Hatırlayacağınız
üzere Şubat sayımızda “Menfaat, ilişkiler ve ameller için ölçü değildir”
başlıklı bir makale kaleme almıştım. Bu ayki kaleme aldığım makale konu
itibariyle benzerlik arz etmektedir. Ama gönül Şubat ayında kaleme aldığım
mezkûr yazının o konu hakkında yazılan son yazı/makale olmasını arzulardı. Ama
maalesef. Arkamızda bıraktığımız yerel seçim hengâmesi bu makaleyi kaleme
almama asıl neden olmuştur…
Müslümanlar
aylar öncesinden sandıktan nasıl bir sonuç çıkacağına endekslenmişken, kimin kazanıp
kimin kaybedeceği konusu spekülasyon malzemesi olurken, “ben bu seçimden
kazançlı mı yoksa zararlı mı çıktım” yada “bu seçimlerde kazandım mı
yoksa kaybettim mi” sorgulamasını yapan kimselerin nadirattan olduğuna
üzülerek de olsa şahit olduk. Evet, bu sorgulama bir Müslüman açısından önemli,
önemli olduğu kadar da mecburidir.
Niçin
mi?
Çünkü
Allah’ın Rıdvan’ı bu sorgulamadan geçmektedir. Çünkü Allah katında neyin
kazançlı neyin zararlı olduğu ancak bu sorgulamanın neticesinde idrak
edilebilir. Yani kısacası meşru dairede yapılan bir tercih/seçim Allah’ı memnun
eden bir tercih olurken, tam aksine meşru dairede olmayan bir tercih/seçim
Allah’ı gadaplandırmaktadır.
Mademki
maksat Allah’ı razı etmek ben de buradan hareketle özelde geçtiğimiz yerel
seçimlerde genelde ise hayatın her alanında amellerdeki belirleyici faktör
üzerinde durmak istiyorum. Makalemi
şöyle tasnif ettim; amelin önemi, amellerde ölçü ve konuya mutabık örnekler.
Detaylandıracak olursam şöyledir;
Amelin Önemi
Bu
dünyaya Allahu Teâlâ’ya kulluk vazifesi için gönderilen insanoğlunun bu kulluk
vazifesinde başarıya ulaşabilmesi iki temel esas üzere oturur. Ki Kur’an
ayetlerini inceleyen bu esasların iman ve salih amel olduğunu görecektir. Buna
yönelik birçok ayet-i kerime mevcuttur. Örnek olması adına bir tanesini
zikredecek olursak. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“İman edip salih ameller işleyenler ise cennetliklerdir. Onlar
orada ebedi kalacaklardır”. (Bakara 82)
Bu
ve buna benzer ayetlerden, cenneti kazanabilmenin, Rıza-i İlahiye mazhar
olabilmenin yolu salih amelden geçtiği anlaşılmaktadır. Yukarıda da ifade
ettiğim gibi gerek son seçimlerle alakalı olsun gerekse genel manada amelî
boyutu kapsayan her şey olsun Müslümanlar olarak “amel” olgusunu küçümsüyoruz.
Sanki amellerimizin ama her türlüsünden -küçüğünden büyüğüne kadar- hesaba
çekilemeyecekmişiz, şeriatın bazı hükümlerde düzenlemesi yokmuş gibi bir algı
var. Yani şöyle demek istiyorum; kime sorsak amelî bir eylem olan namazdan
kendisinin mutlaka hesaba çekileceğini ve şeriatın namazla alakalı bir
düzenlemesinin olduğunu bilirken ve de ikrar ederken, belki de aynı kimse Demokrasi
meselesinde şeriatın düzenlemesini ignor (kulak arkası) etmektedir.
Hâlbuki
o da amel ötekisi de... Ve inanın biz amellerimizin her birisinden hesaba
çekileceğiz. Ama her birisinden… Bakınız bu konuyla alakalı olarak Âlemlerin
Rabbi Zü’l Celâli ve’l İkram ne buyuruyor:
“Rabbin hakkı için, mutlaka onların hepsini
yaptıklarından (amellerinden) dolayı sorguya çekeceğiz.” (Hicr
92-93)
Başta
dediğim gibi mademki bizler gayelerin gayesi olan rıza-i İlahiye mazhar olmak
istiyoruz. Ve bunun yolu iman ve makbul amel, öyleyse kendimizle tenakuz (çelişkiye
düşmek) etmememiz gerekmektedir. Yani rıza-i İlahiye uygun düşen amel ne ise
onu sergilemek gerekir. Kısacası amellerimizin her birisini O’nun rızasına
uygun düzenlemeliyiz. Peki, Allahu Teâlâ amelin hangisinden razı? Eğer bu
soruyu biraz farklı bir vecih ile soracak olursak, amellerde ölçü ne olmalıdır?
Amellerde ölçü ne menfaat ve
zarardır, ne de akıldır. Bilakis Şer’î hükümdür.
Maalesef
günümüzde -nedense bu seçim hengâmesinde biraz daha barizleşmektedir- bir ameli
yapıp yapmamada menfaat ve zarar ölçü kabul edilir oldu. Yani pragmatizm. (Ayrıntılarına
girmiyorum bakmak isteyen Şubat sayısına bakabilir). Düşünün bir, bir amel
gerçekleştireceksiniz ve bu amelle maksadınız Allah’ı razı etmek olacak, ama
gel gör ki ameli yapıp yapmamadaki ölçünüz kendiniz olacak. Dikkat edin
kendiniz dedim. Yani kişinin kendisi. Neden mi? Çünkü menfaat ve zararı tayin
eden kişinin kendisidir. İyi gördüğünde menfaat, kötü gördüğünde ise zarar
vardır. Ve de bu yaklaşımdan hareketle kompozisyon şu şekilde oluşmaktadır.
Menfaati olan amel yapılır zararlı olan amelden kaçınılır. Hâlbuki en başından
beri söylemeye çalıştığım şey şu; Razı edilmek istenen Allah Celle Celâlehû
ise eğer -ki mutlak öyledir- o zaman neyin faydalı neyin de zararlı olduğunu
tayin eden O’dur. O, olmalıdır.
Örneklendirelim,
Zalim
yöneticilere karşı hakkı söylemek, iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek davetin
en hayırlı olanıdır. Davetin en hayırlı olanı olmakla beraber en zor ve
meşakkatli olanıdır. Zalim statükocular kendileriyle siyasi ve fikrî çatışmaya
giren hakkın münadileriyle, davet taşıyıcılarıyla daima çatışma halinde
olmuşlardır. İslâm Davetini taşımak gibi onurlu bir vazifeyi yüklenen hayrın
davetçileri, yeri geldiği zaman bu uğurda hapse girmişler, eziyetler görmüşler
ve yeri geldiği zaman Cennet karşılığında canlarını ve mallarını vermişlerdir.
Bazı
kesimler bu şekilde davetin yüklenilmesini doğru bir davet yöntemi olarak
görmeyerek, mevcut zalim yöneticilerle çatışma halinde olmayı ‘bile bile
kendini tehlikeye atmak’ şeklinde algılamaktadırlar. Yani fayda ve zararı
ölçü kabul etme yaklaşımı… Ya da demokrasiyi destekleyenleri örnek verecek
olursak şöyle bir argümanla karşılaşırız genelde; “aslında demokrasi bir
araçtır, amaç değil” “oyumuzu Müslümanlara atmayalım da diğer hainler mi
geçsin başa?” “sorumluluğumuzu bilip oyumuzu atmamız lazım, atılmayan
her oy hainlere gitmektedir...” vs. Bu argümanların hepsi aklîdir ve pragmatiktir.
Hiçbir şer’î dayanağı yoktur.
Bu konuda delillerin malum olması nedeniyle sadece fayda ve zararın amellerde ölçü olmayacağını tam aksine Şâri’nin ölçü olacağını beyan eden iki ayeti kerimeyi paylaşmak istiyorum. Şöyle buyurmaktadır:
“Cihad,
hoşunuza gitmediği halde üzerinize farz kılındı. Bazen bir şeyi kerih
görürsünüz hâlbuki o şey sizin için bir hayırdır. Ve bazen de bir şeyi
seversiniz, hâlbuki o şey sizin için bir şerdir. Ve Allah Teâlâ bilir, sizler
bilmezsiniz.” (Bakara 216)
Başka
bir ayette şöyle buyrulur:
“Allah ve Rasulü, bir iş için hüküm verdiği zaman, artık inanmış
bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim
Allah'a ve Rasulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzap 36)
Amellerin tayininde aklın hiç ama hiçbir rolü
yoktur. Aklın alanı bellidir. Aklın hakem olacağı alan sınırlıdır ve bu alan
akidedir. Amellerde ölçünün akıl olmayacağını belki ciltlerce kitap değerinde
Hz. Ali Kerrem Allahu Vechehu’nun şu veciz ve etkin sözü ile desteklemek
istiyorum:
“Eğer ki amellerin tayininde akıl
hakem/belirleyici olsaydı biz ayaklarımızı mesh ederken üstünü değil altını
mesh ederdik.” Var mı başka söze hacet? Bence yok…
Menfaat ve zararın amelin tayininde ölçü
olmadığını saadet asrından, Medine’de İslâm Devleti’nin ikamesinde kamuoyunun
mimarı Musab bin Umeyr RadiyAllahu anh’dan örnek vermek istiyorum.
Bildiğiniz gibi Musab RadiyAllahu anh Mekke’nin en zengin kimselerinden
idi. Rasullah’ın Mekke’de davet çalışmasıyla birlikte Müslüman oldu. Ama şurayı
belirtmeden geçemeyeceğim. Hani zengindi dedim ya. Nasıl bir zenginlik ben
söyleyeyim siz tasavvur edin. Giydiği bir elbiseyi bir daha giymeyecek kadar
bir zenginlik… Çok zengin bir ailenin çocuğuydu genç Musab. Ama İslâm’la
tanışmasıyla birlikte annesinin Musab’a olan baskıları ve zulümleri de
artmıştı. Ve bu baskılar da fayda vermeyince annesi Musab’ı Allah’ın dinini ve
Rasulü’nün getirdiklerini terk etmemesi halinde mirastan faydalanamayacağıyla
tehdit etmiştir. Yani eğer ki Musab RadiyAllahu anh annesinin
dediklerini dinlemez ve Allah’a ve Rasulü’ne kulak verirse zenginlikten nasibi
olmayacaktır. Ve bu aşamada Musab bir karar vermeli.
Ne yapmalı acaba?
Takiyye mi?
Yoksa şimdilik zenginliği tercih edip tedrici
uygulamayla ilerde İslâm’dan olduğunu izhar etmek mi?
Ya da Müslüman akıllı olmalıdır argümanından
hareketle ilerde İslâm için bu zenginliği kullanabilmek adına bir tercih mi
yapmalı?
Yoksa ne olursa olsun isterse menfaatlerin âlâsıyla
çatışsın Allah’ın razı olacağı şeyi mi tercih etmeli? Musab RadiyAllahu anh
bir tercih yapmalıydı. Hem de çok önemli bir tercih. Peki, Musab ne yaptı?
Hiçbir menfaat gözetmeden, aklî argümanlar ileri sürmeden Rabbinin rızasını
tercih etti. Ve öyle bir tercih yaptı ki kardeşlerim, vallahi Uhud’da şehit
düştüğünde; eskiden giydiği bir elbiseyi bir daha giymeyen Musab’ın üzerindeki
elbiseyle baş tarafını örtseler ayakları açık kalıyor, ayaklarını örtseler baş
tarafı açık kalıyor. SubhanAllah bu nasıl bir tercih? Bu nasıl bir seçim? Allah
bizlere de Musab gibi hiçbir menfaat gözetmeden ve aklî argümanlara teslim
olmadan tercih yapabilmeyi nasip etsin (amin).
Kardeşlerim!
Evet, eğer ki derdimiz Allah’ın rızasını
kazanmaksa bu ancak Allah’ın razı olduğu amelleri yerine getirmekle
gerçekleşir. Ve bu da bir tercih meselesidir. Yani seçmek lazım gelir. Neyi? Ya
Allah’ın razı olduğu amelleri ya da tam tersi gadablandığı amelleri. Ama işin
en nihayet vardığı nokta bir tercih meselesidir. Ya rıza-i İlahi ya da değil.
İşin hakikati ameller konusunda şer’î hükmün
ölçü kabul edilmiyor olması bizleri gerçekten ciddi manada üzmektedir.
Samimiyetime inanın bu konu ben denizi kederlendirmektedir. Amellerde ölçünün şer’î
hüküm olduğunu anlatırken kardeşlerimizde “amaların” çoğaldığına şahit
oluyoruz. Hadi “ama” dedin bari delil getir. Öyle değil mi?
Ama her ne kadar kederlensek de, gözlerimizden
bu gerçekleri anlatırken yaşlar aksa da, kalplerimiz mahzun olsa da şu hadis
bizim şiarımızdır. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle
buyuruyor:
“Gözler
ağlar, kalp üzülür. Biz Rabbimizin razı olacağı sözden başka bir kelime bile
söylemeyiz.”


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış