Bilindiği üzere Kur’ân-ı
Kerîm İslâm Dininin temel kaynaklarındandır. Asırlardır Kur’ân-ı Kerîm,
Müslümanları zulümatlardan çıkaran kandil olmuş, tarih boyunca Müslümanlar
Kur’ân-ı Kerîm’in nuru ile aydınlanmışlardır. Kur’ân-ı Azîmuşşân Müslümanların
kendisinden beslendikleri, kendisiyle hayat buldukları rahmet ve hayat menbaı
olmuştur. Kelâmullah olan Kur’ân-ı Kerîm Müslümanların hayatlarında
karşılaştıkları ve karşılaşacakları problemlerin çözümüne kaynaklık etmiştir.
Allahu Teâlâ Kur’ân’ı bize şöyle tarif ediyor:
الَر كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ
الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ
الْحَمِيدِ
“Elif, Lâm, Ra. Bu Kur'an,
insanları Rabblerinin izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarasın, üstün iradeli
ve övgüye lâyık Allah'ın yoluna iletesin diye sana indirilmiş bir kitaptır.”[1]
Allah’ın Rasûlü Sallallâhu
Aleyhi ve Sellem bu ayeti şerh eder mahiyette Ali RadiyAllahu Anh’ın rivayet ettiği bir hadîsi şerifinde Kur’ân’ı
şöyle tarif ediyor:
“Haberiniz olsun ki, bir
fitne çıkacaktır. Ben hemen sordum; bundan kurtuluş yolu nedir ey Allah’ın
Rasulü? Buyurdu ki: Allah’ın Kitabına tâbi olmaktır. Onda; Sizden önceki
milletlerin ahvali ile ilgili haber, sizden sonraki durum ile ilgili haber
vardır. O hak ile bâtılı ayırt edendir. O boş ve gayesiz bir söz değildir. Kim
akılsızlık edip ona inanmaz ve onunla amel etmezse Allah onu helak eder. Kim
onun dışında hidayet ararsa Allah onu saptırır. O Allah’ın sağlam ipidir. O
hikmetli olan zikirdir. O dosdoğru yoldur. Ona uyan hevalara sapmaz, dilleri
karışmaz. Âlimler ona doymazlar. Onun tekrarı usanç vermez, tadını eksiltmez.
İnsanı hayrete düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez. O öyle bir kitaptır
ki cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini alamadılar: ‘Bizi hiç duyulmadık
doğruya götüren bir Kur’an dinledik ve ona iman ettik.’[2] Kim ondan haber getirirse
doğruyu söyler. Kim onunla amel ederse ecir alır. Kim onunla hüküm verirse
adaletle hüküm vermiş olur. Kim ona çağırırsa dosdoğru yola çağırmış olur.” [3]
Görüldüğü gibi bu ayet ve
hadis bizlere, Kur’ân-ı Kerîm’in işlevini ve değerini haber vermektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’in işlevini ve değerini kavrayabilmek için İslâm Ümmeti’nin
tarih boyunca nasıl yaşadıklarına bakmak yeterli olacaktır. Asırlardır İslâm Ümmeti
Allah’ın razı olduğu hayırlı Ümmet, vasat Ümmet, şâhid Ümmet, iyiliği emreden
kötülükten nehyeden/alıkoyan davet ehli Ümmet olarak hayatını ikame etmiştir.
Yine tarih boyunca İslâm Ümmeti Kur’an’dan aldığı besinle, hayat oksijeniyle
Allah’ın razı olduğu izzet ve şeref dolu bir hayat sürdürmüştür. Doğru
anlayarak hayata geçirdikleri Kur’an-ı Kerîm öyle bir kitaptır ki nefisler
O’nunla hayat bulur, kalpler O’nunla mutmain olur. O, insanları Rablerinin
izniyle karanlıklardan nura çıkarır, aziz ve hamd edilen sırata götürür.
O’nunla konuşan doğru konuşur, O’nunla amel eden kurtuluşa erer. O’nunla
hükmeden adaletli olur. O’nunla yöneten rahmetle yönetir ve O’na davet eden
sırat-i müstakime doğru hidayete kavuşturulur. O, Müslüman ve herhangi bir
yolcunun azığıdır, daveti yüklenenin de desteği ve dayanağıdır. Kalpler onunla
imâr edilir, bilekler onunla bilenir. Onu taşıyan kimse sabit dağlar gibi olur,
O Allah yolunda iken dünya onun yanında küçüldükçe küçülür. Hep hakkı söyler ve
Allah hakkında kınayıcının kınamasından kesinlikle korkmaz. Kilosunun
hafifliğinden dolayı, rüzgârın kendisini sürüklediği kimse O’nunla Allah
katında Uhud Dağı’ndan daha ağır basar. Çünkü o Kur’an okumakta, dilini onunla
ıslatmakta ve parmak uçları onu müşahede etmektedir.
İşte Rasulullah’ın ashabı
aynen yukarıda belirttiğimiz gibiydi. Sanki onlar birer yürüyen Kur’an idiler.
Ayetlerini iyice düşünüyorlar ve onların hakkını gözeterek okuyorlardı. Onlarla
amel ediyorlar ve onlara davet ediyorlardı. Azap ayetleri onları tir tir
titretiyor, rahmet ayetleri ise onların kalplerine soğuk su serpiyordu.
Kur’an’ın mucizesi ve onun azametinin huşusu içinde kalmalarından ve
hükümlerine hikmetle teslim olmalarından dolayı gözlerinden yaşlar akıyordu.
Peygamberden onu öğreniyorlar, sonra da kalplerinin derinliklerine
işliyorlardı, o ayetleri... Ve böylece ayetler tam yerleşiyordu, kalp ve ruhun
derinliklerine sirayet ediyordu. Bu yüzden hem izzet bulup yeryüzünün
efendileri oldular, mutlu ve huzurlu bir yaşam sürüp, Allah’ın rızasına
ulaştılar.
Günümüzde ise İslâm
Ümmeti, Allah’ın razı olmadığı bir yaşamın esiri olmuştur. Rahmetten, şifadan,
izzet ve şereften yoksun bir hayat... Takriben bir asırdır Müslümanlar zulümatların
içerisinde Kur’ân-ı Kerîm’in gerçek mesajından uzak, Kur’ân-ı Kerîm’in istenildiği
şekilde kavranamadığından, yanlış yorumlandığından dolayı hayata egemen olmuş gayri
İslâmî fikirlerin ve hayatın etkisinde yaşar hale gelmiştir.
Evet İslâm Ümmeti’nin
İslâm’ın sahih, pak ve temiz fikirlerine hasret kalmış olması başta Kur’ân-ı
Kerîm olmak üzere İslâm Risâleti’nin gerçek mesajından, muradından
uzaklaş(tırıl)mış olmasındandır. Öyle ya şifa kaynağı ve kurtuluş reçetesi olan
Kur’ân-ı Kerîm gereği gibi anlaşılır ve hayata geçirilirse müfîd/faydalı, sadra
şifa ve derde deva olacaktır.
Son dönemlerde bir kısım
modernist Müslümanlar, Kur’ân-ı Kerîm’in beyan ettiği gerçek mesajın ve ilâhî muradın
anlaşılabilmesi için, zihniyet yenilenmesine ihtiyaç olduğunu ileri
sürmüşlerdir. Yine günümüzde İslâm’ın ilk dönemlerinden bu yana uygulana gelen ve
muttakî âlimlerce benimsenen ve tedvin edilen
“Kur’ân-ı Kerîm’i anlamanın usulu /metodoljisi” sinin Kur’an’ı anlamak
ve fıkh etmek için yeterli olmayacağını tartışılır hale gelmiştir. Bu meseleye
ilişkin söylemler çoğalmış, kaleme alınan yazılar İslâm camiasında gündem
konusu olmuştur. Hatta muteber(!) ilim sahipleri tarafından bu konu çerçevesinde
konferanslar, seminerler îrad edilmiştir.
Bu mesele gündeme
taşınacak kadar önemli olmakla beraber, bir o kadar da tehlike arz eder hale
gelmiştir. Bu vesileyle enel fakir de Kur’ân-ı Kerîm’i doğru anlamanın önemi
hakkında bazı bilgileri kaleme almaya çalışayım inşâAllah.
Kur’ân-ı Kerîm’i anlamanın
önemi ve metoduna ilişkin çok sayıda kitap te’lif edilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’i
anlama metodunun ve öneminin neler olduğu ve tefsir usulüne ilişkin bilgiler bu
kitaplarda geniş yelpazede ele alınmış ve Müslümanların hizmetine sunulmuştur.
Ben bu yazımda Kur’ân-ı Kerîm’in anlaşılmasında temel etken olan bir unsurun
önemini ele almaya çalışacağım. Bu demek değildir ki Kur’ân-ı Kerîm’in
anlaşılmasında diğer etkenler önemsizdir, olmasa da olur... asla bu değildir
maksadım.
Kur’ân-ı Kerîm’in
anlaşılmasında temel etken olan bu unsur ihmal edilirse, yine bu unsur
Kelâmullah’ı anlamaya çalışırken başvuru kaynağı kabul edilmez, önemsenmez ve
bu kaynağa doğru bakılmaz ise özelde Kur’ân-ı Kerîm, genelde İslâm dininin
anlaşılmasında zafiyetler meydana gelecektir. Kur’ân-ı Azîmuşşân’ın fıkh edilmesinde
çok önemli bir yere sahip olan bu unsur göz ardı edilirse, din hevaya ve hevese
göre şekillenmiş ve yorumlanmış olacaktır. İşte bu unsur, Kur’ân-ı Kerîm ile
birlikte Rasûl Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in kalbine ilka olunan temiz,
nezih Sünnet-i Seniyyedir.
Kur’ân-ı Kerîm’i gereği
gibi anlamak için Peygamber’in getirdiği Sünnet’e olan ihtiyacı teyid eden, bu
konuya ışık tutan bir ayette Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ
إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُون
“İnsanlara, kendilerine
indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur'an'ı
indirdik.”[4]
Bu âyet-i kerîme Allah Rasulü’nün
vazifelerinden bir tanesinin de Allah’ın Kitabını açıklamak olduğunu
söylemektedir. Malumdur ki Kur’an şeriatın kaynağıdır. Kur’an’da mevcut ahkâmla
ilgili ayetlerin bazıları açıktır, bunlardan bazıları da sahih usul
kaideleriyle anlaşılmaya müsaittir. Bunlardan bazılarının açıklaması da Rasûl Sallallâhu
Aleyhi ve Sellem’e bırakılmıştır. Başka bir söylemle Rasûl Sallallâhu
Aleyhi ve Sellem’in kalbine ilka olunan Sünnet’e bırakılmıştır. Şöyle ki,
Arapçaya vakıf bir kimsenin sadece Kur’an’dan İslâm dininin hükmünü ve
tafsilatını anlaması mümkün değildir. Velev ki bu fasih Arapçaya vakıf birisi
olsa bile... Şeyh Elbâni, mezkûr ayette geçen beyan ifadesinin/kelimesinin Peygamberimizin
arındırılmış Sünneti olduğunu beyan etmiştir.[5] Zaten
günümüzde Arapçaya vâkıf olanlar, bu dile, Kur’ân-ı Kerîm’in ilk indiği dönemde
yaşamış olan mübarek Sahabelerden daha da vakıf değillerdir herhalde?
Sahabeler, Kur’ân-ı Kerîm’i anlamaya çalışırken çok fasih Arapçaya sahip
olmalarına rağmen, muğlak/açıklanmaya muhtaç kalan hükümlerin anlaşılması için
Peygamberin izahına/Sünnet’e müracaat etmiş olmaları, sadece Arapçanın Allah’ın
Kitabını anlamak için yeterli ve tek unsur olmadığına delalet etmektedir. İfade
ettiğimiz gibi Arapçaya hâkim olmalarına rağmen, bazı ayetleri anlamada Hz.
Peygamber’e müracaat ederlerdi. Bunun açık örneğini İmam Buhari Rahmetullahi
Aleyh’in Sahih’inde ve İmam Ahmed Rahmetullahi Aleyh’in de
Müsned’inde Abdullah b. Mes’ud RadiyAllahu
Anh’dan rivâyet ettikleri hadistir: Peygamber SallAllahu Aleyhi ve
Sellem ashabına Allâhu Tebâreke ve Teâlâ’nın; “İman ettikten sonra
imanlarına zulum bulaştırmayanlar var ya; İşte güvenlik onlaradır ve doğru
yolda olanlar da onlardır.” [6]
mealindeki kavlini okuduğunda Ashab bu ayet-i kerîme altında ezildi, bu ayet
onlara ağır geldi ve dediler ki: “Ey Allâh’ın Rasûlü! Bizden kim nefsine
zulmetmez ki?”
Buradaki zulümden kişinin
nefsine zulmetmesi veya kişinin arkadaşına zulmetmesi veyahut ehline zulmetmesi
gibi herhangi bir zulmü anladılar. Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem
meselenin onların zihinlerinde çağrıştırdığı manada değil de bu zulmün büyük
zulüm olup Allahu Teâlâ’ya şirk koşma olduğunu beyan etti ve Allahu Teâlâ’nın
Lokman Suresi’ndeki Salih Kul Lokman Aleyhi’s
Selam’ın sözünü hatırlattı. ‘Oğluna; Ey evlatçığım! Sakın Allah’a
ortak koşma! Şirk gerçekten büyük bir zulümdür, dedi.’[7]
İşte o sahabeler Arabın en
fasih olanları, onlar bu ayet-i kerîme’de geçen bu lafzı anlamada zorluk
çekiyorlardı. Ancak Rasul Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in izahından ve
tevcihinden sonra müşkülleri sona eriyordu. Kur’ân-ı Kerîm’in anlaşılmasında
Sünnet’in önemine vurgu yapan hadisi zikrettikten sonra devam edecek olursak...
Allah Teâlâ’nın,
insanları, hayatlarının her anında hâkim ve belirleyici kılmaları için
gönderdiği ve ikmal ettiği dinin, nasıl ve ne şekilde uygulanacağı konusunda
kullarını örnek bir model’den yoksun ve inzal buyurmuş olduğu vahyi,
yanlış/çarpık tevillere açık bırakacağı elbette düşünülemezdi. Bu kişi kuşkusuz
Hz. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’dir. Hz Peygamber SallAllahu
Aleyhi ve Sellem, Kur’an’ı ve İslâm’ı anlarken -günümüzde olduğu gibi-
Şer’î metod kullanmayanların, Rasül’ün izahına itibar etmeyenlerin halini şöyle
haber vermektedir:
İmam Beyhaki, Medhal adlı
eserinde, Cündüb b. Abdullah RadiyAllahu
Anh’tan
şu nakli yapar: Rasûlullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem buyurdu ki:
“Kim, Kur’ân’a kendi
görüşüyle fikir beyan ederse isabet etmiş de olsa hata yapmış olur.” [8]
Tabarâni, Evsat’da,
Hz.Ömer RadiyAllahu Anh’tan rivayet
ediyor. O, demiştir ki: Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle
buyurdu:
“Benden sonra ümmetim için
en çok korktuğum, Kur’ân’ı, hevâsına göre te’vil edip onu konulduğu mananın
dışında yorumlayan kişidir.” [9]
Verilen örnek ve
zikredilen hadislerden anlaşıldığı üzere Allah’a layıkıyla kulluk
yapılabilmesinde ve Kur’ân-ı Kerîm’de var olan ilâhî muradın anlaşılmasında Hz.
Peygamberin Sünnet’ine irtica etmenin/başvurmanın önemi aşikârdır. Özelde
Allah’ın Kitabı’nın, genelde İslâm dininin matlup olunan ve rızayı ilâhiye
uygun bir şekilde anlaşılmasında, sadece Arapça dilbilgisi kurallarını bilmenin
yeterli olacağını söylemek, meseleye insaflı ve objektif bakılmadığını
gösterir. Zaten Allahu Teâlâ, bizlere Kur’ân-ı Kerîm’i anlamaya çalışırken
tedebbür/bütüncül bakmayı emretmektedir. Ayetinde şöyle buyurmaktadır:
كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِّيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ
وَلِيَتَذَكَّرَ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ
“(Bu Kur'an,) Ayetlerini,
iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana
indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”[10]
أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِندِ غَيْرِ
اللّهِ لَوَجَدُواْ فِيهِ اخْتِلاَفًا كَثِيرًا
“Bunlar Kur'an'ı hiç
incelemiyorlar mı? Eğer o Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, içinde
mutlaka birçok çelişkiler bulurlardı.”[11]
أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا
“Kur'ân'ı(n anlamını) düşünmüyorlar mı? Yoksa kalbler(inin) üzerinde
kilitleri mi var (ki hiçbir hakikat, gönüllerine girmiyor)”?[12]
Kur’ân-ı Kerîm, Allahu
Teâlâ’nın istediği şekilde ele alındığında, üzerinde tefekkür edildiğinde
Müslümanlar için, insanlık için zulümatlardan nura çıkaran kandil olma
özelliğini koruyacaktır. Kelâmullah’ın sadra şifa, derde deva olabilmesi, ilâhî
muradın istenildiği şekilde kavranmasıyla mümkündür... Aksi taktirde
Rasullah’ın beyanından, tevcihinden, tedebbür bakışından yoksun, metotsuz,
usulsüz, güya zihniyet yenilenmesiyle anlaşılmaya çalışılan/fıkh edilmeye
çalışılan hükümden hayır gelmeyecektir. Çünkü o artık Allah’ın muradı olmaktan
çıkmıştır.
Öyleyse Kur’ân-ı Kerîm’i
anlama metodunun temelinde akidevî bakış ve Rasullah’ın kalbine ilka olmuş
Sünnet yatmaktadır. Bundan maksadımız her ayette Sünnet’in tevcihine ihtiyacın
olduğu değildir. Maksadımız, Kur’ân-ı Kerîm’i anlamaya çalışırken Sünnet’i
devre dışı bırakmanın, Sünnet’i, İslâm’ı fıkh etmek için başvuru kaynağı kabul
etmemenin rızayı ilâhiye uygun olmadığını izah etmektir. Çünkü Kur’an ve
Sünnet İslâm’ın temel kaynaklarıdır. Kur’an’ın ve Sünnet’in ayrılmaz iki teşrî
kaynağı olduğunu teyid eden bir hadiste Rasullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem
şöyle buyurmuştur:
"Bana Kitap ve beraberinde bir o kadar da Sünnet verildi”
Binaen aleyh, Kur’an ı anlamaya çalışırken Sünnet’i Seniyye’ye müracaat
etmemek, O’nu devre dışı bırakarak Kelâmullah’ı incelemeye, fıkh etmeye
çalışmak doğru neticeler doğurmayacaktır. Hele bir de hiçbir delile
dayanmaksızın, şahsi görüşe binaen yapılan yorumlamalar, mezkur hadiste ifade
edildiği gibi Rasül’ün korktuğu, razı olmadığı neticeleri beraberinde
getirecektir. Allahu Teâlâ bizlere, Kur’an’a bütüncül bakabilmeyi, Kur’ân-ı
Kerîm’i Kendisinin istediği şekilde anlama basireti, O’nunla amel etmek için
hükümlerine teslim bir anlayış, arındırılmış bir nefsiyet
nasip etsin. Kelâmullah’ın hayata hâkim olması için ihsanla çalışan hayırlı
öncülerden olabilmeyi lütfensin....(amin)
[1] el-İbrâhîm (14), 1
[2] el-Cîn (72), 1
[3]
Tirmizi, Sevabu’l Kur’an,
14, 2908.
[4]
en-Nahl (16), 44
[5]
M. Nasruddin el Elbâni, Tefsir Usulu
[6]
el-En’âm (6), 82
[7]
el-Lokman (31), 13
[8]
Sünen-i Ebû Dâvud Tercüme ve Şerhi, 13 , 257-258
[9]
Abdulganiy Abdulhalık Sünnet’in Delil
Oluşu, s, 101.
[10]
es-Sâd (38), 29
[11]
en-Nisâ (4), 82
[12]
el-Muhammed (47), 24


Yorumlar