HİLÂFET TARİHSEL BİR KURUM MU, ŞER’İ BİR YÖNETİM Mİ?

Mustafa Küçük

İslâm, hayata nizam vermek ve onu yönetmek üzere Allahu Teâlâ tarafından indirilmiş mütekâmil bir dindir. Bu dinin; bireyden aileye, toplumdan insanlığa kadar tüm kurum ve kuruluşlarıyla hayata nizam vermesi, şartları, yetki ve sorumlulukları Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem tarafından uygulamalı olarak belirlenen Hilâfet nizamı ile mümkün olmuştur.

Batı’nın -gerçeğe aykırı bir şekilde- dini tapınma içgüdüsüne indirgeme çabası, dinin siyaset ve yönetimle bağının koparılarak laikliğin egemen kılınmasına yönelik küresel bir hamledir. Bu hamle, tahrif edilerek teokrasiye dönüşmüş Yahudilik ve Nasraniliğin zulmüne son verirken, yönetim erkini sermaye ve güç sahiplerine vermiştir.

Avrupa’daki bu altüst oluş, fikrî inhitata sürüklenmiş İslâm âleminin entelektüel kesimi üzerinde ciddi bir etki bıraktı. Bu düşüncenin İslâm âleminde mayalanmaya bırakıldığı bir yüzyılın ardından, çıkan I. Dünya Savaşı ile Avrupa, teknolojik üstünlüğünü kullanarak Payitaht İstanbul dâhil Osmanlı coğrafyasını fiilen işgal etti.

Hindistan’dan Arap Yarımadası’na, Kahire’den Bilâdü’ş-Şam’a, Anadolu’ya kadar tüm İslâm vilayetleri, askerî işgalle birbirlerinden koparılırken, 1789 Fransız İhtilâli ile ekilen ırkçılık, bölgecilik ve vatancılık tohumları filizlenip zehirli meyvelerini vermeye başlamıştı.

Jön Araplar, Jön Türkler, İttihat ve Terakkî gibi oluşumların yanı sıra Cemâleddîn Afgânî, Muhammed Abduh, Ali Abdürrâzık (1888-1966)[1] ve daha adını sayamadığımız onlarca ümmet evladı, Avrupai düşünceden etkilenmiş ve “meşrutiyet” peşinden koşmuşlardır.

Avrupa devletleri, Türkiye vilayetini dört bir taraftan işgal altında tutarak Hilâfet’i ilga sürecini yönetti. İçeriden devşirdikleri işbirlikçilere rağmen güçlü bir muhalefetle karşılaşınca, işi ayak oyunlarına ve güç kullanmaya döktüler. Nihayet cebren ve hileyle, 3 Mart 1924’te Hilâfet’i ilga etmeyi başardılar.

Nitekim, “Hilâfet nizamının şeriatça belirlenen bir sistem olmadığı, tarih içinde ortaya çıkan bir kurum olduğu” tezi, aslında ilmî bir içerikten ziyade “İslâm’a yönelik siyasî bir saldırı biçimi” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tezin, ümmetin içinden bazı sözüm ona âlimlerce de savunulması gerçeği değiştirmez. Hilâfet’in kudretli dönemlerinde, 13 asır boyunca böyle bir tartışmanın yaşanmamış olması, bu iddianın İslâm’ın kendisinden kaynaklanmadığını, dışarıdan gelen bir saldırının ürünü olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu tartışmanın başlatıldığı 18. yüzyılın son çeyreği ve 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, Hilâfet nizamı ilga edilerek İslâm’ın egemenliğine son verilmesi, İslâm ümmetinin Batı’nın acımasız askerî, ekonomik ve kültürel saldırılarına karşı savunmasız bırakılması, bunun bir saldırı olduğunu ve hakikati ortaya koymaya yönelik masum bir çaba olmadığını göstermektedir.

“Hilâfet’in şer’î bir yönetim olmadığı” iddiası, diğer bir yönüyle İslâm’ın siyasî, sosyal, iktisadî vb. hayata nizam veren hükümlerine yönelik bir karalamadır. Zira, Hilâfet ilga edildiğinde tüm İslâm ahkâmının işlevsiz kalacağı, bu saldırıyı yapanlar tarafından iyi bilinmektedir. Hilâfet’in ilgasıyla başlayan sürecin getirdiği sonuç, Hilâfet’in şer’i bir yönetim olmadığını iddia edenlerin amacını deşifre etmiştir.

Nitekim, bu nevi iddialara kaynaklık eden Alî Abdürrâzık, şu cümleleri kurma cüretinde bulunmuştur:

“Hayatı boyunca İslâm devletine yönelik bir işarette bulunmayan Hz. Peygamber, ardında bir halife bırakmamıştır… Hz. Peygamber, din tamamlandıktan sonra vefat etmiştir, dolayısıyla onun vefatından sonra siyasî liderliğin dinî bir boyutu ve bağlayıcılığı yoktur. Ardından kurulan devlet bir Arap devletidir ve İslâm’ın evrensel boyutuna uzak bir yapı arz etmektedir.” [2] Yine bir başkası şöyle bir iddiada bulunabiliyor:

“İşin aslına bakılacak olursa İslâm, Müslümanların işlerinin şura, yani karşılıklı danışma yoluyla yürütülmesini emreder.” [3]

Diğer taraftan, bu iddialarını ortaya koyarken yeltendikleri çarpıtmalar, gerçeğe tekabül etmeyen durum tespitleri ve haksız değerlendirme ve çıkarsamalar da bu iddia sahiplerini ele vermektedir. Nitekim İslâm’da belirli bir yönetim sisteminin olmadığı iddiasını ortaya atanlar, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine’de tesis ettiği siyâsî otorite ile peygamberliğinin yanı sıra devlet başkanı vasfıyla da tasarrufta bulunduğunu inkâr edememektedir.

Bu bağlamda Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ya belli bir sistem dâhilinde yahut rastgele siyasi tasarruflarda bulunmuştur. Bir peygamberin rastgele davranması düşünülemeyeceğine göre[4], Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bütün siyasi tasarrufları belli bir sistem dâhilinde cereyan etmiştir.

Bu siyasi tasarrufların en üst seviyesi, vahiy doğrultusunda insanların hayata dair sorunlarını çözmek üzere, “nakipler” diye addedilen Ensar’ın önde gelenlerinden biat almasıdır. Diğer bir ifadeyle Ensar’ın ileri gelenlerinin, vahiy doğrultusunda kendilerini yönetmek üzere Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i “devlet başkanı” olarak seçmelerinin sağlanmasıdır.

Ayrıca, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in vali, ordu komutanı ve kadıları tayin etmesi, savaş ilan edip gerektiğinde barış akdetmesi, mâliye, belediyecilik, istihbarat, güvenlik vb. işleri yürütmek üzere ehil kişileri ataması, aslında mukadder olan vefatından sonra sahabeye bırakacağı devlet başkanlığının yetki ve sorumluluklarını ortaya koymaktadır.

[كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمُ الْأَنْبِيَاءُ، كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ، وَإِنَّهُ لَا نَبِيَّ بَعْدِي، وَسَيَكُونُ بَعْدِي خُلَفَاءُ فَيَكْثُرُونَ] “İsrailoğulları nebiler tarafından idare ediliyordu. Ne zaman bir nebi ölse, onun yerine başka bir nebi geçerdi. Şüphesiz ki benden sonra nebi yoktur. Fakat birçok halife olacaktır…”[5] Bu hadîs-i şerîfte, sistemin adını koyan Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, siyasi tasarruflarıyla da halifenin şart, yetki ve sorumluluklarının sınırlarını belirlediğinde kuşku yoktur.

[اِنَّٓا اَنْزَلْـنٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُ] “İnsanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hükmedesin diye hakkı içeren kitabı sana indirdik…”[6] Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın kendisine “İnsanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hükmedesin diye hakkı içeren kitabı sana indirdik…” diye buyurduğu Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in tasarruflarıyla ortaya koyduğu siyasi sistem, yöneten ve yönetilen tüm tebaa açısından bağlayıcılığı en üst seviyede olan bir hukuk manzumesidir.

Kaldı ki “İslâm’da belirli bir yönetim sisteminin olmadığı” iddiasının temelinde, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ortaya koyduğu Hilâfet nizamının, beşerî sistemlerin hiçbirine benzememesi yatmaktadır.

“Esasen, ilk dört halifenin iş başına getirilişinde uygulanan birbirinden farklı yöntemler göz önüne alınacak olursa, Kur’an’ın Müslümanların yönetim işini, içinde bulundukları şartlara göre kendi tercihleri istikametinde çözmelerini istemiş olduğu açıkça ortaya çıkar. Daha açık ve kesin bir ifade ile ‘Hilâfet’ dinî değil, tam anlamıyla siyasî ve beşerî bir iştir.”[7] Bu ifadelerle din ve siyaset birbirinden koparılmak istenmiştir. Ayrıca, Hilâfet nizamının Müslümanlara kazandırdığı birlik ve bahşettiği müstesna güç, Batı âlemini ve etki ajanlarını onu inkâr etmeye sevk etmiştir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

[إِذَا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ فَاقْتُلُوا الْآخَرَ مِنْهُمَا] “Eğer iki halifeye (aynı dönemde) biat edilirse, kendisine sonradan biat edileni öldürün.”[8]

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, kendisinden sonra devlet başkanlığını bırakacağı kişiyi “Halife” diye addetmiş ve Ebu Bekir RadiyAllahu Anh’a “Halîfetü Rasulillah (Allah Rasulü'nden sonra gelen)” denilmiştir. Bu durum, doğal olarak bu sistemin “Hilâfet” olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Şimdi, Hilâfet sistemini tüm beşerî sistemlerden ayıran ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem tarafından belirlenen özelliklerini ortaya koyarak, Batı âlemi ve etki ajanlarının neden bu rejime tahammül edemediklerini anlamaya çalışalım:

  • Hilâfet nizamı, hâkimiyet hakkını Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya vermiştir. Bu özelliğiyle tüm beşerî sistemlerden ayrılmaktadır.
  • Yöneticiyi seçme hakkını ümmete vermekle, teokratik yönetim, krallık ve monarşiden ayrılmaktadır.
  • Tek bir halifenin varlığını zorunlu kılmakla da federal ve ulusal yönetim sistemlerinden ayrılmaktadır.[9]

Peygamberlerin sonuncusu[10] Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in vefatıyla nübüvvetin son bulmuş olması ne kadar doğal ise, devlet başkanlığı görevinin ümmete geçmesi de o kadar doğaldır. Nitekim ashap bunu böyle anlamış ve hayata dair bütün işlerin Kur’an hükümleri doğrultusunda yürütülmesini sürdürmek için bir devlet başkanının gerekliliğinde ittifak etmişlerdir.

Vefatının ardından hem Muhacirlerin hem de Ensarın ileri gelenleri harekete geçmiş, neticede Ebû Bekir RadiyAllahu Anh devlet başkanı seçilmiştir. Ensar ve Muhacirler, sahabeler Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bir kavmin ileri gelenleriyle sözleşme akdettiklerine şahit olmuşlardı.

Nitekim 2. Akabe Biatinde Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Ensar’a şöyle buyurmuştur:

[اخْتَارُوا لِي مِنْكُمْ اثْنَيْ عَشَرَ نَقِيبًا، يَكُونُونَ عَلَى قَوْمِهِمْ بِمَا فِيهِمْ، كَمَا اخْتَارَ مُوسَى اثْنَيْ عَشَرَ نَقِيبًا لِبَنِي إِسْرَائِيلَ] “Aranızdan, her hususta kavimlerinin benim yanımda temsilcisi olacak 12 kişi seçiniz. Mûsâ da İsrâiloğullarından 12 temsilci almıştı.”[11]

Dahası, kendisinden sonra devlet başkanı olarak kimseyi belirlememişti. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in mektebinde yetişen sahabeler, O’nun siyasi tasarruflarından, devlet başkanının seçimle belirlenmesi gerektiği konusunda ittifak hâlinde idiler.

Kaldı ki, evrensel bir din olan İslâm, bir aile dini olmadığından devlet başkanlığının veraset yoluyla intikal etmesi söz konusu olamazdı.

Hasılı, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem kendisinden sonra bir devlet başkanını bırakmadı, ancak bir devlet başkanlığı bıraktı. Ona ilk halef olan Ebû Bekir RadiyAllahu Anh, sahabenin seçimiyle devlet başkanlığı görevini devralmış oldu.

Ebû Bekir RadiyAllahu Anh’a “Halîfetü Rasulillah” denmesi üzerinden, Hilâfet nizamının Rasulullah’ın ardından icat edilmiş bir yönetim sistemi olduğunu iddia etmek, ilmin haysiyetine yakışmayan bir yaklaşımdır. Çünkü seçilen halife, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in siyasi tasarruflarını esas alarak devlet başkanlığı görevini yürütecekti.

Nitekim, sahabeler arasındaki tartışma, devletin başına kimin geçeceği meselesi idi. Yetki ve sorumluluklarıyla yönetim nizamı üzerinde yapılan bir tartışma değildi; sadece devletin başına kimin geçeceğinin belli olmamasından kaynaklanan bir tartışmaydı.

İslâm devletinin ilk başkanı olarak Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i seçen Medine toplumunun nakipleri olduklarını göz önüne aldığımızda, yöneticiyi seçme hakkının kime ait olduğu noktasında da bir belirsizlik olmadığını görürüz.

Evet, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i “peygamber” olarak seçen Allah Teâlâ idi. Lakin -yukarıda değindiğimiz gibi- Medine toplumunu yönetmek üzere biatleriyle onu devlet başkanı olarak seçenler, Ensâr’ın ileri gelenleriydi.

Bu bağlamda Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bizatihi kendisi de toplumun ileri gelenleri tarafından seçilmesiyle “Medine’de devlet başkanı sıfatını kazandığı” gerçeği, hakikate aykırı değildir.

Nitekim Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem durumunu bilmeden biat aldığı bir köleyi statüsünü öğrendikten sonra bir daha hür olduğunu bilmediği hiç kimseden biat almayacağını söylemesi, gösteriyor ki yönetmek için de biat almıştır. [12]

Zira kölelik, iman biatini almaya engel değildir.

Bu yüzden, biat ile ilgili hadisleri ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in uygulamalarını incelediğimizde, devlet başkanını seçmenin ümmete ait bir hak olduğunu görmekteyiz. Kimin devlet başkanı olacağı konusunda ihtilafa düşmeleri de bundandır.

Muaviye’nin oğlu Yezid’i yerine atamasına karşı yükselen itirazlar, devlet başkanını seçme hakkının ümmette olduğu konusunda bir belirsizlik olmadığını ispat etmektedir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in vefatının ardından kimin halife olacağının bilinmemesi, bir yönetim sisteminin belirlenmediğini değil, seçme yetkisinin ümmete bırakıldığını işaret etmektedir.

Nitekim krallık dışında hiçbir yönetim sisteminde kimin devlet başkanı olacağı peşinen bilinemez.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in uygulamalarıyla yetki ve sorumlulukları belirlenmiş olan Hilâfet nizamı, nevi şahsına münhasır/özgün bir yönetim biçimidir. Hiçbir sisteme benzememesi, onun âlemlerin Rabbi tarafından Rasulü’ne öğretildiğini ortaya koymaktadır. [13]

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, bu nizamı kâmil manada uygulamış ve bir saadet asrını inşa etmiştir. Vefatının ardından, râşid halifeler -insan olma vasfıyla- ümmet tarafından seçilerek O’na halef olmuş, sünneti üzere aynı yönetim nizamıyla Müslüman ve gayrimüslim tebaayı yönetmişlerdir.

Masum olmadıklarını[14], muhasebe edilmeye muhtaç olduklarını beyan ederek ümmetin haklı tenkitleri karşısında tasarruflarından vazgeçip doğruya yönelmişlerdir. [15]

Beşer aklının ortaya koyduğu yönetim nizamlarına kıyasla “İslâm’da belli bir yönetim sistemi olmadığını” söylemek, somut ilmî verilerden yoksun, vakıaya aykırı bir tutumdur.

İlim kisvesi altında İslâm’a saldırmak, laikliğe ve beşerî hükümlere alan açmaktır.

Hilâfet’in ilga edilmesinden sonra, nübüvvet metodu üzerine tekrar kurulacağını müjdeleyen, onu ilk kez Medine’de kuran Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’dir. Nitekim şöyle buyurmuştur:

[ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ] “…Sonra da nübüvvet minhâcı üzere Hilâfet olacaktır...”[16]



[1] 1925’te yazdığı “el-İslâm ve Uṣûlü’l-Hükm (İslâm’da İktidarın Temelleri)” adlı kitabı sebebiyle kendisine yöneltilen suçlamaların ardından Ezher’in “ulemâ” kategorisinden çıkarılmış ve aynı yılın eylül ayında kadılık görevine son verilmiştir.

[2] Diyanet Ansiklopedisi; Alî Abdirrâzık maddesi.

[3] Ethem Ruhi Fığlalı; Atatürk Araştırma Dergisi

[4] Nisa Suresi 105

[5] Buhârî, Enbiyâ 50; Müslim, İmâre 44

[6] Nisa Suresi 105

[7] Ethem Ruhi Fığlalı; “Hilafet Dini mi Siyasi ve Bebeşeri mi?”, Milli Strateji Araştırma Kurulu

[8] Müslim, İmâre 43

[9] Dr. Abdurrahim Şen; Köklü Değişim Dergisi, Sayı: 126/2015

[10] Ahzâb Suresi: 40

[11] İbn Hişâm, es-Sîre, 2/36

[12] [جاء عبد فبايع النبي صلى الله عليه وسلم على الهجرة ولم يشعر أنه عبد، فجاء سيده يريده، فقال له النبي صلى الله عليه وسلم بِعْنِيهِ، فاشتراه بعبدين أسودين، ثم لم يبايع أحدًا بعد حتى يسأله: أعبد هو؟] “Bir köle gelip Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e hicret için biat etti. Ancak onun köle olduğunu fark etmedi. Daha sonra efendisi geldi ve onu istedi. Bunun üzerine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ona, 'Onu bana sat.' dedi ve onu iki siyah köle karşılığında satın aldı. Bundan sonra, hür olup olmadığını sormadan hiç kimseye biat vermedi.” [İbn Mâce, Cihâd, 41; Tirmizi, Siyer, 36; Nesai, Biat, 21]

[14] İbni Kesir, el-Biadaye ve en-Nihaye, c.5 s.218 (Arapça kaynaktan)

[15] İbn Hacer, el-Metalibü'I-Aliye, ll, 4-5; eş-Şevkânî, Neylü`l-Evtâr, VI, 168; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Mısır, t.y., IV, 283 vd.

[16] Ahmed, Müsned, 4/273


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz