3 Mart 1924… Bu tarih, yeryüzünde müthiş bir değişimin başlangıç noktasıdır. İnsanlığın hayır namına mühim kaybının başlangıcıdır, bu tarih… Bu tarih, Müslümanların karanlık dehlizlere gark oldukları şerir bir tarihtir. Evet, bu tarih, İslâmî Devlet’in hayattan kesin bir koparışla koparıldığı karanlık bir tarihtir; Hilâfet’in ilgasının tarihidir…
Hilâfet’i ilga edenler, onu kaldırırken çok cüretkâr davrandılar. Cesurdular; çünkü cahil cesaretiyle doluydu nefisleri… Nasıl bir felakete sebep olduklarının fevkine ise çok sonra varacaklardı. Ama iş işten geçmiş olacaktı, o zaman da…
Lozan Antlaşması’nın gizli maddelerinden biri olan Hilâfet’in ilgası, TBMM’nin o dönemki vekilleri tarafından zorla da olsa başarıldı(!). Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından Müslüman halktan gizlenen Lozan’ın bu gizli maddelerinin yansımalarını, 1920’li yılların Meclis tutanaklarında görmek mümkün. Müslümanlar için karanlık bırakılan özellikle yakın tarih, bizlerin bilhassa yakinen bilmemiz gereken bir süreçtir. Zira bugün yaşananları anlayabilmemiz için lazım olanlar, o günlerde yaşananlardır. Rabbimiz, hakikatin ay’ın on dördü gibi gözler önüne serileceği günleri bizlere nasip etsin. Tarihte Müslümanlar üzerine kurulan şerir planları ihata ederek bugünkü benzer planlardan basiret ve furkan ile kurtulabilmenin yollarını bizlere açsın, inşallah.
Hilâfet’in ilgasına giden süreci Lozan Antlaşması ile başlatmak mümkündür. Zira bu Antlaşmada Ankara Hükümeti’ne dayatılan şartların en önemlisi, Hilâfet’in ilgası meselesidir. Lozan’ın “gizli maddeleri” olarak bilinen ve açıklanan resmî maddelerde yer almayan bu maddeler üzerindeki sır perdesi hâlâ kalkmamıştır. Ancak o dönem sürece şahitlik eden bazı şahısların ifadelerinden ve gelişen hadiselerden anlaşılan, böylesi bir takım gizli maddelerin Lozan’da dayatıldığıdır. Hilâfet’in ilgasının Lozan’ın bir şartı olarak dayatılması hakkındaki belirsizlik(!) de ancak Lozan görüşmeleri öncesi ve sonrasındaki gizli belgelerin ve yine bazı şahısların saklanan hatıratlarının açıklanması suretiyle giderilecektir. Bu minvalde, Hilâfet konusunda mutabık olan-olamayan birçok yazar, siyasetçi, düşünür bile aynı noktada buluşmaktadır; gizli belge ve hatıratların açıklanması noktasında…
Özellikle Lozan mevzubahis olunca tarihî hakikatlerin açığa çıkarılması noktasında mühim isimlerden biri de Mustafa Kemal’in eşi Latife Hanım’dır. Zira kendisi, Lozan görüşmelerinin kesintiye uğradığı sırada Lozan’dan dönen İsmet Paşa ile İzmir’den dönen M. Kemal’in Eskişehir’de, Ankara trenindeki buluşmalarının tek şahididir. “1975'te vefat eden Latife Hanım’ın, “Hatıra notlarım, ölümümden 25 sene sonra açıklansın” vasiyetine rağmen, Türk Tarih Kurumu’na teslim edilen bu özel notlarıyla hatıra defterleri, en yetkili kişinin dahi gidip yerini bulamayacağı çok anahtarlı ve dolambaçlı bir arşivleme sistemiyle saklanır bir haldedir.” (Latife Hanım Ve Gizli Lozan Görüşmesi, M. Latif Salihoğlu, Yeni Asya, 29.01.2009)
Lozan görüşmeleri sırasında İsmet Paşa ile anlaşamamış ve Başbakanlık’tan çekilmiş olan Rauf Orbay’ın Lozan görüşmeleri Baş-Murahhas’ı İsmet Paşa’nın niyeti hakkındaki düşünceleri ise şöyledir:
“İsmet Paşa, anlaşıldığına göre, Lozan’da İngilizlerle bir nev’i gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbul’un Hahambaşısı Hayim Naum Efendi’nin telkinleriyle, Hilâfet’in artık ne şekilde olursa olsun Türkiye’de devamına müsaade edilmeyip derhal atılması lüzumu fikrini tamamıyla benimsemiş bulunuyordu. Peki, ya dört-beş ay evvelki Hilâfet’e bağlılık hatta Hilâfet’in kuvvetlendirilmesi düşünce ve kanaati ve bu yoldaki kat’i ifadeler ve İslâm âlemine bunun duyurulması hususundaki telaş ve heyecan ne olmuştu?” (Hatıraları ve Söylemedikleri ile Rauf Orbay, Feridun Kandemir, syf. 96-97) Evet, ne olmuştu? Haklı bir muhasebe Rauf Bey’in yaptığı…
Hilâfet’in ilgasının Lozan Antlaşmasının gizli maddelerinden biri oluşunun tarihsel süreçteki delili ise İngiliz Parlamentosu’nun bu Antlaşmayı (Lozan) onaylamak için 7.5 ay beklemeleridir. İlginçtir, bu tarih 6 Mart 1924 gününe yani “Hilâfet’in İlgasına ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun Maddesi”nin Resmî Gazete’de yayınlandığı güne dek gelmektedir. “Lozan Antlaşması, Lozan'da 24 Temmuz 1923'te imzalandı. M. Kemal Paşa, mevcut Meclis yapısının bu anlaşmayı imzalamayacağını tesbit ettiği için Meclis'i dağıttı. İkinci Meclis'e verilen ilk görev ilk günkü toplantıda (11 Ağustos 1923) alelacele Lozan'ı onaylamaktı, öyle de oldu. Fakat bu anlaşmanın resmen yürürlüğe girmesi için İngiliz Parlamentosu tarafından da onaylanması gerekiyordu. İngilizler masada imzaladıkları bu anlaşmayı onaylamak için tam 7.5 ay beklediler.
Neyi mi beklediler? Bu sorunun cevabı, İngiliz parlamentosunun Lozan'ı onayladığı tarihte gizli: 6 Mart 1924. Yani? Yanisi, Hilâfetin Millet Meclisi’nce “ilga”(?) edildiği 3 Mart tarihinin hemen ardından.” (Rüya mı dediniz, bayım?, Mustafa İslâmoğlu, Yeni Şafak, 03.09.2005)
İlgasının resmen kanunlaşmasına kadar Lozan Antlaşması’nı onaylamayan İngilizler, Hilâfet kurumunun İslâm Ümmeti nezdindeki tesirini çok iyi biliyorlardı. Otoritesi elinden alınmış (Ruhanî) bir Hilâfet’in teşkil edilmeye çalışıldığı izlenimi veren çeşitli girişimler de zaman zaman vücut bulmuştur. Bizzat Mustafa Kemal tarafından, AbdulMecit Efendi’nin yerine Libyalı Şeyh Ahmet es-Senusî’ye Halifelik teklif edilmiş, Osmanlı’ya, Hilâfet’e ve Ümmet’in vahdetine gönülden ve fikirden bağlı olan Şeyh Senusî’nin bu teklifi reddetmesi üzerine bu girişim de boşa çıkmıştır. Bu arada Şeyh’i, işgalci İtalyanlara karşı söylediği şu sözleriyle hayırla anmadan geçmeyelim:
“Gençleri ihtiyarlatacak kadar şiddetli ve uzun savaşmak istiyoruz; günden güne şiddet ve ciddiyet kazanmakta olan bu savaş yalnız yöresiyle sınırlı kalmayacaktır. Ruhum tenimde kaldıkça etrafımda “La ilahe illallah Muhammedur-Rasulullah” hükmünü kabul eden bulundukça belki de Trablus’un öte taraflarına da geçmek kabil olur. Şimdiki gibi binler, milyonlarla sadık mücahit Müslümanlar bulunduğu zaman değil, belki yanımda bir gülle bir fişek kaldığı zaman bile barışa gelemem. İtalyanların bize teklif ettiği barış meşru bir yönde değildir; o halde nasıl olurda ona yönelinir. İtalyanların arzu ettiği şu barış Şer’an aykırı, bütün eimme yanında yasaktır; çünkü eimme-i Kiram (yüce İmamlar) düşman, İslâm beldelerinde barış için Müslümanlara istekte bulunur, İslâm memleketinde bulundukları halde barış yapmak isterlerse, hiç bir şekilde barışın caiz olmayacağına dair ittifak etmişlerdir; şu halde İtalyanların istedikleri gayrimeşru olan barışa nasıl razı oluruz. İtalyanların İslâm beldelerine tecavüz ve taarruzları ne kadar lanete ve sövgüye layık ise, İslâm Ümmeti’nin onlara karşı din ve namusunu savunmaları o mertebe hamd ve şükrana layıktır. Biz de nüfuz alanımızda bulunan bütün Müslüman kardeşleri cihada katılmaya davet ettik ve onları “ilahi Kelimetullahı” bütün tebaayla tek vücud ve tek fikir olmalarını arzu ettik. Biz siz gelinceye kadar, memleketimiz içinde küfretmeyi, adam öldürmeyi, vahşete başvurmayı ve işkencelere girişmeyi bilmezik. Bunları sizlerden ve medeniyetinizden öğrendik. Bilmeniz icab edecektir; Bizler çocuklarımıza sizlerle mücadele etmeyi miras olarak bırakacağız.”
Yine ilk olarak 1925’te yapılması planlanan ve 1926 senesine ertelenen Kahire’deki “Hilâfet Kongresi” de bir başka Ruhanî Hilâfet ikamesi girişimidir. Tabii bütün bunlar, Müslümanlar nezdinde çok mühim bir mevkie sahip Hilâfet Devleti’nin yıkıldığı hakikatini, zihinlerden uzaklaştırmak maksatlı hareketlerdir. İslâm Ümmeti’nde, bu tip -ruhanî bile olsa- göstermelik Hilâfet’in ikamesi için birtakım çalışmaların olduğu algısı oluşturularak, Türkiye Cumhuriyeti kurucularının eliyle, bazı Arap Reislerinin ihanetiyle ve sair Müslümanların sükûtiyle ilga edilen İslâm Devleti’nin taze acısı unutturulmaya çalışılmış, vakıası ise zihinlerden uzaklaştırılmak istenmiştir.
Yapılan fikrî ve kültürel saldırıların neticesinde arız olan siyasî ve fikrî basiretsizlik, basiretle düşünebilenlerin de imkânsızlıklar içinde olması, Müslümanları hata üstüne hata yapmaya sevk etti. Netice itibariyle 1924 Mart’ında Hilâfet ilga edilmiş, Hilâfet’in sahih vakıasıyla yeniden ikame edilmesi gayretleri de cebir ve şiddetle bastırılmış, bu harekete kalkışanlar en ağır cezalandırmayla karşılık görmüşlerdir. Bir fitne olarak ortaya atılan ve bugün de yeniden canlandırılmak istenen Ruhanî Hilâfet, Yeni Osmanlıcılık, Pan-Osmanlı tezleriyle Müslümanlar, sahih/Raşidî Hilâfet vakıasından uzak, başsız bedenleri ve her türlü saldırıya açık can, namus ve servetleriyle bir o yana bir bu yana çarpıp durur bir vaziyette bugünlere gelmiştir.
Yeniden 1924’lere dönecek olursak; Hilâfet’in ilgasının ilginç bir gerekçe ile BMM (Büyük Millet Meclisi) vekillerine kabul ettirildiğini görürüz. Bu ilginç gerekçe ilga kanununda da aynen yerini almıştır. “Madde 1: Halife halledilmiştir. Hilâfet Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilâfet makamı mülgadır.” (Hilâfetin İlgasına ve Hanedanı Osmanî’nin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun Maddesi, Kanun Numarası: 431, Kabul Tarihi: 3 Mart 1924, Yayımladığı Resmî Gazete Tarih: 6 Mart 1924, Yayımladığı Resmî Gazete Sayısı: 63)
Evet, “mündemiç olduğundan”… Ne anlamak lazım bu cümleden? TDK sözlüğünde bu “mündemiç” kelimesi için şu izahat var: “mündemiç: 1. Bir şeyin içinde var olan, bulunan, saklı olan. 2. İçkin.” (www.tdksozluk.com/s/mundemic)
Yani bu cümleden şu ortaya çıkıyor ki, Hilâfet, Hükümet ve Cumhuriyet’in mana ve mefhumunda zaten mevcutmuş. Peki, esasları itibariyle birbirine zıt olan iki şey, nasıl olur da biri birinin içinde -“zaten”- var olabilir. Hilâfet nizamı, Şer’î esaslarla ortaya konulan, Allah’ın kullarından tatbikini farz kıldığı, İslâm’ın hükmetme nizamıdır. Yine TDK sözlüğünde Hilâfet/Halifelik için, “Halife olma durumu” yazıyor. Halife ise “a. 1. din b. Hz. Muhammed'in vekili olarak Müslümanların imamlığını ve din koruyuculuğunu yapmakla görevli kimse. 2. Hükümdar. 3. Osmanlı padişahlarının kullandıkları unvanlardan biri.” TDK/Kişi Adları Sözlüğü’nde ise; “2. Hz. Muhammed'in vekili ve dünyadaki Müslümanların başı olan kimse.”
Cumhuriyet ise; “1. Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi.” TDK/Kişi Adları Sözlüğü’nde ise; “Halkın egemenliği kendi elinde tuttuğu devlet biçimi.” (www.tdkterim.gov.tr/bts/Güncel Türkçe Sözlük, Kişi Adları Sözlüğü)
Bu detaylara Hilâfet ve Cumhuriyet nizamlarının birbirine taban tabana zıt olduğunu göstermek için girdim. Öyle ki Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu M. Kemal bile bu aykırılığı ortaya koymak için şu cüretkâr cümleleri, Müslüman Türkiye halkının gözlerinin içine baka baka söylemiştir:
“Bizim Devlet İdaresindeki ana programımız, CHP programıdır. Bunun kapsadığı prensipler idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.”
M. Kemal’in son Meclis konuşmasındaki bu pasaj da, yukardaki tanımlar da gösteriyor ki, Cumhuriyet (ile birlikte diğer beşerî tüm nizamlar) ve Hilâfet birbirlerine taban tabana zıttırlar. Hilâfet’te şer’î hükümler, esas ve Şeriat (Allah) hâkimiyet sahibi iken, Cumhuriyet’te ise hükümlerin kaynağı, halk veya temsilcileridir. Bu vesileyle bu iki kurumdan biri diğerine mündemiç yani içkin olamaz. Hele Hilâfet, Cumhuriyet’e mündemiç hiç olamaz.
Hükümlerin çıkarılmasında tek esasın Kur’an ve Sünnet, tek sulta (otorite) sahibinin Halife, Halife’yi muhasebe etme sorumlusunun halk olduğu bir nizam olarak Hilâfet’te, hüküm ile sultanın (otorite/güç) birbirinden ayrılması düşünülemez. M. Kemal’in, “Efendiler! Osmanlı Sultanı, hâkimiyetini milletten kuvvetle almıştır. Millet de onu ondan kuvvetle geri almaya azmetmiştir. Saltanatın mutlaka Hilâfet’ten ayrılıp kaldırılması lazımdır. Siz kabul etseniz de, etmeseniz de bu olacaktır. Çaresiz bazılarının başları da bu arada kesilecek!” tehditvarî Meclis konuşmalarının ardından “oldu-bitti”ye getirilerek alınan karara kadar da bu hep böyle olmuştur; Sulta ile Hilâfet hep birlikte olmuştur. İlginçtir, BMM’de alınan sultanın Hilâfet’ten ayrılması kararı, Ankara Hükümet’in Lozan görüşmelerine davet edilişinden 14 gün sonra olmuştur. (Hilâfet Nasıl Yıkıldı, AbdulKadim Zellum, http://www.islamdevleti.org/kitaplar/hny/index.htm)
Zira Müslümanlar ellerinde bulunan Allah’ın hükümlerinin yeryüzünde tatbiki mesuliyetini biat yoluyla Halife’ye verirler. Halife’ye Allah’ın Kitabı’na ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünneti’ne göre Devleti yöneteceğine dair yapılan biatin ardından, Şeriat’ın dışına çıkmadığı (küfür hükümleri ile yönetmediği müddetçe) Halife’ye itaat etmeye mecburdurlar. İtaatten el çekmeleri halinde Allah katında günahkâr ve devlete karşı da asi olurlar. Bu asilere karşı da Halife’nin güç kullanma yetkisi vardır. İç ve dış işlerde Şeriat’ın hükümlerine binaen yaptırım ve cihad için elinde bir gücün bulunması gereken Halife, şer’î nassların tarif ettiği Halife’dir. “Ruhanî” ve benzeri tanımlamalarla dün ve belki de bugün tartışma konusu olan Papavarî bir Halifelik, nassların tarif ettiği Hilâfet’ten çok uzaktır.
ez-Cümle, Hilâfet aynı zamanda gücü ifade eder. İkamesi de yine Şeriat’ın vazettiği şekilde olmak zorundadır. Halife nasbının metodu ise bey’attır (biattir). Bey’at edilmeden bir kişi Halife olamaz. (Geniş bilgi için bkz: Sorularla Hilâfet ve Halife, Ercan Tekinbaş, KöklüDeğişim Yay.)
Müslümanların liderliği ve arkasına sığındıkları kalkanları olmasından dolayı Hilâfet tüm insanlık nezdinde düşmanların korktuğu dostların güven duyduğu mühim bir güçtür. Bu güç 3 Mart 1924 yılında TBMM tarafından ilga edilmeden önce kâfirlerde ve zalimlerde yine aynı korkuya, mazlumlarda ve dostlarda ise aynı güven duygusuna kaynaklık ediyordu. Fakat ne zaman ki, o menfur karar alındı ve Halife hal, Hilâfet ilga edildi, işte o günden sonra kâfirler ve zalimler gemi azıya aldılar, azdıkça azdılar. Zira meydanı boş buldular, karşısına çıkıp “höt” diyecek bir güç kalmamıştı.
Fakat İslâm Ümmeti’nin bünyesinde taşıdığı potansiyel, kâfirleri hâlâ aynı endişeye, Hilâfet’in yeniden ikame edilebileceği endişesine gark ediyor. Biliyorlar ki, bu yeni kurulacak Hilâfet, ilga edildiği dönemden daha güçlü olacak ve İslâm Ümmeti’ne ve mazlum halklara yaptıkları tüm zulümlerin hesabını onlara soracak…
Hilâfet, bundan yaklaşık 90 yıl önce tarihin sisli ve puslu ortamında hainlerin eliyle ilga edildi; bugünün karışık ve canlı ortamında salihlerin eliyle de ikame edilmesi yakındır, inşallah…
O halde şimdi nusret zamanı…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış