“Âlim
düşerse âlem düşer.” Bu söz âlimlerin toplum nazarındaki önemine dikkat çeken
güzel bir Arap atasözüdür. Yine âlimlerin toplum üzerindeki etkisini anlatın
manidar bir sözdür. Vakıada yeri olan, vakıada gördüklerimizle,
yaşadıklarımızla daha da bir anlam kazanan ve ağırlığı olan bir sözdür bu söz.
Asıl paylaşmak istediğim sözün ağırlığı ya da veciz oluşu değil, vakıada
yaşanırlığı hissedilirliğidir. Bu makalemde kısaca âlimin düşmesiyle
Müslümanların da düşeceklerinden, âlimlerin toplumu kanalize etmedeki
etkisinden bahsetmeye çalışacağım inşallah. Muttaki âlimlerin vasıflarını ve
konumlarını belirleyen Allah Azze ve
Celle’dir. Allah Subhânehu ve Teâlâ âlimler hakkında şöyle
buyurmuştur:
إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ العُلَمَاءُ
“Kulları içinde ancak
âlimler Allah’tan(hakkıyla) korkar.” [Fâtır 28]
Rasul SallAllahu Aleyhi
ve Sellem ise âlimleri şu sözleriyle betimlemiştir:
العُلَمَاءَ وَرَثَةُ الأَنْبِيَاءِ
“Âlimler Enbiyâ’nın
vârisleridir.” [Ebû Dâvud ve Tirmizî, Ebû’d Derdâ Radıyallahu Anh kanalıyla
tahriç ettiler.]
Allah katında âlimler,
avamdan olanlara kıyasla farklıdır. Ki bu söylemimi destekleyen delilerden
bazılarını yukarıda serdettim. İnkâr edilemez bir gerçek vardır ki o da
âlimlerin toplum nazarında da değerli oluşlarıdır. Yani toplum âlime, avamdan
bir Müslümana baktığı gibi bakmaz. Aynı kategoride değerlendirmez. Aslında
yaşadığım bir diyalog meramımı anlatır nitelikte. İmamlık/hocalık yapan bir
tanıdığım bana bir gün şöyle söylemişti; “İyi ki hoca olmuşum. Çünkü görev
yaptığım köyde köylüler sadece iki kişiye değer vermekteler. Birisi okulun
öğretmenine diğeri de köyün hocasına yani bana.” Vakıa bu, olması gereken de
bu. Peki ya hocalar, âlimler Müslümanlara hakkıyla yol göstermiyorlarsa? Ya
âlimler yanlışı doğrudan ayıran Furkan’ın hakiki temsilcileri olmuyorlarsa? Ya
âlimler, Müslümanlara haramın yolunu açıyorlarsa? Ya âlimler, Müslümanları
Cennet’e yaklaştıracak amelleri anlatıyor da kendileri amel etmiyorlarsa? Ya
âlimler, toplumu Allah’ın haram kıldığı işleri yapmaya teşvik ediyor da harama
vesile oluyorlarsa? Hâlbuki Allah âlimleri çok ulvi bir vazifeyle
onurlandırmıştır. Dolaysıyla ümmet âlimlerden Cennet yolunu açmalarını ister.
Müslümanlar âlimlerden hakkıyla yol göstermelerini beklerler. Ümmet âlimlerden
liderlik bekler. Bu ümmet artık zalimlerin hasmı, mazlumların hamisi olan
âlimlerin arkasında yürümek ister. Müslümanlar artık Batının değil İslam’ın
aşığı âlimler görmek ister. Batılı kâfirlerin değil, Allah’ın istediği şekilde
hükümler veren âlimler görmek ister. Müslümanlar dili Kur’an’la ıslanmış,
fikriyatı ve zihniyeti İslam’la donanmış öncü âlimlere hasrettir. Bu Ümmet
artık ilmiyle amil olmayan değil de “Kur’an’ın emrettikleriyle
yaşayamayacaksam Kur’an hamilinin en bedbahtı olayım” diyen Salim ibn Ubey
gibi ilmiyle amil olan âlimlere hasrettir. Kısacası İslam Ümmeti artık
düştüğünde beraberinde Müslümanları da düşürmeyecek âlimler arzu etmektedir.
Âlimler hakkında endişelerimi ve beklentilerimi birkaç cümleyle de olsa dile
getirdim. Şimdi ise âlimin ehemmiyetini bir iki misal üzerinden anlatmak
istiyorum.
“İmam-ı Azam Ebu Hanife bir gün yolda yürürken bir çocuğun
çamura düştüğünü gördü. İmam-ı Azam ona ‘bundan sonra düşmemek için daha
dikkatli ol’ dedi. Çocuk ardından İmam Ebu Hanife’nin tesiri altında kalacağı
şu muhteşem cevabı verir: ‘Ey İmam! Benim düşmem çok mühim bir iş değildir.
Tekrar ayağa kalkmam da kolaydır. Hem ben düştüğüm zaman yalnız başıma düşmüş
olurum. Ancak senin düşmenle bütün âlem düşmüş olur. Sakın siz düşmeyin.’
İmam-ı Azam çocuğun bu sözleri üzerine ağladı. Çocuğun böyle ince fikir, akıllı
ve zeki oluşuna hayret etti. Sonra da talebelerine dedi ki; karşınıza benim
delilimden daha açık bir delil çıkarsa, benim tam anlayamadığım bir şeyi siz
anlarsanız öylece amel ediniz. O zaman beni taklit etmekten vazgeçiniz.” İşte ibretlik bir rivayet.
Kendisiyle birlikte tâbi olanları düşürme korkusu Ebu Hanife’nin bu açıklamayı
yapmasına sebep olmuştur. Çocuğun vermiş olduğu cevap ise fazlasıyla manidar.
Başka bir misal getirecek olursam. Öğrencisinden
ayrılacak olan hoca, öğrencisinden dua ister. “Bizi de dualarından unutma” der öğrencisine. Aldığı cevap
şaşırtıcıdır: “Ben bugüne kadar
kendime/kendim için dua etmedim ki hocam! Hep sizler için dua ettim.” Bu cevaba mukabil hoca merakını gizleyemez
ve hemen sorar “Evlat
kendin için değil de bizler için dua ediyor olman hangi sebeptendir?” Cevap manidar. Hem de ziyadesiyle manidar.
“Hocam eğer siz sapıtırsanız bütün ümmet sapıtır da ondan.”
Âlimlerin toplumun
üzerindeki etkisine ilişkin bu örnekleri verdikten sonra günümüzde âlimlerin
durumuna değinmeye çalışalım. Tabii kastımız âlimleri karalamak değil. Âlimleri
küçük görmek de değil. Aslında âlimlerin toplum üzerindeki etkisi ve
ağırlığından hareketle söylediklerine, yaptıklarına ve verdikleri fetvalara
azami derecede dikkat etmeleri gerektiğine vurgu yapmak istedim. Aksi takdirde
toplumu yanlış yönlendirmiş olurlar ki bu arzulanan değildir Allah korusun.
Daha iyi anlaşılsın diye birkaç örnekle zenginleştireyim. Canlı yayında hocaya
ki bu hoca sıradan bir hoca değil çok tanınan ve unvanı(!) olan bir hoca/âlim.
Şöyle bir soru yöneltildi kendisine; “Hocam iş yerinde namazları vaktinde eda edemiyorum. İş yerinde kılmaya
vaktim olmuyor. Dolasıyla kılamadığım namazları evde kaza yapabilir miyim? Daha
doğrusu namazlarımı kazaya bırakabilir miyim?” Soru bu. Hocanın canlı
yayında verdiği cevap ise şöyle; “Eğer
başka bir alternatifiniz yoksa yani siz bütün imkânlarınız sarf edip kılmak
istemenize rağmen iş yerinde kılamıyorsanız kazaya bırakabilirsiniz.”
Maalesef hoca yanlış cevap verdi. Soruya verilen cevabın yanlış olması ayrı
problem, soran kişinin onunla amel etmek için sormuş olması ve dolayısıyla
yanlış amel edecek olması ayrı bir problem. İşte tam da benim temas etmek
istediğim nokta burasıdır. Hoca hükmü verirken daha keskin ve kararla hüküm
vermeliyken, hükmü yuvarladı ve asla olmayacak bir hüküm verdi. Nihayetinde de
kendisine güvenenin amelini zayi etti. Kısacası
kendisi düştüğü gibi beraberindekini de düşürdü. İşte tam da anlatmak
istediğim buydu. Sorduğumuz vakit niçin böyle bir yaklaşımda bulunulduğuna dair
cevap çok kısa; “Toplum fitneye mi düşsün?”
Topluma ve toplumun alışa
geldiğine aykırı bir amel işleyen kimsenin fitneci olmakla suçlandığını
görürsünüz. Hâlbuki doğru olan bir kimsenin fitneci olup olmadığını deliller
ışığında belirlemektir. Yani şer’î hükme muvafık hareket eden bir kişi, topluma
aykırı iş yapsa da fitneci değildir. Bunun en güzel örneklerinden bir tanesi de
Ramazan ayında yaşanmaktadır. Astronomik hesaba itibar etmeyip hilalin
görünmesini esas alan ve ona göre hareket edenler fitneci olarak yaftalanır.
Dediğim gibi asıl olan şer’î hükümleri ölçü almaktır. Topluma aykırı olsa bile.
(Burada üslupları belirlerken sosyolojik boyutun ve toplumsal algının ihmal
edilmesi gerektiğini savunmuyorum). “Her ne kadar doğru olan hilalin
gözetlenmesi ve rüyet hâsıl olduğunda oruca başlamak olsa da Ümmetin fitneye
düşmesinden korumak için astronomik hesaba itibar etmek lazım.” şeklinde
beyanatta bulunan âlimlerin varlığı da inkâr edilemez üzücü bir gerçektir.
Her ne kadar şimdi
getireceğim örnek eski bir örnek olsa da mutabık düştüğü için paylaşmakta bir
beis görmüyorum. Yıllar önce Türkiye’de itibar sahibi bir âlim/hoca köşe
yazısında şu ifadelere yer vermişti; “Müslümanların başlarına bir halife
seçmelerinin ve şer'î hükümlerin uygulanmasının hükmü nedir? Farz mı, vacip mi,
yoksa sünnet mi? sorusuna cevap olarak derim ki; yapılan bir kamuoyu/toplumsal
bir araştırmaya göre halkın büyük çoğunluğu (% 67,2) İslâmî bir devlet
tarafından yani Şeriat tarafından yönetilmek istememektedir. Yani toplum
şeriatla yönetilmek istememektedir. Dolayısıyla neyi istediğimize dikkat
etmeliyiz. Diyelim ki, ülkemizde ve mevcut şartlarda İslâmî devlet düzeni
isteyenler samimi bir kısım Müslümanlardır; peki bunlar neyi istediklerinin,
bunu istemenin ne demek olduğunun ve bu isteğin gerçekleşme ihtimalinin, eğer
bu mümkün değilse talebin getiri ve götürüsünün farkında mıdırlar, bu konular
etrafında yeteri kadar düşünmüş müdürler?
Kısaca
ortaya çıkan tablo şu; bu kişi kendisine Hilâfet’in hükmü hakkında yöneltilen
soruya toplumsal kabulü ölçü alarak cevap vermiştir. Yani hüküm verirken ölçü
toplumsal talepler olmuş, şer’î hükümler değil. Hâlbuki Hilâfet konusu şer’î
hükümlerle alakalıdır. Bu konuda İslâm’ın bir emri varsa gerisi teferruattır. Peki, âlimler bu tür
beyanatlarda bulunurlarsa Müslümanlar ne yapar? Bi’t tabi hocaların, âlimlerin
söyledikleriyle amel etmiş olurlar. En nihayetinde âlimin ortaya koyduğu yanlış
Müslümanları da yanlışa sürüklemektedir. Âlim sarsılınca Ümmet de böylelikle
sarsılmış olur. Hocam şer’î hüküm ortadayken halen astronomik hesaba itibar
ediyor olmanızı ne ile temellendiriyorsunuz sorusuna verilen cevap da
yukarıdakinden çok farklı değildir. “Ümmeti fitneden korumak için.”
Bilmiyorlar mı ki asıl fitne şer’î hükme muhalefet etmektir. Asıl fitne
Allah’ın dininden uzaklaşmaktır. Belki de en önemlisi şer’î hükümleri
uygulamada ölçü ümmetin nabız ya da kamuoyu değil bilakis Allah’ın o konuyla
alakalı emridir. Belki buna en iyi getirilebilecek misal Hudeybiye antlaşmasında
Rasulullah’ın ortaya koymuş olduğu tavırdır. Hiç kimseler bu antlaşmanın
yapılmasını istemezken Rasulullah Allah’ın emrini uygulamada tereddüt dahi
etmedi. Yoğun toplumsal baskıya rağmen verdiği cevap ziyadesiyle manidardır:
أَنَا عَبْدُ اللَّهِ وَرَسُولُهُ، لَنْ أُخَالِفَ
أَمْرَهُ، وَلَنْ يُضَيِّعَنِي
"Ben Allah'ın kulu ve
O'nun Resulüyüm. Asla O'nun emrine muhalefet etmem ve O beni pişman
etmez..." Görüldüğü üzere
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ne pahasına olursa olsun Allah’ın
emrini yerine getirmiş, Sahabeler her ne kadar -antlaşma maddelerine- gazaplandılar
ise de O Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Rabbinin emrine muhalefet
etmemiştir. Buradan da anlaşılmaktadır ki, Şârî tarafından yapılması emredilen
konularda toplumsal kanaat ve istekler ölçü alınmaz. Çünkü Allah’ı razı
etmenin yolu toplumu razı etmekten geçmiyor. Allah’ın memnuniyetini kazanmak
ancak razı olduğu hükümleri hayata geçirmekle olur. Ama maalesef görüyoruz ki
âlimler, hocalar “fitne olmasın” argümanın(!) ardına sığınıp birçok
meselede Allah’ın hükmüne muhalefet etmekteler. Takınılması gereken tavır bu
değildir. Olması gereken tüm dünyada yalnız kalsan da, yalnız yürüsen de
Allah’ın istikametinde yürümektir. Çünkü
tekraren söylüyorum hoşnut edilmesi gereken birileri değil, bilakis Allah Azze
ve Celle’dir. Ebu Bekir Radiyallahu
Anh’ın Usame’nin ordusunu göndermekle alakalı takınmış olduğu tavır da aynı
şekilde konunun anlaşılmasında güçlü bir öğretidir. Sahabelerin kahir
ekseriyeti Usame’nin ordusunu sefere göndermemekle alakalı görüş beyan etmiş
olsa da Rasulullah’ın emrini yerine getirmekte kararlı olan Ebu Bekir şunları
söylemiştir; “Nefsimi elinde tutana yemin ederim ki, gökten düşüp parçalanmak,
Peygamber’in göndermek istediği bir orduyu yolundan alıkoymaktan, (emrine muhalefet
etmekten) bana daha sevimli gelir.”
Kim ne derse desin, kim nasıl tavır takınırsa takınsın asıl olan hakkı söylemek
ve şer’î hükmün gereğini yapmaktır. Bu avamdan olan Müslümanın takınması
gereken bir tavırken âlimlerin hakkı söylemeleri evla babındandır.
AbdulAziz el-Bedrî, 1963
senesinde Hac’dan döndüğünde AbdulKerim Kasım devrilmiş, onun yerine AbdusSelam
Arif Devlet Başkanı olmuştur. AbdusSelam Arif; İslâm’ın bir kısmını alıp diğer
kısmını bırakan, İslâm’la Sosyalizm’i birleştirmeye çalışan garip bir yönetim
benimsedi. Şeyh, böyle bir uygulamanın hakla bâtılı birbirine karıştırmak
olduğunu ve açıkça karşı çıkılması gerektiğini haykırmaya başladı. Hatta bir
defasında Şeyh, Adile Hatun Camii’nde hutbe verirken (1964 veya 1966),
AbdusSelam Arif; İçişleri Bakanı ve İstihbarat Şefi’yle beraber camiye
girerler. Onların camiye girişini gören AbdulAziz el-Bedrî; hemen anlattığı
konuyu bırakıp onlara yönelir ve şöyle der: “Dinle
ey AbdusSelam! AbdulKerim Kasım’ı alaşağı eden bu halktır, sen değilsin! AbdulKerim’i
alaşağı eden bu halk, bir gün AbdusSelam’ı da alaşağı eder! Ey AbdusSelam! Eğer
sen, İslâm’a bir karış yaklaşırsan biz de sana bir kulaç yaklaşırız, sen bir
kulaç yaklaşırsan biz sana bir arşın yaklaşırız.” Şeyh hutbesini bu şekilde
devam ettirir ve ‘İslâm Şeriatı’ ile
hükmedilmesi gerektiğini, İslâm’ın dışındaki bütün sistemlerin ‘cahiliye sistemleri’ olduğunu ve
kesinlikle karşı çıkılması gerektiğini, Devlet Başkanı’nın Ümmet tarafından
seçimle belirlenmesinin zorunlu olduğunu vurgular. Hutbe ve namazdan sonra
Cumhurbaşkanı ve beraberindekiler camiden çıkıp gidinceye kadar da yerinden
kalkmaz.
Bu hutbe, o güne kadar
gıyabi olarak atışan tarafların ilk defa yüz yüze geldiği bir andır. Şeyh
AbdulAziz el-Bedrî bir İslâm âlimi olarak bir zalim karşısında hakkı
söylemekten çekinmemiş ve o asil duruşundan taviz vermemiştir. Bu karşılaşmanın
akabinde Cumhurbaşkanı hemen Şeyh’in hitabetten ve tedrisattan alıkonulup
evinde mecburi ikamete tâbi tutulmasını emreder. (Âlimler ve Yöneticiler Arasında İslâm/ KöklüDeğişim yayınları)
Âlim düşmemeli ki Ümmet de
düşmesin. Âlim dik durmalı ki Ümmet de dik dursun. Âlim her daim hakkı
söylemeli ki Ümmet de hakkı söylesin. Muttaki âlim Ahmed ibn Hanbel’in dediği
gibi “Âlim takiyyeye icâbet edecek olursa, cahil de zaten cahil ise hak ne
zaman açığa çıkar?”


Yorumlar