“Şüphesiz ki iman edenlere, Allah yolunda hicret edip, cihad
edenlere gelince, işte onlar, Allah'ın rahmetini umarlar. Allah, çok
bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Bakara 218)
Yeni Hicrî yılın İslâm
Ümmeti’nin kurtuluşuna, karanlıklardan aydınlıklara çıkmasına vesile olmasını
âlemlerin Rabbi Allah Azze ve Celle’den
niyaz ediyorum.
Müslümanların nazarında
Hicrî yılbaşının önemi aşikârdır. Her sene farklı platformlarda, ortamlarda ve
farklı vesilelerle hatta Cuma hutbelerinde Hicrî yılbaşı başlı başına bir konu
olarak ele alınır. Müslümanlara Hicrî yılbaşının ehemmiyeti anlatılmaya
çalışılır. Bittabi ehemmiyetlidir de… Lakin Müslümanlar açısından Hicrî
yılbaşını ehemmiyetli kılan husus nedir? Hicrî yılbaşını değerli kılan hususun
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
Mekke’den Medine’ye gerçekleştirmiş olduğu “hicret” olduğu noktasında mutabakat
söz konusudur. Yani şunu ifade etmeye çalışıyorum, kime sorarsanız sorun Hicrî
yılbaşını değerli kılan faktörün Rasulullah’ın hicreti olduğu cevabını
alırsınız. Her ne kadar Hicrî yılbaşını anlamlı kılan faktörün Rasulullah’ın
Hicreti olduğu noktasında mutabakat varsa da nedenselliği noktasında ihtilaf
söz konusudur.
Konunun detaylanmasına
katkı sağlayacak şu soruyu soralım o zaman. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve
Sellem Mekke’den Medine’ye niçin hicret etmiştir? Hicretin nedeni nedir?
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine’ye
hicret nedenini “zulümlerden kaçış”
olarak lanse edenler olduğu gibi, “daha
müreffeh bir hayat tercihi” olarak lanse edenler de olmuştur. Yahut bunlardan
çok farklı olarak Hicret üzerinde bir kavram operasyonu yaparak asıl manasından
ve mecrasından saptıranların varlığı da inkâr edilmez. Evet, aslında bu son
söylediğim cümleyi fazlasıyla önemsiyorum. Çünkü Müslümanlara musallat olmuş en
büyük hastalıklardan bir tanesi de kavram tahrifatıdır. Malum Müslümanların
Kur’an ve Sünnet menşeili kavram kılavuzları vardır. Batılı kâfirler kavram
taramaları sırasında bize ait olan kılavuzlara müracaatlarımızı engellemek
maksadıyla kendilerinin ürettiği kavram kılavuzlarını piyasaya sürmüşlerdir.
Maalesef günümüzde kavramların anlaşılması sırasında başvurduğumuz kılavuzlar
bize ait değildir.
En son söyleyeceğimi
şimdi söyleyecek olursam, hicret iddia edilenlerin aksine ne bir kaçıştır, ne
de bir başkası. Bilakis Hicret Allah’ın hükümlerinin hayat bulması için yapılan
kutlu bir yürüyüştür. Bu yürüyüşe kadar olan sürecin dakik anlaşılması bizlere
Hicret’in asıl maksadının anlaşılmasını sağlayacaktır. Hicret’e kadar olan
sürecin yanlış yorumlanması yanlış sonuçlar çıkartacaktır. Malum yanlış bakan
yanlış görür. Gerçekten de öyledir. Bugün Hicret etrafında öbekleşen ne kadar
doğru olmayan yaklaşımlar varsa bunun başlıca nedeni doğru yerden bakılmıyor
olmasıdır. Bununla ilgili akıllarda kalıcı olması için başımdan geçen bir olayı
paylaşmak istiyorum. Birkaç sene önce hakkın rahmetine kavuşmuş Halil İbrahim amcam
vardı. Yaşı epeyce ilerlemişti. Ölümüne yakın bir zaman diliminde bir gün
oturma odasında otururken birden şöyle bir reaksiyon gösterdi: “Rengârenk
olmuş duvarlar. Bu evin duvar kâğıtlarını benim haberim olmadan ne zaman
değiştirdiniz?” Hâlbuki değişen hiçbir şey yoktu. O duvar kâğıtları
aylardır vardı. Değişen sadece rahmetli amcamın mercekleriydi. Çünkü amcam
katarakt ameliyatı olmuş ve bu sayede daha net bir görüşe kavuşmuştu. Doğru
baktı ve aylardır görmediği duvardaki canlılığı gördü. Allah ona Rahmet etsin
(amin).
Onun için Hicret’i doğru
yorumlayabilmek Rasulullah’ın Mekke dönemine dakik ve doğru bakmakla
gerçekleşir. O değil midir her konuda bizlere usve-i hasene olan? Yine O değil
midir amellerimizin keyfiyetinin tayininde kaynaklık eden? Bakınız Allah Azze ve Celle nasıl buyuruyor:
“And
olsun ki; Rasulullah sizin için Allah'a ve Ahiret Günü’ne kavuşmayı umanlar ve
Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (Ahzab 21)
Başka bir ayette ise
şöyle buyurmaktadır:
“De ki: Allah’ı seviyorsanız
bana uyun. Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve
merhamet eder.” (Âli
İmran 33)
Konunun anlaşılmasında
Rasulullah’ın referans alınması gerektiği gerçeğini ayetlerle hatırlattıktan
sonra Mekke dönemini ana hatlarıyla ele alıp Hicret’in niçin yapıldığını
anlamaya çalışalım. Yalnız önce Hicretle alakalı Hz Aişe’nin çok derin manalar
içeren şu sözüne bakmaya ne dersiniz?
“İslâm’ın ilk doğan
çocuğu Abdullah ibn Zübeyr’dir.” İnanın bu ifade bile başlı başına Hicret’in
temelinde yatan nedeni anlatmaya yeter. Ben bu rivayetle ilk karşılaştığımda
sorduğum soruyu sizlerle de paylaşayım. Acaba Mekke döneminde Rasulullah’ın
bisetinden sonra hiç çocuk dünyaya gelmemiş miydi? Pek tabii ki evet. Ama bu
ifade İslâm’ın Hicretle birlikte Medine’de hayat bulduğunu bizlere gösteriyor.
Neyse…
Makalemizin başlığı
şöyleydi “Nebevî Metodun Son Hamlesi Hicret.” Bu sözün ispatı mahiyetinde
Rasulullah’ın Mekke sürecini incelemek gerekecektir. Bisetle başlayıp hicrete
kadar olan dönemin üç aşamadan müteşekkil olduğunu görüyoruz. Şöyle ki;
1-İslâm Akidesi
Bünyesinde Kültürlendirme Dönemi:
Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem bisetle görevlendirilir görevlendirilmez Mekke’de İslâmî daveti
Allah Teâlâ’nın şu kavliyle taşımaya başladı;
“Ey örtüye bürünen! Kalk
ve uyar!” (Muddessir 1-2)
Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem evleri ziyarete gidiyor, bilinçli manevralarla daveti
şahıslara ulaştırmaya çalışıyordu. Mekke’de insanları İslâm’a açıktan açığa
davet ediyor ve onları bu dinin esaslarına bağlı olarak kitleleştirip
örgütlüyordu. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem müminleri
kitleleştirmek için Erkam’ın evini merkez edinmiş, Erkam’ın evini bu yeni
davetin medresesi haline getirmişti. Çünkü orada onlara Kur’an okuyor onu
anlayıp kavramalarına yardımcı oluyordu. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve
Sellem kitlesini gizli tutmakla beraber İslâmî Daveti Mekke’de açıktan
yürütüyordu.
Rasulullah’ın en
başından beri davetsel manada verdiği mücadelenin neyi ihtiva ettiğini aşağıda
paylaşacağım rivayet gayet sarih bir şekilde beyan edecek. Bu rivayetten
Rasulullah’ın siyasi bir otorite ikame etmenin derdinde olduğunu anlamak hiç de
zor değil. Tabii kimler için? Objektif bakma kabiliyetini yitirmemiş olanlar
için! Bakınız Hz. Peygamber amcasına hitaben nasıl buyuruyor:
“Amca! Ben onları sadece bir tek
kelime üzerinde anlaşmaya davet ediyorum. O kelimeyi söylerlerse şayet, Araplar
onlara baş eğerler, acemler de cizye verirler.” (Cerir ibn Taberi/ ibn
Hanbel, Nesei)
Bu rivayet bile
müstakillen/yalnız başına Hicret’in asıl maksadını anlatmaya yeter.
Rasulullah’ın maksadını anlamaya yeter. Birinci dönem (kültürlendirme) Allah
Teâlâ’nın şu emrine kadar üç sene sürmüştür:
“Emrolunduğun şeye,
kafaları çatlarcasına davet et, müşriklerden yüz çevir...” (Hicr 94)
2-Toplumla Kaynaşma
Dönemi:
“Emrolunduğun şeye, kafaları
çatlarcasına davet et, müşriklerden yüz çevir...” emrinin akabinde 2.
dönem olan kaynaşma dönemi başlamış oldu. Bu dönemin en bariz yönü topluma
egemen olan fikirlerle toplumu değiştirmeye çalışan fikirlerin çatışma
içerisine girmesidir. Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem
ve Sahabeleri, Mekke toplumunu, Allah’ı birlemeye ve yalnız O’na ibadet etmeye
ve O’nun dışındaki her şeyden uzak durmaya, hayatlarını yönlendiren bozuk nizamdan/fikirlerden
vazgeçmeye davet ediyorlar ve tapındıkları ilahlarını ayıplayarak sefil ve
düşük hayatlarından dolayı onları kınıyorlardı. Doğrudan doğruya, eğmeden,
bükmeden, yumuşatmadan, karşılık beklemeden, onlara meyletmeden ve yağcılık
yapmadan onları İslâm’a davet ediyorlardı. Zorlu davete, karşı karşıya kaldığı
yalanlama, düşmanlık, iftira, soyutlanma ve onca işkencelere rağmen
sergiliyorlardı. Her şeye rağmen davet Mekke toplumuna ulaşıyor ve İslâm
yayılmaya başlıyordu. Tabii ki bunların hepsi dozajı çok yüksek bir çatışma
ortamında oluyordu. Ve İslâm’ın vahiy kaynaklı fikirleri,
beşer kaynaklı beşerî fikirleri baltalıyor, yanlışlığını, çarpıklığını beyan
ediyordu. Bu fikrî ve siyasi çatışmalarla ilgili bir örnek serdetmek istiyorum.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Siz ve Allah'tan başka
taptıklarınız, cehennemin yakıtısınız; oraya gireceksiniz.” (Enbiya 98)
Görüldüğü üzere
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem
Sahabeleriyle birlikte, müşriklerin inançlarına çatıyordu. Faiz konusunda olsun
(Rum 38), ölçü ve tartıda olsun (Mutaffifin 1-3) ve daha çok meselelerde vahiy
endeksli fikirler yanlış fikirlerle mücadele ediyordu. İşte bu dönemi kaynaşma
dönemi olarak açıklıyoruz.
Buraya hemen bir
parantez açıp makalenin başında zikrettiğim argümanlara ilişkin birkaç cümle
sarf etmek istiyorum. Hani zulümden
kaçış ya da müreffeh bir yaşam tercihi olarak lanse ediliyor demiştik. Şayet
Hicret’in temelinde yatan unsur zulüm olsaydı, Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem bir başka beldeye hicreti Mekke döneminin 13.
senesinde değil, Mekke yıllarının başında gerçekleştirirdi. Ama Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in bunca çektiği zulümlere rağmen Mekke’yi terk etmemesi
gelişi güzel hareket etmediğini, tam aksine şu ayette ifade edildiği gibi belli
bir yol haritası gereği hareket ettiğini gösterir.
“De ki: İşte benim yolum budur; basiret üzere Allah'a davet
ederim, ben ve bana uyanlarla birlikte…” (Yusuf 108)
Kaçmak ne kelime…
Allah’ın elçilerinin literatüründe böyle bir kelime olamaz. Nasıl olur da zulümlerden
kaçan bir Peygamber profili çizilebilir?
Ve bu fasit düşünce
farklı platformlarda pazarlanabiliyor? Böyle yakıştırma yapanlar acaba Ahmed
ibn Hanbel’in tahric etmiş olduğu şu hadisi işitmediler mi? Görmediler mi?
Hz. Peygamber çıkageldi. Rüknün karşısına gelince, Kâbe’yi tavafa başladı. Onların yanından geçerken Peygamber’e bazı işaretler yaptılar(eziyet ettiler.) Hz. Peygamber’in bundan alındığını yüzünden anladım. İkinci geçişinde de aynı şeyi yaptılar. Hz. Peygamber hiç bir şey söylemedi. Üçüncü defa aynı şeyi yaptıklarında Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
“Ey Kureyş topluluğu beni duyuyor
musunuz? Muhammed’in nefsini elinde tutan zata yemin ederim ki, ben size
boğazlanmak pahasına geldim.” (Ahmed)
Bu ifadenin sahibi bir
peygamber için zulümden kaçtı denilemez diyor ve parantezi kapatıyorum. Bunları
müteakip İslâm’ı kabilelere arz etme yani nusret talebi ve üçüncü dönem olarak
bilinen İslâm’ın hâkimiyeti takip etmektedir.
Şâri’nin tayin ettiği
metottan asla vazgeçmeyen Rasulullah, nusret talebi ve üçüncü dönem olan İslâm
Devleti’nin ikame edilmesi dönemine de zorluklarla başlamıştı. Bu dönemde Hz.
Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem İslâm davetini kabile başkanlarına
arz ediyor, onların İslâm’ı kabul etmelerini ve de İslâm’a destek vermelerini
istiyordu. Kabilelerin desteğini istiyordu ki İslâm hâkim olsun, tatbik
sahasında yerini alsın. Yani kabilelere yapılan davet/çağrı sadece Müslüman
olmalarına yönelik yapılan bir davet değildi. Özellikle bunun altı çizilmesi
gerekmektedir. Bu bizzat İslâm’ı hâkim kılmanın şer’î yolu yani Nebevî metodun
bir parçasıdır. Bununla alakalı muteber siyer kitaplarında geçen rivayetlerden
bazılarını aktarmak istiyorum ki Hicret’e giden yol daha da netlik kazansın.
İbn Hişam Sireti’nde şu rivayet yer almaktadır, Rasulullah SallAllahu Aleyhi
ve Sellem şunları söyledi:
“Ey filan oğulları, ben
Allah'ın size gönderdiği elçiyim. Yalnız Allah'a ibadet etmenizi, O'na hiç bir
şeyi ortak koşmamanızı, Allah'ın dışında O'na eş değerler kıldığınız bütün bu
taptıklarınızdan uzaklaşmanızı, bana inanmanızı, beni doğrulamanızı, Allah'ın
beni kendisi için gönderdiği şeyi size açıklamam için bana yardım etmenizi
emrediyorum”
Başka bir örnek: “Rasulullah
Amir b. Sa'sa oğullarına gelerek onları Allah'a çağırdı kendini onlara
takdim etti. Beyhâre b. Firas denilen bir adam ona şöyle dedi: Vallahi şu
Kureyş gencine sahip olsam, bütün Araplara hâkim olurum. Ardından Rasulullah’a
yönelerek; Sana işin için yardım etsek ve Allah da seni muhaliflerine üstün
kılsa senden sonra yönetim elimize geçer mi?! Ne dersin?! dedi. Bunun
üzerine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ; “Yönetim işi
Allah'ın, onu dilediğine verir.” diyerek karşılık verince, Beyhâre; Senden
sonra yönetim bize geçmeyecekse neden senin için boyunlarımızı Arapların
kılıçlarına hedef yapalım. Senin işinden bize ne? dedi.”
Rivayetlerden
açıkça anlaşılmaktadır ki Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem
İslâm’ı egemen kılmanın peşindedir. İslâm’ı hayata hâkim kılmanın gayreti
içerisindedir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bıkmadan usanmadan
kabilelere İslâm’ı arz ediyor ve her defasında çok çirkin bir şekilde muamele
görüyordu. Bu olay böyle devam edegeldi, ta ki Medine’den gelen bir kaç genç
Nebevî davete icabet edene kadar. Onlar İslâm’ı kabul etti ve bir dahaki sene
buluşmak üzere ayrıldılar. Bunu Evs ve
Hazrec kabilelerinin (nusreti), 1. ve 2. Akabe biatları takip etti. Ve en
nihayetinde Yesrib şehri Nebî’nin şehri oldu. İslâm Devleti Medine’de ilan
edildi.
Görülmektedir
ki, Rasulullah’ın Medine’ye gerçekleştirmiş olduğu göç sıradan bir göç değil,
bilakis, Nebevî metodun son hamlesidir.
Hicrî
yeni yılınızı tebrik ediyor, hayırların keşfine ve şerlerin def’ine vesile
olmasını âlemlerin Rabbi olan Allah Azze ve Celle’den niyaz ediyorum. Yeni ve gelecek Hicrî yılları II. Râşidî Hilâfet
sancağı altında karşılamak duasıyla… Vesselam.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış