İslam dâvetçilerinin
taşıdıkları dâvet nedeniyle zulme duçar kalmaları Sünnetullah gereğidir.
Amenna, bu işin dâveti taşıyan açısından olan yönüdür. Diğer yönü hiç de
masumca değildir zaten. Her ne kadar sıkıntı, mihnet ve işkence dâvet taşımanın
birer parçaları olsa da bu gerçekler dâvet taşıyıcısına zulmü reva görenleri
masum kılmaz. Müslüman dâvetçilere zulmü reva görenler ne diye zulmü reva
görürler ki acaba? Sırf Rabbim Allah’tır dedikleri için mi? Allah’ın sözü egemen
olsun dedikleri için mi? Allah’ın dinini hayata hâkim kılacak Hilâfeti
istedikleri için mi? Ya da bunların hepsini bünyesinde barındıran bir kitle
olan Hizb-ut Tahrir’li oldukları için mi?
Evet, kardeşlerim,
maalesef geçtiğimiz haftalarda bir kardeşimiz Hizb-ut Tahrir’li olduğu için 7,5
yıl hapse mahkûm edildi. Bülent Pamuk kardeşimiz ilk değildi şüphesiz. İslam’ın
ve Müslümanların koruyucusu Hilâfet kurulana kadar son da olmayacak. Özelde
Bülent kardeşimize genelde ise tüm Müslüman kardeşlerimize zulmü reva görenler
zalim olmuşlardır. Ama bilinmelidir ki nerede bir İslâm dâvetini yüklenen ve de
İslâm dâvetini engellemek isteyen birileri varsa bu çatışma kaçınılmazdır.
İşte ben de naçizane
İslâm düşmanlarının ve de inkârcıların dâvet taşıyıcılarına yönelik yaptıklarını
anlatan bir makale kaleme aldım bu ay…
Hiç şüphesiz Nebîler ve
Rasuller, Allah Subhanehû ve Teâlâ’ya
ibadetin ve kulluğun nasıl olması gerektiğini beyan etmek için Allahu Teâlâ’nın
kulları içerisinden seçip çıkarttığı seçkin kullardır/elçilerdir. Allah’ın
sözünün en üstün olmasının mücadelesini vermek için gönderilmişlerdir. Kula
kulluktan çıkartıp sadece ve sadece Allah’a kulluğa dâvet etmekle
görevlendirilmiş Allah’ın elçileridir Nebî ve Rasuller... Allahu Teâlâ, Âdem Aleyhi’s Selam ile başlayan ve son Rasul
Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e
kadar bu değişmeyen kanunu -Sünnetullahı- uygulamıştır.
Nebîler ve Rasuller,
Allah’tan aldıkları emirle kavimlerini kula kul olmaktan kurtarıp Allah’a kul
olmalarını sağlamaları, zulümatlardan Nur’a çıkabilmeleri için ciddi boyutlara
varan akidevî ve fikrî çatışmalara girmişlerdir. Bu çatışmaların olması hatta
çatışmanın ciddi boyutlara ulaşmış olması gayet tabiidir. Çünkü Nebîler ve
Resuller o kavme egemen olmuş değerleri alt üst edecek fikirlerle geliyorlardı.
Şu ayette olduğu gibi:
“Vay haline eksik ölçüp tartan mutaffiflerin. Onlar ki satın
alırken haklarını tam olarak alırlar. Fakat kendileri başkalarına satar, ölçüp
tartarken eksik yapar, hile karıştırırlar. Sâhi onlar, o en mühim günde, yani
bütün insanların Rabbülâlemin’in divanında duracakları günde, diriltilip
toplanacaklarını düşünmezler mi?” (Mutaffifîn 1-6)
Ne olursa olsun kavim
kendilerine egemen olan inanca alternatif bir inanca razı gelmiyordu. Ama Allah
Subhanehû ve Teâlâ onlar razı
gelmeseler de gönderdiği risâletin hayata hâkim olmasını şiddetle emrediyordu.
Bir taraf, risâletin
hâkim olması için mücadele verirken, diğer taraf ise kurulu düzene zeval gelmemesi
ve sistemin bekası için azami ölçüde gayret sarf ediyordu. Ve tabii bu doğal
olarak –yukarıda da ifade ettiğim gibi- akidevî, fikrî ve siyasi çatışmayı
beraberine getiriyordu.
Bu tüm Peygamberlik
tarihinde vuku bulduğu gibi son Peygamber Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem döneminde de vuku bulmuştur.
Risâlet sahibi Peygamberlerin getirdiği
fikirlerin, hayata ilişkin çözümlerin beslendiği kaynak İlâhî Vahiydir.
Peygamberlerin getirdiği risâleti inkâr edenlerin beslendiği kaynak ise
beşerîdir. Şüphesiz ki yaratıcıdan gelen risâletten neşet eden fikirler ve
çözümler insan fıtratına en uygun olanıdır. İnkârcılar, Nebîler ve Rasuller
tarafından getirilen fikirlere alternatif mutmainlik veren bir fikirle
gelmeliydi ki Nebiler ve Rasullerin dâveti kavimleri nezdinde kabul görmesin...
Ama bu ne Peygamberler tarihinde vuku buldu ne de Peygamberimiz Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem döneminde.
Tarih boyunca sahih
fikirlere ve çözümlere alternatif getiremeyen inkârcılar, sadece Peygamberlik
müessesesine ve Peygamberlere karşı mücadele vermemişlerdir. Peygamberliğin Hz.
Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’le
bitmiş olmasına rağmen İslâm dâvetini ihsanla taşıyan ve Kelimetullah’ın hayata
hâkim olmasının mücadelesini veren hayrın öncülerine karşıda yoğun çalışmaları
ve mücadeleleri olmuştur ve halen de olmaktadır...
Ama inkârcıların
kendilerine yapılan çağrılara yaklaşımı hiçbir zaman ve de hiç bir Peygamber
döneminde objektif ve taassuptan yoksun olmamıştır. İnkâr edenler dâvetçilere
yönelik hiçbir zaman itidalli bir üslup kullanmamışlardır. Hatta eziyetlere
sıkıntılara ve tahammül edilmeyecek seviyede iftiralara maruz kalmıştır gerek
Peygamberler gerekse İslâm Ümmeti’nin hayırlı davetçileri. Ne davetçiler
davetinden vazgeçmişlerdir, ne de inkârcılar menfur plan ve çalışmalarından.
Bu yazımızda
Peygamberimizin siretinden hareketle bugüne kadar, inkârcıların İslâm dâvetini
engellemeye yönelik başvurduğu iki yöntemden bahsetmeye çalışacağız. Bunlar
İşkence/hapis cezası ve anti-propagandadır. Ve bu iki yöntem şimdiye kadar
değişmemiş, kıyamet saatine kadar da değişmeyecektir.
İşkence/hapis
Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem nübüvvetle
şereflendikten sonra Mekke toplumuna İslâm dâvetini taşımaya başladı. İslâmî
dâveti oluşturduğu kitlesiyle birlikte gerçekleştiriyordu. Mekke toplumu bunu
ilk önce çok ciddi bir kitlesel çalışma olarak algılamadı. Ama Mekke müşrikleri
için zaman geçtikçe bunun böyle olmadığını, tam aksine kartopunun büyüyen bir
çığa dönüştüğünü kavramak hiç de zor olmadı. Yukarıda da ifade ettiğim üzere
Mekke müşrikleri İslâm dâvetine fikrî boyutta karşılık veremeyince incitici ve
alay edici üslup benimsemeye başladılar. Ama Mekke müşriklerinin takındığı
incitici ve de hiç hoş olmayan üsluplar Rasulullah’ın ve Sahebelerin dâveti
taşımalarına engel olamadı. Bilakis daha da şiddetli bir şekilde onların
taptıkları putlara, putları rab edinen akıllara çatmaya devam ettiler.
Akılların sefihliklerini beyan etmeye devam ettiler. Artık Mekke toplumunun
İslâm’la tanışmasına mâni olamıyordu Mekke müşrikleri... Ve bu durum onları
ciddi şekilde rahatsız ediyordu. İşte bunun akabinde benimsedikleri üslupların
ilki olan işkenceyi hayata geçirdiler.
Rasulullah’ın İslâm
dâvetini basiret sahibi kitlesiyle yaptığını söylemiştik. Onlar sonucu nereye
varırsa varsın hakkı haykırıyorlardı. Müslümanların teslimiyetçi davetçiler
olmayıp, ideolojik davetçiler olduğunu keşfeden ehli müşrik ne yapacağı
konusunda karar vermekte zorlanmadı ve hemen, müminlere eziyetler etmeye,
işkenceler yapmaya başladılar.
Hatta Mekke müşrikleri o
mübarek insanları öldürmeye kadar işi ilerlettiler. Mekke müşriklerinin
Sahabelere yaptıkları eziyetlerden bir kaç tanesini buraya aktarmak istiyorum.
Şöyle ki; Habbab ibni
Münzir RadiyAllahu Anh’la ilgili şu
rivayetlerdir; “Habbab, İslâm’a girdiğini
kimseden gizlememişti. Bu haber, Ummu Enmar’a ulaşmakta gecikmedi. Ummu Enmar
öfkeden kudurdu. Kardeşi Siba ibni Abdi Uzza’yı yanına aldı. Onlara bazı
gençler de katıldı. Hep birlikte Habbab RadiyAllahu Anh’ın yanına gittiler. Onu
işine dalmış çalışır bir vaziyette buldular... Siba Habbab’ın yanına varıp
şöyle dedi: ‘Bize seninle ilgili, inanamadığın haberi geldi. Nedir o?’ Habbab
cevap verdi: ‘Sadece tek olan ve ortağı olmayan Allah’a inandım... Putlarınızı
attım. Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna
şehadet ettim...’ Siba ve beraberindekiler Habbab’ın sözlerini duyar duymaz,
üzerine üşüşüp tokat ve tekme atmaya, çekiç ve demir parçalarıyla onu dövmeye başladılar.
Nihayet Habbab bayılarak kanlar içinde yere yıkıldı...”
Yine Habbab ibni Münzir RadiyAllahu Anh ile ilgili bir aktarım; “Her kabile, aralarında Muhammed SallAllahu
Aleyhi ve Sellem taraftarlarına saldıracak, onları dinlerinden dönünceye veya
ölünceye kadar onlara işkence edeceklerdi. Habbab’a işkence etme görevi Siba
İbni Abdiluzza ve kabilesine düşmüştü... Öğle sıcağı şiddetlenip güneş ışınları
toprağı ısıtınca onu Mekke kumlarına çıkarırlar, elbisesini soyarlar ve demir
zırhlar giydirirlerdi. Su da vermezlerdi. Nihayet onun sıkıntısı son haddine
varınca yanına gelip şöyle derlerdi: ‘Muhammed hakkında ne diyorsun?’ O da şöyle
cevap verirdi: ‘O, Allah’ın kulu ve elçisidir. Bizi karanlıklardan aydınlığa
çıkarmak için, hidayet ve hak dinini getirmiştir.’ Tokat ve yumruklar savrulur
ve tekrar şöyle sorarlardı: ‘Lât ve Uzza hakkında ne diyorsun?’ Habbab RadiyAllahu
Anh dedi ki; ‘Onlar sağır dilsiz, fayda ve zararları olmayan putlardır.’ Bunun
üzerine kızgın taşları getirirler, sırtına yapıştırırlar ve omuzlarının yağı
akıncaya kadar üzerine bırakırlardı...”
Bu dâvanın ilk muallimi
ve dâvet taşıyıcılarının tek örneği Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in mübarek bedeni dahi işkenceye maruz
kalmıştır. Hz. Peygamberin şu sözüne kulak verip tefekkür etmek yerinde
olacaktır:
“Allah uğrunda öyle öyle işkencelere maruz bırakıldım ki
hiçbiriniz bu eziyetlere maruz bırakılmamıştır.” (Tirmizi)
Sahabelerin yaşadıkları,
maruz kaldıkları işkenceler saymakla, aktarmakla bitmez. Sahabelerin
hayatlarını kaleme alan müstakil çalışmalar, eserler mevcuttur ve ihtiyaca
binâen o eserlere müracaat edilebilir.
Anti-Propaganda
Nitekim üstün dâvetçiler
işkencelerin en şiddetlilerine maruz kalmış olsalar bile asla dâvetlerinde geri
adım atmamışlardı. Bilakis maruz kaldıkları işkenceler azimlerine azim
katmıştır. İslâmî dâvetin ilerleyişine bir türlü dur diyemeyen Mekke müşrikleri
ikinci bir yönteme uzun istişarelerin sonunda karar kıldılar. Ki bu yöntem
İslâm dâvetine ve taşıyıcılarına yönelik propagandadır. Mücadele, münakaşa,
yalanlamak, dedikodu ve şayialarla hakikati karalamak gibi etkenleri kapsayan
her türlü propaganda çeşitlerini kullandılar. Öyle ki bunun üzerinde titizlikle
durdular ve azami ölçüde gayret sarf ettiler. Mekke panayırlarına çıkarak,
sokaklarda dolaşarak Rasulullah’ın ve Sahabelerin bizzat şahıslarına ve
taşıdıkları yüce dâvete yönelik karalama kampanyaları başlattılar.
Kendilerine ulaşan Hak
dâvete sıcak bakan herkese ulaşarak –sırf kendisine gelen dâvete icabet
etmesinler diye- Rasulullah’ı ve dâvetini karaladılar, Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e mecnundur,
büyücüdür, ana-babayı evladından ayıran sihirbazdır söylemleriyle iftiralar
attılar. Mekke halkına yönelik propagandayla iktifa etmediler Habeşistan’a
hicret eden Sahabelerin Rıdvânullâhi
Aleyhim arkasından elçiler göndererek, Habeşistan kralına hicret edenler
hakkında yanlış malumatlar verdiler.
Serdedeceğim şu ayetler
aslında Mekke müşriklerinin ne denli inat, müfteri ve propagandacı olduklarını
izah eder niteliktedir. Fazla söze hacet yok bakın Allah Subhanehû ve Teâlâ ne buyuruyor:
“Onlara apaçık anlamlı ayetlerimiz okunduğunda; ‘Bu adamın
tek istediği şey, sizi atalarınızın taptığı putlardan vazgeçirmektir’ ve ‘şu
Kur'an, düzmece bir yalandan başka bir şey değildir.’ dediler. Kâfirler,
kedilerine gelen ‘gerçek’ için; ‘Bu apaçık bir büyüden ibarettir’ demişlerdi.” (Sebe 43)
Hele şu ayet-i kerîme daha
da manidardır. Bu ayetin müşriklerin elebaşlarından olan Velid bin Muğîre
hakkında inzal olduğu rivâyet edilmektedir. Çünkü Velid bin Muğîre Kur’an’ı ilk
dinlediğinde etkisinde kalmıştı. Yerinde bir müdahale yapılmazsa Müslüman
olmasından endişe eden Ebû Cehil, Velid bin Muğîre’ye olmadık şeyler aktararak
aklını çelmeye çalıştı ve başardı da. Bunun üzerine Ebû Cehil dedi ki, Kur’an
hakkında öyle bir şey söyle ki kavmimiz ondan uzaklaşsın ve temayül etmesin.
Uzun düşüncelerin sonunda Kur’an’ın etkileyen bir sihir ve beşer sözü olduğuna
karar verdi. Bunun üzerine aşağıda serdedeceğimiz ayet-i kerîme nazil oldu:
“Doğrusu o, düşündü ve ölçüp biçti. Canı çıkası, nasıl da
ölçüp biçti. Sonra yine canı çıkası nasıl da ölçüp biçti. Sonra baktı. Sonra
kaşlarını çattı, suratını astı. Sonra da sırt çevirip büyüklük tasladı. Ve dedi
ki: Bu; sadece öğretile gelen bir büyüdür. Bu; ancak bir insan sözüdür.” (Müddesir 18-25)
Buna benzer ayetleri
çoğaltmak mümkün. Ama konunun anlaşılması bakımından bu iki ayet-i kerîmenin
kifayet edeceğini düşünüyorum.
Yapılan işkence ve
propagandaların hiçbirisi, İslâmî davetin ilerlemesine mâni olamadı. Bilakis Allah’ın
nusretiyle ikame edilen İslâm Devleti ile İslâmî dâvet tüm Arap Yarımadasına
yayıldı. Ve bu İslâm Hilâfet Devleti’nin varlığı boyunca devam ede geldi.
Bugün de Hz.
Peygamber’in verdiği mücâdelenin aynısının verildiğini kolaylıkla müşahede edebiliyoruz.
Şöyle ki; nasıl ki Rasul SallAllahu
Aleyhi ve Sellem Allah’ın dininin hayata hâkim olması için oluşturduğu
kitlesiyle şer’î bir metot takip etti ise bugün de Allah’ın dinini hayata hâkim
kılacak olan Râşidî Hilâfet Devleti’nin ikamesi için şer’î metodu takip eden
siyasi bir kitle olan Hizb-ut Tahrir vardır.
Ve Hizb-ut Tahrir İslâm
Ümmetine bu farzla çalışması için dâvette bulunmaktadır. Bu kitlenin hayırlı ve
muhlis mensupları gün geçtikçe İslâm Ümmetinin sevgisine mazhar olmuş ve
Allah’ın dinini ikame etmenin mücadelesini verirken İslâm Ümmetini arkasına almayı
başarmıştır Allah’a hamdolsun...
Dünyanın dört bir
yanından yükselen Hilâfet sesleri inkârcıların kulaklarını tırmalamakta ve bundan
ötürü güzelim uykuları kaçmaktadır. Ve maalesef yukarıda da ifade ettiğim gibi
fikirlere fikirle karşılık vermeyince mezkûr üsluplara/yöntemlere
başvurmaktalar. İşte bu yüzden Nübüvvet döneminde sahabelerin karşılaştıkları
sıkıntıların aynısına, bu kitle mensupları da mâruz kalmaktadır. Kitle
mensupları işkence görmekte ve propagandanın bin bir türlüsüyle karşı karşıya
kalmaktadır.
İnkâr edilemeyecek kadar
açık olan bir husus vardır ki o da İslâm dâvetiyle uğraşanların mâruz kaldıkları
sıkıntılar, Sünnetullah’ın bir parçasıdır.
Dün İslâmî dâvet için
her şeylerini feda etmiş samimi erler vardı. Bugün de Allah’ın dininin yeryüzüne
hâkim olması için her şeylerini feda etmeye hazır nice erler vardır. Hiç bir
işkence, propaganda, zalimin zulmü, kınayıcının kınaması o yüce erleri
davalarından alıkoymamıştır, koymayacaktır da bi iznillah. Allahu Teâlâ
buyuruyor ki:
“Müminler arasında öyleleri var ki, Allah'a verdikleri sözde
dururlar. Kimileri sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimileri de
şehitlik beklemektedir.” (Ahzap 23)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış