Kur’an ayetleri
incelendiğinde felaha ermenin iki esas üzerine temellendiğini görürüz.
Bunlardan birisi iman diğeri ise salih ameldir. Kur’an bu iki esası yerine
getiren kimseye Cennet’i vaat eder.
Buradan hareketle bir kimse Cennet ehlinden olmak istiyorsa “iman
ve salih amel”de geçerli not almak durumundadır. Bu demek oluyor ki
Cennet’in anahtarı iman ve salih ameldir.
Ben naçizane toplumumuzun
mevcut problemlerinin temelini bilgisizliğin oluşturduğuna inanmıyorum. Tam
aksine var olan bilgiyle amel etme problemi olduğuna inanıyorum. Bu sıradan
bilgiyle amel ilişkisini kapsadığı gibi şer’î hükümlerle amel ilişkisini de
kapsayıcıdır. Şu örnekte olduğu gibi; Herkes emniyet kemeri takmanın
zorunluluğunu ve en ince ayrıntısına kadar faydalarını bilir. Öyle ki
Türkiye’de sürücüler üzerinde yapılan bir araştırmaya göre her iki sürücüden
birisi emniyet kemeri takmamaktadır. Takmamalarının nedenini bilgisizliğe mal
etmek ise insaflı bir yaklaşım değildir. Takmamalarının temel nedeni tamamen
ihmalkârlıktır. Daha da ötesi ciddiye almamaktır. Hâlbuki her birimiz biliriz
ki emniyet kemeri kazaların daha da feci sonuçlanmasını önleyen önemli bir
tedbirdir. Amiyane tabirle “hayat kurtarır”. Herkesin bu gerçeğin farkında
olmasına rağmen yapmıyor olmaları ancak tembellikle ve ciddiye almamakla izah
edilebilir.
Her Rasul ve Nebî
gönderildiği topluma can suyu olmak için Allah Azze ve Celle tarafından
gönderilmiştir. Son Rasul Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’de
diğer peygamberlerden farklı değildir. O’nun da gönderiliş gayesi gönderildiği
topluma can suyu olmaktır. Kur’anî bir ifadeyle “rahmet”
olmaktır. Bu gayeyi Allah Azze ve Celle Enbiya suresi 107. ayette şöyle
buyuruyor:
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
“Biz seni âlemler için
yalnızca bir rahmet olarak gönderdik.”
Allah Azze ve Celle,
Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem vasıtasıyla insan fıtratına muvafakat
sağlayan, aklı ikna edip kalbe mutmain veren yegâne din olan İslâm’ı
göndermiştir. Göndermiştir ki bu din insanın kendisiyle, Rabbisiyle ve diğer
insanlarla olan ilişkisini düzenlesin. Göndermiştir ki, insandan sadır olacak
bütün problemlere hem dünya hem de ukba saadetini temin edecek çözümler
getirsin. Nitekim öyle de olmadı mı? Rasulullah’ın nübüvvet ile görevlendirildiği
dönemde toplumun adı; cahiliye namı diğer ise vahşetti. Hayat olmayan topluma
hayat getirdi Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem… İslâm’ın
canından can vermek için “اسلم تسلم” “İslâm’ı tercih et, kurtul” mücadelesini ortaya
koyuyor, daha yaşarken ölmüş bedenlere can olmaya çalışıyordu. Rasulullah
gönderilmeden önce Mekke toplumunun vahşette zirveye oynadığını hepinizce malum
bir örnekle serdetmek istiyorum. Bu örneği seçmemdeki maksat yeni bir öğreti
değil, sadece vahşetin ne denli olduğunu resmetmektir.
Bir gün bir Sahabe, Hz.
Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in huzuruna gelerek cahiliye
devrine ait bir vahşiliği şöyle dile getirir: “Ya Rasulullah! Biz cahiliye
devrinde kız çocuklarımızı diri diri toprağa gömerdik. Benim de bir kız çocuğum
vardı. Annesine, Bunu giydir, dayısına götüreceğim, dedim. Kadın
bunun ne demek olduğunu iyi bilirdi. Ciğerparesi, biricik evladı biraz sonra
bir kuyuya atılacak ve orada çırpına çırpına can verecekti. Ne var ki, kadının
böyle bir canavarlığın önüne geçme imkânı yoktu. Yapabileceği tek şey, için
için ağlayıp kanlı gözyaşı dökmekti. Hanımım dediğimi yaptı. Çocuk gerçekten
dayısına gideceğini zannediyor ve cıvıl cıvıl koşuşuyordu. Çocuğun elinden
tutup daha önce kazdığım bir kuyunun yanına getirdim. Ona kuyuya bakmasını
söyledim. O tam kuyuya bakayım derken, sırtına bir tekme vurdum ve onu kuyuya
yuvarladım. Fakat her nasılsa, eliyle kuyunun ağzına tutundu. Bir taraftan
çırpınıyor, diğer taraftan da; Babacığım üzerin toz oldu, deyip
elbisemi silmeye çalışıyordu. Buna rağmen bir tekme daha vurdum ve onu diri
diri toprağa gömdüm. Adam bunu anlatırken Rasulullah ve yanındakiler hıçkıra
hıçkıra ağlıyorlardı. Orada oturanlardan birisi; Be adam, Rasulullah’ı,
çok üzdün! deyince, Efendimiz, Sahabeye; Bir daha anlat, dedi.
Adam olayı bir kere daha anlattı Rasulullah’ın gözlerinden süzülen yaşlar
mübarek sakalından aşağıya damla damla akıyordu.”
Tablo ortada… Sanki
Rasulullah “bir daha anlat” demekle şunu haykırıyordu; ben size
hayat getiresiye kadar işte böyle bir cehalet içerisindeydiniz. Ben geldim
rahmet oldum sizlere… Gerçekten de öyle olmuştu.
-Kızlarını gözlerini
kırpmadan toprağa gömen vahşi toplum, Rasulullah’ın öğretisiyle yanlarından
geçen cenazeye saygı gösterecek kadar merhametli olmuştu.
-Köşeyi dönünce bir Evsli
çıksa da boynunu vursam diyecek kadar husumet/düşmanlık besleyen bir Hazreçli,
“Müslüman Müslümanın kardeşidir ona zulmetmez, onu düşmana teslim etmez”
öğretisiyle kardeşinin önünde göğsünü siper eder olmuştu.
-Çocukların “Kaçın
kaçın, faiz yiyen Habîb geliyor. Ayağından kalkan toz bizi de kirletmesin!”
diyerek köşe bucak kaçtıkları Habib, Rasulullah’ın “Allah alışverişi
helal, faizi haram kıldı” öğretisinin ardından, “kaçın, kaçın!
Tövbekâr Habîb geliyor. Günah tozumuz üzerine bulaşmasın” dedirtecek
kadar muttaki olmuştu.
Peki, ben de soruyorum
öyleyse, ne oldu da bu toplum üzerinden bin beş yüz sene geçmiş olmasına rağmen
adları halen anılan insanlar oldular? Bu değişimi nasıl gerçekleştirdiler? Çok
basit Allah Azze ve Celle’nin kendileri için seçtiği ve razı olduğu
dinin emirlerine icabet ettiler. Allah’ın emir ve yasaklarını ciddiye aldılar
ve ötelemediler. Çünkü icabette hayat var. İcabette can var, rahmet var, şifa
var… Allah Azze ve Celle bunu şöyle beyan ediyor:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ
إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ
“Ey Müminler, Allah ve
Rasulü sizi hayat bağışlayacak ilkelere çağırdıkları zaman bu
çağrıya icabet edin.” (Enfal, 24)
Allah ve Rasulü’nün
getirdiklerini ciddiye almak ve icabet etmek, bu ayetin en güçlü öğretisi ve
azığı olmalıdır. Daha net bir ifadeyle bizim kurtarıcımız olan, bize hayat
bahşeden Allah’ın emirlerini ve nehiylerini ciddiye alacağız. Alacağız ki
hayatımız kurtulsun. Hangi hayat dersiniz. Bittabi dünya ve ukba hayatı… Belki
şu ana kadar ifade ettiklerimi özetleyecek bir atasözünün hikâyesini aktarmak
istiyorum. Ama anlatacağım hikâyeyi “hayat veren şeyi ciddiye almak lazım”
konsepti çerçevesinde değerlendirmenizi istiyorum.
Hazami adından bir kadın
varmış. Bu kadının en bariz özelliği herkesten daha uzak mesafeleri kolaylıkla
görebiliyor olmasıymış. Hazami yer yer dağın tepesine çıkar uzaklardan gelen
düşman saldırısı olup olmadığını gözetlermiş.
Defalarca da köyünü düşman istilasından kurtarmış. O gün bugündür Hazami
söz söyleyecek olsa herkes itibar edermiş. Çünkü Hazami’ye icabet hayat
kurtarıyormuş. Bir gün Hazami uzaktan ağaçların yürüyerek köyle doğru geldiğini
haber vermiş. Tabii bu sefer köylüler Hazami’ye inanmak istememişler. Bila
istisna hepsi “e be Hazami hiç olacak iş mi bu? Ağaçların yürüdüğü nerede
görülmüş?” demişler. Demişler demeye ama daha akşam olmadan köy düşman
istilasına uğramış. Meğer düşman ağaç yapraklarının ardına kamufle olarak
gelmişler köyle... Meğer Hazami yine doru söylemiş. Bunun üzerine köylü şu
meşhur sözü söylemiş: اذا قالت حذام فصدقوها ان القول ما قالت حذام “ Hazami
söylediği zaman icabet ediniz/tastik ediniz, çünkü söz (hayat veren) Hazami’nin
sözüdür.” (bkz.
Arap Dilinde Deyimler ve Atasözleri)
Biz Allah’ın ve Rasulü’nün
emirlerini ve nehiylerini ciddiye alacağız. Bakınız şu örnek belki de örneklik
açısından zirve bir örnek. Ama icabet etmedeki hassasiyeti anlatan bir örnek.
Emir buyuranı ciddiye almakla alakalı bir hadis:
أخي يشتكي بطنه؟فقال: اسقه عسلا. ثم أتاه الثانية فقال: اسقه عسلا. ثم
أتاه الثالثة،فقال: اسقه عسلا. ثم أتاه فقال: قد فعلت. فقال: صدق الله وكذب بطن
أخيك، اسقه عسلا، فسقاه فبرأ
“Bir kişi Rasulullah’a gelerek “Ey Allah’ın Rasulü! Kardeşim
ishal olmuştur, dedi. Hz. Peygamber; Ona
bal içir! buyurdu. O da giderek kardeşine bal içirdi ve tekrar Rasulullah’a
gelerek Ey Allah’ın Rasulü! Ona bal içirdim, daha da fazlalaştı, dedi. Hz.
Peygamber; Git, ona bal içir!
dedi. O gitti, tekrar bal içirdi ve sonra yine Hz. Peygamber’e gelerek; Ya
Rasulullah, daha fazla oldu, dedi. Hz. Peygamber; Allah doğru söyledi! Senin kardeşinin karnı yalan söylüyor. Git, ona
bal içir! dedi. Adam gitti, ona bal içirdi, o da şifaya kavuştu.” (Buhari, Tıb, C.12. H.no:7)
Bizler de Allah ve Rasulü’nün
bizlere taktir buyurdukları emir ve yasaklarına icabet edeceğiz. Daha da ötesi
ciddiye alacağız. Kurtuluşumuzun icabet edeceğimiz emir ve yasaklarda olduğunu
hatırdan hiç çıkarmayacağız. Hayat veren şeyi ciddiye alacağız.
Lakin her ne kadar
arzulanan bu olsa da pratikte bu meyanda çok zafiyetlerimizin olduğu da inkâr
edilmez bir gerçektir. Bugün Allah’ın emir ve yasaklarının hayatımızda yer
almadığına üzülerek de olsa şahit oluyoruz. Örneğin namaz… Namazın Allah’ın
bizlerden yerine getirmemizi istediği farzlardan bir farz olduğunu bilmeyen
yoktur sanırım. Lakin Türkiye’de günde beş vakit namaz müdavimi oranı %50 bile
değildir. İlginç olanı ise, kılmayan herkesin namazın farziyetini biliyor
olmasıdır. Bu sadece tasavvuru basit olsun diye paylaştığım bir misaldi…
Buradan şu sonuç
çıkmaktadır. “Ben farz olduğunu biliyorum ama ciddiye almıyorum, gün gelecek
ben de elbet namaz kılacağım. Hayatım böyle sürüp gidecek değil elbet.”
Uzunca kurduğum cümlenin iki kelimeye karşılığı “öteleyici zihniyet.” Bu başlı
başına bir zihniyettir. Bunun adı da öteleyici zihnyettir. Hâlbuki yukarda bize hayat veren şeylere
nasıl ve hangi hassasiyetle sarılmamız gerektiğini anlatmaya çalıştım. Öteleyici zihniyetin tedavisi ise şudur, “âkibet
bilinci ameli koordine eder.” Yani akıbet merkezli hareket etmek ameli
düzenler. Âkibet bilincinden kasıt ise, ölümden sonra dünya hayatında
yaptıklarımızdan hesaba çekilecek olmanın idrakinde ve bilincinde olmaktır. Bu
bilinç ve idrak kişinin dünya hayatında atacağı adımın bilinçli atılmasını
sağlar. Şöyle ki, bir kimse namazı ya da farzlardan herhangi bir farzı ihmal
etmesi, ötelemesi halinde Allah Azze ve Celle’nin kendisini o terk
ettiği, ihmal ettiği fiilden hesaba çekeceği düşüncesini zihninde canlı tutması
amelini düzenleyecektir. Ölümden sonra hesaba çekilecek olması gerçeği ameli
koordine eder.
Öyleyse şu kanıya varmak
mümkün. Bir kimse eğer ki Allah’ın emirlerinden herhangi bir emrini ciddiye
almamak gibi, ihmal etmek, ötelemek gibi bir zafiyet içerisine düşecek olursa,
hemen ölümü öteleyip öteleyemediğine baksın. Buna kadir olup olmadığını düşünsün.
Çünkü bugün yapmakla mükellef olduğu bir farzı yarına öteleyen, ötelemeyi
düşünen bir kişi bir saat sonrasına hatta verdiği nefesi geri alabilmesine
garantisi yoktur. Din gününde hesaba çekileceğimizi bile bile Allah’ın
emirlerinde öteleyici olmak tek kelimeyle cüretkârlıktır. Ölüm seni mutlaka
bulacak ve dünya hayatında yaptıklarından tek tek hesaba çekileceksin. En
önemlisi sen buna iman ediyorsun. Öyle bir günün gelip çatacağına adın gibi
eminsin. Kur’an’ın tabiriyle “öz çocuğunu tanıdığın gibi”(Bakara
143) tanıyorsun. Ama gel gör ki böyle bir gün gelmeyecekmişçesine, hiç
ölmeyecekmişçesine Allah’ın emirlerini ciddiye almıyor ve öteliyorsun. Buna
cüretkârlık denir.
Onun için ben diyorum ki,
ölümü öteleyebiliyorsan Allah’ın emirlerini de ötele… Yarına garantin varsa tabii…
Ölümü öteleyememekle
alakalı güzel bir fıkra. Zamanın behrinde bir imam varmış. İmamın ise diğer
imamlardan farklı bir meziyeti varmış. Dolaysıyla herkes tarafından da
bilinirmiş. İmamın farklılığı ölüm yatağında yatan hastalara ölümün ne kadar
yakın ya da uzak olduğunu tahmin etmesiymiş. Bu tahminini de ölüm meleği
Azrail’in hastanın ayak ya da başucunda olmasına göre yaparmış. Eğer Azrail
hastanın ayakucunda görülürse bu ölüme daha vakit var demekken, başucunda
görülürse bu ölümün çok yakın olduğu anlamına gelirmiş. Gel zaman git zaman
hocanın namı duyuldukça duyulmuş. Ee ömür bu, bu sefer hasta yatağında yatan
bizim imamın kendisiymiş. Tabii merak etmiş acaba ölüm kendisine ne kadar yakın
ya da uzak. Hafif doğrulmuş ayakucuna bakmış acaba Azrail’i görebilir miyim
diye. Ama nafile. Bu sefer başına doğru bakmış yine bir şeyler göremeyince
oğluna seslenmiş, oğlum bak bakıyım ölüm bana ne kadar uzak ne kadar yakın.
Sanırım ben hastalığımdan dolayı göremedim demiş. Oğlu bakmış Azrail ayakucunda
değil. Bir de başucuna baktıysa Azrail başucunda… Baba Azrail senin başucunda
Allahu âlem ölüm sana çok yakın demiş. Tabii bizim imamı almış bir ölüm
korkusu, hafifçe kulağına fısıldamış oğlunun; evlat çaktırmadan yatağın ucundan
tut ve çevir demiş. Ama her ne kadar ölümü ötelemeye çalıştıysa da bizim imam
oracıkta ruhunu teslim etmiş.
En nihayetinde fıkradır.
Ama bize verdiği birçok öğretisi vardır. Nedir o; ölümü öteleyemiyoruz. Ölümü ötelemek ne mümkün. Bakınız Allah Azze
ve Celle nasıl buyuruyor:
وَلِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ
سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ
“Her ümmetin bir eceli
vardır. O ecel geldiğinde, ne bir ân erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.” (Araf 34)
Öteleyemiyorsak Allah’ın
emirlerini de ötelemeyeceğiz. Ciddiye alacağız. Belki bu ömrümde yapacağım son
amelim olacaktır bilinciyle amel edeceğiz. Ötelemekle ilgili mazereti ne kadar
makul bir mazeret olsa da tembellik göstermeyeceğiz. Abdullah ibn Revaha
hakkında Rasulullah’ın söylediği şu etkileyici söze bakar mısınız?
Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem, Abdullah b. Revaha’yı bir fırkanın başında cihada
gönderdi. O gün cuma idi. Abdullah arkadaşlarına “Siz gidin, ben cumayı
kıldıktan sonra size yetişirim” dedi. Namazı kıldıktan sonra Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem “Neden arkadaşlarınla beraber çıkmadın” diye
sordu. O da “cumayı seninle beraber
kılmak istedim” diye cevap verdi. Buna mukabil Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem “Yeryüzündeki bütün servetleri Allah yolunda
harcasan, (geç hareket ettiğinden dolayı) yine de onların sabahleyin yola
çıkışlarının faziletini elde edemezsin” dedi. (İmam Ahmed)
Allah’ın emirlerinin hacmi
bir lokma da olsa bunda Allah’ın rızasını aramak lazım. Ufacık bir lokma da
olsa Allah’ın emri olması hasebiyle ciddiye almak lazım. Ölüm de olsa ucunda
rıza-i ilahiye talip olmak lazım. Ötelemeden ve ciddiyetle... İşte bu
söylediklerimi en iyi anlatan bir örnek. Amelde Allah’ın emrine kulak vermek,
ciddiye almak ve ötelememek.
Bir akşam kölesi ona bir
yemek getirdi. Hz. Ebu Bekir de ondan bir lokma aldı. Köle ona; Bugün sana ne
oldu? Her zaman bir şey getirdiğimde nereden aldığımı sorardın; bugünse
sormadın, dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir: Çok acıktığımdan olmalı! Sahi sen
bu yemeği nereden getirdin? diye sordu. Köle Cahiliye döneminde bir kavme muska
yapıp hastalarına okumuştum. Onlar da bana bir şeyler vereceklerine dair söz
vermişlerdi. İşte bugün onların yanına uğradım. Bir düğün yapıyorlardı; bana da
bu yemeği verdiler, dedi. Bunları işiten Hz. Ebu Bekir kölesine kızarak; Sen
beni helak mi etmek istiyorsun? dedi ve sonra da parmağını sokarak istifra
etmek istediyse de hiçbir şey çıkaramadı. Kendisine; Ancak su ile
çıkarabilirsin! dediler. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir su getirilmesini emretti.
Böylece bir yandan su içiyor, bir yandan da kusmaya çalışıyordu. Kusuncaya
kadar da bu şekilde devam etti. Orada bulunanlar; Allah sana merhamet etsin.
Bütün bunları bir lokma yemek için mi yapıyorsun? dediler. Ebu Bekir’de cevap
olarak şunları söyledi; Canımın çıkacağını bilsem yine de o lokmayı çıkarırdım.
Çünkü ben Hz. Peygamber’in; Haramdan oluşup gelişen vücutlar için en layık
şey ateştir. buyurduğunu işitmiştim. İşte bunun için de vücudumun bu bir
lokmadan yararlanmasından korktum.
Allah’ın emirlerine olan
hassasiyetimiz işte tam da anlatılan gibi olmalı. Allah’ın emirlerinde ciddiyetsizlik,
tembellik ve öteleyicilik kulluğu yer bitirir. Allah’ın emirlerini ötelemeden
ve azami ciddiyetle yerine getiren bahtiyar kullardan olabilmemiz duasıyla…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış