Mustafa
Kemal 1 Mayıs 1920 tarihli meclis konuşmasında şöyle diyordu: ”Yüce
meclisimizi oluşturan şahsiyetler yalnız Türk değildir. Yalnız Çerkez değildir,
yalnız Laz değildir. Fakat hepsinin bileşkesi anasır-ı İslam’dır. Elde etmeye
çalıştığımız birlik, yalnız Türk, yalnız Çerkez değil, hepsinin karışımı İslam
unsurudur.” Mustafa Kemal’in ilk meclis açılışında neden böyle nutuklar
attığı hepimizin artık malumudur. Tüm ipleri eline geçirene kadar hutbeler dahi
verdiğini biliyoruz. Ancak ne zaman ki 3 Mart 1924 yılında Hilafet’i ilga etti
ondan sonra Batı’nın çizdiği sınırlar içerisinde ulus devlet modelini hayata
geçirmeye başladı. 1. Meclisi ve 1921 Anayasasını fesh edip 1924 Anayasası ile
birlikte “hepsinin karışımı İslam
unsurudur” dediği o İslami bağı ortadan kaldırıp yerine “Türkiye’de
din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese “Türk” denir” denilerek böylece İslam’ın
yerine Türk milliyetçiliğini koymuş oluyordu. Her zaman yeni Cumhuriyetten çok
Hilafet Devleti’ne yakın olan Kürt halkına karşı politikalarda böylece
belirlenecekti.
Yeni
Cumhuriyet kendisine karşı tehdit olarak İslam ve Müslüman Kürt halkını
belirlemişti. Böylece uzun yıllar sürecek olan zulmün, gözyaşının sebebi olarak
İslam’ın doldurduğu bu boşluğu insan aklının ürünü olan düşünce ve fikirler
dolduracaktı. Abdullah Öcalan’da Newroz konuşmasında Kürt ve Türk halkının bin
yıllık birlikteliğinden bahsederken İslam bayrağına vurgu yapıyor (bir
çelişkili ifade olarak Batı’nın özgür ve demokratik değerlerini almamız gerekir
diyor) ve bu halkların arasındaki İslam harcının ne denli önemli olduğunu!
“düşünenlere” gösteriyordu. Ancak Cumhuriyet’i kuranlar Kürt halkına “hizmetçi olma köle olma” hakkından
başka bir şey vermiyordu. İşte böylece uzun yıllar sürecek olan politikalar belirlendi
ve Mustafa Kemal’in onayından geçti. Müslüman Kürtler yeni Cumhuriyet için
tehlikeliydi o yüzden bölge halkına karşı inkâr, asimile ve iskân
politikalarını benimsediler ve her türlü zulmü reva gördüler.
Birçok
hükümet, Başbakan ve Cumhurbaşkanı değişti. Bir dönem ‘Doğu Sorunu’ diye
isimlendirdiler daha sonra Güneydoğu sorunu dediler ardından ‘Terör Sorunu’
olarak isimlendirmeye başladılar. Bu zaman diliminde neler yaşandığı Kürt halkı
üzerinde devletin izlediği politikalar hepimizin malumudur. Benim üzerinde
durmak istediğim asıl konu ise “güvenlik siyasetinden” “demokratik siyasi
zemine” çekilerek bu sorunun çözüleceği iddiasıdır.
Başbakan
Erdoğan, 12 Ağustos 2005 tarihinde
Diyarbakır TOKİ konutları açılış töreninde metne bağlı kalmayarak yaptığı konuşmasında
“Kürt sorunu” vardır demişti. Başbakan Erdoğan'ın
2005 yılında Diyarbakır'da yaptığı konuşmada "Kürt sorunu" ifadesini kullanmasının ardından Cengiz Çandar kendisiyle özel
bir görüşme yapmak istiyor. Görüşmenin içeriğini Cengiz Çandar, “Mezopotamya
Ekspresi” adlı kitabında şöyle anlatıyor: "Diyarbakır’da yaptığınız konuşma,
açtığınız sayfa çok önemliydi... Bir anlamda, aramıza hoş geldiniz
diyebiliriz..." diyor. Erdoğan'ın kendisini dikkatle dinlediğini belirten
Cengiz Çandar, Başbakan Erdoğan’ın "Kürt sorunu" ifadesi için
Erdoğan’ın, "Orada bir yanlış
yaptık. Daha başka bir şey bulmalıydım. Ne bileyim; Kürt kökenli
vatandaşlarımızın sosyal ve ekonomik sorunları gibi bir şey..."dediğini
anlatıyor.
Zaten çok
geçmeden söylem değiştirerek “Kürt sorunu
yok” “Kürt vatandaşlarımızın sorunu
var” dedi. Tekrar söylem değiştirerek bu defa da o sihirli cümleyi kullandı;
“demokratik açılım” Abdullah Öcalan,
Kandil ve Avrupa’daki PKK’nın yönetici kadrosu ile gizli görüşmeler başladı.
Zaman zaman yolda kazalar meydana geldi ve süreç kesintiye uğradı. 26 Eylül
2012 tarihinde Erdoğan’ın bir televizyon kanalında programa çıkmak üzere iken
Abdullah Öcalan’dan aldığı bir mesaj ile birlikte süreç tekrar başladı.
Süreci tanımlama,
kamuoyu algısını değiştirme noktasında yine “İmralı
Süreci”, “Milli Birlik, Beraberlik ve Kardeşlik Süreci”, “PKK’nın
Silahsızlandırılması Süreci”, “Barış Süreci” ve en sonunda “Çözüm Süreci” olarak tanımladılar. Daha
önceki dönemlerde çözümün parçası olan Abdullah Öcalan bu defa çözümün
merkezine yerleştirildi ve böylece süreç başlamış oldu. Daha önce arızalanan
gemi tamir edilerek tekrar yola çıktı. Öcalan’ın mektupları belirlenen
adreslere ulaştı. Medya, sivil toplum ve hükümet ayağı ortak hareket ederek
süreci yönettiler. Sürecin sekteye uğramaması için Abdullah Öcalan kandil,
diaspora ve taraftarlarını ikna edecekti, Erdoğan ise Türkleri ikna edecekti.
Newroz ile birlikte iki tarafında bu konuda başarılı çıktıklarını
söyleyebiliriz. Özellikle Öcalan’ın “Silahlı direniş sürecinden, demokratik siyaset
sürecine kapı açılıyor” ifadesi Kandil’in
ve Avrupa’nın, öncesinde bu konuyu tartışıp demokratik mücadele kararı
aldıklarını ifade etmeleri yeni bir döneme girildiğinin işaretidir.
PKK’nın
silah bırakıp demokratik alanda mücadele edeceğini açıklaması Kürt siyasi
alanının yeniden şekilleneceği anlamına gelmektedir. BDP’nin siyasi dili ve
örgütlenmesinin ayrıca çatışma fikrinden uzaklaşması gerekecektir. Halkı
sisteme entegre etmek için çalışacaktır ki yıllardır devletin yapamadığı şey
buydu.
Diğer
taraftan sadece Kürt siyasi alanı değil, aynı zamanda Türk siyasi alanı ve
Türkiye’nin siyaseti de sistem içi kısmi değişikliğe gidecektir. Mali ve idari
özerklik konusunu da içerisine alan, Avrupa Yerel Yönetimler Şartı'nın yeni anayasada
yer alması, Kürt halkına “kendi
yöneticisini seçebilme” hakkının verilmesi, ana dil meselesi ve vatandaşlık
tanımı gibi var olan siyasi alanı, devlet örgütlenmesi ve anlayışını
ulus-devlet anlayışından çıkarıp daha demokratik bir zemine oturtacaktır. İşte
asıl sorunda burada yatmaktadır.
Laik-demokratik
düşünce ve fikirleri bu sistem tüm kurumları ile ümmete vermek için sürekli
çalışmaktadır. Geçmişte nasıl ki Müslümanları sisteme entegre edemeyince
demokratik bir takım partiler yolu ile daha yumuşak bir geçiş sağladılar,
şimdide aynı şeyi Müslüman Kürt halkına yapmak istemektedirler. PKK’nın
silahları bırakması çok önemlidir. Ancak kalkınmanın demokrasi ile olacağı yalanını
Müslüman Kürt halkına empoze etmeleri büyük bir cürümdür. Diğer bir can acıtan
durum ise İslami camianın hükümetin her politikasına verdikleri destektir.
PKK’nın silahları bırakmasını destekleyelim ama bunun zeminine demokrasiyi
koyarsanız, Allah Subhanehu Ve Teâlâ’ya
bunun hesabını hiç kimsenin birbirine yardımcı olamayacağı o günde veremezsiniz. Burada
yazdıklarımızla demokratik partilerin fikirlerini değiştirmeyeceğini biliyoruz.
Ancak Ümmetin bir parçası olan Kürt kardeşlerimize bu tuzağı görmeleri ve bu
oyuna düşmemeleri için bir de kıyamet gününde, Allah Subhanehu Ve Teâlâ’yı şahit tutmak için yazıyoruz.
İslâm
ümmeti, gerçek saadet, mutluluk ve emniyete ancak İslam hâkimiyetinin
gölgesinde ulaştı. Ayrıca İslâm ümmeti yeryüzünde dünya ve âhiret mutluluğunu
da ancak İslâm'ın bayrağının gölgesinde tatmıştır. Bunda asla şüphe yoktur. Bu
ümmet, Allah'a ve âhiret gününe inanan, Allah ve Rasülü’nün şeriatına sarılan,
Kur'an ve Sünnetin hadlerine tecâvüz etmeyen, Kur'an ve hadis hükümlerine bağlı
olan Müslüman yöneticiler, işlerini yönettikleri zamanlardaki rahatlığı hiçbir
idareciden görmemiştir. Özellikle son yüzyılda ümmetin başına getirilen kralların
ve demokrasi yalanı ile halkın seçtiği iddia edilen yöneticilerin bu ümmete ne
verdikleri, ümmetten neleri aldıkları da ortadadır.
İsimlerini saya saya bitiremediğimiz İslâmî beldelerdeki trajedileri hepimiz
biliyoruz. Biliyoruz ki tüm bunlar, başta Amerika-İngiltere-Fransa olmak üzere sömürgeci
devletlerin üstlenip kimi zaman bizzat, kimi zaman nüfuzları aracılığıyla icra
ettiği musibetlerdir. Bunlar çoğunlukla İslâm Ümmeti’nin, önceki gücüne ve
konumuna erişmesini engellemeye yönelik olmuştur. Özellikle dört parçaya
bölünen Müslüman Kürt halkına yönelik zulümler hepimizin malumudur. Müslüman
Kürt halkına yönelik uygulanan politikalar ve neticesinde yıllarca süren bir
savaş, ölen binlerce insan ve gelinen noktada çözümün, kalkınmanın ancak
demokrasi ile olacağı yalanı tekrar ısıtılıp önümüze konmaktadır. Sanki tüm bu
zulümler demokratik bir nizamın gölgesinde olmamış gibi. Bizler Müslümanız ve
demokrasi bizim akidemize ters bir düşüncedir. Dolayısıyla kalkınmamız ancak
İslam akidesi ve ondan fışkıran bir nizamla gerçekleşecektir.
İslâmî Devlet’i yıkmak için kafir Batı, tüm güçlerini harcamış, bu
uğurda aç kurtların avlarının başına üşüşmesi gibi Müslümanların beldelerine
üşüşmüşlerdir. Muazzam bir varlığı elli küsur devlete parçalamışlar, aralarına
kimi zaman cetvelle suni sınırlar çizmişler, halklarını birbirlerinden ayırıp
düşman etmişler, her taraftan servetlerini yağmalamışlar, bütün bunlarla da
yetinmeyip Müslümanların başına kokuşmuş nizamlarını ve kendilerine sadık
yöneticileri koyarak halk ile yöneticilerin aralarına girmişlerdir. Bu çirkin
yüzlerini gizlemek ve insanları yatıştırmak için de demokrasi aldatmacasına
başvurup insanlara, egemenliğin kendilerine ait olduğu yalanını
pazarlamışlardır. Oysa bugün herkes öğrenmiştir ki yöneticiler kendilerinin
çıkarları için gecelerini gündüzlerine katmaktadır. Yine anlaşılmıştır ki
yöneticileri seçen halk değil, Batı’nın desteğini alanlardır. Oysa halk
yöneticileri kendilerinin seçtiğini sanmaktadır. Devletlerin, anayasal
demokratik hukuk devleti olduğu iddia edilmektedir. Ancak her devletin,
görünenin dışında gizli anayasaları, bilinenin dışında hukuk kuralları vardır.
Böylece halklar, “demokrasi ile
kalkınacaksınız” aldatmacası ile gerçek kalkınmadan uzaklaştırılmakta,
mevcut nizamların ömrü uzatılmakta, dünya çapında işlenen cürümler karşısında
sessiz kalmaları sağlanmakta, yaşadıkları zillete, kötü yaşam koşullarına ve
horlanmaya boyun bükmeleri mümkün kılınmaktadır. Ancak 2010 Aralık ayında
başlayan domino etkisi ile tüm dünyadaki Müslümanları heyecanlandıran ümmetteki
İslami uyanış kâfir Batı ve işbirlikçi yöneticileri de bir o kadar
korkutmaktadır.
İnsanlık “tarihinin sonunun” geldiği, Kapitalizm ile dünyanın doruk
noktasına ulaştığı, demokrasinin insanlığın vazgeçilmez erdemlerinden biri
olduğu konusunda özellikle Batı kaynaklı birçok tez yayınlanıyor. Oysa bugün
geldiğimiz noktada, Batı dünyası da dahil olmak üzere, dünya çapında yeni bir
alternatif arayışı başlamış, demokrasinin varlık nedeni, işlerliği ve realitesi
ciddi tartışmaların ve araştırmaların konusu haline gelmiştir. En son örnek
olarak Suriye’de halk demokrasiyi istemediği için ABD, sadık ajanı Beşşar
Esed’in katliam yapmasına izin vererek ömrünü uzatıyor. Son dönemde yaşanan
ekonomik krizlerin de etkisiyle demokrasinin varlık nedeni tartışmaları,
giderek güç kazanan bu eğilimler, demokrasiyi sahiplenen sömürgecileri yeni
çıkış yolları aramaya yöneltmiştir. Demokrasinin özgürlükler ile birlikte
anılmasının yanı sıra, şimdilerde “sivil topluma”, “liberal ekonomiye”, “devlet
kamburunun hafifletilmesine”, “ordunun siyasetteki rolünün azaltılmasına” ve
“bireylerin siyasal katılımına” dai yapılan özel vurglar halkın demokrasi
“nimetinin” yalnızca elitlere ait olduğu zannına kapılıp, demokrasi karşıtı
akımlara sürüklenmemesi içindir. Yine medeniyetler (hadaratlar) ittifakı,
dinler arası diyalog, sivil demokratik İslâm gibi tehlikeli yaklaşımlar ile hem
de Batı’nın hızlı bilimsel ve teknolojik gelişimi ile birlikte sivrilen
küreselleşme, uluslararası rekabet ve piyasa koşullarına bağımlılık gerekçeleri
ile bu süreci desteklemektedirler.
Bugün sosyoloji diye bilinen ümran ilminin kurucusu sayılan İbnu
Haldun’un meşhur Mukaddime isimli kitabında bir tavırlar nazariyesi vardır. Bu
konuda devletlerin kuruluşundan yıkılışına kadar geçtikleri aşamaları ve bu
aşamaların özelliklerini anlattıktan sonra, tüm bu aşamalar tamamlandığı halde,
bir devletin yahut nizamın hâlâ ayakta kalabilmesini, o devlet yahut nizam
karşısında kuvvetli ve inkılapçı bir alternatifin çıkmamasına bağlar ki bu
nazariye, vâkıa açısından halen geçerliliğini korumaktadır.
Bugün sömürgeci kâfirler ile uydu devletlerinin ve küfür nizamlarının
aşamaları genel olarak tamamlanmıştır. Bu aşamalar tamamlandığı halde, bunca
zulümlere, cürümlere, işgallere ve katliamlara rağmen, henüz yıkılmamış
olmasının yegâne nedeni, İslam’ın alternatif bir ideoloji olarak henüz sahaya
inmemiş olmasıdır. Gerçekte Kapitalist Batı dünyasının, kayda değer önemde
ideolojik, siyasi, ekonomik, kültürel ve tarihi birikimi ve kuvveti yoktur.
İdeolojisi değişken vakıadan, siyasi ve ekonomik gücü sömürgecilikten, kültürel
ve tarihi geçmişi Ortaçağ’dan beslenmektedir. O yüzden demokrasi Kapitalist
ideolojinin makyajlı yüzüdür. Aslında o bir, kocakarıdır.
Abdullah Öcalan’ın Newroz’da okunan mektubunda bugünkü konjektöre uygun
bir şekilde bir hitapta bulunması, bu kocakarı olan demokrasiyi İslam ile
sentezleyerek onu Müslüman Kürt halkına sunması, Öcalan’ın, İslam’ın gerçek
gücünü anlamadığınının bir göstergesi olup aynı zamanda Erdoğan’ın sözlerini
tekrarlaması ise çok manidardır. Öcalan mektubunda şöyle diyordu: “Batının çağdaş uygarlık değerlerini toptan
inkâr etmiyoruz. Ondaki aydınlanmacı, eşit, özgür ve demokratik değerleri
alıyor kendi varlık değerlerimizle, evrensel yaşam forumlarımızla sentezleyerek
yaşamlaştırıyoruz. Yeni mücadelenin zemini fikir, ideoloji ve demokratik
siyasettir, büyük bir demokratik hamle başlatmaktır.”
İslâm, insanları kula kulluktan Allah’a kulluğa çıkarmak üzere hidayet
ve hak din olarak gelmiştir. Demokrasi ise beşeridir. İslâm İdeolojisi akla
kanaat veren, fıtrata uygun olan ve kalbi mutmain eden bir ideolojidir.
Kapitalizm ve ondan fışkıran demokratik nizam ise akla kanaat vermeyen, fıtrat
ile çelişen ve kalbide mutmain kılmayan bir ideolojidir. İslam’ın Akîdesi kesin
ve keskindir, kusursuz ve mükemmeldir. Yüzlerce ırkı, dili, rengi, örfü tek bir
ümmet potasında eritmektedir. Demokratik nizam beşeri olması hasebiyle
değişikliğe, ihtilafa ve çelişkiye her zaman müsaittir. İslam ümmetinin siyasi
birikimi, Medine’de ilk İslâmî Devlet’in kurulduğu günden başlamaktadır.
Dünyanın yegâne sahih nizamları bu Ümmetin akidesinden fışkırmaktadır. Dünyanın
en muazzam yer altı ve yer üstü kaynakları, en stratejik mevkileri, dağları,
tepeleri, denizleri bu Ümmetin toprakları üzerindedir. Dünyanın en doğurgan, en
hızlı artan ve en genç nüfusu bu Ümmetin evlatlarıdır. Kültürel ve tarihi
geçmişi tek kelimeyle muhteşemdir. Beşeri ideolojiler ve nizamlar o kadar
düşük, o kadar zelil, o kadar zayıftır ki İslâm karşısında alternatif
olduklarını söylemek, onlara hak etmedikleri ve layık olmadıkları bir değer ve
önem kazandırır.
Tüm bunlardan sonra İslam’ı sanki eksik bir din gibi göstermek, Batı
hadaratını bu ümmete pazarlamaya çalışmak, kokuşmuş demokrasinin küfür
fikirleri olan hürriyetler düşüncesini ümmete zerk ederek zehirlemeye çalışmak,
Kürt sorununun demokrasi ile çözüleceğini söylemek, işte tüm bunlarda silahlı
mücadele kadar tehlikeli bir durumdur. İnsan aciz bir varlıktır getireceği
çözüm ne kadar güzel olursa olsun Allah
Subhanehu Ve Teâlâ’nın bizlere gönderdiği İslam’ın yerini dolduramaz. Bu
bilinç ve basiretle Kürt sorunu ve ümmetin içerisinde bulunduğu diğer sorunlar
ancak İslam’ın devlet, toplum ve hayat bazında uygulandığı Hilafet Devleti ile
çözüme kavuşabilir. Onun dışındaki çözümler hepsi geçici olacaktır ve köklü bir
çözüm olmayacaktır.
“Şüphesiz bunda iman eden bir
topluluk için ibretler vardır.” (Ankebut 24)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış