Günümüz
yöneticilerinin Allah’ın hükümlerini bir kerede değil de peyderpey tatbik
etmelerine dair ileri sürülen en güçlü argüman “tedricilik” meselesidir.
Tedricilik anlayışından hareketle birçok harama kapılar aralanmış, “zamanla
düzelecek” düşüncesiyle haramlara sessiz kalınması kanıksatılmıştır
maalesef… İşte biz de bu yazımızda tedricilik konusunu ve tedriciliğe delil
olarak ileri sürülen içki ayetlerini farklı yönleriyle ele almaya gayret
göstereceğiz.
Tedricilik, “İstenen
şer’î hükme bir defada değil, aşama aşama varmak.” demektir. Tedriciliğin
başka manası ise; zamanla şer’î hükümlerin tamamen uygulanacağı düşüncesi ile
şeriatın bazı hükümlerini uygulamak ama bunun yanında şer’î hükümler dışındaki
hükümlerin de uygulanmasına karşı susmaktır.
Peki, gerçekten içki
tedricen mi haram kılındı?
Kur’an ayetleri
incelendiğinde içki konusunda üç ayetin inzal olduğu görülecektir. Birincisi şu
ayettir:
[يَسْأَلُونَكَ
عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ قُلْ فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ
وَإِثْمُهُمَآ أَكْبَرُ مِن نَّفْعِهِمَا] “Sana içkiyi ve kumarı
sorarlar. De ki: ‘O ikisinde insanlar için büyük günah ve faydalar vardır. Ne
var ki günahı faydasından daha çoktur.’”[1]
İkincisi ise şu ayet-i kerimedir:
[يَا أَيُّهَا
الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَقْرَبُواْ الصَّلاَةَ وَأَنتُمْ سُكَارَى حَتَّىَ
تَعْلَمُواْ مَا تَقُولُونَ] “Ey iman edenler! Siz sarhoş iken ne söylediğinizi
bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.”[2]
Üçüncü ayet ise şudur:
[يَا أَيُّهَا
الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ
رِجْسٌ مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ] “Ey iman
edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan
işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.”[3]
Ömer b. Hattab, Muaz
b. Cebel ve Ensar’dan birkaç kişi Allah’ın Rasulü’ne dedi ki: “Ey Allah’ın
Rasulü, bize aklı baştan alan içki ve malı yok eden kumarın hükmünü açıklar
mısın?” Bunun üzerine Allah “Sana içkiyi ve kumarı sorarlar.” ayetini
indirdi.[4]
Hatta Taberi başta olmak üzere âlimlerin kahir ekseriyeti bu ayetten haramlığın
çıkarılamayacağı sonucuna varırken sahabenin içki içtiğine dair haberleri
zikrederler. Rasulullah’ın haram fiile sessiz kalması düşünülemeyeceğine göre
bu, günah manasına gelen [إِثْمٌ] “ism” kelimesine bizzat içki içmenin
günah olduğu anlamı yüklenilemeyeceğinin karinesidir. Dolaysıyla burada söz
konusu günah içkinin içilmesi fiiline yönelik değil, içki içilmesinden
kaynaklanan/mütevellit fuhşa ve kötü tasarruflara yöneliktir. Bu ayetin inmesi
üzerine sahabeler içki tüketmeye devam ettiler. Şayet içki ilk ve ikinci
ayetler ile birlikte azar azar da olsa haram idiyse ve sahabeler de bunu içmeye
devam ettilerse bu durum içkiyi haram kılan [فَاجْتَنِبُوهُ] “uzak durun” ayeti indiğinde,
hükmü duyar duymaz midelerindeki içkiyi kusarak boşaltmaya çalışan sahabelerin
tutumuyla çelişmektedir. Haram iken içtiklerini söylemek ise sahabelere
atılabilecek en büyük iftiradır.
“Ey iman edenler! Siz
sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.” ayeti dakik bir
şekilde incelendiğinde bunun içki ile ilgili değil namazla ilgili olduğu
anlaşılacaktır. Ayet, namaz zamanında içki içmeyi Müslümanlara yasaklamakla
değil, ne söylediklerinin farkında oluncaya kadar içkili hâlde iken namaz
kılmalarını yasaklamakla alakalıdır.
Hatta aşağıda Ali RadiyAllahu
Anh’ın rivayet ettiği hadis, ilk inen ayetin az da olsa içkiyi haram
kılmadığının en güçlü delillerindendir.
Kurtubi konuya
ilişkin şunları nakleder: “Tirmizî Ali b. Ebû Talib’den şöyle dediğini
rivayet etmektedir: ‘Abdurrahman b. Avf, bize bir yemek hazırladı. Bizi
çağırdı. Bize içki içirdi. İçki bizi sarhoş etti. Bu arada namaz vakti girdi.
Beni namaz kıldırmak üzere öne geçirdiler. Ben de: ‘Deki: ‘Ey kâfirler, sizin
taptıklarınıza ben tapmam, biz sizin taptıklarınıza taparız’ diye okudum.’[5]
Bunun üzerine yüce Allah, ‘Ey iman edenler! Sarhoşken ne söylediğinizi
bilinceye kadar, namaza yaklaşmayın.’ ayetini indirdi.’ Tirmizî der ki: ‘Bu
hasen, sahih bir hadistir.’”[6]
Müslümanlar, namaz
kılarken içki kokusu ağzından çıksa veya sarhoş olmayacak kadar içki içerse
dahi, daha doğrusu ne söylediklerinin farkında olacak kadar içkili iseler namaz
kılabiliyordu. Yeter ki sarhoş olmasın. Bu ayetin inmesinin ardından
sahabelerden içki içmeye devam edenlerin varlığı sabittir.
Ehl-i Sünnet âlimleri
söz konusu iki ayetin içkinin haramlığını kapsadığını kabul etmemektedir. İbn
Kesir bu konuda, Ömer’den nakledilen nüzul sebebini rivayet ederek şunları
söylemiştir: “Bu ayetin nüzulü içkinin haram kılınmasından önceydi. Çünkü Allah
Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem Bakara Suresi’ndeki ayeti Ömer’e okuduğunda
Ömer dedi ki: ‘Allah’ım, içki konusunda şifa verici bir beyan indir.’ Nisa
Suresi 43. ayet-i kerime indikten sonra da Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve
Sellem onu Ömer’e okudu. Ömer dedi ki: ‘Allah’ım, içki hakkında şifa verici bir
beyan indir.’ Bu ayet-i kerime ile birlikte ne söylediklerini farkında oluncaya
kadar içkili hâlde iken namaz kılmaları haram kılındı. Ta ki Maide Suresi’ndeki
içkiyi haram kılan [فَاجْتَنِبُوهُ] “uzak durun” ayeti indiğinde işte
o vakit Ömer, [انتهینا انتهینا] ‘Vaz geçtik, vaz geçtik!’ dedi.”[7]
Ömer RadiyAllahu
Anh içki hakkında şifa verici bir hükmü indirmesi için Allah’a hep dua
etti. Çünkü birinci ayetin nüzulünden önce mubah idi. Birinci ve ikinci ayetin
nüzulüne rağmen onun hükmü mubah olarak devam etmiştir. Ancak üçüncü ayette
haram kılınmıştır.
Bu ayetler, hakkında
indikleri konulara bakarak değerlendirildiğinde tedricilikten fersah fersah
uzak olduğu gayet açık bir şekilde görülecektir. Zira hepsi farklı hükümler
ihtiva etmektedir. İlk ayet; içkiden kaynaklı günahlara dikkat çekmekte, ikinci
ayet ise ne söylediklerinin farkında oluncaya kadar içkili hâlde iken namaz
kılmalarını yasaklamaktadır. Herkesçe de bilindiği gibi içki, haram kılınmadan
önce mubahtı. Şeriat içki içilmesine sükût etti, müsaade etti. Ancak içki ile
ilgili üçüncü ayet olan “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar
(putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun
ki kurtuluşa eresiniz.” ayeti nazil olunca haram kılındı. Bundan önce söz
konusu olan ayetlerde içkinin haramlığına dair hiçbir karine söz konusu
değildir.
Din Tamamlanmıştır
Müslümanlar; ister
akaidle, ibadetle, ahlakla, isterse de muamelatla; iktisat, sosyal ilişkiler,
dış siyaset, barış veya harple ilgili olsun İslâm’ın tümünün uygulanmasından
mesuldür. Rasulullah’a vahyin inzal olmaya devam ettiği döneme tanıklık eden
Müslümanlar, risaletin tamamlanma süresinde inen hüküm kadar mesuldüler. Ancak
İslâm’ın ikmali ve dinin tamamlanmasının ardından hükümlerin tamamından mesul
olmaya başladılar. Allah Azze ve Celle ancak ve ancak kemale ermiş dinin,
İslâm’ın tamamından razı olacaktır. Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:
[الْيَوْمَ
أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ
الإِسْلامَ دِيناً] “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim. Ve üzerinizdeki
nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’dan razı oldum.”[8]
Bu ayet-i kerime
sarahaten dinin ikmal olduğunu beyan etmektedir. Bunun manası şudur: Hiç kimse
dinin taleplerinde keyfî -yani delil olmaksızın- bir uygulama yapamaz, dini
eksiltemez, dinin taleplerinin ifasını geciktiremez ve onu ihmal edemez. Yani
hükmün bazılarını uygulayıp bazılarını da konjonktürel değerlendirip
uygulamasını ihmal edemez. Başka bir deyimle, eğer ki Şâri bizden bir hükmü ifa
etmemizi istiyorsa ve de bunun nasıl olacağını beyan ettiyse Müslüman olarak
bizim o konuda esneklik göstermemiz ya da keyfî bir tercih ve imal yapmamız
(farz ve haram kapsamlı hükümleri kast ediyorum, yoksa mubah olanları değil)
söz konusu değildir. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:
[وَمَا كَانَ
لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْراً اَنْ
يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْؕ] “Allah ve Rasulü, bir işe hükmettiği
zaman mümin bir erkek ve mümin bir kadın için o işte kendi isteklerine göre
seçme hakkı yoktur.”[9]
Bir sonraki
paylaşacağım ayet, Rasulullah’ın getirdikleriyle ve nehyettikleriyle amel
etmenin farz olduğuna delalet etmektedir. İlaveten ayetin içerisinde geçen “neyi”
manasındaki [مَا] “ma”
edatı, genelleyen bir edattır. Rasulullah’ın gösterdiği bütün vecibeleri yerine
getirmeyi ve bütün yasaklardan vazgeçmeyi kapsamına alır. Aksi takdirde ayetin
siyakından yapmayanların cezalandırılacağı anlaşılmaktadır. Şöyle buyrulur:
[وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ
فَانتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ] “Rasul
size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının.
Allah’a karşı takvalı olun. Muhakkak ki Allah; azabı şiddetli olandır.”[10]
Bu ve buna benzer
şer’î nasslar, tamamlanmış bir dinin hükümlerinde esneklik göstermeye hiçbir
şekilde müsaade edilmediğinin açık delilleridir. Kemale ermiş bir dinin
hükümlerinin tatbikinde tedriciliğe cevaz veren bir delil de söz konusu
değildir. Zaten tedriciliğe delil getirilen içki ayeti yukarıda da izah
ettiğimiz gibi hükmün beyanında ve de tatbikinde tedriciliğe delil teşkil
etmemektedir. İçki ile ilgili ileri sürülen ilk iki ayet, her biri müstakil konular
ile alakalı olup son ayet içkinin haram olduğuna ilişkindir. İlk ayet içki
içilmesinden kaynaklı günahlarla, ikinci ayet ise namaza yaklaşmak ile
ilgilidir. Son ayet ise içkiyi yasaklayan ayettir.
Peki, içki nihai
olarak Maide Suresi’ndeki ayet ile haram kılınmışken tedriciliği savunanların
sözünü ettiği “kademecilikten” hareketle; Bakara Suresi’nde geçen fayda-günah
dengesini gözeterek içki içebilir, kumar oynayabilir miyiz?
Ya da başkaca
soralım: Yeni İslâm’la müşerref olmuş bir kişi, içki ayetlerindeki tedricilik
savıyla içki alışkanlığını zamana yayarak bırakabilir mi? Bugün iki kadeh yarın
ise -tedricen olacağı için- bir kadeh içmesine müsaade edilebilir mi? Neticede
bu ayet tedriciliğin başlı başına delili değil midir?
Allah’ın indirdikleri
ile hükmetmeye dair açık deliller varken ve dahi ihmaline dair de kesin
uyarılar yer alıyorken tedriciliğe delalet etmeyen ayetler, küfür hükümleri ile
tatbik etmeye nasıl delil gösterilebilir? Ya da Allah’ın hükümleri ile tatbik
etmeyen yöneticiyi desteklemenin delilleri olabilir? Bu durum olsa olsa;
benimsenen görüşü ispat etmek adına alakasız delillerle hüküm çıkartmak olarak
izah edilebilir. Bu, intibak etmeyen bir delili zorlama yoluyla heva ve
arzulara göre uyarlamaktır. İnandığı ve savunduğu görüşe uygun delil avına
çıkanların durumunu İmam Kurtubi çok güzel betimlemiş:
[أن يكون له في
الشيء رأي و إليه ميل من طبعه و هواه، فيتأوّل القرآن على وفق رأيه و هواه،
ليحتجّ على تصحيح غرضه، و لو لم يكن له ذلك الرأي و الهوى، لكان لا يلوح له من
القرآن ذلك المعنى.] “Bir müfessir herhangi bir şey hakkında bir görüşe
sahipse, o müfessirin o görüşe meyletmesi gayet doğaldır. Böylece müfessir
amacını doğrulamak için sahip olduğu görüşe ve arzusuna göre Kur’an’ı
yorumlayacaktır. Şayet (delilleri incelemeden önce) kendisine ait bir görüşe
sahip olmasaydı Kur’an’dan kendi görüşüne uygun bir manaya da ulaşamazdı.”
Tedricilerin
yaptıkları da İmam Kurtubi’nin dediğinden ve ortaya koyduğu tespitten farklı
değildir. Önce görüş sonra görüşe uygun delil arayışı…
Rasulullah’ın Uygulamalarında
Tedricilik Yoktur
Kendisine tabi
olmakla emrolunduğumuz Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem tedriciliğin
mahallesinden dahi geçmemiştir. Gerek Mekke’de gerekse de Medine’de tedriciliğe
çok ihtiyacı olduğu hâlde bu yönteme müracaat etmemiştir. Böylesi bir yöntemi
hiçbir surette uyguladığı sabit değildir. Bin bir türlü zorluklar görmesine
rağmen hükümlerin tatbikinde peyderpeyciliğe asla tevessül etmemiştir.
Madem tedriciliğin
İslâm’da yeri var(!), öyleyse bu uygulamayı bizden daha çok ihtiyacı olmasına
rağmen Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem niçin yapmadı?
Mekke müşrikleri
potansiyel tehlike arz etmelerine rağmen niçin onlarla bir uzlaşıya gitmedi ya
da onların istediği tavizleri vermedi?
Eziyetlerin haddi
hesabı yokken, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve
beraberindeki sahabeler açısından durum çok da vahimken Rasulullah gelen
tekliflere neden “Evet!” demedi? Küfür hükümlerine rıza gösterip zamanla
İslâm’ı tatbik edemez miydi?
Gerçekten ihtiyacı
olduğu bir dönemde, kendisine gelen teklife neden “Sağ elime güneşi, sol
elime de ayı verseniz ben bu davamdan vazgeçmem. Ya Allah beni bu şekilde
muzaffer kılar ya da başım gövdemden ayrılır.” diyerek cevap
verdi?
Sümeyye RadiyAllahu
Anhâ bir yandan şehit edilirken, öbür yandan Bilal RadiyAllahu Anh
kayanın altında “Ahad! Ahad!” diye haykırırken niçin “Sabredin,
sizin için Cenneti görüyorum.” diye telkinde bulundu da, yönetime
iştirak etme teklifine “hayır” dedi?
Kısacası
Rasulullah’ın hayatının hiçbir yerinde İslâm’ın hükümlerinin uygulanmasında
tedriciliğe yer yoktur. İçki ayeti inzal olduktan sonra hükmün infazında asla
bir ihmal söz konusu dahi olmamıştır. Rasulullah’ın yapmadığını yaparak,
yaptığını yapmayarak mı Allah razı edilmeye çalışılıyor yoksa! Nasıl buyuruyor
efendimiz:
[مَا بَالُ
أَقْوَامٍ يَتَنَزَّهُونَ عَنِ الشَّىْءِ أَصْنَعُهُ، فَوَاللَّهِ إِنِّي
أَعْلَمُهُمْ بِاللَّهِ، وَأَشَدُّهُمْ لَهُ خَشْيَةً] “İnsanlara ne oluyor ki, benim
yaptığım şeyi yapmaktan kaçınıyorlar. Allah’a andolsun ki, ben Allah’ı onların
en iyi bileniyim ve O’ndan en çok korkanıyım.”[11]
İslâm’ın hükümlerinden
hiçbir şekilde taviz verilemeyeceğinin en güzel örneği de şüphesiz her konuda
bize örnek olan Rasulullah efendimizin Beni Sakif kabilesine söyledikleridir:
Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem döneminde Sakif kabilesinden 6 kişilik heyet Medine’ye
gelerek faize ve içki içmeye izin verilmesi, Taif’in harem bölge ilan edilmesi
gibi şartlarının kabul edilmesi hâlinde Müslüman olacaklarını söylemişlerdi.
Bağcılığın yapıldığı ana merkezlerden biri olan Taif, içki üretiminde Arap Yarımadasının
ihtiyaçlarını karşılayan önemli bir yerdi. Bundan dolayı da içki konusunda kendilerine
biraz zaman vermesini Rasulullah’tan talep ettiler. İçkisiz asla
yapamayacaklarını söylediler.[12]
Bunun üzerine Rasulullah efendimiz [ان الله قد حرمها] “Muhakkak
ki Allah içkiyi haram kılmıştır.” dedi ve sonrasında da şu ayet-i
kerimeyi okudu: [يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ
وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ
لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ] “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal
ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa
eresiniz.”[13]
Şayet İslâm’ın
uygulanmasında tedricilik söz konusu olsaydı bunu en başta Rasulullah efendimiz
gerçekleştirmez miydi? Siret-i şerifinin hiçbir yerinde İslâm’ın hükümlerinin
ihmaline ya da geciktirilmesine rastlamak mümkün değildir. Bilakis O SallAllahu
Aleyhi ve Sellem haramların yer bulmasına asla müsaade etmeyen bir
peygamberdi.
[عن عبد الله بن
عمرو أن رسول الله -صلى الله عليه وسلم- خطب يوم الفتح فقال: «ألا إن كل مَأْثُرَة
كانت في الجاهلية من دم أو مال تُذْكَرُ وَتُدْعَى تحت قدمي] “Abdullah bin Amr Rasulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Fetih günü Mekke’de halka hitap ettiğinde şöyle
dediğini rivayet eder: ‘Cahiliye devrinde anılıp zikredilen tüm övünme vesilesi
olan şeyler ayaklarımın altındadır/kaldırılmıştır.’”[14]
Tedriciliğin
Varlığını Kabul Etsek Bile Bu Konu Tatbikle Değil Teşri ile Alakalıdır. Dolaysıyla
Bugün Haramla Hükmedenlere Delil Olmaz…
Yukarıda ileri
sürülen içki ayetlerinin İslâm’ın hükümlerini tedricen uygulamaya delil
niteliği taşımadığını birkaç açıdan izah etmeye çalıştık. Kemale ermiş dinin
hükümlerinden ihmalin hiçbir şekilde caiz olmayacağını delillerle ortaya
koymaya özen gösterdik. Şimdi içki ayetinin tedricen haram kılındığını
varsayarak bir tartışma konusu aralamak istiyorum. Yanlış anlaşılmanın önüne
geçmek adına tekrar etmekte fayda var; içki ayetinin tedricen indiğini kabul etmiyor
sadece başka bir açıdan ele alabilmek için “öyleymiş gibi” varsayıyoruz.
İçki ayetinin tedricen indiğini savununlar bu ayeti delil getirerek idare
makamına gelen yöneticilerin İslâm’ı tek bir kerede tatbik etmek zorunda
olmadıklarına, zamanla kâmilen tatbik edebileceklerine delil olarak ileri
sürmektedirler. Her şeyden önce bizim tartışma konumuz tatbik sürecinde
tedriciliktir. Yani “İslâm’ın hükümleri zaman ve konjonktür hesabı yapılarak
peyderpey uygulanabilir mi?”; esasi tartışma konumuz budur… Olabilirliğini
savununlar buna uygun bir delil ortaya koyabilmelidir. Ve içki ayeti İslâm’ın
tedricen uygulanabilirliğine uygun delil değildir. Çünkü içki ayetinin tedricen
indiğini ve içkinin tek bir seferde haram kılınmadığını varsaysak bile
bu, “tatbik ile değil teşri ile” alakalıdır. Yine bu
varsayımdan hareketle; tedricen inen içki ayetinin konusu tatbikle alakalı
değil hükme bağlama keyfiyeti yani yasama/teşri ile alakalıdır. Peki, bizler
Allah’ın hükme bağlama keyfiyetini mi taklit etmekle mükellefiz yoksa inzal
buyurduğu hükmü uygulamak ve hayata tatbik etmekle mi? Allah’ı teşride taklit
etmek gibi bir sorumluluğumuz var mı bizim?
Bugün kemale ermiş
bir dinin hükümlerinde tedriciliğe yeltenmek adeta teşri konusunda cüretkârlık
değil midir? Haddi aşmak değil midir? Hâlbuki biz bilir ve iman ederiz ki Allah
Azze ve Celle’nin teşride şeriki yoktur.
[وَلَا يُشْرِكُ
ف۪ي حُكْمِه۪ٓ اَحَدًا] “O, hiç kimseyi, hükmünde ortak yapmaz.”[15]
Tedriciliğe davet
edenler, “İslâm’ın bir defada kâmilen tatbik edilmesi mevcut yöneticiler
için zor olur” diyerek İslâm’ın parça parça tatbikine cevaz vermek
suretiyle aslında bir nevi teşri konusunda Allah’ın şeriatına tahakküm ve
müdahale gücünü insana vermektedirler. Bu teşri hususunda apaçık Allah’a karşı
had bilmezliktir. Hâlbuki biz Allah’ın ve Rasulü’nün hükümlerinin önüne
geçemeyiz ve bu caiz değildir. İnsanlar için en iyi hükmü ve hangi keyfiyette
verileceğini bilen Allah’tır. [اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَۜ] “Öyle ya
hiç yaratan bilmez mi?” [وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكْماً لِقَوْمٍ
يُوقِنُونَࣖ] “Gerçeği kesin olarak bilip kabul eden kimseler için
Allah’tan daha güzel hüküm sahibi kim olabilir?”
Takva zırhını
çıkartıp tedricilik elbisesine bürünen kardeşlerimize soruyoruz: Acaba
tedriciliğin bir sınırı var mıdır? Tedricilik anlayışında ne kadar ileri
gidilebilir?
Tedricilik anlayışı;
Haramlara sessiz
kalmanın önünü açmadı mı? Haramların yaygınlaşmasını sağlamadı mı? Allah’ın
emrettiklerinin askıya alınmasına sebebiyet vermedi mi? Allah aşkına söyleyin;
tedricilik anlayışı bizi Allah’a hakkıyla kulluktan alıkoymadı mı?
Yarattıklarını iyi
bilen, hükmeden ve her şeyden haberdar olan Allah’tır. Tedriciliğe davet eden
Müslüman nasıl olur da teşrie/yasama işine karışma cesaretini gösterir? Oysa
biz kulların vazifesi yasama işine kalkışmak değil, hükmün tek sahibi olan
Allah’ın yasalarına, hükümlerine ittiba etmek ve emrettiği keyfiyette
uygulamaktır.
[1]
Bakara Suresi 219
[2]
Nisa Suresi 43
[3]
Maide Suresi 90
[4]
İbn Cevzi
[5]
Kâfîrûn Suresi 109/1-2
[6]
Tirmizî, Tefsir 4, Sûre 12; Ebû Dâvûd, Eşribe, 1
[7]
İbn Kesir
[8]
Maide Suresi 3
[9]
Ahzab Suresi 36
[10]
Haşr Suresi 7
[11]
İbn Mace
[12]
İbn Sa‘d, et-Tabakât
[13]
İbn Kesir
[14]
Ebu Dâvud
[15]
Kehf Suresi 26


Yorumlar