Afgan Cihadından Suriye İçin Çıkarılacak Dersler

Süleyman Uğurlu

Suriye hızla İslamî bir devrime doğru ilerliyor. Şam kasabı zalim Esed’e karşı kahramanca direnen mücahidler İslamî Ümmet’in gönlünü şimdiden fethetmiş durumda. Dualar onlarla birlikte. Zafer için gerekli fedakârlık ve ihlas had safhada, tek eksik; sömürgecilerin devrim çalma taktiklerini zamanında keşfedecek, devrimci mücahidleri ve kaçınılmaz olarak halkı doğru yola yönlendirecek bir siyasî liderlik. 

Siyasî liderliğin ne derece hayati bir konumda olduğunu aslında Afgan Cihadı bizlere göstermişti. Bu nedenle tarihte biraz geriye dönüp zaferin nasıl kazanıldığını ve nasıl yitirildiğini görüp Suriye’de benzer bir akıbetin yaşanmaması için gerekli adımların atılması elzem bir durumdur.

Hilafet Devleti’nin yıkılışının ardından paramparça olan İslamî topraklarda kurulan krallıklardan biri de Afgan Krallığıdır. 1926 yılında Emanullah Han İngilizlerin yolunu açmasından sonra kendisini kral ilan etti. Halkın İslamî akideye sahip olduğunu unutarak küfür hükümlerini reform adı altında halka uygulamaya kalkınca 1933 yılında ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Onun ardından Zahir Şah kral oldu ve yaklaşık 40 yıl boyunca ülkeyi yönetti. 1973 yılında Davud Han liderliğinde krallıktan Cumhuriyete geçildi. Davud Han’ın uygulamaları sol örgütlerin birleşmesine ve Davud Han’a karşı birlikte mücadele etmesine yol açtı. General Davud, sol görüşlü Demokratik Halk Partisi tarafından düzenlenen bir darbeyle devrildi ve öldürüldü. Ancak bu süreçte partinin Halk ve Perçem adlı kanatları oluştu. Orduya dayanan Halk kanadı giderek güçlendi ve Perçem kesiminden tüm önde gelen liderler sürgün ya da tasfiye edildi.

 Yeni yönetimin reform programında kadınlara eşit haklar, toprak reformu ve klasik Marksist – Leninist doğrultuda yönetsel önlemler yer alıyordu. İslam kültürüyle açıkça çatışan bu program ve siyasal baskılar, nüfusun geniş kesimlerini karşısına aldı. 1978 yazında Nuristan bölgesinde ilk ayaklanmalar patlak verdi ve tüm ülkeye yayıldı. Ayaklanmalar karşısında Afgan ordusu güçsüz kalınca iktidarda bulunan Afgan yönetimi SSCB ile imzalanmış olan dostluk ve işbirliği Antlaşmasına dayanarak Sovyetler’den yardım talep ettiler ve nihayet Sovyetler, 27 Aralık 1979′da ülkeyi fiilen işgal etti. 

1979’da Afganistan Sovyetler Birliği tarafından işgal edilince ülke içindeki bazı gruplar Sovyet işgaline karşı direnişe başladı. İlk ayaklanma doğu vilayeti Herat’ta yaşandı. Afgan askerleriyle birlikte hareket eden halk yönetimi ele geçirdi. Ancak Kabil hükümeti Sovyetlerden aldığı uçaklarla ayaklanan halkı bombaladı. Yaklaşık 50 bin kişi bu olaylar sırasında hayatını kaybetti. Köyler kasabalar basıldı ileri gelen din adamları idam edildi. 

Sovyetler Birliği işgaline karşı direnişe başlayan Afganlar, dünyanın dört bir yanından gönüllü olarak gelen Müslümanların da katılmasıyla yedi büyük mücahid grubu oluşturdular. Bu gruplar ve liderleri şöyle idi:

Gruplar / Liderleri 

Hizb-i İslamî Afganistan / Gülbeddin Hikmetyar 

Cemiyet-i İslamî Afganistan / Prof. Burhaneddin Rabbani 

Mehaz-ı Milli İslamî Afganistan / Seyyid Ahmed Gilani 

Cephe-i Milli İslamî Afganistan / Sıbgatullah Müceddidi 

Hareket-i İnkılabi İslamî / Mevlevi Muhammed Nebi Muhammedi 

Hizb-i İslamî / Mevlevi Yunus Halis  

İttihad-ı İslamî Bara-i İslamî Afganistan / Abdurrab Resul Sayyaf  

Sovyetler 1984 yılından itibaren kimyasal silahlar kullanmaya başladı. Bu silahlar özellikle sivil halka yönelikti. Sovyetler bununla da yetinmeyerek, çocukları öldürmek suretiyle halkı yıldırmak istedi. Bunun için de uçaklardan kalemler, ağız mızıkaları, radyolar, kibrit kutuları v.s. atmaya başladı. Hâlbuki bunların hepsi birer bomba idi. Radyoların düğmesini çevirdiğinizde, mızıkaları çaldığınızda veya çocuklar kuşların kanadını oynattığında, infilak ediyor ve etrafındakileri öldürüyor veya yaralıyordu.  

Lakin bu taktiklerin hiç biri yürümedi. 1985 Martında Sovyet liderliğine Mihail Gorbaçov’un gelmesinden sonra, Moskova, Afganistan savaşının yürümeyeceğini kabul etmeye başladı. 

“Afgan Cihadı” sürerken Sovyet askerlerinin de desteğiyle ülke yönetiminin başına getirilen Demokratik Halk Partisi'nin Perçem Kanadından Bebrek Kemal’in devlet başkanlığı da 1986 yılında sona erdi. Onun yerine Sovyetler Birliği’nden Afganistan’a gelen Dr. Muhammed Necibullah yeni devlet başkanı oldu.

Mücahitlerin Sovyet işgaline direnişi, 1988 yılında Sovyetler Birliği’ni Afganistan’daki ordularını geri çekmeye itti. Michael Gorbaçov 8 Şubat 1988 tarihinde Sovyet ordusunun on ay içinde Afganistan topraklarından çekileceğini, ancak Afganistan’la Sovyetler Birliği’nin iyi ilişkilerinin devam edeceğini ve Necibullah hükümetine verdikleri desteğin süreceğini açıkladı.  

15 Şubat 1988’de Sovyet orduları, arkalarında yaklaşık bir buçuk milyon Afgan şehit bırakarak Afganistan’dan çekilmeye başladı. Sovyet Kızıl Ordusu’nun Afganistan’dan çekilmesinin ardından mücahitler Necibullah hükümetine karşı savaşmaya başladılar. Rusların çekilmesinin ardından iyice zayıflayan Necibullah yönetimi, kentleri birer birer kaybetti. Mücahitler Kabil kapılarına dayandığında Necibullah’ın yanında en güçlü komutanlarından biri olan Özbek General Raşid Dostum kalmıştı. Hem kendi bölgesi Mezar-ı Şerif’i hem de Kabil’i mücahitlere karşı savunan Dostum, 1992 yılının başlarında Cemiyet-i İslamî Afganistan adlı gruba bağlı Ahmet Şah Mesud’la anlaşarak mücahitlerin 17 Nisan’da Kabil’i ele geçirmelerinin önünü açtı.

Devlet Başkanı Necibullah ülkeden kaçma girişiminde bulunsa da daha sonra mücahitlerin Kabil’e girmesine kısa süre kala Kabil’deki BM binasına sığındı.

Necibullah iktidarının devrilmesinin ardından Afganistan iç savaşın içine düştü. Bütün gruplar Kabil’de otoriteye hâkim olmak istiyorlardı. Ahmet Şah Mesud komutasındaki mücahit birliklerinin Kabil’e girmesinin ardından kent dışında mücahit gruplar arasında çatışmalar başladı.  

Nisan 1992’de Pakistan’ın Afganistan sınırındaki Peşaver kentinde toplanan mücahit gruplar, Afganistan İslam Devleti’nin kurulduğunu açıkladılar. Ancak iki büyük grup Hikmetyar’ın Hizb-i İslamî’si ve Rabbani’nin Cemiyet-i İslamî’si arasındaki ihtilaflar nedeniyle devlet başkanlığı daha tarafsız biri olarak görülen Tacik asıllı Sıbgatullah Müceddidi’ye verildi. Gülbeddin Hikmetyar başbakan, Tacik komutan Ahmet Şah Mesud da savunma bakanı oldu. Ancak bu durum bile ihtilafları azaltmadı. Hikmetyar 1993 yılında çekildiği Kabil’in güneydoğusundaki Çarasyab bölgesinden başkenti bombalamaya başladı. Bir yandan Burhaneddin Rabbani ve Şah Mesud birlikleriyle Hikmetyar birlikleri arasında Kabil’in dışında çatışmalar yaşanırken diğer yandan küçük gruplar Kabil içinde çatışmalara başladı. Bu dönemde başkent Kabil savaş zamanında bile rastlanmayan büyük bir yıkıma uğradı, binlerce kişi bombardıman ve çatışmalar sonucu hayatını kaybetti. Her iki grup arasında devam eden savaşta her iki taraftan toplam 25 bin Afganlı öldürüldü. Bu savaş esnasında İran ve Tacikistan Rabbânî cemaatine silah, para ve devletlerarası mahfillerde siyasî dayanak desteği verdi. Pakistan ise Hikmetyar cemaatine kucak açtı.

Pakistan Yönetimi, Rabbânî ile mücadelesinde çıkarları doğrultusunda kesin bir şey elde edemeyince Hikmetyar’dan vazgeçti ve 1994 yılında Peştunların yoğunluklu olarak yaşadığı Kandahar’da Diyobend medresesine bağlı Molla Muhammed Ömer adındaki din adamının etrafında toplanan öğrencilerden “Taliban” ismiyle anılan grubu desteklemeye başladı. Pakistan destekli Taliban, kuvvetli ve hızlı bir şekilde ilerleyerek Afgan şehirlerini tek tek eline geçirdi. Taliban hareketi 1995 yılında Kabil’in güneyine yerleşen Hikmetyar’la anlaşarak başkent üzerine yürüdü. İki yıl süren çatışmalar sonucu, 1996 yılının Eylül ayında Ahmet Şah Mesud’un askerlerini kuzeye çekmesiyle Kabil’i ele geçiren Taliban, İslam Emirliğini kurduğunu açıkladı. Böylece Afganistan’da yeni bir dönem başlamış oldu. Sonrası malumunuz…

Bugüne gelecek olursak, Suriye’de katliamlara, zulümlere, işkencelere, tecavüzlere, ihanetlere, ikiyüzlülüğe rağmen bir buçuk yıllık bir direniş her geçen gün büyüyerek devam etmekte, saflar ayrışmakta, talepler daha da netleşmektedir. Kendi güdümündeki ve kontrolü altındaki devrimlere isim takmada gecikmeyen Batı medyası ve siyasetçileri Suriye’deki devrime renk ve isim bulmakta zorlanmaktadır. Hemen yardımcı olalım bu devrimin rengi siyah-beyaz, ismi ise İslam devrimidir. Bu açıktır, Biladu-ş Şam’da mücadele eden tüm grupların ortak talebi İslamî bir yönetimdir. Bu talep doğrultusunda Esed’in zebanilerine karşı silahlanan Müslümanlar çeşitli isimler adı altında çok sayıda grup kurmuş vaziyettedir. Özgür Suriye Ordusu adı genel bir isimlendirmeden başka bir şey ifade etmemektedir. Ne tek bir komutan vardır ne de tek bir ordu. İşte dikkat edilmesi, altının çizilmesi gereken husus tam da burasıdır. 

Özgür Suriye Ordusu şemsiyesinde olan gruplardan bazıları “Esed gitsin de gerisi kolay” yaklaşımıyla ABD ve onun bölgesel işbirlikçilerinden silah yardımı almaktadır. ABD talimatları doğrultusunda Türkiye’nin bu işin başını çektiği herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Burada sorulması gereken soru şudur: Esed zaten ABD güdümünde siyaset yapan bir lider iken ABD neden bir takım muhalifleri silahlandırma yoluna gitmiştir? 

Bu sorunun cevabı Afgan Cihadında saklıdır. ABD Türkiye eliyle Esed sonrası dönem için bir oyun planlamaktadır. Şayet işler ters gider ve Esed devrilirse o takdirde muhalif grupların kendi içinde savaşmalarını sağlayarak güdüm dışı bir unsurun yönetime gelmesini engellemek istemektedir. İşte bu nedenle bazı grupları desteklerken bazı grupları yok etmek için Esed’in askerlerini üzerlerine salmaktadır. 

Bu oyunun farkında olunması hayati bir konu iken diğer bir hayati konu bir an önce muhalifler arasında siyasî liderliğin teşkil ettirilmesidir. Kuşkusuz “siyasî liderlik” kavramı üzerinde tartışma oluşabilir. Zira bu kavram Müslümanların konuşma dilinde pek rastlanmayan bir kavramdır. Bu kavramın açıklığa kavuşup bir numune teşkil etmesi için Hizb-ut Tahrir Suriye’nin 15.03.2012 tarihli beyanından birkaç pasaj almakta yarar var: 

Mübarek Suriye'deki Halkımıza Bir Çağrı:

İmanınızla, sabrınızla ve fedakârlıklarınızla sizler, kırk küsur yıldır üzerinize sefil Suriye rejimini uygulayan adamların bütün korku, korkaklık ve baskı çemberlerini kırdınız ve insanlar, imanın olup nifakın olmadığı ve nifakın olup imanın olmadığı iki kamp haline gelinceye kadar bütün münafıkları ve ajanları ifşa ettiniz. Bir yıl içerisinde, tüm ümmetin Hilafet Devleti ve parıldayan tarihinin geri dönmesiyle ilgili umudunu yeşerttiniz...  Yaptıklarınızdan dolayı sizleri tebrik etiğimiz gibi Allah'ın muhlis kullarını kutladığı bütün her şeyle tebrik edildiniz. Hizb-ut Tahrir olarak bizler sizlere, ayaklanmanızın esasını sadece hanif İslam kılmanızı vurgularız ki böylece ayaklanmanız, hem akidenizden kaynaklanmış hem de facir laiklik ya da kâfir demokratik bir temele değil de akidenizin temeline dayalı olmuş olsun. Zira sizin elbiseniz, kâfir demokrasi olmayıp bilakis sadece İslam'dır. Bundan dolayı muhlis bir şekilde sizleri, ayaklanmanızda Hilafet'i kurmaktan başka bir hedef belirlememeye, ayaklanmaları çalınan, şehitlerinin kanları satılan ve ayaklanmaları başka bir ayaklanmaya muhtaç olan Tunus, Mısır, Libya ve Yemen'deki kardeşlerinizin içine düşmüş olduğu duruma düşmekten sakınmaya çağırıyoruz.

Suriye Âlimlerine Bir Çağrı:

Allahu Subhânehu sizden, insanlara hakkı açıklamanız ve onu gizlememeniz için söz almıştır. Dolayısıyla Suriye'de açıklamanız gereken ilk şey, kâfir rejimin yıkılıp onun yerine Allah'ın hükmünün ikame edilmesinin vacip olduğudur. Zira camilerden ve Cuma namazlarından sonraki gösterilerin başlamasıyla sizlerin sorumluluğu daha da artmıştır. O halde insanların gerçek liderleri olunuz ve değişimde Rasulullah [Sallallahu Aleyhi ve Selem]'in metoduna bağlanınız -ki sizler, buna daha layıksınız-, demokrasi, laiklik ve sivil devlete çağıran, yabancı müdahaleyi talep eden, Uluslararası Güvenlik Konseyi'ndeki ümmetin düşmanlarından çözümler dilenen zararlı çağrılardan insanları sakındırınız. Zira bu çağrılar, bir fitne olup bunun sadık imandan başka çözümü de yoktur.

 Suriye Ordusu İçerisindeki Muhlis Müslüman Güç Ehline Bir Çağrı:

Artık yönetim çetelerinin, nefislerinizdeki asıl madenden ayrı oldukları ortaya çıkmıştır. Zira rejimin, halkınızı katletmekle ilgili emirlerine karşı çıkmanızın yanı sıra taburunuzun ismini, sahabe-i kiramın isimleriyle adlandırmanız da Allah'ı, Rasulü’nü, onun sahabesini ve azim İslam dinini sevdiğinizin bir kanıtı olmuştur. Bizler, Batılı devletler ile onların bölgedeki araçlarının kurnazlık halakalarının sizlere kadar genişlediğini görmekteyiz. Bu nedenle İslam düşmanları tarafından silahlandırılmanız meselesi hakkında sizleri uyarıyoruz. Zira bu, dininiz ve ideolojiniz için bir pazarlıktan ibarettir. O halde Allah'ın düşmanları ile onların ülkelerinde ve Büyükelçiliklerinde aylak aylak dolaşan şüpheli laik dış muhalefetten olanlara karşı uyanık olunuz ve liderliğinizi onlardan herhangi birine vermeyiniz. (Ayrılmış yada henüz daha ayrılmamış olan) Suriye ordusu içerisindeki muhlis Müslüman güç ehlinden olanların hepsi iyi bilsinler ki şerî bir vacip olarak yapmaları gereken, güçlerini Suriye ordusu içerisinde gerçekten Hilafet'i kurmak için çalışan subayların güçleriyle birleştirmeleridir. Zira bu, Rasulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in ashabının yaptığı aynı vaciptir ki bu da; şu an Şam'daki mevcut tağut yöneticilerin devrilmesi ve yönetimin de kendisini Allah'ın indirdikleriyle hükmetmek amacıyla Nübüvvet Minhacı Üzere Raşidi Hilafet'i kurmak için hazırlamış olan Hizb-ut Tahrir'e teslim edilmesidir.

Sonuç olarak, şanlı direnişin İslamî bir devrimle sonuçlanması için siyasî basiret ve tam bir birliktelik olmazsa olmazlardandır. İnşaAllah Suriye’deki kardeşlerimiz bu hakikatin farkında olarak “Talebimiz Hilafet”, “Allah’tan başka yardımcımız yok!” nidalarıyla zalim Esed rejimini devirirler ve Rasulullah’ın şu hadisindeki haberini doğrulatırlar. Efendimiz şöyle buyurdu:

عُقْرُ دَارِ الإِسْلامِ بِالشَّامِ “İslam Dârı'nın merkezi Şam olacaktır.”


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz