Birçoğumuz duayla
çocukluğumuzda anne babalarımızın yanı başında namaz kılarken ya da kılmaya
çalışırken tanıştık. Onlar semaya kaldırdı ellerini bizlerde kaldırdık.
Dolaysıyla dua bizim bilmediğimiz görmediğimiz bir ibadet değil aslında. Ama
her ne kadar çocukluğumuzdan bu yana dua ediyor olsak da dua ibadeti
anlayışımızın tashihe muhtaç yönlerinin olduğunu düşünüyorum. Buradan hareketle
bu ayki makalemde dua anlayışımıza doğru bir bakış açısı kazandırmayı
amaçladım. Şüphesiz Rabbim her şeyin en doğrusunu bilendir.
Dua ne demektir? Arapça
bir kelime olan dua, davet/dava gibi kelimelerin mastarı olup, sözlük manası
itibariyle, çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek; öncelik tanımak,
söz vermek, özel birisini yemeğe davet etmek, isim vermek, yalvarmak; küçükten
büyüğe, aşağıdan yukarıya vâki olan talep ve niyaz; sığınmak, ilgi kurmak;
dilekte bulunmak, nida gibi manalara gelmektedir.
Istılah manası ise; kulun
Allah’a sığınma ve yakarışını, Allah’ın yüceliği karşısında kulun güçsüzlüğünü
itiraf etmesini, sevgi ve tazim duyguları içerisinde lütfunu, yardımını ve
affını dilemesini ifade eder. Yine dua, bir kulun Allah’ın yüceliği ve azameti
karşısında kendi zayıflığını kavramak yoluyla Allah’ın büyüklüğünü dile
getirmesi, O’na yalvarması, O’na hamd etmesi, şükretmesi, O’nu övmesi demektir.
Kur’an ve hadislerde dua
kavramı Allah’tan istemek, O’na yakarışta bulunmak manalarında muhtelif
yerlerde birçok defa geçmiştir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِى عَنِّى فَإِنِّى قَرِيبٌۖ أُجِيبُ دَعۡوَةَ
ٱلدَّاعِ إِذَا دَعَانِۖ فَلۡيَسۡتَجِيبُواْ لِى وَلۡيُؤۡمِنُواْ بِى لَعَلَّهُمۡ
يَرۡشُدُونَ
“Kullarım sana, beni
sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin
dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve
bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.”[1] Başka bir ayet-i kerime’de Allahu Teâlâ şöyle
buyurmaktadır:
وَقَالَ رَبُّڪُمُ ٱدۡعُونِىٓ أَسۡتَجِبۡ
لَكُمۡۚ
“Rabbiniz şöyle buyurdu:
Bana dua edin, kabul edeyim...”[2]
Hadislerde
ise dua mevzusuna ilişkin birçok rivayet mevcuttur. Bunlardan bir kaçını
zikredecek olursak şöyledir. Rasul Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Tırmizi’nin
tahric ettiği bir hadiste şöyle buyurmaktadır:
الدعاء مخ العبادة
“Dua, ibadetin özüdür.”[3] Başka
bir rivayette Rasul Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: Tırmizi’de, “hasen hadistir” dediği Ebû
Umâme’den rivayetinde şöyle geçti:
أيُّ الدُّعاءِ أسمَعُ؟ َقالَ جو ُ ف
الَّليْلِ الآخِرُ، ودُبُرَ الصَّلواتِ المكتوباتِ
“Ey Allah’ın Rasulü! En
ziyade dinlenmeye (ve kabule) mazhar olan dua hangisidir? diye soruldu. Gecenin
sonunda yapılan dua ile farz namazların ardından yapılan dualardır! diye cevap
verdi.”
Dua kavramı üzerinde
gerekli olan açıklamaları yaptıktan sonra şimdi dua yaparken bilinmesi gereken
önemli gördüğüm üç hususu sizlerle paylamaya çalışacağım. O üç nokta şunlardır.
İlki; dua etmek ve duanın kabulü için aracıya gerek yoktur. İkincisi; duaların
kabulü Allah’ın emirlerine göre hareket etmeyi, haram ve helale dikkat etmeyi
zaruri kılmaktadır. Üçüncü olarak ise, dua etmek sebepler âlemini/sebeplere
sarılmayı terk etmeyi gerekli kılmaz. Şimdi bu üç noktayı açmaya çalışalım.
1- Duaların kabulü için illaki bir aracı şart değildir.
Lütfen kardeşlerim bu
cümlemi yadsımayınız. Çünkü bugün birilerinin ki bu hoca olabilir ya da bir
lider olabilir, şeyh olabilir, devreye sokulmasıyla ancak Allah’a duaların
ulaşabileceğini iddia edenlerin varlığına şahidiz. Şunu demeye çalışıyorum,
hoca, şeyh, lider vs. duaya aracılık etmiş oluyor. Duaların duyulabilmesi ve
kabulü için aracılık etmiş oluyor. Bunların farazi şeyler olmayıp hakikati
ihtiva ettiğini bir kez daha vurgulamak isterim. Bunları ya gördük ya da
duyduk. Lakin Allah böyle bir duadan razı gelmez. O sadece kendisinden
istenmesini istemiştir. Hatta anlayacağımız bir şekilde beyan buyurmuş ve demiş
ki; “Ben çok yakınım.” Bakara Suresi’nde ayet gayet açık;
وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِى عَنِّى فَإِنِّى قَرِيبٌۖ أُجِيبُ دَعۡوَةَ
ٱلدَّاعِ إِذَا دَعَانِۖ فَلۡيَسۡتَجِيبُواْ لِى وَلۡيُؤۡمِنُواْ بِى لَعَلَّهُمۡ
يَرۡشُدُونَ
“Kullarım sana, beni
sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin
dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve
bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.”[4] Allah uzak değil ki
aracıya ihtiyaç hasıl olsun. Allah bize çok yakın. Kullarının feryadına,
yakarışlarına ivedilikle icabet edecek olandır. Bunun aksini düşünmek kişiyi
tehlike sınırlarına sürüklemeye kâfidir. Ne istersek isteyelim sadece Allah’tan
olmalıdır. Aracısız, hiç birisini araya/devreye koymadan… Çünkü bize yakın
olduğunu beyan buyuran bizatihi Allah’tır. Belki şimdi paylaşacağım rivayet ne
demek istediğimi daha anlaşılır kılacaktır inşaAllah. İmam Ahmed İbn Hanbel der ki; “Bize
Abdülvehhâb ibn Abdülmecid... Ebu Mûsâ el-Eşari’den nakleder ki; Biz bir savaşta
Rasulullah ile birlikteydik. Bir tepeye tırmandığımızda, yüksekçe bir yerden
indiğimizde, bir vadiyi geçtiğimizde, mutlaka sesimizi tekbirle yükseltirdik.
Ebu Mûsâ der ki; Rasulullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem bize yaklaşarak buyurdu ki: Ey
insanlar, kendi canınıza acıyın. Siz, sağır ve görünmez birine
seslenmiyorsunuz. Duyan ve gören bir zata sesleniyorsunuz. Sizin dua ettiğiniz
zât, sizden her birinize bineğinin boynundan daha yakındır. Ey Kays oğlu
Abdullah, sana Cennet hazinelerinden bir söz öğreteyim mi? Bu, lâ havle ve lâ
kuvvete illâ billâh'tır.”[5]
işte bu rivayetten de anladığımız Rabbimiz bize tahmin edemediğimizden daha
yakın. Dolaysıyla dualarımızı duyurabilmek için aracıya gerek yoktur. Bunun
aksi durum ise yukarıda da ifade ettiğim gibi sınırları zorlayan bir yaklaşım
olur.
2- Duaların kabulü Allah’ın emirlerine göre hareket etmeyi, harama ve helale
dikkat etmeyi zaruri kılmaktadır.
Duaların kabulü için
dikkat edilmesi kaçınılmaz olan hususlardan bir tanesi de helal ve haram
ölçülerine riayet etmektir. Allah’ın emirleri doğrultusunda yaşam sürmektir.
İşte bu husus duanın kabulü için olmazsa olmazdır. Bununla alakalı bazı
rivayetler paylaşmak istiyorum. Duanın kabul şartlarından diyebileceğimiz helal
ve harama dikkat etmekle alakalı Rasulullah’ın Enes bin Malik hakkında
söylediği şu veciz sözlere dikkat buyurun; Hz. Peygamber Sallallâhu Aleyhi
ve Sellem’in yanında on sene hizmet eden Enes b. Malik RadiyAllahu Anh bir gün; “Ey Allah’ın Elçisi! Ben dualarımın kabul
olmasını istiyorum. Bana bunun yolunu gösterir misin?” diye sormuş. Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve
Sellem de şöyle buyurmuş: “Ey Enes! Helal kazan, duan kabul olur. Zira
kişi ağzına haram bir lokma götürürse, kırk gün duası kabul olunmaz.”[6]
Yine bu minvalde bize ışık olması bakımından Sad b. Ebî Vakkas’ı analım. Bir gün Sad b. Ebî
Vakkas kalkıp “Ya Rasulullah, duamın kabul olması için Allah’a dua eder misin?” dedi.
Peygamberimiz “Yiyeceğini helal ve temiz tut, duan kabul olur. Muhammed’in canı
kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki kul, karnına koyduğu bir lokma
haramdan dolayı, Allah onun kırk gün amelini kabul etmez. Hangi kulun eti de haramdan
biter (gelişirse) ona Cehennem daha uygundur.” buyurdular.
Bu ve buna benzer rivayetler
duanın kabulü için helallere ve haramlara dikkat etmenin elzem olduğunu
anlatmaktadır. Düşlenebiliyor musunuz kardeşlerim, dualarımıza icabet edecek
olan Allah’a yalvarıp yakarırken O’nun emirlerine muvafık hareket etmeyeceğiz?
Allah için bunun
değerlendirmesini siz yapın. Hem dua edeceğiz hem de isteklerimizi
sıraladığımız kimsenin emirlerine muhalefet edeceğiz. Tutarlı değil. Rasulullah
duaya icabet şartının Allah’ın emirlerine mukayyet kalmak olduğunu şu
sözleriyle söylemiştir: Ebu Hureyre’nin
rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyrulur:
ثُمَّ ذَكَرَ الرَّجُلَ يُطِيلُ السَّفَرَ أَشْعَثَ أَغْبَرَ، يَمُدُّ
يَدَيْهِ إِلَى السَّمَاءِ، يَا رَبِّ، يَا رَبِّ، وَمَطْعَمُهُ حَرَامٌ،
وَمَشْرَبُهُ حَرَامٌ، وَمَلْبَسُهُ حَرَامٌ، وَغُذِيَ بِالْحَرَامِ، فَأَنَّى
يُسْتَجَابُ لِذَلِكَ؟
“… Allah’ın Resulü, saçı başı dağınık, toz toprak
içinde kalan ve elini semaya kaldırıp ‘Ey Rabbim’ diye dua eden bir yolcuyu
anlatarak şöyle buyurdu: ‘Bu yolcunun
yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve netice itibariyle haramla
beslenmektedir. Peki, böyle bir kimsenin duası nasıl kabul edilir?”[7]
Müslüman, kötülüklere,
günahlara, işlenen münkerlere ve en büyük münker olan küfrün egemenliğine karşı
tepki göstermiyor ve seyirci kalıyorsa, iyiliği emretmiyor ve kötülükten
nehyetmiyorsa dualarına nasıl icabet olunsun ki? Peygamber efendimizin
hadisleri bu konuda net ve kesin beyanlar içerir. “İyiliği emretmek, münkerden
nehyetmek” emrinin ihmal edilmesi halinde de Allah’ın dualara icabet
etmeyeceğini hadislerden öğreniyoruz. Huzeyfe İbn-ul Yemân'dan, Nebi Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem'den şöyle
buyurduğu rivâyet edildi:
والذي نفسي بيده لتأمرن بالمعروف ولتنهون عن المنكر أو ليوشكن الله أن
يبعث عليكم عقابا منه ثم تدعونه فلا يستجاب لكم
“Nefsim elinde olana yemin
ederim ki, mutlaka marufu(iyiliği) emreder ve münkerden nehyedersiniz. Yahut
Allah sizin üzerinize katından bir ceza gönderiverir de sonra O'na dua
edersiniz, ama size icabet edilmez.”[8]
Kısacası;
فَلۡيَسۡتَجِيبُواْ لِى وَلۡيُؤۡمِنُواْ بِى
لَعَلَّهُمۡ يَرۡشُدُون
“O halde (kullarım da)
benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.”[9]
buyruğunda da olduğu gibi Allah’ın bizi doğru yola iletmesi, istediklerimizi
nasip etmesi bizim O’na icabetimizle orantılıdır. İcabet edersek Allah da
bize ve dualarımıza icabet edecektir.
3- Dua etmiş olmak sebepler âlemini/sebepleri terk etmeyi
gerektirmez.
Bugün toplumun kahir
ekseriyetinin duanın yanında sebeplere sarılmadığını görmekteyiz. Yani,
vakıadan örnek verecek olursak; Müslümanların çektiği sıkıntılardan rahatsız
olan bir Müslüman onların bu halden kurtulmaları için gece gündüz dua ediyor.
Eyvallah. Lakin bu Rasulullah’tan öğrendiğimiz dua kültürü değildir.
Müslümanların halinin değişimi sadece değişim için dua etmekle olmuyor. Başka
bir örnek Filistin işgali… Özellikle Ramazan ayında fütursuzca saldırmayı
geleneksel bir şölene çeviren gasıp Yahudi varlığının Filistin’den
çıkartılması, katliamların durdurulması sadece duayla hallolmuyor. Yani
Müslümanların beldelerinin kurtulması için somut sebepler terkedilerek sadece
duayla iktifa olunması yeterli olmayacaktır. Bunu anlatmaya çalışıyorum.
Burada duanın gücünü
hafifsemiyorum şüphesiz sebeplere sarılmadan yapılan duanın sevabı olacaktır.
Ama şu da bir gerçektir; Sadece dua ile amel edildiğinde bu,
somut olmayan bir netice gerçekleştirir ki bu da sevaptır. Sebeplere
bağlanmakla birlikte yapılan duaya gelince; bunun neticelere etkisi vardır
bi-izniAllah…
İsterseniz bunu
Rasulullah’ın dua anlayışından öğrenelim. O nasıl dua ettiyse, O nasıl bir dua
anlayışına sahipse biz de öyle yapalım. Buyurun; Rasulullah Sallallâhu
Aleyhi ve Sellem’in hayatına baktığımızda yaptığı her duanın öncesinden
mutlaka gerekli işleri yaparak dua ettiği görülmektedir. Yani dua ibadeti
sebeplere sarılmayı ihmal etmeyi gerektirmez. Bunun böyle olmadığını gayet açık
bir şekilde Rasulullah’ın uygulamalarında görmekteyiz. İbni İshak dedi ki:
“Rasulullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem sonra
safları düzeltti, çadırına döndü, içeriye girdi. Orada onunla beraber Ebu Bekir
es-Sıddık bulunuyordu. Ondan başka kimse yoktu. Rasulullah Sallallâhu Aleyhi ve
Sellem Rabbine kendisine vaat ettiği yardımı vermesi için yüksek sesle duada
bulunuyor ve şöyle diyordu: Ey Allah’ım! Eğer bu topluluk bu gün helak olursa
sen ibadet olunmazsın. Sonra Rasulullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem bir avuç
çakıl aldı ve onlarla Kurayş’e döndü (yöneldi), sonra şöyle dedi: Yüzler
çirkinleşsin. Sonra onları onlara üfledi ve ashabına emretti ve dedi ki: Şiddet
gösteriniz. Bunun üzerine hezimet oldu...”[10] Ayrıca şu rivayet de
ilave edilmiştir; Rasulullah askerlerini teçhiz ettikten, orduyu düzenledikten
sonra çadırına girer ve öyle içten ve uzun dua eder ki Ebu Bekir içeri girerek
şunu söyler: “Ya Rasulullah bu kadarı
artık yeter...”
Diğer bir örnek ise;
Rasulullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in Medine’ye hicret ederken
yaptıkları hakkındadır. Malum olduğu üzere Allah’ın Rasulüne Medine’ye hicret
müsaadesi verilince, Medine’ye sağ salim varabilmek için bütün sebeplere
tutunmuş ve Allah’ın kendisini yapacağı işte muzaffer kılması için ardından dua
ve niyazda bulunmuştur. Örneğin Rasul Sallallâhu Aleyhi ve Sellem
Medine’ye ulaşabilmek için kuzeye yönelmesi gerekirken yanıltmak ve düşmanı
oyalamak maksadıyla güneye yönelmiştir.
Bununla da yetinmeyip Ebu
Bekir’in oğlu aracılığıyla Mekke’de neler olup bittiğini öğrenmeye çalışıyor bu
doğrultuda hareket planı hazırlıyor ve Mekke’ye döndüğü vakit koyunları da
beraberinde götürüyordu ki ayak izleri ve Rasulullah Sallallâhu Aleyhi ve
Sellem’in gittiği yön belli olmasın. Ta ki bu kovalamaca Sevr Mağarası’na
varana kadar devam etti ve akabinde Müşrikler Sevr Mağarası’nın önüne kadar
geldiğinde Ebu Bekir kendisini tutamayıp; “Ya Rasulullah! Eğer onlardan
birisi eğilip ayakuçlarına baksa bizi görecektir” diyerek korkusunu
dillendirmiştir. Rasul duada bulunmuş ve kendisini teselli edecek mükemmel bir
teslimiyet örneği olan şu kavli söylemiştir:
“(Kendilerini kastederek)
İki kişinin durumunu ne zannediyorsun. Bu iki kişinin üçüncüsü Allah Azze ve
Celle’dir.”[11]
Konuya ilişkin diğer bir
örnek ise Hz. Ömer RadiyAllahu Anh’ın şu sözüdür:
سَمِعَ عُمَرُ بْنُ اْلخَطَّاب اْمْرَأَةً تَتَضَرَّعُ الى اللهِ تَعَالى
أَنْ يَشْفِي لَهَا بَعِيرَهَا اْلأَجْرَب فَقَالَ لَهَا: هَلاَّ وَضَعْتِ مَعَ
دُعَائَكِ شَيْئاً مِنَ اْلقَطِرانِ
“Ömer İbnu’l-Hattab bir
gün devesi yaralı olan bir kadının Allah’ın şifasını vermesi için dua ettiğini
duydu. Kadına şöyle dedi: Yaptığın dua ile birlikte (yaranın üstüne) biraz da
katran (ilaç) koysaydın ya!”
Bu örneklerden de
anlaşılmaktadır ki ulaşılması arzulanan hedefe götürecek bütün sebeplere (tabii
ki meşru olanlarına) sarılmalı, bunları yerine getirmeli ve ardından dua ile
âlemlerin Rabbinden niyazda bulunulmalıdır. İşte budur Rasulullah’ın dua
anlayışı ve dua uygulama keyfiyeti... Biz de bu şekilde dua etmeli ve niyazda
bulunmalıyız. Yani eğer ki bizler de bugün küfrün yok olmasını yerine İslâm’ın
hâkimiyetini istiyorsak bunda sadece dua ile yetinmemeli, Hz. Ömer’in deyimiyle
duanın yanına küfrün yok olması, İslâm’ın hâkimiyeti için çalışmayı da
katmalıyız. Müslümanlara yapılagelen zulümlerin artık bir son bulmasını
istiyorsak inanın kardeşlerim bu sadece duayla olmayacaktır. Bu sebeplere
sarılmayı gerektirir. Tıpkı Rasulullah’ın yaptığı gibi… Yine aynı şekilde İslâm’ın
hayata hâkim olmasının yolu sadece güzel temenniler ve dualar değildir. Bizler
bugün Râşidî Hilâfet Devleti’nin tekrar hayatımıza hâkimiyetinden bahsediyor,
dolaysıyla yeryüzünde zulmün yerine adaletin, zillet yerine izzetin olmasını
istiyorsak bu sadece duayla olmaz. Bu Nebevî metot doğrultusunda ihsanla
çalışmayı dualara ilhakı gerekli kılmaktadır. Ağlayan, sızlayan ve duçar
kaldığı zulümlerden ötürü “Ya! Mu’tasıma” diye feryat eden bacılarımızın
imdadına sadece dua yetmez. Allah’ın hükümlerinin yeryüzüne tekrar hâkimiyeti
sadece dua etmekle gerçekleşmez. Yapmamız gereken Rasul Sallallâhu Aleyhi ve
Sellem’in yaptığı gibi mükellef olduğumuz/yapmakla zorunlu olduğumuz
amelleri gerçekleştirip sonra Rabbi Teâlâ’dan muzafferiyet için dua ve niyazda
bulunmaktır.
Duaya dair bu
hatırlatmalardan sonra istedim ki makalemi duayla bitireyim.
Yâ Ekramel Ekramîne ve Yâ Erhamer Râhimîn!
- Yâ! Rabbel Âlemîn! Semaya kalkan ellerimizi boş çevirme.
- Bizleri razı olduğun kulların zümresine ilhak eyle.
- Bizlere haktan yana olmayı ve hakkı söyleyebilmeyi nasip eyle.
- Selâmet yurduna adını yazdıran ve “selâmetle girin” müjdesine mazhar olan mukarrebûnlardan olmayı nasip eyle.
- Bizleri Muttakilere imam eyle.
- Zalimlerin zulmüne dur diyecek II. Ensar’ı bizlere gönder.
- Zalimlerin tepe taklak geldiği, perişan olduğu ve İslâm’ın izzetle şahlandığı o hayır dolu günleri bizlere göster.
- Yâ Mâlikel Mülk! İslâm âleminde zulme duçar kalmış bacılarımız ve mü’min kardeşlerimiz bizden şikâyetçi oldular. Ne olur Yâ Rabbi hesabımızı kolay eyle. Mü’min ve mü’minâtı bu zulümden kurtaracak, imdadına yetişecek ve tebaasını kâfirlerin necis ellerinden kurtarana kadar kendisine yemeyi haram kılacak Mu’tasımlar ikram eyle bizlere.
- Yâ Azîzu Yâ Ğaffâr! Ne kadar da ihtiyacımız var bugün “Ya İslâm’la alay etmeyi durdurursunuz ya da duyacağınız ilk şey ordumun ayak sesleridir” diyen bir Abdülhamid’e ve Râşit Halifelere...
- Bizleri hem bu dünyada hem de ahirette hüsrana uğratma Allah’ım... Akıbetimizi hayırlı eyle. Şüphesiz ki Sen dualarımızı işiten ve bilensin. (âmin)
[1]
Bakara Suresi 186
[2]
Mü’min Suresi 60
[3]
Tırmizi Nu’man İbn-u Beşir yoluyla
tahric edip, sahih ve hasendir demiştir.
[4]
Bakara Suresi 186
[5]
Bu hadîsi Buhârî ve Müslim Sahîh'lerinde tahrîç etmişlerdir.
[6]
Sahih-i Buhari Tecridi Sarih Tercümesi, c: 6, s: 427.
[7]
Kütüb-ü Sitte, c: 14, s: 491-492, Hadis no: 5161
[8]
Tırmizi
[9]
Bakara Suresi 16
[10]
Siret-i İbn-i Hişam, C/2, S/362-364
[11]
Buhârî


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış