إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِّلْعَالَمِينَ فِيهِ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَّقَامُ إِبْرَاهِيمَ وَمَن دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا وَلِلّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلاً وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ الله غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ
“İnsanlar için inşa edilen ilk mabet; şüphesiz ki Bekka (Mekke)’daki mübarek ve alemler için hidayet olan beyt(ev)tir. Onda apaçık ayetler vardır; İbrahim’in makamıdır, kim ona girerse emniyetli olur, kimin gücü varsa bu beyti haccetmesi o kişinin üzerinde Allah’ın bir hakkıdır, kim kâfir olursa bilsin ki Allah’ın âlemlere hiç ihtiyacı yoktur.”
Daha önceki ayette Allah Celle Celaluhu insanların İbrahim milletine tabi olmalarını emretmiştir. Bunun manası hiç şirke koşmadan ve hiç sapmadan dosdoğru olan İslam’a tabi olmaktır. Bununla ilgili insanlar için ilk inşa edilen mabet İbrahim’in Mekke’de tesis ettiği beyttir. Bunu haccetmesi farz kılındı, bu İslam’ın bir rüknüdür. Bunu kabul etmeyen kâfir olur.
Bunun manası, insanlar için mabet veya ibadethane olarak ilk tesis edilen yer Bekka’da olan Beyt-i Haram’dır, o ise Kâbe’dir. Ayette insanlar için denilmesi insanları ibadet için toplayacak ilk mekân olmasındandır. Daha önce insanları cemaatçe veya topluca ibadet yapmak için toplayacak yerin bulunmadığına dair bir mana çıkmaktadır. Nebi İbrahim’den eski nebiler hakkında söz edilirken topluca veya cemaatçe ibadet yaptıkları bir yer yoktur. İkinci yer Kudüs’te tesis edilen Mescid-i Aksa’dır. Bunların ikisi birer kutsal mescitlerdir. İsra Sûresi’nde ki ilk ayette bu iki mescitten söz edilerek kutsal oldukları gösterildi. Kendileri ve etraflarının mübarek oldukları da belirtildi. Bunların kutsallığını göstermek için kendi Rasulü’ne ikram etmek ve değerini üstün kılmak üzere Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya isra etti; geceleyin götürdü. Ve üçüncü kutsal mescit ise; son Rasul olan Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem tarafından Medine’de tesis edilen Mescid-i Nebevi’dir. Tevbe Sûresi’nde 108 ve 109. Ayetlerde buna işaret eder. Ayrıca Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: ‘Benim mescidimde namaz kılmanın, Mescid-i Haram haricinde herhangi bir mescitte namaz kılmaktan bin kat daha fazla sevabı vardır” Bu üç mescide fazla sevap elde emek maksadıyla özellikle ziyaret yapılır ve büyük sevap elde etmek için yolculuk edilir. Nitekim Rasulullah “çok sevap elde etmek maksadıyla ancak bu üç mescide binekler hazırlanıp özel ziyaret yapılacağını” açıkladı. (Buharı ve Muslim) Bu üç mescid dışında hiç bir mescide fazla sevap kazanmak maksadıyla özel ziyaret yapılmaz. Bu üç mescid dışında her hangi bir mescide gidilirse aynı sevap alınır, fazlası alınmaz.
Allah Celle Celaluhu’nun Hz. İbrahim vasıtasıyla tesis ettirdiği ilk ibadet yeri Kâbe’dir ve ona yönelmeyi farz kıldı ve bunu Bakara Sûresi’nde 144, 149, 150 ayetlerde açıkladı.
Maide Sûresi 97. ayette Beyt-i Haram olan Kâbe’nin insanlar için kalkınacak yer olduğunu beyan etti. Ona fazla sevap almak maksadıyla bütün zahmetlere katlanarak gidilir. Bu nedenle farz olan hac dışında umreye de ehemmiyet verdi. Onu farz kılmasa da pek büyük sevaplı bir Sünnet olduğunu beyan etmiştir. Kâbe’nin ziyaret edilip etrafını tavaf yapmanın ve orada namaz kılmanın ehemmiyetini bu şekilde göstermiş oldu. Bakara 158 ve 196. ayetlerde bunu vurguladı.
Bu yer İbrahim Aleyhi’s-Selam ve onun oğlu İsmail Aleyhi’s-Selam tarafından inşa edildi. Bakara Sûresi 127.ayette bu husus beyan edildi. Fakat bazı âlimler onu ilk tesis eden meleklerdir, bazıları Âdem Aleyhi’s-Selam ve bazıları da İbrahim Aleyhi’s-Selam’dır dediler. Fakat meleklerin veya Âdem Aleyhi’s-Selam’ın olduğuna dair Kuran’da veya hadis-i şerifte herhangi bir delil geçmemektedir. Bazıları Bakara Sûresi 127.ayette وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَاهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَإِسْمَاعِيلُ “İbrahim ve İsmail evin kaidelerini (tabanlarını) yükseltiyorlar” ifadesi geçtiği için bu tabanların aslı vardır, İbrahim ve İsmail bu tabanlar üzerine evi inşa ettiler diyerek bir anlam çıkartmaya çalıştılar. Fakat bu kesin değil şüpheli bir delalettir. Kesin olan ayette geçtiği gibi İbrahim ve İsmail tarafından Kâbe bina edildi. Ayrıca daha önce Kâbe’nin melekler veya Âdem tarafından tesis edildiğine, ondan sonra yıkıldığına ve bilahare İbrahim ve oğlu İsmail tarafından tabanlarının izleri üzerine tekrar tesis edildiğine dair Kuran’da veya Sünnet’te hiç delil yoktur. Nitekim Müslümanların akideleri, gaybla ilgili haberleri, şer’i ahkâmları ve bunların uygulama keyfiyeti olan metodu yalnız Kur’an ve Sünnet’ten alırlar. Tarih kitapları veya İsrailiyatlar veyahut kişilerin fikir ve faraziyelerinden almazlar.
Zira; bu ayet Yahudilerin Kudüs’teki Beyt-i Makdis Mekke’deki Beyt-i Haram’dan daha üstündür diye iddia etmelerine bir cevap olarak geldi. Allah onların batıl iddialarını bu ayetle çürüttü.
Bu yer mübarektir. Mübareğin manası; hayrı çok olandır veya sevabı çok olandır. Başka bir ifadeyle oraya giden kimse çok sevap alır. Bu nedenle Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem: ‘Benim mescidimde (Mescid-i Nebevi’de) namaz kılmanın sevabı Mescid-i Haram dışında herhangi bir mescitte namaz kılmaktan bin kat daha fazla sevaptır’ buyurmuştur.
Ayrıca orasının çöl olmasından dolayı meyveleri yoksun olan bir yer olmasına rağmen Allah oradakilere rızık vereceğine dair söz verdi. Bakara Sûresi 126. ayette İbrahim Aleyhi’s-Selam Rabbine Mekke’nin emniyetli bir yer olmasını ve iman sahibi olan halkına rızık vermesi için dua etti. Allah onun duasını kabul ederken yalnız mü’minlere değil oradaki her insana rızık vereceğini bildirdi. Çünkü İbrahim’in duası üzerine Allah Celle Celaluhu bu ayette şöyle dedi: “Kim kâfir olursa ona rızıktan biraz tattıracağım ondan sonra ona cehennem azabı tattıracağım.” Kurayş Sûresi’nde Mekke ehli olan Kurayş’e hem rızık hem emniyet sağladığını onlara hatırlattı.
Bu Beyt-i Haram veya Kâbe âlemler için bir hidayettir. Bu hidayet ise Allah’a doğru ibadet etmek, Kâbe’ye yönelmekle olur. Bunun dışındakiler delalettir, sapıklıktır. Bu nedenle Yahudiler ve Hıristiyanlar Kâbe’ye doğru yönelmedikleri için sapıttılar. Bakara Sûresi 149. ayette ibadet yapılırken Mescid-i Haram’a veya Kâbe’ye doğru yönelmenin hak olduğu açıklandı. Bunun dışında olan ise batıldır. Sadece insanlara bir hidayet olarak değil, bütün âlemlere bir hidayet olarak gösterildi. Şu da anlaşılır; Allah’a ibadet edecek her mahlûk buraya yönelmelidir. Bakara Sûresi 144. ayette Ehl-i Kitap olan Yahudiler ve Hıristiyanlar bunun hak olduğunu da biliyorlar, fakat Bakara Sûresi 109. ayette geçtiği gibi hakkı bildikleri halde haset ederek bunu kabul etmek istemediler, 145. ayette onların heva ve heveslerine tabi oldukları da gösterildi.
Fetih Sûresi 24. ayette Mekke adı geçti. Burada Mekke’nin başka adı olarak Bekka geçti. Bekka’nın manası zillet göstermek veya boyun eğmektir. Yine izdiham ve kalabalık teşkil etmek manası da taşır. Bir kısım Tefsir âlimleri son manayı tercih ettiler. Bu nedenle onlardan İbni Abbas ve Katade bunu tercih ederek şöyle dediler: Allah Celle Celaluhu erkekler ve kadınların aynı yerde ve karışık şekilde namaz kılmalarına ve tavaf yapmalarına müsaade ettiğinden dolayı o yer Bekka olarak adlandırıldı.
Bu Beytte açık ayetler vardır; Makam-ı İbrahim’dir. İbrahim Aleyhi’s-Selam Kâbe’yi inşa ederken bunun üzerinde duruyordu. Bunun üzerinde ayağının izi vardır. Bu beytin İbrahim Aleyhi’s-Selam tarafından inşa edildiğine dair o makam apaçık bir ayet veya bir delil olur. Ayrıca Safa ve Merve birer ayetlerdir.
Bu yere kim girerse emniyetli olur. Zira emniyetli bir yer veya bir belde olarak kılındı. Bakara Sûresi’nde 125. ve 127. ayetler bunun emniyetli bir yer olduğunu gösterdi. Allah Celle Celaluhu Beled Sûresi’nde ilk ayette emin olan Mekke beldesine yemin etti. Bu nedenle bu memlekette silah kullanmayı yasakladı. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Mekke’yi fethederken şöyle buyurdu: “Allah gökleri ve yeri yarattığı günden beri bu beldeyi haram kıldı (içinde silahı kullanmak ve kan akıtmayı haram kıldı). Benden önce bu beldede savaş kimseye helal kılınmadı ve bana ancak bir gündüzden bir saat serbest kılındı, ama kıyamet gününe kadar haram kılındı...”
Allah Celle Celaluhu bunu açıkladıktan hemen sonra haccı farz kıldı. İnsanlar üzerine Allah Celle Celaluhu’nun hakkıdır. Fakat güce sahip olursa ona farz olur. Nitekim Bakara Sûresi 286. ayette; لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا “Allah insanı gücü dışında mükellef kılmaz ve sorumlu tutmaz”. buyruldu. Bu güç; sağlık, maddiyat ve emniyet kapsamındadır.
Ayette insanlar üzerine beyti haccetmek Allah’ın hakkı olarak gösterildi. Bu nedenle bütün insanların haccetmesi gerekir, haccetmezlerse sorumlu tutulup cehennemde cezalandırılacaklardır. Ancak haccetmenin ilk şartı imandır. Öyleyse insanların önce iman etmeleri ve sonra haccetmeleri gerekir. İman etmezlerse ebediyen azap görecekleri gibi haccetmediklerinden dolayı da azapları artacaktır. Yine namaz kılmazlar veya zekât vermezlerse hesaba çekileceklerdir. Müddessir Sûresi 42. Ayetten 47. ayete kadar olan ayetlerde مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ “Sizi cehennemde yakan nedir? قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّين “Dediler ki: “Namaz kılanlardan değildik”, وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ Yoksulu yedirenlerden değildik” وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ “Batıla dalanlarla dalıyorduk.” وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ “Hesap Günü’nü yalanlıyorduk.” Fussilet Sûresi 6-7. ayetlerde, وَوَيْلٌ لِّلْمُشْرِكِينَ الَّذِينَ لَا يُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُم بِالْآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ “Müşriklere veyl olsun! Onlar ki; zekât vermezler. Ve onlar; ahireti inkâr edenlerdir.” diye buyurdu.
Buna göre insanlar hem imandan hem şeriatı uygulamaktan sorulacak ve mükellef olacaklardır. İman etmezlerse ebediyen Cehennemde kalırlar. Ayrıca İslam’ın sair ahkâmını uygulamadıklarından dolayı azapları artacaktır. Furkan Sûresi’nde 68-69. Ayetlerde; “Allah’la birlikte ilah edinenlerin, haksızca nefsi öldürenlerin ve zina edenlerin azaplarının kat kat artacağını ve azapta kalacaklarını” buyurdu. Küfürden dolayı kâfir ebediyen Cehennemde kalır ve bununla beraber haksızca insanı öldürürse ve zina ederse azapları kat kat artar. Nitekim Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem kendi amcası olan Ebu Talib’in en hafif azaplı olduğunu bildirdi. Ebu Talib İslam’a girmediği için kâfir ve bu nedenle Cehennemde ebediyen kalır. Fakat İslam’a yardım ediyordu ve Rasulullah’ı himaye ediyordu. Ayrıca pek kötülük yapmıyordu, zulme ve haksızlığa karşı çıkıyordu ve pek akıllı bir adam idi. Bu nedenle kavminde ve insanlar arasında saygın pek büyük ve akıllı bir adam olarak anılıyordu.
Bu nedenle; İslam Devleti kendi hükmü altında yaşayan veya onun tabiiyetini taşıyan kâfir insanlar üzerine İslam’ı uygular. Onu uygulayınca bu onlar için bir rahmet olur. En azından bazı hususlarda onların azapları artmaz veya katlanmaz. Laik ve demokratik sistemlerde olduğu gibi fazla günah işlemezler. Zina etmezler, diğer sapık ilişkiler kurmazlar, hırsızlık yapmazlar, kadınlar açık seçik gezmezler, faiz yemez ve yedirmezler, kumar oynamazlar vs. Ama Cehennemde ebediyen kalırlar, namaz kılmadıkları, zekât vermedikleri, haccetmedikleri vesair ibadet ve farzları uygulamadıkları için azapları artacaktır. Böylece İslam Devleti olan Hilafet yalnız Müslümanlar için değil Müslüman olmayan kâfirler için de bir rahmettir. O devlet olmayınca Müslümanlar dahil olmak üzere herkesin azabı artar.
Ayetin sonunda وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ الله غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ “kim kâfir olursa bilsin ki Allah’ın âlemlere hiç ihtiyacı yoktur” ifadesi geçti. Bu ifade geneldir. Burada Yahudilerin inkâr ettikleri gibi ilk mabedin Kâbe olmadığını iddia ettiklerini, oradaki makam-ı İbrahim gibi delilleri inkâr etsinler veya hac farzını inkâr etsinler hepsinin kâfir olduğunu net şekilde beyan etti. Bu ifade genel olduğu için Kuran’da geçen herhangi bir ayeti veya bir ifadeyi inkâr etmenin küfür olduğunu da açıkladı.
Hac farzını inkâr etmek küfürdür. Fakat Müslüman’ın gücü olduğu halde haccetmemesi büyük günahtır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “Hac’dan hapseden (engelleyen) bir hastalık veya zalim yönetici veyahut ortada belli olan ihtiyacı olmaksızın, kim İslam haccını yapmadan ölürse Yahudi veya Hıristiyan olarak ölür.” Bunun manası; Bir kişinin gücü ve imkânı varsa ve haccetmezse sanki bir Yahudi veya Hıristiyan kadar günahkâr olduğudur.
Hadis âlimlerinden olan Said bin Mansur Halife Ömer bin Hattab RadiyAllahu Anh’ın şöyle dediğini rivayet etti: “İnsanlar haccı terk ederlerse tamamen namaz ve zekâtı terk ettikleri zaman nasıl onlarla savaşıyorsak hac içinde onlarla savaşırız.”
İşte İslam Devleti Müslümanların ibadetle veya hayatın sair konularıyla ilgili İslam’ın bütün hükümlerini uygulamalarına zorladığına dair bir ispattır. Müslümanlar hür veya serbest olmazlar. Zira onlar Allah’ın kulları, köleleridir. Batı’daki gibi İslam’da hürriyet veya serbestlik yoktur. İslam; bir insanın başka insanın kölesi olmasını haram kılar. Ama davranışlarda ve ibadetlerde veya fikirde hür olmaz. İslam’ın ahkâmına ve fikirlerine ve akaidine bağlı olur ve İslam Devleti Müslümanları buna göre hesaba çeker.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış