Günümüzde Müslümanların Allah’ın
razı olmadığı bir atmosferde nefes alıp verdikleri üzücü bir hakikattir. İnkâr
edilemez bir gerçek daha vardır ki o da teneffüs ettiğimiz hava gayri insani ve
ahlaki ne varsa bünyesinde barındırmaktadır. Aslında yaşadığımız ortamın
cahiliyeden hiç de farkının olmadığını söylemek sanırım uçuk bir iddia olmasa
gerek. Buradan hareketle dün nasıl cahiliye dönemi inkılabî bir değişimle adını
asr-ı saadete dönüştürdüyse ve muhteşem bir değişim gerçekleştirdiyse bugünde
ihtiyacımız olan şey tam da budur.
Değişim… Hem de köklü bir değişim. İnkılabî
bir değişim. Malumdur ki Rebiyülevvel ayının on ikinci gecesi Hz. Muhammed Sallahu
Aleyhi ve Sellem’in viladetidir. Bu münasebetle her Rebiyülevvel ayının on
ikinci gecesi ülkemizde Mevlit gecesi olarak kutlanır ve bu münasebetle
muhtelif programlarda Rasulullah Sallahu Aleyhi ve Sellem anlatılır.
Rebiyülevvel ayını geride bırakırken düzenlenen mevlit etkinliklerinde
Rasulullah’ın doğumu sırasında gerçekleşen harikulade olayların anlatılmasından
farklı olarak yeni şeyler görmedik ve duymadık.
Buna ek olarak ya komşusuyla iyi
geçinen bir peygamber anlatıldı. Ya da cenaze geçtiğinde ayağa kalkıp ölüye
bile saygısı olan bir peygamber anlatıldı. Değişime ekmek gibi su gibi muhtaç
olduğumuz şu günlerde Rasulullah’ın bu muhteşem değişimi nasıl yaptığını
anlatanlar olmadı maalesef. Cahiliye devrinin asr-ı saadete nasıl dönüştüğünden
kimse bahsetmedi. Suskun kalanlar suskun kalmaya devam etseler de Köklü Değişim
Suskunluğun Kırılma Noktası olmaya devam edecektir biiznillah…
Neyse… Hâlbuki yukarıda da ifade
ettiğim gibi ihtiyacımız olan şey Allah’ın razı olduğu bu değişimi
gerçekleştirmektir. Peki niçin? Çünkü yaşadığımız şu ortamın cahiliyeden hiçbir
farkı yok ta ondan. Cahiliyeden Allah razı değildir de ondan. Yaşadığımız
hayatı gayri ahlaki ve insani ne varsa sarmalamış da ondan. Kısacası bugün
bizim değişime ihtiyacımız var. Biliyoruz ki değişimi istemenin yolu değişime
duyulan ihtiyacın fark edilmesinden geçmektedir.
Cahiliyede yaygın olan adetleri
birçoğumuz biliriz. Klasik tarih kitaplarında cahiliye adetlerinden uzun
uzadıya bahsedilir. Cahiliye adetlerine dair birkaçını buraya taşımak istiyorum
ki günümüzle mukayesesi kolay yapılabilsin. Yapılabilsin ki değişime olan
ihtiyaç fark edilsin. Malum cahiliye adetlerinin en meşhurlarından birisi hiç
kuşkusuz kız çocuklarının bazı sebeplerden ötürü diri diri toprağa
gömülmesidir. Bununla ilgili tarih kitaplarında ziyadesiyle örnek mevcuttur.
Çocukların diri diri toprağa gömülmesi olayı aslında insanlığın vahşette hangi
seviyeye ulaştığını gözler önüne sermektedir. Düşünmesi bile insanı
ürkütmektedir. Öyle ya kız çocuğunuzun belli bir yaşa ulaşması durumunda “Dayısına
götürüyorum” diyerek evvelden kazdığınız çukura gömüp geliyorsunuz. Bu ne
insanîdir ne de başka bir şeyle izah edilebilir. Bunun adı cahiliyedir.
Yine tefecilik had safhadaydı ve
cahiliyenin yaygın hastalıklarından bir tanesi idi. Zengin insanlar ellerindeki
imkânları kullanarak imkânı olmayanların kanlarını emiyorlar, iliklerine kadar
sömürüyorlardı. Tefecilik bir nevi kazanç kaynağı idi.
Belki de cahiliyenin en yaygın
adetlerinden bir tanesi de fuhşiyat. Yani kadınların fahişelik yapmaları. Hatta
bu fuhşiyatı yaptığının alameti olarak evlerin çatısına alem/işaret asarlardı.
İşte böyle bir atmosfer hâkimdi Arap yarımadasına… Çünkü devir “cahiliye”
devri...
Tevcih edilmesi gerektiğine
inandığım soru şu: Ne oldu da çocuklarını diri diri toprağa gömen bu vahşet
timsali insanlar Allah’ın dünyadayken kendilerinden razı olduğu insanlar oldular?
Ne oldu da gördüğü ilk yerde kılıcına davranıp düşman kabilenin müntesibinin
boynunu vurmak isteyen bu insanlar ölmek pahasına da olsa kendi nefsi yerine
kardeşini tercih eden insanlar oldular? Öyle ya ne olmuştu da Rasulullah Sallahu
Aleyhi ve Sellem’i öldürmeye gidecek kadar gaddar olan, insafsız olan
kendisinden başkasını düşünmeyen Ömer, daha iyi yemekler yeme imkânına sahip
olmasına rağmen yemeyip “Ümmetim daha hayırlısını yemediği müddetçe Ömer
hayırlısını yemeyecektir.” diyen bir adam oldu? Ne olmuştu acep? Ne olmuştu
ki bu insanlar adlarını asr-ı saadet diye tarihe altın harflerle
yazdırabildiler.
Allah Azze ve Celle ayette
de geçtiği üzere Rasulü Hz. Muhammed Sallahu Aleyhi ve Sellem’i âlemlere
Rahmet olsun diye göndermişti. Aslında bütün meselede buydu. İnsanlığı
karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için Allah kullarına lütufta bulunarak Hz.
Muhammed Sallahu Aleyhi ve Sellem’i peygamber olarak gönderdi. Allah ve
O’nun şanlı Rasulü’nde icabet eden için hayat vardı. Kim O’nun getirdiğine
icabet ettiyse hayat buldu. Karanlıklar aydınlık oldu. Nasıl oldu da cahiliye
devri, saadet asrına dönüştü sorusunun cevabı ise ‘İslam’dan başkası değildir.
Kısacası bu muhteşem değişim ancak İslam’la mümkün olmuştur.
Pekâlâ, bugün bizim değişime
ihtiyacımız yok mu? Nefes alıp verdiğimiz mevcut atmosferden rahatsız değil
miyiz? Her şey güllük gülistanlık mı? Her şeyden öte yaşadığımız hayattan Allah
razı mı? Hepsinin cevabı “hayır”. Çünkü yukarıda cahiliye adetlerine dair
saydıklarımız fazlasıyla hayatımıza mevcut. Dün tefecilik diye adlandırılanın
bugünkü modern adı bankacılıktır. Dün nasıl faiz sistemiyle insanları
sömürdülerse bugün de faiz sisteminin hayata geçirilmesiyle milyonlarca/milyarlarca
insan sömürülmektedir. Cahiliyede tefecinin mağduru modern cahiliyede bankanın
mağduru… Aynı şekilde fuhuş noktasında da bir değişiklik söz konusu değildir.
Dün fuhuş münkerini yapanlar evlerinin çatısına alem/işaret asarlarken bugün
vergiye tâbi fahişeler vesika taşımaktadırlar. Fahişelik şu yaşadığımız
topraklarda o denli bir boyuta geldi ki, devlet fuhuş yuvalarının sağlıklı
işletilebilmesi için düzenli olarak denetliyor ve vergiye tâbi tutuyor. Bu
nerede mi oluyor? Çocuklarımızın oynamaları için çıktıkları senin, benim, bizim
sokaklarımızda oluyor. Cahiliyeyi iliklerimize kadar hissettiğimiz inkâr
edemediğimiz bir gerçektir. Ankara sokaklarında yere fırlatılmış üzerinde
telefon numarası yazılı fahişe kadınların resimleri bile modern cahiliyenin
zirvesinde olduğumuzu göstermektedir. Diğer taraftan dün geçim sıkıntısından çocuklarını
diri diri toprağa gömen cahiliye devri varken bugün ekonomik kriz endişesinden
dolayı henüz doğmamış çocukları modern aletlerle katleden modern cahiliye var.
Ya da dün diri diri toprağa gömüp gelen babalar varken bugün on iki yaşındaki
kızını getiri sağlaması için kendi elleriyle fuhuş bataklığına teslim edip
gelen babalar var. Ya da affınıza sığınarak yazıyorum, kendi kızına tecavüz
eden babalar. Kendisine özenip durduğumuz Batı ise modern cahiliyenin altın
devrini yaşamaktadır. Öz kızına tecavüz edip de kızından yedi çocuk sahibi
babalar da var… Kısacası dün ne var idiyse bugün ziyadesiyle var. Dün cahiliye
devrinin insanları değişime muhtaçtı bugün bizlerde aynı şekilde değişime
muhtacız.
Yukarıda köklü değişimin ancak
İslam’la olduğunu ifade etmiştim. Karanlıklar aydınlığa İslam’la dönüşmüştü.
Cahiliyenin adı İslam’la birlikte dönüşmüştü asr-ı saadete… Bugün biz de gayri
insani ve ahlaki ne varsa gitsin ve yerine insani ve ahlaki ne varsa gelsin
diyorsak bu ancak İslam ile mümkündür. Çünkü akla kanaat veren, fıtrata
uygunluk arz eden ve kalbi mutmain kılan yegâne din İslam’dır. Değişimin ne ile
olabileceğini yazdık ki o İslam’dır. Şöyle bir soru sorulabilir, değişim
İslam’la olacaksa, İslam’ın varlığına rağmen değişim niçin gerçekleşmiyor?
Hayat sahasında hiçbir varlığı olmayan, hükümleri tatbik edilmeyen İslam dini
ile değişim asla gerçekleşmeyecektir. Çünkü İslam teorik bir din değil hayat
arenasında tatbik edilmek üzere gönderilmiş bir dindir. Hükümleri raflara
kaldırılmış bir dinin misali; aynen uygulanmak üzere verilen reçetenin raflarda
bekletilmesi gibidir. Nasıl ki Allah’ın izniyle şifa olması kastıyla yazılmış
bir reçete dolapta bekletilmekle sadra şifa olmayacaksa, raflarda bekletilen ve
hayatta tatbik edilmeyen İslam’ın da sadırlara şifa olması beklenemez. Başka
bir ifadeyle bizler bugün cahiliyenin yerini asr-ı saadet alsın, zulümatlar
nur/aydınlık olsun istiyorsak bu ancak İslam’ın hayatımıza kâmilen tatbik
edilmesiyle mümkündür. Dolaysıyla köklü değişim ancak İslam’ın hükümlerinin tatbik
edilmesiyle gerçekleşecektir. Aksi taktirde gerçekleşen değişimler köklü değil,
yüzeysel olacaktır. Hâlbuki biz istiyoruz ki gerçekleştirdiğimiz değişimden
Allah razı olsun. Karanlıklar aydınlık olsun. Bu da ancak İslam’ın yeryüzüne
uygulanması halinde mümkündür.
Bugün İslam’ı yeryüzüne yeniden hâkim
kılmanın şeri yolu ise Raşidi Hilafet Devletidir. Raşidi Hilafet Devleti ikame
edilmelidir ki İslam’ın hükümleri can bulsun. İslam’ın hükümleri can bulmalıdır
ki değişim gerçekleşsin. İşte değişimin öncüsü Rasulullah Sallallahu Aleyhi
ve Sellem bu gayeyi gerçekleştirmek için hicret etti ve nihayetinde
Medine’de bir İslamî Devlet kurdu. Kim değişim isterse değişimin öncüsünü takip
etsin ve O’nun bu sünnetini ihya etsin. Rasullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem
şöyle buyurmaktadır:
من أحيا سنتي فقد أحبني ومن أحبني كان معي
في الجنة
“Kim benim sünnetimi ihya ederse beni sevmiş olur. Beni seven de cennette benimle beraber olur.”
(Tirmizi) Evet, unut(tur)ulan en
elzem Sünnet’e ki - bu İslâm Devleti’nin ikamesidir- sarılmanın vakti geldi
hatta geçmektedir.


Yorumlar