Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da
Cehennem ateşinden kurtuluş olan, bin aydan daha hayırlı bir geceyi -kadir gecesini-
bünyesinde barındıran Ramazan ayına bizleri salimen kavuşturan Allah’a hamd
olsun.
Her Ramazan Orucunun başlangıcında ve
bayram günlerinin ilanında Ru’yetu’l Hilâl konusu bir tartışma konusu olarak
karşımızda arz-ı endam etmektedir. Yine bir Ramazan ayı ve yine bildiğimiz
tartışmalar.
Ben de bu tartışmalara kaynaklık eden
Ru’yetu’l Hilâl konusunu iki zaviyeden ele alıp açıklığa kavuşturmak istiyorum.
Bunlardan birincisi, meselenin fıkhî boyutu iken diğeri ise siyâsî boyutudur.
Bunların açılımı şu şekildedir;
Meselenin Fıkhî Boyutu
Allahu Teâlâ, Ramazan ayına ulaşan
kullarından bu ayda oruç ibadetini ifa etmeleri talebinde bulunmuş ve bunu şu
kavliyle beyan etmiştir:
“İçinizden kim bu aya yetişirse onu oruçla geçirsin.” (Bakara 185)
Oruç ibadetinin yapılış keyfiyetini
sınırlandıran ve beyan eden Allah Subhanehû
ve Teâlâ, hilâlin görülmesini Ramazan orucunun başlangıcı ve bayram gününün
ilanı için şer’î sebep olarak vaz etmiştir/belirlemiştir. Söylediğim bu fıkhî
ibarenin açılımı şudur aslında; “Ramazan orucuna başlayabilmenin ve bayram
gününü belirleyebilmenin yolu/keyfiyeti hilâlin görülmesidir.” Bunun delili
konuyla alâkalı olarak Rasul SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’den rivayet olunun hadislerin varlığıdır. Birden fazla
varyantla gelen hadislerden bir tanesinde Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadırlar:
“(Ramazan) hilâlini gördüğünüzde orucu tutun
ve (Şevval) hilâlini gördüğünüzde de iftar (bayram) edin! Eğer (hava) size
kapalı (bulutlu) olursa, Şaban’ın sayısını otuza tamamlayın.” (Muttefekun Aleyh)
Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hadisi konuyu ziyadesiyle izah eder
niteliktedir. Altını ısrarla çizmek istediğim bir gerçek vardır ki o da
Ru’yetu’l Hilâl konusu şer’î hükümler bağlamında değerlendirilmesi gereken bir
konudur. Ayrıca şer’î hükümler bağlamında değerlendirilen konularda aklî
argümanlara ve yaklaşımlara yer yoktur.
Bugün orucun başlangıcı ve bayramın
ilanı için hilâlin görülmesi gerçeğinin yanında astronomik hesaplamalara itibar
edilebileceğini iddia eden kardeşlerimizin varlığına şahit oluyoruz. Bu ihtilaf çok basite alınacak bir ihtilaf
değildir aslında... Çünkü bu ihtilaf namazda el bağlama ya da abdesti bozan
hususlardaki ihtilaf gibi değildir ve bunu da bu şekilde değerlendirmek
meseleyi önemsememek manasına gelir. Çünkü makalenin ilerleyen kısmında da
değineceğim üzere oruç, bayram ve hac gibi ibadetler İslâm Ümmeti’nin vahdâniyet
şiarlarındandır. Onun için bu konulardaki ihtilaf parçalanmışlıktır. Yoksa
sıradan yani salt bir fıkhî ihtilaf değildir.
Her ne kadar günümüzde astronomik
hesaplamanın oruç ve bayram günlerinin ilanı için bir yöntem olduğunu
söyleyenler ve bunu da geçerli bir delille desteklediklerini iddia edenler olsa
da bu kardeşlerimizin görüşleri ve istidlal etme yöntemleri zayıftır.
Kardeşlerimizin “astronomik hesaplamalara itibar edilir” söylemlerine destek
buldukları ve meseleye istidlal ettikleri hadis şudur:
“Biz ümmî bir ümmetiz; yazma ve hesaplama
bilmeyiz, ay şu kadar ve şu kadardır.”
(Buhari)
Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hadisinin mefhumundan yola çıkarak İslâm
Ümmeti’nin ümmî olduğunu ve bundan dolayı da okuma yazma-kitabet ve hesap
bilmediğini, bu yüzden de ayın hesaplamasını yapamadıklarını beyan etmektedir.
Kısacası bu hadisin mefhum olarak şöyle bir manayı barındırdığı doğrudur. Nedir
o; “Bizler bugün ümmî bir ümmet olmaktan
çıktık yani okuma yazma bilen dolaysıyla hesap yapabilen bir Ümmet olabildiysek
ayın hangi ay olduğunun belirlenmesinde hesaba itibar edebiliriz.” Mefhum
olarak bu mana anlaşılabilir. Yani hesap yapabiliyorsak o zaman ayı astronomik
hesaplamalarla tayin edebiliriz… Dediğim gibi bu, mefhum olarak doğrudur. Lakin
hadisin mefhumuyla amel edilebilir mi? Hadisin mefhumundan hareketle oruç ve
bayramların tayini için hilâlin görülmesi yerine astronomik hesaplamaya itibar
edilebilir mi?
Kardeşlerimiz zımnen şunu demek
istiyorlar; “bizler bugün okuma-yazma
biliyor ve hesap yapabiliyorsak o zaman oruçların ve bayramların başlangıcını
astrolojik yöntemlerle belirleyebiliriz.” Tabii ki tartışmaya ve ihtilafa
kaynaklık eden hadisi ve hadisin mefhumuyla amel edilip edilemeyeceği konusunun
izahı elzem olmuştur.
Usulü Fıkıh’ta kaide şöyledir; “Eğer ki bir nassın mefhumuyla amel etmeyi
ihmal eden başka bir nass mevcutsa o mefhumla amel edilemez.” Konunun daha iyi anlaşılması adına başka
bir örnek vermek istiyorum.
Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin.” (İsra 31)
Ayetin mefhumundan hareketle haram
olan fakirlik korkusuyla öldürmektir, şayet zenginlikten dolayı öldürürse helal
olur denilemez! Bilakis öldürme, ister fakirlikten isterse zenginlikten dolayı
olsun her iki durumda da haramdır. Yani ayetin mefhumuyla amel etmeyi başka bir
nass ihmal etmiştir. Şu ayette olduğu gibi:
“Kim bir mü’mini kasten öldürürse onun cezası,
cehennemdir.” (Nisa 93)
Bu yüzden bu mefhum, ihmal edilir.
Dolayısıyla haram olan fakirlik korkusuyla öldürmektir, şayet zenginlikten
dolayı öldürürse helal olur denilemez! Bilakis öldürme, ister fakirlikten
isterse zenginlikten dolayı olsun her iki durumda da haramdır.
Nasıl ki Nisa Suresi’ndeki ayeti
kerime İsra Suresi’ndeki ayetin mefhumuyla amel etmeyi ihmal ettiyse,
“Eğer size hava
kapalı olursa sayıyı otuza tamamlayınız.” (Buhari) hadisi de
hesap yapmanın olabilirliğine hamledilen hadisin mefhumuyla amel etmeyi ihmal
etmiştir. Zaten hadis hiçbir kayıt
koşmadan şer’î hükmü beyan etmiştir. Ki o havanın kapalı olması halinde otuza
tamamlanmasıdır.
Makalemin başında söylediklerimin
faydalı olacağına inanarak tekrar etmek istiyorum. Oruç ibadeti bütün
yönleriyle birlikte şer’î meseledir. Hepimizce de malumdur ki şer’î hükümler
kapsamında olan konularda akla ve aklın ürettiği argümanlara yer yoktur.
Bu konuya ilave olarak bir de
“ihtilafı metali” konusu tartışılmaktadır. İhtilafı metali doğuştaki farklılık,
ayın doğduğu yerin farklı olması demektir. Bu fıkhî ibarenin açılımı şudur; A
şehrinde görülen Ramazan hilâlinin B şehrini de bağlayıcı olup olmadığı
tartışması fıkıh kitaplarında ihtilaf konusu olarak yer bulmuştur kendisine…
Zaten bu konuda Şafiî mezhebi dışında cumhurun da ittifakı söz konusudur.
Cumhurun üzerinde ittifak ettiği görüş, A şehrinde görülen ve B şehrinde
görülmemesine rağmen görüldüğüne dair haberin iletilmesi halinde haberin B
şehrini de bağlayıcı olduğudur.
Meselenin Siyasi Boyutu
Dikkatlerinizi çekmek istediğim bir
husus var. Müslümanlar Hilâfet Devleti’nin ilgasına kadar hiçbir farklı günde
ne oruca başlamışlardır ne de bayram yapmışlardır. Ayrıca Müslümanlar nezdinde
Ru’yetu’l Hilâl konusu hiçbir vakit polemik ve tartışma konusu olmamıştır.
Mevcut ihtilafın kaynağı olan astronomik hesaplamalara (orucun ve bayramların
ilanı için) önceleri hiç ama hiç itibar edilmemiştir. Hatta tam yeri gelmişken,
hesaba itibar edilmeyeceği konusunda birkaç âlimin sözlerine yer vermek
istiyorum.
İbn Hacer oruç, bayram, hac gibi
takvime müteallik işlerde hesaba değil, ru'yete itibar edilmesi gerektiğini,
hadislerin zahirlerinden bunun anlaşıldığını belirtir. Ve: "Oruç hakkındaki bu hüküm, -sonradan hesabı bilenler çıkmış olsa
bile- devam etmiştir" der.
Hanefilerin bu husustaki genel
görüşleri ise şöyledir: Astronomi âlimlerinin ayın hareketlerini esas alarak
yaptıkları hesaplara itibar edilerek Ramazan ayının girdiği ilan edilemez. İbn
Abidin şöyle der: “Muvakkitlerin (zamanı hesaplayan uzmanların) sözüne itibar
yoktur. Yani halka orucun farz olması için, onların sözü delil olmaz.
Müneccimlerin (astronomi uzmanları) hesabı ile amel etmek caiz değildir.
Muvakkitlerin, filan gecede hilâl gökyüzünde şöyle görülecektir demeleri ile
oruç tutulmaz.” “Hilâl meselesinde müneccimlerin haberlerine müracaat
edilmeyeceği gibi; geçerli olan görüşe göre, onların sözleri de kabul
edilemez.” (Fetavay-ı Hindiyye I, 197).
Her ne kadar geçmişte Müslümanlar
nazarında Ru’yetu’l Hilâl konusu ihtilaf konusu olmadıysa da günümüzde ihtilaf
konusu haline gelmiştir. Müslümanların bu konudaki ihtilafları üzücüdür. Hele
hele Ümmet’in vahdâniyet şiarlarından olan bayram ve oruç gibi meselelerde
ihtilaf ise ziyadesiyle üzücüdür.
Hâlbuki Allah Celle Celâlehû bizlere birlik olmayı emretmiş, tefrikayı haram
kılmıştır. Şöyle buyurmaktadır:
“Ve topluca Allah’ın ipine yapışın, ayrılmayın; Allah’ın size
olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, (Allah)
kalplerinizi uzlaştırdı. O’nun nimetiyle kardeşler haline geldiniz.” (Ali İmran 103)
Allah bizlere birlik olmayı, bir
vücut gibi olmamızı emretmiştir. Ama olamıyoruz neden? Bizler niçin bir Ümmet
olmanın gereği aynı gün oruca başlayamıyoruz? Niçin hep birlikte bir Ümmet
olmanın gereği, aynı gün bayram yapamıyoruz? Asıl nedenin ve niçinin cevabına
geçmezden evvel bir gerçeğin altını ısrarla çizmek istiyorum. O da birçok
konuda olduğu gibi astronomik hesaplara itibar konusunda Batı’nın aslında hiç de
masum olmadığı gerçeğidir.
Ümmet’i tefrikanın derinliklerine
daha fazla düşürebilmek ve bir vücut misali olması gereken Ümmet’i olabildiğince
parçalayabilmek için astronomik hesaplamalar meselesinin Batı tarafından her
zaman körüklendiğini Allah rızası için göz ardı etmeyelim.
Aynı gün oruca ve bayrama
başlayamıyor olmamız tek bir nedene, ihtilafları ortadan kaldıracak, bizleri Kelime-i
Tevhit sancağı altında toplayacak bir Halife’nin olmamasındandır.
Mademki bizlerin aynı gün oruca
başlayabilmesi ve bayram ilan edebilmesi bir Halîfe’nin varlığına bağlıdır,
öyleyse ihtiyacımız olan şey ihtilafları ortadan kaldıracak bir Halîfe’nin
ikamesi değil midir?
Zaten Sahabe’nin İcması’ndan istinbat
edilmiş şer’î kaide de bir Halîfe’nin gerekliliğine vurgu yapılmaktadır: “İmam’ın hükmü/kararı ihtilafları ortadan
kaldırır.” Ve bunun en güzel pratiğe yansımış örneği Ahmed b. Hanbel’in
tahriç ettiği şu rivayettir:
“Dediler ki: Şevval
hilâlini (hava koşulları nedeni ile) göremedik. Böylelikle sabaha oruçlu olarak
başladık. Başka bir yönden bir kafile geldi. Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e
dün hilâli gördüklerine dair şahitlik ettiler. Bunun üzerine Rasulullah onlara
oruçlarını bozmalarını, daha sonra da ertesi gün bayramları için çıkmalarını
emretti.” (Ahmed b. Hanbel Basriyyin 19675)
İşte Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem var olan bir belirsizliği ortadan
kaldırarak Müslümanların vahdâniyet içerisinde ibadet yapmalarını sağladı.
Onun için vahdâniyet duygusu
içerisinde Ramazan ve bayramları ihya edebilmek ihtilafları ortadan kaldıracak
bir Halîfe’nin varlığına bağlıdır. Bu yüzden hilâl tartışmalarının siyasî
yönüne her zaman ısrarla vurgu yapmak gerekir.
Maalesef günümüzde Ramazan ayı sahur,
yemek daveti, teravih üçgeninin dışına çıkmaz oldu. Ramazan ayı kâfirlerin
boyunduruğu altında atalet ayı olarak karşılanır oldu…
Hâlbuki şanlı İslâm tarihinde Ramazan
ayının diğer bir ismi de “Zafer ve Nusret ayı” idi. Evet câlib-i dikkattir ki
zillet ve sıkıntı ayı değil. Tam aksine “Zafer ve Nusret ayı”. Bunun ispatı
İslâm tarihine bakmakla kolayca mümkündür. Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın hükümleriyle yönetilen zaman dilimlerinde
Müslümanlar, Ramazan ayını kâfirler ordusuna karşı elde ettikleri zaferlerle
karşılıyorlardı. Nice İslâmî fetihler ve zaferler bu ayda gerçekleşmiştir.
Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
komutasında gerçekleşen Bedir Savaşı ve elde edilen zaferde olduğu gibi.
Müslümanlar her ne kadar potansiyel ve savaş teçhizatı yönünden zayıf olsalar
da Allahu Teâlâ katından nusretle Müslümanlara zafer ikram etmiştir. Bunu Allah
Subhanehû ve Teâlâ şu kavliyle ifade
ediyor:
“Gerçekten Allah
size Bedir'de nusret verdi. Oysa sizler, oldukça zayıf idiniz. O halde Allah'a
ittikâ edin, umulur ki şükredersiniz.” (Ali
İmran 123)
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellemve Hulefâ-i Râşidîn Rıdvânullahi Aleyhim sonrasında da asırlarca varlığını sürdüren
İslâm Hilâfet Devleti, nice zorlu düşmanlara karşı Ramazan ayında büyük
zaferlere ulaştı. Selâhaddin Eyyûbi
haçlıların elinden Kudüs’ü Ramazan ayında kurtarmıştır. Aynı şekilde Endülüs
Fatih’i Tarık b. Ziyad’ın fethi bu mübarek ayda gerçekleşmiştir. Görüldüğü gibi
İslâmî fetihler ve zaferler Ramazan aylarını süsleyen destanlar olmuşlardır.
Yani Ramazan ayı tarih boyunca Müslümanların izzet ve zafer ayı, İslâm
düşmanları kâfirler için zillet ve mağlubiyet ayı olmuştur.
Madem ki bugün önceki Ramazan
aylarında olduğu gibi, fetihlerden fetihlere koşacak, İslâm’ın hayrını ve
bereketini insanlığa taşıyacak bir Halife’miz yok. Öyleyse gelin kardeşlerim şu
mubarek ayda azimlerimizi Hilâfet Devleti’nin ikamesi için bileyleyelim.
Bilelim ki kardeşlerim, Hilâfet’in
ikamesi için ihtiyacımız olan cehd ve azim Ramazan ayının bereketinde
saklıdır. Nice Ramazanlara ve bayramlara
münadinin; Allahu Ekber, Allahu Ekber nidalarıyla bir Halîfe’nin sancağı
altında girebilmek duasıyla…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış