIK GREVLERİNİN MAKSADI VE “KÜRT SORUNU”NUN AKIBETİ

Abdulkadir Çimen

Son günlerde Türkiye’de, kırılgan fay hatları üzerinde değişik siyasi manevralarla gündemin sürekli değiştiğine şahit olmaktayız. İç ve dış siyasette artan sorunlar, 2013 ve 2023 hedefleri bağlamında Hükümetin yapmak istediği projelerinin de uygulanması noktasında farklı reaksiyonların ortaya çıkmasına sebep olabiliyor. Bu olayların başında ise şüphesiz “Kürt sorunu” hükümetin bir türlü çözüm üretemediği bir mesele olmaya devam ediyor. En son açlık grevleri ile yeni bir yöne çekilen mesele çok taraflı ve izlenen politikalar gereği bir türlü orta yolun bulunamadığı bir mecraya doğru ilerliyor.

Peki, bugün cezaevlerinde başlatılan açlık grevlerinin amacı nedir? Bu soruya cevap verebilmek için ilk önce Hükümetin Kürt politikası” hakkında izlemiş olduğu rotayı biraz incelememiz gerekiyor.

Bilindiği üzere AKP iktidara geldiği günden bugüne izlemiş olduğu politikalarda sırtını ABD’ye dayayarak onun menfaatlerine uygun bir siyasi hat çizmiş durumdadır.

ABD ise Türkiye ye biçilen rol gereği, hem Ortadoğu’da hem de Avrupa’da izleyeceği siyasetin tam ortasında Türkiye’ye kol kanat olarak onu yalnız başına bırakmak istememektedir. Bu minvalde AKP’nin atacağı adımlara basamak görevi gören ABD, Türkiye’nin içte ve dışta seyredeceği yol haritasını da çizmektedir. Nitekim Obama bu haritayı aslında çok kez dillendirmesine rağmen en özet şekilde 07.04.2009 Türkiye ziyareti sırasında “Türkiye'nin önemini vurgulamak istiyorum. Türkiye batı ve doğu arasında köprü görevi gören bir ülke olarak adlandırılır. Sıra dışı ve zengin bir mirasa sahip. Söz konusu eski medeniyet ve yeni ulus devletlerin birlikte barındığı, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye önem veren, canlı ekonomisi olan, NATO üyesi ve çoğunluğu Müslüman olan, bu anlamda özgün bir yere sahip. Bölgesel ve stratejik anlamda son derece önemli. Bunun sonucu olarak birlikte çalışmamız bizi heyecanlandırıyor. Birlikte çalışmak Müslüman dünyası ile Batı dünyası arasında birleşmeyi sağlayacak, bizi refah ve güvenliğe götüren bir yol olacak.” sözleriyle ifade etmiştir.

 Zira Türkiye’nin üstlenmiş olduğu bu görev Batı ile İslam coğrafyası arasında sadece buzları eritip uzlaşı sağlamak değil aynı zamanda da, çökmekte olan kapitalizm ideolojisinin fikirlerinin yine Türkiye eliyle bu coğrafyaya yerleştirilmesidir. Model ülke tarzında tanıtılan ve reklamı yapılan Türkiye eliyle bir yandan demokrasi, laiklik, özgürlük, sözde insan hakları gibi kapitalist fikirler İslam ülkelerine pazarlanırken, diğer yandan da bu coğrafyada almak istedikleri tedbir ve çalışmaların taşeronluğunu yüklediler. Dış siyasette bu denli önem verilen Türkiye’nin, bu rol gereği iç siyasette de sorunları en aza indirip, ekonomi ve bürokrasideki engellerden de kurtularak misyonunu tamamlaması isteniyordu.

Ancak iç siyasette AKP bu minvalde birçok adımlar atsa da 2011 seçimlerine kadar birçok meselede başarı elde edemedi. Özellikle “Kürt sorunu” meselesinde çözümün ve uzlaşının anahtarını bir türlü eline geçiremedi. İlk önce Habur’da atılan adımlarla bu meseleyi çözmeye çalışan Hükümet, hiç beklemediği yerlerden baskı görerek meselenin farklı mecralara çekilmesine engel olamadı. ‘Hiç beklemediği yerler’ ise şüphesiz kendi partisinin içerisindeki milliyetçi tabandı. Beklediği çevredeki tepki de AKP’yi her fırsatta başarısız bir politika içinde görmek isteyen İngiltere’nin desteğini arkasına alan Ulusalcı, Laik Kemalist kesimin bu meseleyi kaşıması idi.

Bu noktada unutulmaması gereken bir mesele vardır ki; o da İngiltere’nin Kürt meselesine devamlı çomak sokarak kaşımasıdır. Çünkü ABD’nin Türkiye eliyle bölgede oluşturmak istediği yeni sınırlar, kesinlikle İngiltere’nin çıkarlarının aksine ve aleyhine olacaktır. Lozan’da çizilen ve paylaşılan bölgelerin yeni dünya dengeleri oluşturmakta olan ABD tarafından değiştirilmesine ve kendi isteğine göre şekillendirmesine karşı olan İngiltere her fırsatta bu projenin başarısızlığı için mücadele vermektedir. Irak’ta birlikte hareket ederek menfaatlerinden uzak kalmak istemediyse de sonuçta Irak’ın bölünmesine ve farklı bir yapılanmanın oluşmasına da engel olamadı. Irak’tan ders çıkaran İngiltere, bugün Suriye’de yaşananlar noktasında, özellikle Kürt kartını oynayarak uzlaşı sağlanmasını istememektedir. 

Bu rekabetten yola çıkarak “Kürt sorunu”na bakacak olursak meselenin iç siyasetten kaynaklanan bir sorun olmaktan çıkıp, çok taraflı bir soruna kapı araladığını görmekteyiz. Bu yüzden mesele sadece açlık grevleri noktasından salt bir bakış açısı ile değerlendirilemez. 

Ancak meseleye AKP’nin 2011 genel seçimlerinden sonraki attığı adımları değerlendirerek baktığımızda, bugünkü açlık grevlerine gelinen sürecin tabii bir süreç olduğunu görmekteyiz. 

 2011 seçimlerinden istediğini alan AKP yapacağı icraatları ile iç siyasete ağırlık vererek bir sonraki seçime yeni projeleri sonlandırarak girmek istiyordu. Bu projelerin başında ise hiç şüphesiz “yeni anayasa ve başkanlık sistemi” ağırlık verilen konular olmuştur. Erdoğan’ın 2011 seçimlerinin hemen öncesinde tartışmaya açtığı başkanlık sistemi ise aslında seçim sonrasında Türkiye de AKP’nin nasıl bir siyaset çizeceğinin işareti olmuştur. İç siyasette bazı meseleleri tartışmaya açarak kamuoyunun bir şekilde ikna edilmesi sağlanacaktı. Bunların başında da başkanlık sistemi, yeni anayasa ve Kürt sorunu gelmektedir. Aslında bu sorunların çözümü noktasında da varılmak istenen sonuç bölgesel bir güç olarak yeni bir sisteme dayalı Türkiye modelidir.

Bu noktada AKP Kürt sorunu meselesinde bir yol haritası çizerek, bir yandan PKK ile müzakereler başlatarak diğer yandan da çıkan aykırı seslere halkın ilgi duymasını sağlayarak oluşturulacak bu yeni sistemin haklı yanlarını göstermek istemiştir. Bir yandan müzakereci tavrıyla hükümet bu meselede elinden gelen çabayı gösteriyor imajı vermiş diğer yandan güvenlikçi anlayışla biz hep el uzatıyoruz ama karşı taraf geri çekiyor görüntüsü vermek istemiştir. Böylelikle halkın tepkisini çekmeyi engellemiş ve “Kürt sorunu” meselesinde atılacak radikal sayılabilecek adımlarında alt yapısını hazırlamıştır.

Aynı zamanda da “Kürt sorunu” noktasında ilk muhatabı sayılan BDP ile görüşmelerin tıkandığını gördüğünde direkt örgütün dağ kadrosu ile görüşmeleri devam ettirmiştir. Ancak yukarıda saydığımız faktörler neticesinde örgütü ikna edemediğinde ise tekrar güvenlikçi anlayışa yol vererek, meseleyi İmralı üzerinden çözmek istemiştir. Yani muhatabın adresini değiştirerek meseleyi sabote edenlere bir mesaj vermek istemiştir.

Açlık grevleri ise tam bu nokta da devreye girmektedir. Hükümetin içte ve dışta yeni icraatlarını değerlendirdiği Kızılcahamam kampında da bu mesele değerlendirilmiş ve hatta Habur olayının mimarı sayılan başbakan yardımcısı Beşir Atalay bu konu hakkında “açlık grevleri yeni Oslo sürecini olumsuz etkiledi, zora soktu” diyerek hükümetin politikalarının birileri tarafından sabote edildiğini söyleyerek bu tarafın PKK-KCK ve dağ kadrosu olduğu imasını yapmıştır. 

Açlık grevlerinin nedenlerine de baktığımızda meselenin Abdullah Öcalan’a uygulanan tecritin kaldırılması noktasında olduğu görülmektedir. Bu ise “Kürt sorunu” meselesinde PKK-KCK ayağının Öcalan’ı tek muhatap olarak kabul etmemesi ve Öcalan’a uygulanan tecritin bahane edilerek ve avukatlarının aracı kılınarak isteklerini Öcalan’a ulaştırmak için yapılan bir hamledir. Çünkü hükümet Öcalan’ı muhatap alarak avukatları ile PKK-KCK arasında bir bilgi alışverişinin olmaması için Öcalan’ın da talepleri noktasında avukatları ile doğrudan görüştürülmüyordu. Nitekim hükümet sözcüsü Bülent Arınç bu meseleyi şu şekilde açıklamıştır. “Abdullah Öcalan avukatlarıyla görüşmeler yapıyordu. Ancak iki sebeple görüşmeleri kesildi. Bunlardan bir tanesi avukatlarının bir kısmının başka davalar sebebiyle tutuklu veya hükümlü bulunmasıdır. İkincisi, kendi sözlerini dışarıya yanlış aksettirdiği iddiasıyla bizzat kendisi tarafından avukatlarıyla görüşmemek istediğidir. Öcalan herhangi bir konuda avukatlarıyla görüşmeyi arzu ederse bu imkânın Adalet Bakanlığı'nca sağlanması mümkün olabilir. Bunun imkân içerisinde olması tamamen hukuk çerçevesinde kararlaştırılacak bir konudur.”

Nitekim çok geçmeden Erdoğan yine milliyetçi muhafazakâr tabanı rahatlatacak hem de Abdullah Öcalan’a yapması gerekenleri noktasında idam meselesini gündeme açarak gerekli mesajları vermiştir.

Devam eden süreçte ise mesajı alan Öcalan 68. gününde açlık grevlerinin bitirilmesini isteyerek meseleye son noktayı koymuştur.

Sonuç olarak meseleye baktığımızda ve açlık grevlerini hükümetin icraatları noktasındaki son hamlelere bakarak incelediğimizde özellikle çıkan belediyeler kanunu ve ana dilde savunma taleplerinin giderilmesi noktasında atılan adımlarla hükümet, “Kürt sorunu”nu kendi istediği mecraya çekerek halka karşı haklı gerekçeler oluşturmak istiyor diyebiliriz. Nitekim bu bağlamda AKP, CHP ve MHP’nin iştirakini bile almadan meclis komisyonuna başkanlık sistemi teklifini iletmiştir.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz