“Allah’ın yardımı ve
zaferi gelip de insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını
gördüğün vakit Rabbine hamd ederek O’nu tesbih et ve O’ndan mağfiret dile.
Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.” (Nasr 1-3)
Mekke’nin Fethi, Ocak ayı içerisinde sene-i devriyesi münasebetiyle muhtelif platformlarda, muhtelif şekillerde kutlanmakta ve hatırlanmaktadır. Milâdî 1384. devriyesi vesilesiyle ben de fethe dair bazı önemli hususları sizlerle paylaşmak ve hatırlatmak istedim. Evet, hatırlatıyoruz, çünkü hatırlatmakta mü’minlere fayda vardır.
“Sen öğüt ver/hatırlat,
çünkü gerçekten öğüt/hatırlatma mü’minlere yarar sağlar.” (Zâriyat 55)
Bu yazımız araştırma
yazısı değildir. Akademik hatta tarih inceleyen bilimsel bir yazı da değildir.
Müslümanların unuttuğu bazı değerleri fethi anma münasebetiyle gündeme taşımaya
çalıştığım bir yazı mesabesindedir. Mekke’nin Fethi denince, Müslümanların
kahir ekseriyetine galip gelen düşünce Kâbe’nin putlardan temizlenmiş
olmasıdır. Yanlış da değildir aslında
böyle bir düşünceye sahip olmak… Yanlış değil ama eksik olduğu kesindir. Yani
fetih bizlere sadece putlardan temizlenen Kâbe’yi değil, ilave olarak fethin
gerçek mahiyetini hatırlatmalıdır. Ki genelde İslâmî fetihlerin, özelde ise
Mekke Fethi’nin asıl muradı anlaşılsın.
Aslında Mekke’nin Fethi
ve bunun gibi izzet dolu İslâmî fetihler bizlere;
-İlah-i kelimetullah
için kılıcını kuşanan, zırhını giyen izzetli komutanları hatırlatmalı,
-Allah uğrunda cihad
aşkıyla yanıp tutuşan, şehadeti arzulayan hayırlı mücahitleri hatırlatmalı,
-Cihada kuzularını
kınalayıp dört gözle onların şehadet haberini bekleyen, dört evladını birden cihad
meydanlarında şehid veren Hansa hatun gibi yiğit anaları hatırlatmalı,
-İslâm Devleti’ndeki
fetih anlayışını ve ondaki yüksek ruhu hatırlatmalı,
-Bu fetih, Allah’ın dininin
hayata hâkim olması için Halife’nin kendilerine dua ettiği, Halife’nin duasıyla
yola koyulan hayırlı komutanları, hayırlı orduları hatırlatmalı,
Kısacası bu fetih ve diğer
fetihler bizlere Hâlid bin Velidleri, Usame bin Zeydleri, Ebu Eyyub el Ensarileri,
Tarık bin Ziyadleri, Selahaddin Eyyûbileri, Fatih Sultan Muhammedleri
hatırlatmalı.
Mekke’nin Fethi ve sair
İslâmî fetihler, İslâm’ın hâkim olması içindi
Konunun vuzuha
kavuşması, İslâm dininin gönderiliş gayesini bilmeyi gerektirmektedir. Şöyle
ki; bilindiği üzere Allahu Teâlâ, Resulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem
vasıtasıyla İslâm dinini insanlığa hayat ve rahmet getirmesi için göndermiştir.
Dikkat ettiyseniz Araplara, Kürtlere ya da sadece Müslümanlara demedim bilakis
insanlığa dedim. Demem o ki; Allah İslâm dinini bütün insanlığa, hayata ve topluma
uygulanmasının neticesinde rahmet getirmesi için göndermiştir. Diğer yönüyle,
konuyu nasların ışığında değerlendirdiğimizde İslâm dinini diğer dinlere ve
nizamlara hâkim olması için gönderildiğini de görmekteyiz. Konuyla alakalı
ayetlerden bazılarını zikredecek olursak;
Allahu Teâlâ konuya ilişkin ayetlerde şöyle buyurmaktadır:
“Resulünü, hidayet ve
hak dinle gönderdi ki o hak dini, bütün dinlere üstün kılsın. Şahid olarak
Allah yeter.” (Fetih
48)
Başka bir ayette Allah Celle Celâlehû şöyle buyurmaktadır:
“Ey Rasul, Rabbinden
sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan onun risaletini tebliğ etmemiş
olursun.” (Maide
67)
Yukarıda ifade ettiğim gibi bu dinin bütün insanlığa gönderildiğinin delili olarak ise Allah Celle Celâlehû Sebe Suresi 28. ayetinde şöyle buyurmaktadır:
“Biz seni ancak bütün
insanlığa müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.”
Bu ve buna benzer
ayetlerde Allah Celle Celâlehû’nun İslâm’ı diğer dinlere üstün olsun,
insanlığa taşınsın/tebliğ edilsin diye gönderdiğini kolaylıkla görebiliyoruz.
İşte İslâm’ın insanlığa ulaştırılması için Mekke potansiyel bir engeldi. Yani
Rasulullah’ın, İslâm’ı âleme taşınması görevini hakkıyla yerine getirebilmesi
için Mekke engelinin aşılması elzemdi ve Rasulullah Mekke engelini ortadan
kaldırmak için tabir yerinde ise kolları sıvadı ve hamlelerine başladı. İlk
önce Mekkeli müşriklerle çok üst düzeyde iyi alakaları olan Hayber Yahudilerini
ekarte etmekle başladı işe Hz. Peygamber… Çünkü Mekke engelini kaldırmak için
teşebbüste bulunduğunda Hayber’in ayağına bağ olmasını istemedi. Dolaysıyla ilk
önce Hayber’in Fethi’ni gerçekleştirdi. Hayber’den emin olan Hz. Peygamber
bunun ardından Hudeybiye hamlesini devreye soktu. Ardından hicretin sekizinci
senesinde Allahu Teâlâ Rasulullah’a Mekke’nin Fethi’ni nasip etti. Rasulullah
bu ilâhî vazifeyi hakkıyla yerine getirip görevini tamamladıktan sonra ruhunu
Allah’a teslim etti.
İslâm’a dâvet Allah’tan
bir emir ve Rasulî bir amel olunca efendimizin vefatından sonra halefleri bu
ameli (vazifeyi) yerine getirmeye azami gayret gösterdiler ve yerine getirdiler
de bi-iznillah. İslâmî fetihlerin Râşid Halifelerle devam edip Osmanlı Hilâfeti’nin
yıkılışıyla son bulduğunu görmekteyiz. İslâm tarihinde yapıla gelen İslâmî
fetihler hayat kaynağı olan İslâm dinine icabet edilmesi için
gerçekleştirilmiştir. İslâmî fetihler hiçbir zaman günümüzde emperyalist
düzenin (kapitalizmin) yaptığı gibi halkları sömürmek ve o fethedilen ülkenin
servetlerini ele geçirmek için yapılmamıştır. Zaten böylesi bir niyetle hareket
edilmemiştir, edilemez de... Çünkü böyle bir fetih anlayışı İslâmî bir fetih
anlayışı değildir. Sömürgeci kâfirlerin dediği ve oryantalistlerin iddia ettiği
gibi İslâm, sömürmek için gitmemiştir gittiği beldelere… Bu dediğimi deklare
eder nitelikte bir aktarımı paylaşmak istiyorum:
II. Sultan Selim
tarafından gerçekleştirilen Kıbrıs’ın fethinden sonra gönderilen hattı
hümayunda şöyle geçmektedir. “Kıbrıs Beylerbeyine, Kadısına ve Defterdarına
hüküm ki: Kıbrıs adası, aslanca dövüşen ordularım tarafından yeni alınmış bir
diyar olduğundan yerli ve fakir halk, harp icabı maddî ve manevi zarara uğramış
olup bu yüzden ıstırap çekmektedir. Onlara adaletle, şefkatle muamele ediniz.
Rahatlık içinde yaşasın, iş ve güçlerine sahip olup kazançlarına baksınlar. Az
zamanda kalkınarak refah ve saadete ermeleri için mahkemelerde, vergi
alınmasında, velhasıl her türlü devlet işinde koruyunuz. Onlar bize koruyucu
Allah’ın bir emanetidir. Devletin şanına onları korumak ve himaye etmek
yaraşır. Her biri ırzından, canından, malından emin olarak gönül rahatlığı
içinde yaşasın, iş ve güçlerine sahip olup kazançlarına baksınlar. Benim
adaletim bunu icap ettirir. Bu emrimin yerine getirilmesi için her biriniz
uyanık ve dikkatli olunuz. Aksini duyarsam, beyan oluna özrünüz kabul olmak
ihtimali yoktur, ona göre gaflet etmeyesiniz.”
Bu sadece İslâmî
fetihlerin sömürgeci kâfirlerin yaptıklarıyla aynı olmadığı göstermek adına bir
darbı meseldi.
Yapılan İslâmî fetihler,
fethedilen beldede yaşayan insanlara İslâm dâvetini ulaştırmak ve onları
bulundukları yozlaşmış düzenden ve bedbaht hayattan kurtarmak için yapılmıştır.
Evet, hayat götürmek için fethedilmiştir o beldeler İslâm Devleti tarafından…
Zorluğuna, meşakkatine, getirisine götürüsüne bakılmadan... Çünkü bu dinde
hayat var, rahmet var, sadra şifa var. Hem dünya hem de ukba saadeti var. Onun
için İslâm’ın insanlığa ulaştırılması için tarih boyunca azami gayret gösterilmiştir.
Cevaplanmaya muhtaç bir
soruyu hemen paylaşayım sizlerle. Peki, İslâm tüm insanlığa rahmet ve şifa
olması için gönderildi amenna, bunu sağlamanın değişmeyen keyfiyeti nedir o
zaman? Yani İslâm’ı âleme taşıyabilmenin şer’î yöntemi nedir?
Aslında makalenin baş
taraflarında kısmen bunun cevabını verdim. Ama soruya cevap niteliği taşısın
diye yeniden hususiyetle değinelim;
Öncesinde elzem
oluşundan ötürü fıkha dair bazı meseleleri hatırlatmakta fayda görüyorum. Fıkıh
usulünde Allah’ın emirlerini değerlendirirken, emirleri ifa etme keyfiyeti
noktasında ikiye ayırıyoruz. Allah’ın bir meseleye dair yapılmasını talep
ettiği emrini değerlendirirken bu emirlerin bir kısmı mübeyyen (açıklanmış)
olan ve diğer bir kısmı ise şeriat tarafından ifa keyfiyeti açıklanmayıp biz
kullarına terk edilmiş emirlerdir. Bunları şöyle izah edebiliriz:
1-Amelî yönünün
keyfiyeti beyan edilmemiş şeriatın emir türleri
Yani şeriat tarafından
mutlak ya da genel olarak gelen ve amelin yapılışının detayları beyan edilmemiş
emir türleri...
Buna şu ayeti kerime örnek gösterilebilir:
“Ey iman edenler belli
bir süreliğine birbirinizle borç alış-verişinde bulunursanız bunu yazınız.” (Bakara 282)
Bu emir yazmakla ilgili olarak mutlak manada gelmiştir. Şeriat bunun tafsilatını beyan etmemiştir. Yani yazma emrinin keyfiyeti şeriat tarafından beyan edilmemiştir. İster tükenmez kalemle ister kurşun kalemle yazılsın... Burada önemli olan şeriatın bu emrinin yerine getirilmesidir.
“Sizlere karşı
savaşanlarla Allah yolunda savaşın...” (Bakara 190)
Teferruatı ve amel
keyfiyeti beyan edilmemiş emir türüdür. Yani kışın mı yazın mı savaşılması
yoksa kılıçla mı yoksa silahla mı ya da mızrakla mı savaşılması (yani amel
keyfiyeti sınırlandırılmamış) beyan edilmemiştir. Buna benzer örnekleri
şeriatın bu tür emirlerine örnek vermek mümkündür.
2-Amelî
yönü tafsilatlandırılmış emir türleri
Amelî keyfiyeti şeriat
tarafından tayin edilmiş amel türleri en ince ayrıntısına kadar Şeriat tarafından
beyan edilmiş emir türleridir. Şeriat bizlere namaz kılmayı emrediyor. Lakin
şeriat diğer örneklerde olduğu gibi bizleri bu emriyle başıboş bırakmıyor. Yani
şeriat bu emrin ifa keyfiyetini en ince ayrıntısına kadar beyan etmiştir. Buna
namazla ilgili şu örnek yerinde ve yeterli olsa gerek:
عن أبي هريرة أن رجلا دخل المسجد ورسول الله صلى الله عليه وسلم جالس في
ناحية المسجد فصلى، ثم جاء فسلم عليه، فقال له رسول الله صلى الله عليه وسلم: وعليك
السلام، ارجع فصل فإنك لم تصل. فرجع فصلى ثم جاء فسلم، فقال: وعليك السلام، فارجع
فصل فإنك لم تصل. فقال في الثانية أو في التي بعدها: علمني يا رسول الله، فقال:
إذا قمت إلى الصلاة، فأسبغ الوضوء، ثم استقبل القبلة، فكبر ثم اقرأ بما تيسر معك
من القرآن، ثم اركع حتى تطمئن راكعا، ثم ارفع حتى تستوي قائما، ثم اسجد حتى تطمئن
ساجدا، ثم ارفع حتى تطمئن جالسا، ثم اسجد حتى تطمئن ساجدا، ثم ارفع حتى تطمئن
جالسا، ثم افعل ذلك في صلاتك كلها
“Ebu Hureyre’den
nakledilmiştir. Bir adam camiye girdi. Rasulullah da mescidin bir kenarında
oturuyordu. (O adam) namaz kıldı, selam verdi. Rasulullah ona: Selam sana
olsun, dön, namazını kıl, zira sen namazını kılmadın, dedi. Adam döndü,
namazını kıldı. Sonra geldi, selam verdi. Rasulullah da: Selam sana olsun, dön
namaz kıl, zira sen namaz kılmadın, dedi. Üçüncüsünde yahut daha sonra
geldiğinde: Namazı bana öğret ya Rasulullah, dedi. Rasulullah dedi ki: Namaza
kalkmak istediğin zaman, abdestini tam yap. Sonra kıbleye dön, tekbir al. Sonra
Kur’an’dan kolayına gelen yerlerden oku. Sonra rükû yap, ta ki azaların
sükûnete ersin. Sonra başını kaldır, dimdik dur, sonra secde yap, ta ki
uzuvların secdede sakin olsun. Sonra başını kaldır, otur, uzuvların yine sakin
olsun. Sonra secde yap, secdede uzuvların sakin olsun sonra diğer bütün
namazlarında da böyle yap.” (Buhari)
İşte bu şeriatın
tafsilatlandırdığı, yapılış keyfiyetini en ince ayrıntısına kadar beyan ettiği
emir türleridir. (bkz, 111. Sayı | Abdullah İmamoğlu | Bidat Mefhumu)
Şimdi soruya gelecek
olursak eğer, neydi hatırlayalım; İslâm’ı âleme taşıyabilmenin şer’î yöntemi
nedir? Yani Allah Azze ve Celle İslâm’ı âleme taşıma emrinin nasıl ifa
edeceğini bizzat göstermiş midir? Yoksa tafsilatlandırmadığı emirlerde olduğu
gibi bu emri ifa etme keyfiyetini bizlere mi bırakmıştır?
İslâm risâletini âleme
taşımanın keyfiyetini şeriat “davet ve cihad” olarak beyan
etmiştir. Emri ifa etme keyfiyeti biz kullara terk edilmemiştir. Yani İslâm’ı âleme
taşıma emrinde de kullar şeriatın gösterdiği keyfiyete tâbi olmak
durumundadırlar. İşin hakikati kimse, “ben İslâm’ı âleme hayır, hasenat
yaparak taşıyacağım” iddiasında bulunamaz.
Çünkü şeriat bizzat kendisi keyfiyetini beyan etmiştir. Bu emri ifa
keyfiyetinin delili bizatihi Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’dir.
Bunun için muteber siyer kitaplarına müracaat edilip (özelde) Medine Dönemi’ne
bakılması kâfidir. Görüyoruz ki, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem
İslâm’ın âleme yayılması önünde duran engellerle cihad etmiştir. Ve en nihayetinde “davet ve cihad” yoluyla
fetihler gerçekleştirmiştir. Ama kardeşlerim inkâr edilmez bir gerçek var ki, o
da Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bunu Medine’de kurmuş olduğu
devlet eliyle yapmış olmasıdır. İslâm’ı âleme yayabilmenin şer’î keyfiyeti olan
“davet ve cihad” ancak Medine’de kurulmuş olan İslâm Devleti eliyle
gerçekleştirilebilmiştir.
Ezcümle olarak, fetihler
sene-i devriyelerinde bizlere “davet ve cihadı” dolaysıyla fethin ancak
kendisiyle tamamlandığı İslâm Hilâfet Devleti’ni hatırlatmalı…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış