“Dikkat edin İslâm bir
dairedir. Döndüğü müddetçe siz de kitapla (Kuran/Sünnet) beraber o dairenin
içinde dönünüz. Dikkat edin, kitap ile sulta (din ve devlet işleri) birbirinden
ayrılacak. Dikkat edin, onlar, bizden olmayanlar sizin başınıza emir (idareci)
olacak. Sizin aleyhinize olan, kendilerinin lehine olan şekilde hükmedecekler.
Eğer onları
dinlemezseniz sizi öldürecekler, itaat ederseniz sizi saptıracaklar. Onlara
karşı Meryem oğlu İsa Aleyhi’s Selam’ın arkadaşlarının davrandığı gibi
davranın. Onlar ki testerelerle biçildiler, çarmıha gerildiler ama yine de
davalarından vazgeçmediler. Allah’a itaat ederek ölüm, Allah’a isyan ederek
yaşamaktan daha hayırlıdır.” (Taberani Mu’cemu’l
Kebir.)
Kitap ve sultayı
birbirinden ayırdığı günden beri bu ümmet hayır yüzü görmedi. Rüzgârı gidip birliği
dağıldı. Hilâfet ilga edilip ülkesi bin bir parçaya bölündü. Maceradan
maceraya, beladan belaya sürüklenip tarumar oldu.
Bu yüzden İslâm
ümmetinin hangi parçasından söz etsek içimiz parçalanıp yüreğimiz kan ağlıyor.
İşte Arakan, Myanmar, Somali! İşte Bosna, Çeçenistan, Özbekistan! İşte Irak,
Mısır, Biladüşşam! Ve işte bu makalemizin konusu olacak olan unutulan parçamız;
Doğu Türkistan!
Doğu Türkistan
dediğimizde, Kuzeyinde Altay dağları, güneyinde Karakum çölü ile Altundağı ve
Pamir dağları yükselen 40 milyon nüfusa ve 1.828.418 km² yüzölçümüne sahip dev
bir Müslüman ülkeden söz ediyoruz demektir.
Moğolistan, Rusya,
Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Afganistan, Pakistan, Keşmir, Tibet ve Çin
ile çevrili olan ülkenin başlıca kentleri; Kaşgar, Hoten, Kumul, Gulca, Aksu,
Korla, Turfan olup Başkenti Urumçi’dir.
Abdulkerim Satuk Han
döneminde İslâmiyet'i bir hayat nizamı olarak benimseyen Karahanlı Devleti; 840-1212
yılları arasında Doğu Türkistan toprakları üzerinde kurulmuştu. Öyle ki bu topraklar,
Abbasi Halifelerinden "Nasr Bin Ali" döneminden bu yana Müslüman
ülkesi olarak tanınmıştır.
Bu topraklarda
Karahanlılar, Gazneliler, Harzemşahlar, Selçuklular, İslâm bayrağı altında
devlet kurmuş, İslâm hadaratının en güzel örneklerini vermişlerdir. Mahmut
Gaznevî, Abdülkerim Satuk Buğrahan, Selçuk Bey, Melikşah gibi büyük devlet
adamları bu topraklarda yetişmişlerdir.
İslâm’ın ikinci teşrî
kaynağı olan Resul SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’in söz, fiil ve takrirlerinin muhafazasında azami gayret gösteren
zatlardan olan İmam Buhari ve Tırmizi, asrın en büyük Arap dil bilimcisi
Zemahşeri bu toprakların bağrından çıkmışlardır. Artı kendi zamanlarında müsbet
bilimin en ünlüleri olan ve eserleriyle dünya literatürünü altüst eden İbn-i Sina,
Farabi, Fergani, gibi bilginler bu topraklarda doğup büyümüşlerdir.
Çinliler tarafından 1876
yılında işgal edilen Doğu Türkistan, 1884’te Sincan, “Yeni Kazanılmış
Topraklar” adıyla Çin İmparatorluğu’na bağlanmıştır. Doğu Türkistan halkının
mücadelesi sonucu, Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti 1933 yılında Kaşgar’da
kurulmuş olsa da çok geçmeden komünist Çin güçleri tarafından ortadan
kaldırılmıştır. 1949 yılından bu yana Doğu Türkistan’ın kaderi Çin yönetimine
terk edilmiş oldu.
Doğu Türkistan halkı hiçbir
şekilde Çin idaresini kabullenmemiş, defalarca bağımsızlık girişimlerinde
bulunmuş, gerektiğinde silahlı mücadeleye de başvurmuştur. Nitekim Çin, Doğu
Türkistan'ı işgal ettiği 1759'dan 1862 yılına kadar, Müslüman halk 40’ın
üzerinde ayaklanmış ve Çin yönetimine başkaldırmıştır.
Doğu Türkistan halkı,
1949 yılında Komünist Çin tarafından işgal edildiği yıldan beri Çin’in insanlık
dışı, insanın onur ve gururunu ayaklar altına alan vahşi politikalarına maruz
kalmıştır. Artı Doğu Türkistan halkı olabildiğince dünyadan soyutlanmış ve
tecrit edilmiştir. Böylece Çin, Doğu Türkistan halkına ırkçı bir politika
uygulamış ve ikinci sınıf insan muamelesi yapmıştır. Doğu Türkistan’ı ekonomik
olarak talan etmiş, yerel halk Çin’in en fakir halkı olduğu halde, bölgenin yer
altı ve yer üstü kaynaklarını ekolojik dengeyi aşırı derecede tahrip ederek
alıp götürmüştür.
Çin şu ana kadar yaptığı
yer altı ve yer üstü bütün nükleer denemelerinin hepsini Doğu Türkistan’da
yaparak, binlerce çocuğun sakat doğmasına ve radyasyon sebebiyle hastalıktan
ölmesine neden olmuştur. Dahası halkı acımasızca mecburi kürtaja tâbi
tutmuştur. Doğu Türkistan’a sürekli Çinli göçmen yerleştirmiş, sürekli alfabe
değişikliği yapılarak Uygur halkını köklerinden koparma çabasını sürdürmüştür.
Dini ve örfü yasakladığı gibi son yıllarda kendi dilinde eğitim yasağını da
dikte etmiş, bununla da yetinmeyerek tarihi eserleri yok etme politikasını
uygulamıştır.
İşte bütün bu
haksızlıklar, dünyanın birçok yerinde bulunan Doğu Türkistanlıların kurduğu derneklerce
protesto edilerek dünyaya duyurulmaya çalışılmıştır. Fakat ne yazık ki dünya
halkları bu feryatları duymazlıktan gelmiştir.
Dünyanın bu tavrından
cesaret alan Çin uyguladığı zulüm ve asimilasyon politikasını 2000 yılından
beri arttırmıştır. Öyle ki; 15 ve 22 yaş arası binlerce Doğu Türkistanlı genç
kızı, meslek edindirme ve zenginleştirme adı altında Çin’in iç bölgelerine
zorla götürerek fabrikalarda zor şartlar altında çalıştırmaktadır. Dahası bu
kızların ahlaklarını bozmak için zor kullanarak bar, gece kulüpleri, otel,
pavyon ve genelevlerde çalıştırmaktadır. Resmî rakamlara göre Çin’e zorla
götürülen Uygur kızlarının sayısı bir milyonu aşmış bulunmaktadır.
Nitekim Çin’e zorla
götürülen bu işçilerden 800 kişi Guangdong eyaletine bağlı Shaoguan kentindeki
bir oyuncak fabrikasında çalışmaktaydı. 23 Haziran 2009 tarihinde Çinli işçiler
burada çalışan Uygur kızlara sarkıntılık etmiş, bu sebeple Uygurlu gençlerle
Çinli gençler arasında kavga çıkmıştı. Binlerce Çinli genç kentin belediye
başkanının bilgisi dâhilinde Uygurlu gençlerin kaldığı yatakhaneyi geceleyin
basmış ve yüzlerce genci linç etmişlerdir.
Bu nedenle Doğu
Türkistan dediğimizde aynı zamanda kıyımların, sürgünlerin, acıların ve her
şeyden daha vahim olan unutulmuşların ülkesinden bahsetmiş oluyoruz.
Etnik temizliğe, ırk
ayrımcılığına, periyodik tutuklamalara, doğum kontrolüne, asimilasyona ve
zorunlu geri dönüşe tâbi tutulan Müslüman Uygur halkı içine düştüğü bu
çaresizlikten kurtarılmayı beklemektedir.
Bir gün muhterem bir
kardeşimizle sohbete yeni başlayacaktık ki bana şunu sordu: Yahu! Nasıl oluyor
da siz her defasında sözü Hilâfete getiriyorsunuz? Evet! Kardeşlerim iki şey
bizi Hilâfetten söz etmeye mecbur etmektedir.
Birincisi; Hilâfet İslâm’ın
özünde vardır. Hilâfet nübüvvetin özünde mündemiçtir. Bu nedenle Hilâfete davet
etmek bizatihi dinin tamamına davet etmektir.
İkincisi vakıa bizi Hilâfete
davet etmeye mecbur etmektedir. Çünkü yeryüzündeki bilumum Müslümanların
vakıası birdir. Ve onları içine düştükleri bu kısır döngüden kurtaracak yegâne
çözüm de Hilâfetten başkası değildir.
Haydi, söyleyin Allah aşkına Doğu Türkistan’ı
Çin zulmünden Hilâfetten başka hangi güç kurtarabilir. Ulusçuluk mu?
Milliyetçilik mi? Pantürkizm mi? Türk–İslâm sentezi mi? Dünyanın en kaypak
düşüncesi olan Demokrasi mi? Büyük güçlerin mandacılığı mı? Hayııır! Binlerce
kez hayır! Bunların hepsi hem Din-i Mübin İslâm’a aykırı hem de vakıaya
aykırıdır.
Resul SallAllahu Aleyhi ve Sellem buyurdu; “Müslümanlar
diğer insanlardan ayrı olarak tek bir ümmettir. Savaşları da bir, barışları da
birdir.”
Buna göre İttihadı İslâm
da Hilâfettir. Müslümanların birliğini sağlayacak yegâne nizam da Raşidi Hilâfet
nizamıdır. Tevhit dahi Hilâfeti amirdir.
Evet! Doğu Türkistan’ı
komünist Çin zulmünden kurtaracak fikir, plan ve proje; bizatihi Biladüşşam’ı
kurtaracak Hilâfet nizamının ta kendisidir.
“Yarışanlar bunu için
yarışsınlar” [Mutaffifîn
26]


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış