İslâm, hayata nizam vermek ve
onu yönetmek üzere Allahu Teâlâ tarafından indirilmiş mütekâmil bir dindir. Bu dinin; bireyden aileye, toplumdan insanlığa kadar tüm
kurum ve kuruluşlarıyla hayata nizam vermesi, şartları, yetki ve sorumlulukları Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem tarafından
uygulamalı olarak belirlenen Hilâfet nizamı ile mümkün olmuştur.
Batı’nın -gerçeğe aykırı bir şekilde- dini
tapınma içgüdüsüne indirgeme çabası, dinin siyaset ve yönetimle bağının
koparılarak laikliğin egemen kılınmasına yönelik küresel bir hamledir. Bu
hamle, tahrif edilerek teokrasiye dönüşmüş Yahudilik ve Nasraniliğin zulmüne son verirken, yönetim erkini sermaye ve güç
sahiplerine vermiştir.
Avrupa’daki bu altüst oluş,
fikrî inhitata sürüklenmiş İslâm âleminin entelektüel kesimi üzerinde ciddi bir
etki bıraktı. Bu düşüncenin İslâm âleminde mayalanmaya bırakıldığı bir yüzyılın
ardından, çıkan I. Dünya Savaşı ile
Avrupa, teknolojik üstünlüğünü
kullanarak Payitaht İstanbul dâhil Osmanlı coğrafyasını
fiilen işgal etti.
Hindistan’dan Arap Yarımadası’na, Kahire’den Bilâdü’ş-Şam’a, Anadolu’ya kadar tüm İslâm vilayetleri, askerî işgalle
birbirlerinden koparılırken, 1789 Fransız İhtilâli ile ekilen ırkçılık,
bölgecilik ve vatancılık tohumları filizlenip zehirli meyvelerini vermeye
başlamıştı.
Jön Araplar, Jön Türkler, İttihat ve Terakkî gibi oluşumların yanı sıra Cemâleddîn Afgânî,
Muhammed Abduh, Ali Abdürrâzık (1888-1966)[1] ve daha adını sayamadığımız onlarca ümmet
evladı, Avrupai düşünceden etkilenmiş ve “meşrutiyet”
peşinden koşmuşlardır.
Avrupa devletleri, Türkiye vilayetini dört bir taraftan işgal altında tutarak Hilâfet’i ilga sürecini
yönetti. İçeriden devşirdikleri işbirlikçilere rağmen güçlü bir muhalefetle
karşılaşınca, işi ayak oyunlarına ve güç kullanmaya döktüler. Nihayet cebren ve
hileyle, 3 Mart 1924’te
Hilâfet’i ilga etmeyi başardılar.
Nitekim, “Hilâfet nizamının şeriatça belirlenen
bir sistem olmadığı, tarih içinde ortaya çıkan bir kurum olduğu” tezi, aslında
ilmî bir içerikten ziyade “İslâm’a yönelik siyasî bir saldırı
biçimi” olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu tezin, ümmetin içinden bazı sözüm ona âlimlerce de savunulması gerçeği
değiştirmez. Hilâfet’in kudretli dönemlerinde, 13 asır boyunca böyle bir
tartışmanın yaşanmamış olması, bu iddianın İslâm’ın kendisinden
kaynaklanmadığını, dışarıdan gelen bir saldırının ürünü olduğunu ortaya
koymaktadır.
Bu tartışmanın başlatıldığı 18. yüzyılın son çeyreği ve 19.
yüzyılın ilk çeyreğinde, Hilâfet nizamı ilga edilerek İslâm’ın egemenliğine
son verilmesi, İslâm ümmetinin Batı’nın acımasız askerî, ekonomik ve
kültürel saldırılarına karşı savunmasız bırakılması, bunun bir saldırı olduğunu
ve hakikati ortaya koymaya yönelik masum bir çaba olmadığını göstermektedir.
“Hilâfet’in şer’î bir yönetim olmadığı” iddiası, diğer bir yönüyle
İslâm’ın siyasî, sosyal, iktisadî vb. hayata nizam veren hükümlerine yönelik
bir karalamadır. Zira, Hilâfet ilga edildiğinde tüm İslâm ahkâmının işlevsiz
kalacağı, bu saldırıyı yapanlar tarafından iyi bilinmektedir. Hilâfet’in
ilgasıyla başlayan sürecin getirdiği sonuç, Hilâfet’in şer’i bir yönetim
olmadığını iddia edenlerin amacını deşifre etmiştir.
Nitekim, bu nevi iddialara kaynaklık eden Alî Abdürrâzık, şu cümleleri
kurma cüretinde bulunmuştur:
“Hayatı boyunca İslâm devletine yönelik bir işarette bulunmayan Hz.
Peygamber, ardında bir halife bırakmamıştır… Hz. Peygamber, din tamamlandıktan
sonra vefat etmiştir, dolayısıyla onun vefatından sonra siyasî liderliğin dinî
bir boyutu ve bağlayıcılığı yoktur. Ardından kurulan devlet bir Arap devletidir
ve İslâm’ın evrensel boyutuna uzak bir yapı arz etmektedir.” [2] Yine bir başkası şöyle bir iddiada bulunabiliyor:
“İşin aslına bakılacak olursa İslâm, Müslümanların işlerinin şura, yani
karşılıklı danışma yoluyla yürütülmesini emreder.” [3]
Diğer taraftan, bu iddialarını
ortaya koyarken yeltendikleri çarpıtmalar, gerçeğe tekabül etmeyen durum
tespitleri ve haksız değerlendirme ve çıkarsamalar da bu iddia sahiplerini ele
vermektedir. Nitekim İslâm’da belirli bir yönetim sisteminin olmadığı iddiasını
ortaya atanlar, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine’de
tesis ettiği siyâsî otorite ile peygamberliğinin yanı sıra devlet başkanı
vasfıyla da tasarrufta bulunduğunu inkâr edememektedir.
Bu bağlamda Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem ya belli bir sistem dâhilinde yahut rastgele siyasi
tasarruflarda bulunmuştur. Bir peygamberin rastgele davranması
düşünülemeyeceğine göre[4],
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bütün siyasi tasarrufları
belli bir sistem dâhilinde cereyan etmiştir.
Bu siyasi tasarrufların en üst seviyesi, vahiy doğrultusunda insanların hayata dair sorunlarını çözmek üzere, “nakipler”
diye addedilen Ensar’ın önde gelenlerinden biat almasıdır. Diğer bir
ifadeyle Ensar’ın ileri gelenlerinin, vahiy doğrultusunda kendilerini yönetmek
üzere Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i “devlet başkanı” olarak
seçmelerinin sağlanmasıdır.
Ayrıca, Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in vali, ordu komutanı ve kadıları tayin etmesi, savaş
ilan edip gerektiğinde barış akdetmesi, mâliye, belediyecilik, istihbarat,
güvenlik vb. işleri yürütmek üzere ehil kişileri ataması, aslında mukadder olan
vefatından sonra sahabeye bırakacağı devlet başkanlığının yetki ve
sorumluluklarını ortaya koymaktadır.
[كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمُ الْأَنْبِيَاءُ، كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ، وَإِنَّهُ لَا نَبِيَّ بَعْدِي، وَسَيَكُونُ بَعْدِي خُلَفَاءُ فَيَكْثُرُونَ] “İsrailoğulları nebiler tarafından idare ediliyordu. Ne zaman bir nebi
ölse, onun yerine başka bir nebi geçerdi. Şüphesiz ki benden sonra nebi yoktur.
Fakat birçok halife olacaktır…”[5]
Bu hadîs-i şerîfte, sistemin
adını koyan Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, siyasi
tasarruflarıyla da halifenin şart, yetki ve sorumluluklarının sınırlarını
belirlediğinde kuşku yoktur.
[اِنَّٓا اَنْزَلْـنٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُ] “İnsanlar arasında Allah’ın
sana gösterdiği şekilde hükmedesin diye hakkı içeren kitabı sana indirdik…”[6]
Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın
kendisine “İnsanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hükmedesin
diye hakkı içeren kitabı sana indirdik…” diye buyurduğu Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in tasarruflarıyla ortaya koyduğu siyasi sistem, yöneten
ve yönetilen tüm tebaa açısından bağlayıcılığı en üst seviyede olan bir hukuk
manzumesidir.
Kaldı ki “İslâm’da belirli bir
yönetim sisteminin olmadığı” iddiasının temelinde, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ortaya koyduğu Hilâfet
nizamının, beşerî sistemlerin hiçbirine benzememesi yatmaktadır.
“Esasen, ilk dört halifenin iş başına getirilişinde uygulanan birbirinden
farklı yöntemler göz önüne alınacak olursa, Kur’an’ın Müslümanların yönetim
işini, içinde bulundukları şartlara göre kendi tercihleri istikametinde
çözmelerini istemiş olduğu açıkça ortaya çıkar. Daha açık ve kesin bir ifade
ile ‘Hilâfet’ dinî değil, tam anlamıyla siyasî ve beşerî bir iştir.”[7] Bu ifadelerle din ve siyaset birbirinden koparılmak istenmiştir.
Ayrıca, Hilâfet nizamının Müslümanlara kazandırdığı birlik ve bahşettiği müstesna
güç, Batı âlemini ve etki ajanlarını onu inkâr etmeye sevk etmiştir. Rasulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
[إِذَا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ فَاقْتُلُوا الْآخَرَ مِنْهُمَا] “Eğer iki halifeye (aynı dönemde) biat edilirse, kendisine sonradan
biat edileni öldürün.”[8]
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, kendisinden sonra devlet başkanlığını bırakacağı kişiyi “Halife” diye
addetmiş ve Ebu Bekir RadiyAllahu Anh’a “Halîfetü Rasulillah (Allah
Rasulü'nden sonra gelen)” denilmiştir. Bu durum, doğal olarak bu sistemin “Hilâfet”
olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Şimdi, Hilâfet sistemini tüm beşerî sistemlerden ayıran ve Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem tarafından belirlenen özelliklerini ortaya koyarak, Batı
âlemi ve etki ajanlarının neden bu rejime tahammül edemediklerini anlamaya
çalışalım:
- Hilâfet nizamı, hâkimiyet hakkını Allah
Subhânehu ve Teâlâ’ya vermiştir. Bu özelliğiyle tüm beşerî sistemlerden
ayrılmaktadır.
- Yöneticiyi seçme hakkını ümmete vermekle,
teokratik yönetim, krallık ve monarşiden ayrılmaktadır.
- Tek bir halifenin varlığını zorunlu kılmakla
da federal ve ulusal yönetim sistemlerinden ayrılmaktadır.[9]
Peygamberlerin sonuncusu[10]
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in vefatıyla nübüvvetin son bulmuş olması ne
kadar doğal ise, devlet başkanlığı görevinin ümmete geçmesi de o kadar
doğaldır. Nitekim ashap bunu böyle anlamış ve hayata dair bütün işlerin Kur’an hükümleri doğrultusunda
yürütülmesini sürdürmek için bir devlet başkanının gerekliliğinde ittifak
etmişlerdir.
Vefatının ardından hem Muhacirlerin hem de Ensarın ileri gelenleri harekete geçmiş,
neticede Ebû Bekir RadiyAllahu Anh devlet başkanı seçilmiştir. Ensar ve Muhacirler, sahabeler Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in bir kavmin ileri gelenleriyle sözleşme
akdettiklerine şahit olmuşlardı.
Nitekim 2. Akabe Biatinde Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem, Ensar’a şöyle buyurmuştur:
[اخْتَارُوا لِي مِنْكُمْ اثْنَيْ عَشَرَ
نَقِيبًا، يَكُونُونَ عَلَى قَوْمِهِمْ بِمَا فِيهِمْ، كَمَا اخْتَارَ مُوسَى اثْنَيْ
عَشَرَ نَقِيبًا لِبَنِي إِسْرَائِيلَ] “Aranızdan, her hususta kavimlerinin benim yanımda temsilcisi olacak
12 kişi seçiniz. Mûsâ da İsrâiloğullarından 12 temsilci almıştı.”[11]
Dahası, kendisinden sonra devlet başkanı olarak kimseyi belirlememişti. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
mektebinde yetişen sahabeler, O’nun siyasi tasarruflarından, devlet başkanının
seçimle belirlenmesi gerektiği konusunda ittifak hâlinde idiler.
Kaldı ki, evrensel bir din olan İslâm, bir aile
dini olmadığından devlet başkanlığının veraset yoluyla intikal etmesi söz
konusu olamazdı.
Hasılı, Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem kendisinden sonra bir devlet başkanını bırakmadı, ancak
bir devlet başkanlığı bıraktı. Ona ilk halef olan Ebû Bekir RadiyAllahu Anh,
sahabenin seçimiyle devlet başkanlığı görevini devralmış oldu.
Ebû Bekir RadiyAllahu Anh’a “Halîfetü Rasulillah” denmesi
üzerinden, Hilâfet nizamının Rasulullah’ın ardından icat edilmiş bir
yönetim sistemi olduğunu iddia etmek, ilmin haysiyetine yakışmayan bir
yaklaşımdır. Çünkü seçilen halife, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
siyasi tasarruflarını esas alarak devlet başkanlığı görevini yürütecekti.
Nitekim, sahabeler arasındaki tartışma, devletin
başına kimin geçeceği meselesi idi. Yetki ve sorumluluklarıyla yönetim nizamı
üzerinde yapılan bir tartışma değildi; sadece devletin başına kimin geçeceğinin
belli olmamasından kaynaklanan bir tartışmaydı.
İslâm devletinin ilk başkanı olarak Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i seçen Medine toplumunun
nakipleri olduklarını göz önüne aldığımızda, yöneticiyi seçme hakkının kime ait
olduğu noktasında da bir belirsizlik olmadığını görürüz.
Evet, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i “peygamber” olarak
seçen Allah Teâlâ idi. Lakin -yukarıda değindiğimiz gibi- Medine toplumunu
yönetmek üzere biatleriyle onu devlet başkanı olarak seçenler, Ensâr’ın ileri
gelenleriydi.
Bu bağlamda Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in bizatihi kendisi de toplumun ileri gelenleri tarafından
seçilmesiyle “Medine’de devlet başkanı sıfatını kazandığı” gerçeği, hakikate
aykırı değildir.
Nitekim Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem
durumunu bilmeden biat aldığı bir köleyi statüsünü öğrendikten sonra bir daha
hür olduğunu bilmediği hiç kimseden biat almayacağını söylemesi, gösteriyor ki
yönetmek için de biat almıştır. [12]
Zira kölelik, iman biatini almaya engel değildir.
Bu yüzden, biat ile ilgili hadisleri ve
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in uygulamalarını
incelediğimizde, devlet başkanını seçmenin ümmete ait bir hak olduğunu
görmekteyiz. Kimin devlet başkanı olacağı konusunda ihtilafa düşmeleri de
bundandır.
Muaviye’nin oğlu Yezid’i yerine
atamasına karşı yükselen itirazlar, devlet başkanını seçme hakkının ümmette
olduğu konusunda bir belirsizlik olmadığını ispat etmektedir. Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in vefatının ardından kimin halife olacağının bilinmemesi,
bir yönetim sisteminin belirlenmediğini değil, seçme yetkisinin ümmete
bırakıldığını işaret etmektedir.
Nitekim krallık dışında hiçbir yönetim sisteminde
kimin devlet başkanı olacağı peşinen bilinemez.
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in uygulamalarıyla yetki ve
sorumlulukları belirlenmiş olan Hilâfet nizamı, nevi şahsına münhasır/özgün bir
yönetim biçimidir. Hiçbir sisteme benzememesi, onun âlemlerin Rabbi tarafından
Rasulü’ne öğretildiğini ortaya koymaktadır. [13]
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, bu
nizamı kâmil manada uygulamış ve bir saadet asrını inşa etmiştir. Vefatının
ardından, râşid halifeler -insan olma vasfıyla- ümmet tarafından seçilerek O’na
halef olmuş, sünneti üzere aynı yönetim nizamıyla Müslüman ve gayrimüslim
tebaayı yönetmişlerdir.
Masum olmadıklarını[14],
muhasebe edilmeye muhtaç olduklarını beyan ederek ümmetin haklı tenkitleri
karşısında tasarruflarından vazgeçip doğruya yönelmişlerdir. [15]
Beşer aklının ortaya koyduğu yönetim nizamlarına
kıyasla “İslâm’da belli bir yönetim sistemi olmadığını” söylemek, somut
ilmî verilerden yoksun, vakıaya aykırı bir tutumdur.
İlim kisvesi altında İslâm’a saldırmak, laikliğe ve beşerî hükümlere alan açmaktır.
Hilâfet’in ilga edilmesinden sonra, nübüvvet metodu üzerine tekrar
kurulacağını müjdeleyen, onu ilk kez Medine’de kuran Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’dir. Nitekim şöyle buyurmuştur:
[ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ] “…Sonra da nübüvvet minhâcı üzere Hilâfet olacaktır...”[16]
[1]
1925’te yazdığı “el-İslâm ve Uṣûlü’l-Hükm (İslâm’da İktidarın
Temelleri)” adlı kitabı sebebiyle kendisine yöneltilen suçlamaların ardından Ezher’in
“ulemâ” kategorisinden çıkarılmış ve aynı yılın eylül ayında kadılık görevine
son verilmiştir.
[2] Diyanet Ansiklopedisi; Alî
Abdirrâzık maddesi.
[3] Ethem Ruhi Fığlalı; Atatürk Araştırma
Dergisi
[4] Nisa Suresi 105
[5] Buhârî, Enbiyâ 50; Müslim, İmâre 44
[6] Nisa Suresi 105
[7] Ethem Ruhi Fığlalı; “Hilafet Dini mi Siyasi ve Bebeşeri mi?”, Milli
Strateji Araştırma Kurulu
[8] Müslim, İmâre 43
[9] Dr. Abdurrahim Şen; Köklü Değişim Dergisi, Sayı: 126/2015
[10] Ahzâb Suresi: 40
[11] İbn Hişâm, es-Sîre, 2/36
[12] [جاء
عبد فبايع النبي صلى الله عليه وسلم على الهجرة ولم يشعر أنه عبد، فجاء سيده يريده،
فقال له النبي صلى الله عليه وسلم بِعْنِيهِ، فاشتراه بعبدين أسودين، ثم لم يبايع أحدًا
بعد حتى يسأله: أعبد هو؟] “Bir köle gelip Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’e hicret için biat etti. Ancak onun köle olduğunu fark etmedi. Daha
sonra efendisi geldi ve onu istedi. Bunun üzerine Rasulullah SallAllahu Aleyhi
ve Sellem ona, 'Onu bana sat.' dedi ve onu iki siyah köle karşılığında satın
aldı. Bundan sonra, hür olup olmadığını sormadan hiç kimseye biat vermedi.” [İbn
Mâce, Cihâd, 41; Tirmizi, Siyer, 36; Nesai, Biat, 21]
[14] İbni Kesir, el-Biadaye ve en-Nihaye,
c.5 s.218 (Arapça kaynaktan)
[15] İbn Hacer, el-Metalibü'I-Aliye, ll,
4-5; eş-Şevkânî, Neylü`l-Evtâr, VI, 168; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Mısır, t.y.,
IV, 283 vd.
[16] Ahmed, Müsned, 4/273


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış