Hz.
Adem (a.s.)’dan beri hak ve batıl mücadelesi hayatın her alanında devam
etmektedir. Bir temel düşünce hayata hâkim
olduğunda, kitap sahifelerinde durduğu
gibi durmaz. Hayata kendi karakterini verir. Sahih düşünce insana bir rahmet
iklimini bahşederken batıl düşünceler hayatı ve insanı ifsat eder.
Gerçek şu ki; Hilafetin
ilgasıyla İslam, kendi coğrafyasında dahi hayatın temel esaslarını belirleme
konumundan uzaklaştırılmış, yerine Batının laik, kapitalist, liberal demokratik
değerleri, cebren ve hileyle hayata yön veren konumuna getirilmiştir. O günden
bu güne hayata dair çok şey değişmiş, örf, adet, gelenek ve görenekler altüst
olmuş, ayıp algısı başkalaşmış, adeta münker maruf, maruf da münker addedilmeye
başlanmıştır.
İslam’ın
kadına bakışı bertaraf edilip yerine ikame edilen kadın anlayışı Helen
kültürüne dayanmaktaydı. Zira Yahudi ve Nasranî
kaynaklardaki kadın anlayışı, her açıdan tahrif olmuş kitapların sahifelerinden
olduklarını kolayca ele veren bayağılıkta idi.
Öyle ki bu metinlerde yer alan ifadeler,
hayatın gerçeğiyle ve insan onuruyla bağdaşmadığı gibi, tek başına
Batı’nın kadına dair sorununu deruhte edecek gerçeklerden yoksun idi. Bugün
Batının üzerine hayatını ikame ettiği temel felsefe; Doğunun muharref
Hıristiyanlığı ve Antik Yunan felsefesinin iç içe geçmesiyle ortaya çıkan Hermeneutik/Helenistik anlayıştır. Bu anlayışa göre hayat;
insan ile tanrı arasında sürüp giden bir mücadeledir. Nitekim Antik Yunan
felsefesinde kadın; Zeus’un, kendisinden
ateşi çalan insanı cezalandırmak için, eline kötülük kutusunu vererek dünyaya
gönderdiği Pandora’dır. Bu anlayış aynı zamanda Batı dünyasındaki kadın
serüvenine denk düşmektedir. Sosyalist düşüncede ise kadın doğurganlığıyla
bir üretim faktörü olarak değerlendirilmiştir.
Batı’nın
hak verilmez alınır ilkesine bağlı olarak sürüp gelen mücadelesi içinde kadın
faktörü varlığını hep sürdürmüş olmasına karşılık en fazla mağdur olan unsur
olmuştur.
Hayatı;
Tanrı ile girişilen bir mücadele ve kadını Tanrının insana verdiği bir ceza
olarak gören bir anlayışın insanlığa bir rahmet iklimi bahşetmesi mümkün
değildi. Bu anlayışın hâkim olmasıyla en çok zarar gören, dinin yarısının
kendisiyle ikame edildiği kadın olmuştur. İçine itildiği özgürlük ve eşitlik
mücadelesinden bitkin ve yorgun çıkan kadın, tarihte hiç bu kadar aşağılanmamış
ve aciz hale düşmemişti. Asırlarca
İslam ile yönetilen Türkiye gibi bir ülkede, Batı değer yargılarının hâkim
olmasıyla toplumun geldiği durumu gösteren rastgele basından alınan şu bir kaç
habere bakınız:
Eskişehir Barosu Kadın Hukuku
Komisyonu Başkanı Filiz Öztürk Keskin, dünya ölçeğinde her 3 kadından birinin
şiddet gördüğünü bildirdi.
Bir soru önergesi üzerine
Adalet Bakanı kadın cinayetlerinin 2002'den, 2009'a kadar yüzde 1400 oranında
arttığını ve 2002'de 66 kadın öldürülürken, bu sayının 2009'un ilk 7 ayında
953'e ulaştığını açıkladı.
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, 2009-2012 yılları
arasında aile içi şiddet sonucu 666 kadının hayatını kaybettiğini bildirdi.
(Yayın Tarihi: 20.05.2013)
Halbuki
İslam’ın bakış açısına göre kadın; Hz. Adem’in kendisinde huzur bulduğu ve yine
kendisinden bir parça olan Hz. Havva annemizdir. Kadın; Hz. Sare, Hacer, Asiye,
Belkıs ve Hz. Meryem’dir. Hz. Amine’dir. Hz. Hatice, Hz. Aişe, Hz. Nesibe, Hz.
Sümeyye’dir. İki kuşak sahibi Hz. Esma’dır. İslam’da kadın Hz. Fatıma’dır.
Diğer
taraftan İslam’da kadının yerini belirlemek toplumun temel taşı olan aile
kurumunun yerini belirlemekle yakından ilgilidir. İslam’da, en muazzam beşeri
bir yapı olan Devlet dahi demokratik temeller üzerine kurulu olmadığı gibi,
aile de demokratik temeller üzerine kurulu değildir. Zira bugün aile kurumunu
darmadağın eden bu kuruma sokuşturulan demokratik anlayıştır. Açıktır ki; İslam’a
göre aile kurumunun reisi erkektir. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır.
“Erkekler, kadın üzerine
idareci ve hâkimdirler.” (Nisa 34)
Buna
göre son karar mercii erkek olmaktadır. Kaldı ki Allah Resulü;
“En hayırlınız, hanımına en iyi davrananınızdır. İçinizde,
hanımına en iyi davrananınız benim.” [Nesai] diye
buyurarak bu yetkinin suiistimal edilmemesi gerektiğini vurgulamıştır.
İslam’da
kadın korunması gereken bir namustur. İslam; kadın ile erkek arasında bir
rekabet ve mücadeleyi reddeder. Kadın erkeğin eşitliğinden ziyade, fiziki ve
ruhsal yapılarına uygun roller öngörür. İslam’da esas olan özgür olmak değil
Allah’a kul olmaktır. Ne erkek ve ne de kadının özgür olma diye bir derdi
olamaz. Bilakis her ikisi de iman ettikleri Rablerinin emir ve yasaklarıyla
kayıtlıdırlar. Bu konuda birbirlerini uyarmakla mükelleftirler. Birbirlerinden
sorumludurlar. Ayrıca her biri güttüklerinden sorumludur. Nitekim Resul
(s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:
“Kadınları, Allahu Teâlâ’nın emaneti olarak
aldınız ve onlara yaklaşmanız Allah’ın emri ile helal kılındı. Sizin onların
üzerinde hakkınız olduğu gibi, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Yatağınızı
kimseye çiğnetmemeleri ve maruf olan hususlarda size başkaldırmamaları, onlar
üzerindeki haklarınızdandır. Onlar, bu haklarınıza riayet ederlerse, maruf
üzere rızıklandırılıp giydirilmeleri onların hakkıdır.” [İbni Cerir]
İslam’da
kadın evin hanımefendisidir. Evinin mürebbiyesidir. Aile kurumunun olmazsa
olmaz umdelerinden biridir. Sağlıklı
nesillerin teminatıdır. Allah (c.c.)’nin buyruklarının bir muhatabı, sorumlu
olduğu alanda Emr-i bil maruf ve nehyi anil müker vecibesinin icracısıdır. İslam’a davetin yılmaz neferi, İslam
devletinin kurulması yolunda muhtaç olunan çok makbul bir çabanın sahibidir
kadın.
Bugün Myanmar’dan Arakan’a, Çeçenistan’dan Filistin’e, Doğu Türkistan’dan
Suriye’ye kadar dünyanın dört bir yanında, küffarın saldırıları altında en çok
eza ve cefayı çeken yine Müslüman kadınlar ve Müslüman çocuklardır.
Raşidi
Hilafet Devletinin ikamesi için gecesini gündüzüne katarak çalışan Mü’min
eşlerinin yanı başında dimdik duran kahraman Mü’minelere selam olsun!
Allah
Resulü şöyle buyurdu:
“Kadınlara
ancak asalet ve şeref sahibi kimse değer verir. Onları ancak kötü ve aşağılık
kimseler hor görür.” [İ.Asakir]


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış