Önemine binaen konuyu
evvela dayanması gereken anlayış açısından ardından da boyutları bakımından ele
alacağız. İnsanı sair canlılardan ayıran yegâne fark kuşkusuz, akıl nimetidir.
Bu nedenle kişi, organik veya içgüdüsel ihtiyaçlarını doyuma ulaştırmak üzere
harekete geçtiğinde, aklını kullanıp bu evrende yalnız olmadığını Allah’ın
yarattığı eşyada başta hemcinsleri olan diğer insanların ve sair mahlûkatın da
hakkı olduğunu idrak ederse herhangi bir canlı organizma olmaktan çıkıp insan
olma vasfını elde etmiş olur. Ardından yine aklını kullanarak organik
ihtiyaçları elde etme ve içgüdüsel ihtiyaçlarını doyuma ulaştırmanın belli bir
yolu yordamı olması gerektiğini ve bunun yüce yaratıcı tarafından bildirilmiş
olmasının zaruri yetini idrak ettiğinde ise Mümin olma vasfını kazanır. Eşref-i
mahlukat oluverir.
Burada dikkatlerden kaçmaması gereken şey,
toplumsal şuurun/sosyal bilincin, Allah’a imana altyapı oluşturmasının
gerekliliğidir. Hayat denen olgunun toplumsal bir karakter arz etmesi ve
Allah’a imandan sonra gelen her emrin sosyal bir boyuta sahip olması bu gerekliliği
açıklamaktadır. Nitekim Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in dilinden dökülen
“Komşusu aç iken tok
yatan bizden değildir.” (Buhârî, Savm 20), “Bizi aldatan bizden değildir.” (Müslim,
Îmân 164), “Mümin kardeşinin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir…” (Buhârî,
Îmân 42),
“Hiçbiriniz kendisi için
istediğini (Mümin) kardeşi için istemedikçe gerçek iman etmiş olmaz.” (Buhârî, Îmân 7)
şeklindeki ifadeler vb. onlarca
nass, sosyal bilinci Mümin için olmazsa olmaz kılmaktadır.
İşte Allah Subhanehu ve Teala
“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği
emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz.” (Al-i İmran 110)
buyurarak başta
peygamberler olmak üzere her Mümin kulunu iyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek
ile mükellef kılması, sosyal bilincin varlığının zaruriyetini dillendirmektedir.
Nitekim Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in
“Sizden
kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin…” (Müslim, Îmân 20) diye
buyurması da aynı gerçeğe tekabül etmektedir. Sosyal bir bilince sahip ihlaslı
bir Müminin başkasını uyarırken kendini bunun dışında tutamayacağı açıktır.
Bunun aksi kişilik bozulmasının bir ifadesi olacaktır ki Allah Azim-üş şan,
“Siz, insanlara iyiliği emrederken kendinizi unutuyor
musunuz?”
(Bakara 44)
buyurarak böyle bir
şeyin olamayacağına dikkat çekmiştir. Kul iyiliği emredip kötülükten
alıkoymakla hem kendini hem de içinde yaşadığı toplumu hayra ulaştırmış
olacaktır.
“Marufu emredip münkerden men etme” vazifesini ifa çabası,
sosyal bilince/toplumsal şuura dayandığı oranda kuşatıcı olur ve o nispette
istikrarlı bir sürekliliğe kavuşur. Bu görevi ifa edeni temizlemesi ve
beraberinde toplumsal yansımayı getirmesi de yine toplumsal şuurla
yapılmasındaki nispete bağlıdır. Toplumsal şuurdan yoksun, bencil bir ruh hâliyle
iyilik emredilip kötülükten sakındırılamaz. Sürekli kendine yontan, hayrı hep
kendine isteyen, kendini işin dışında tutan, zorluklara göğüs germeye gelmeyen,
bir anlayışla hareket edildiğinde muhataplarının nefretini artırmaktan başka
bir işe yaramayacağı gün gibi ortadadır. Diğer bir ifadeyle Mümin için âdeta
oksijen konumunda olan iyiliği emredip kötülükten nehiy etme işi, onun
kişiliğinden kaynaklanmalıdır.
Mümin onu terk ettiğinde
kendi imanında da fesada düşeceğini, kendi kurtuluşunun başkalarının kurtuluşu
için çırpınmakta olduğunu, bu bağlamda bireysel kurtuluş diye bir şeyin
gerçekte olmadığını bilmeli ve bu şuurla hareket etmelidir. Nitekim Allah Subhanehu
ve Teala şöyle buyurmaktadır:
“Sizin içinizden sadece zalimlere dokunmakla kalmayacak olan
fitneden sakının…”
(Enfal 25)
Resul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in
“Canımı gücü ve
kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki ya iyilikleri emreder ve
kötülüklerden nehyedersiniz ya da Allah kendi katından üzerinize bir azab
gönderir. Sonra Allah’a yalvarıp dua edersiniz am, duanız kabul edilmez.” (Tirmizî, Fiten 9)
buyurması bundandır.
Marufu emretmek ve münkerden men etmenin
boyutlarına gelince, kuşkusuz bu amel bütün bir hayatı kuşatmaktadır. Bununla
birlikte hem vakıadan hem nasslardan hem de söz konusu farzı ifa edecek olan
kişinin durumundan kaynaklanan hiyerarşik sıralamalar mevcuttur. Bunlar yerli
yerince konumlandırılmadıkça amelin amacına ulaşması mümkün olmamaktadır.
Bu konuda kaleme alınan
yazılarda birçok verimli ayrıntılara ulaşmak mümkündür. Ancak, İslam âleminde
bu gün bu onurlu farziyeti yerine getirmek için çırpınan binlerce kişiye rağmen
İslami bir hayatı yeniden başlatma adına bir başarının henüz elde edilmemiş
olması, dahası mahalli ve evrensel ölçekte münkerin gün geçtikçe yaygınlaşarak
kuvvet kazanması, söz konusu farziyetin gereğince yerine getirilmediğini
yeterince ifade etmektedir. Bu nedenle mevcut münkerlerin sebep-sonuç ilişkisi
bağlamında bir analizi yapılarak, sonuçlarıyla uğraşıp durmak yerine
sebeplerine yönelik nehiy farziyeti ifa edildiğinde ve aynı şekilde maruf olan
ameller de sebep-sonuç analizine tabi tutulup öylece emir farziyeti yerine
getirildiğinde hayır adına çok daha büyük mesafeler alınacağına kuşku yoktur.
Asıl hedef olan İslam’ın belirleyici olduğu bir hayatın yeniden başlatılmasına
iş bitirici katkıları olacağı muhakkaktır.
Örneğin, oturduğumuz yeri su bastığında can
havliyle kendimizi güvene aldıktan sonra her şeyden önce suyun nerden gelmiş
olabileceğini düşünürüz. Zira ondan emin olabilmek, ona karşı gereken
tedbirleri almak, onu durdurmak ve biriken suyu oradan uzaklaştırmak ancak onun
kaynağını bilmekle mümkün olur. Basit bir su baskınında bile sorunun kaynağı sorgulanarak
işe başlanılıyorsa iyiliği emretmek ve kötülükten men etmek gibi hayati bir
konuda neden münkerin/kötülüğün kaynağı sorgulanarak işe başlanmasın? Ardından
ona karşı alınacak acil tedbirlerle birlikte, bir daha geri gelmemek üzere onu
kökünden hal edecek marufu ikame edecek çareler neden aranmasın?
Kaldı ki Allah Subhanehu ve Teâla’nın
“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men
eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Al-i İmran 104)
şeklindeki buyruğunu
gereğince anlamanın yolu buradan geçmektedir. Düşünebiliyor musunuz asıl
münkerden kaynaklanan ayrıntı seviyesindeki münkerlerden nehyedeceksiniz, lakin
asıl münkerden nehy etmeyeceksiniz! Birileri de saptırmak adına size diyecek ki
sizin asıl münkerle işiniz yok… Bu olacak şey midir? Aynı şekilde ayrıntı
seviyesindeki marufları emredeceksiniz, fakat o ayrıntı marufları tutacak,
yönetecek ve onları kalıcı kılacak esas marufu emretmeyeceksiniz. Yine aynı
çevreler, sizin esas marufla işinizin olmadığını söyleyecekler. Olacak şey
değil!
Mesela; halka zekâtı emredip onları faizden
nehyedeceksiniz, lakin onları işsiz, sefil ve fakir kılan, faiz alıp vermek
zorunda bırakan, devletin faiz üzere kurulu kapitalist ekonomi politikasına ses
çıkarmayacaksınız. Halka İslami esaslara uygun giyinmeyi emredip onları İslam
dışı açık saçık kıyafetler giymekten men edeceksiniz, fakat devletin eğitim ve
kültür politikalarıyla topluma Avrupa İnsan Hakları Bildirgesi’ni esas alan bir
yaşam felsefesini aşılamayı ve sosyal hayatın cereyan ettiği alanları Avrupa
standartlarına uydurarak Avrupai bir hayat tarzına yönlendirmesine
karışmayacaksınız. Söz konusu politikaların Müslüman halkı günbegün getirdiği
nokta orta yerde dururken asıl münkeri görmemezlikten gelerek sera konumunda
medreseler, vakıflar, evler açacaksınız, egemen münkerre rağmen bir Asr-ı Saadet
toplumu hayali peşinden koşturacaksınız.
Diğer taraftan İslam kardeşliğini, İttihad-ı İslamiye’yi,
birlik olmayı emredip ırkçılıktan, asabiyetten, kavmiyetçilikten men
edeceksiniz, lakin İslam âlemini paramparça eden ulusal sınırların haramlılığından,
ayrı ayrı devletçikler olmanın caiz olmamasından, ümmeti büyük küfür güçlerin
sömürgesi konumuna indirgeyen ve bütün diğer münkerlerin varlığını
sürdürmelerinin teminatı konumunda olan laiklik, demokrasi ve cumhuriyetin
küfründen söz etmeyeceksiniz. Müslüman halkları bunlardan men etmeyeceksiniz.
Dahası iktisatta, kadın-erkek ilişkilerinde, eğitim politikasında, dış
siyasette, kısaca hayatın bütün alanlarında marufu/İslam’ı belirleyici konuma
getirip İslami hayatı yeniden başlatarak Müslüman halkları tek bir devlet tek
bir bayrak altında tutacak olan Raşidî Hilafet’i emretmeyeceksiniz! Hilafet’in
farziyetinden bahsetmeyeceksiniz! Bir de emr-i bi’l marûf ve nehy-i ani’l
münker farziyetini hakkıyla eda ettiğini varsayacaksınız. Olacak şey midir
Allah aşkına?
Allah’ın münker addettiği eşya ve amelleri
sebep-sonuç ilişkisi bağlamında değerlendirip sebeplere yönelmeye
kalkıştığımızda emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l münker farizasının siyasi bir
boyut kazanacağı doğrudur. Zira işin doğası bunu gerektirmektedir. Nasıl ki
münker/kötülük varlığını sürdürmek için en üst seviyede yönetmeye muhtaç ise
aynı şekilde maruf da varlığını sürdürmek için en üst seviyede yönetmeye
muhtaçtır. Kaldı ki aynı toprak parçası üzerinde biri diğerine düşman olan
maruf ve münkerin ikisinin birden aynı anda en üst seviyede yönetmesi eşyanın
tabiatına aykırıdır. Bu; gece ve gündüzün, karanlık ve aydınlığın, nur ve zulümatın
bir araya gelmesi demektir ki olası değildir. Öyle ise her hâlükârda biri
egemen konumunda ve belirleyici evsafta diğeri de mahkûm konumunda etkileyici
evsafta olacaktır. Maruf ve münkerin aynı yerde aynı anda birlikte egemen
olabileceğini ancak İblis ve onun avaneleri iddia edebilir.
Bu bağlamda bize düşen Müslümanları ayrıntı
seviyesinde olan münkerlerden men etmekle beraber bilumum münkeratın anası
konumunda olan laiklik, demokrasi ve cumhuriyetten, artı bunlardan doğan
Kopenhag vb. Avrupai kriterlerinden nehyetmektir. Tıpkı bunun gibi ayrıntı
mesabesinde olan marufları emretmekle birlikte bilumum marufların temel esası,
koruyucusu, teminatı konumunda olan ve kelimenin tam anlamıyla İslami hayatı
yeniden başlatacak olan Raşidî Hilafet’in ikamesini emretmektir. Müslümanları
devletsiz bir İslami hayatın olamayacağı gibi Hilafetsiz bir İslam devletinin
de olamayacağından haberdar etmektir. İşte o zaman emr-i bi’l maruf ve nehy-i
ani’l münker farizasını hakkıyla yerine getirmiş olacağız.
Kim bilir belki bu sayede Rabbimiz bizi Raşidî
Hilafet’in yeniden ikame edildiği, bütün kuşatıcılığıyla İslami hayatın yeniden
başladığı günlere kavuşturur.


Yorumlar